Alışkanlık Mekanizmaları

25 Eyl 2011 In: Bilim, Tefekkür

Sürekli cildimizle temas halinde olan giysilerle muhatabız. Ancak onları her an hissetmeyiz. Bunun önemli bir sebebi var. Derimizdeki alıcılar belli bir süre sonra, cildimize temas eden maddeye ilişkin duyu sinyallerini beynimize iletmeyi durdururlar. Bunun nedeni cildimizin, kendisine temas eden maddeye karşı alışkanlık kazanmasıdır.

Bir an bedenimizdeki bu ’alışma’ mekanizmasının olmadığını düşünelim; ne olurdu?.. Üzerimizdeki giysileri sürekli olarak hissetmek kuşkusuz bizim için eziyet haline gelirdi. Dikkatimiz her an çorabımızın sıkan lastiğinde ya da gömleğimizin sert manşetinde yoğunlaşırdı. Hatta bu yüzden, dokunduğumuz diğer cisimlerden gelen sinyalleri algılamakta zorluk çekerdik. Yaşamımız, bu sıkıntılı ayrıntılar nedeniyle zor bir hal alırdı. Dahası geceleri bile rahat uyuyamaz, dinlenemezdik.

Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah, sonsuz rahmetiyle kullarını kuşatır. Çok küçük bir detay gibi görünse de, bu mekanizmanın olmadığını düşündüğümüzde, gerçekte ne denli hayati olduğunu anlayabiliriz.

Burada, ’alışma’ mekanizmasına benzeyen ancak fiziksel değil ruhsal olan bir durumdan söz etmek isterim. Kuşkusuz Yüce Allah’ın tüm evrene olan hakimiyetinin kanıtları çok açıktır. Ancak birçok insan yukarıdaki örnektekine benzer bir alışma mekanizması nedeniyle, çevresindeki uyarıcı güzellikleri göremez ve kavrayamaz.

Bazı insanlar ilk kez karşılaştıkları bir yaratılış delili karşısında etkilenebilir hatta kısa süreliğine de olsa detaylı inceleyip, üzerinde düşünebilir. Ancak bir süre sonra hissettikleri o heyecanı yitirerek, alışkanlık duymaya başlarlar. Hatta zamanla, gördükleri onlara ’sıradan’ gelir.

Alışkanlık anlamına gelen ülfet, insanların, varlıklardaki muhteşem detayları, mucize ve güzellikleri fark etmelerini engelleyen bir perdeye benzer. Bu kimseler evreni saran ihtişama, Allah’ın benzersiz yaratmasının delillerine alışkanlık gözüyle bakar; gaflet ve ülfet perdelerinin altında yaşarlar. Zamanla Allah’ın eşsiz yaratmasındaki gerçekleri unutur, bu mucizevi olaylar üzerinde hiç düşünmezler. Bu durum onları, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir etmekten engeller. Kur’an’da bu kişilerin durumu, "Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler." (Yusuf Suresi, 105) ayetiyle tarif edilir.

Oysa yeryüzündeki tüm varlıklarda sayısız yaratılış mucizesi vardır. Detaylardaki mucizeler, tüm canlılığın yapıtaşı olan atomlarda başlar, olağanüstü denge ve düzene sahip gökyüzü, galaksiler, Güneş, insan vücudu, bitkiler, dağlar, denizlerdeki sayısız detay ve özelliklerle devam eder. Tümünün sahip olduğu özelliklerde bir sanat vardır. Akıl ve hikmet gözüyle bakabilen bir insan, detayları da gördükçe, Allah’ın üstün ilmine, sonsuz gücüne ve benzersiz sanatına daha yakından şahit olur.

Tüm evrene hakim olan Allah, yarattığı tüm canlılara dilediği şekli vermiş, hepsine ayetlerini yerleştirmiş, varlığının delillerini insanlara göstermiştir:

"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır." (Casiye Suresi, 4)

Mucizevi delilleri göremeyen, ülfet perdelerinin altında yaşayan kişinin, yaşamındaki bu perdeleri tek tek kaldırması çok önemlidir. Samimi bir kalple her an Allah’a yönelmeli, gördüğümüz her şeye hikmetle bakmalı ve üzerlerinde derin düşünmeliyiz. Ancak şuurumuzu açtığımız ve Rabb’imizin sanatını görebildiğimizde gerçek mutluluk ve huzuru bulabiliriz…

Kur’an ayetlerinde ahiretteki kurtuluş ve mutluluktan nasıl söz edildiğine bakmaya devam ediyoruz:

Kovulmuş Şeytandan Allah’a Sığınırız. Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 100)

Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ’büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 111)

Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Ra’d Suresi, 22)

Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir. (Ra’d Suresi, 35)

"Bugün Ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, ’kurtuluşa ve mutluluğa’ erenlerdir." (Mü’minun Suresi, 111)

Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa, işte ’kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır. (Nur Suresi, 52)

"Ve onları kötülüklerden koru. O gün Sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet etmişsin. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Mü’min Suresi, 9)

Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan ’büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Casiye Suresi, 30)

(Bütün bunlar,) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah Katında ’büyük kurtuluş ve mutluluk’tur. (Fetih Suresi, 5)

O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. "Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir." İşte ’büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Hadid Suresi, 12)

Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücadele edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ’büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Saff Suresi, 11- 12)

Sizi toplanma günü için birarada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük ’mutluluk ve kurtuluş (fevz)’ budur. (Tegabün Suresi, 9)

Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Buruc Suresi, 11)


Allah, dünya hayatındaki yitip gidecek şeylerin ardına düşmememizi ister. Bundan vazgeçmediğimizde hepsi sıkıntı ve eziyet olur; zulüm olur. Nefsimize zulmeden pisliklerden kurtulup her an vicdanımızı kullandığımızda, pırıl pırıl bir imana kavuşabiliriz. Ölüm, -Allah’ın dilemesiyle- sevgiliyi sevgiliye kavuşturan köprü ve ’o gün’, ’aldanma’ değil kavuşma günü olsun. Ve Allah, ’Selam’ ile karşılanıp sonsuz kurtuluş ve mutluluğu bahşettiği kullarından kılsın...

Allah’ın Sani sıfatıyla yarattığı sayısız güzellikten gerçek anlamda haz alabilmek için, tüm etkileyici güzelliklerin Allah Katından bir rahmet olarak sunulduğunun bilincinde olmak ve bunları takdir edebilecek bir anlayış gerekir. Hayatın güzelliklerinden ancak imanla gerçek anlamda zevk alınabilir. Mümin, güzellikleri görebilen insandır ve imanı nedeniyle gerçek mutluluğu yaşar. Samimi imandan kaynaklanan bu mutluluk, sonsuza kilitlenmiş bir duygudur.

Gerçek ve kalıcı mutluluk için, kalbi Allah’a tam bir teslimiyetle bağlamak ve yaşamın her anını Allah’ın beğendiği ahlâkla yaşamak gerekir. Yaşadığı her olayı Allah’ın hayır ve hikmetle yarattığının ve kendisi için ecir vesilesi olacağının bilincindeki mümin, sabırlı ve tevekküllüdür. İman sahiplerinin dünya hayatındaki neşeli, huzurlu, güvenli tavırlarının ve mutluluklarının nedenlerinden biri budur. Çünkü mümin baktığı her şeyde Rabb’ini görür.

Allah sonsuz merhamet sahibidir; Kendisine itaat eden ve sınırlarını koruyan kullarına kurtuluş yollarını göstereceğini, onları bağışlayacağını, dünyada olduğu gibi ahirette de onlara mutluluk yaşatacağını müjdeler. Kur’an ayetlerinde ahiretteki kurtuluş ve mutluluktan nasıl söz edildiğine bakalım;

Kur’an ayetlerinde ahiretteki kurtuluş ve mutluluktan nasıl söz edildiğine bakalım:

Kovulmuş Şeytandan Allah’a Sığınırız. Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

... Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, onu altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Nisa Suresi, 13)

Allah dedi ki: "Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ’kurtuluş ve mutluluk’ budur." (Maide Suresi, 119)
O gün, kim ondan (azaptan) alıkonursa, elbette, O, onu esirgemiştir. İşte apaçık olan ’kurtuluş ve mutluluk’ budur. (En’am Suresi, 16)

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte ’kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır. (Tevbe Suresi, 20)

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)


Diğer Kur’an ayetleriyle devam edeceğiz...

Her Sabah, Günü Allah'a Adamak

23 Eyl 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Uyku hali ölüm gibidir ve insan bir daha hiç uyanamayabilir. Bu nedenle uyumadan önceki zaman, insanın bağışlanma dilediği son anlar olabilir. İnanan insan bu gerçeğin bilincinde olduğu ve ölümün her an gelebileceğini asla unutmadığı için -belki de son fırsatı olan- bu anların değerini bilir. İçtenlikle Rabb’ine yönelir, bağışlanma diler; tevbe eder.

İnsan bütün gece şuursuz bir durumda uyur. Uykuda geçen uzun saatlere ilişkin tek hatırlayabildiği rüyalarıdır. Uyuduğu süre içinde dış dünya ile hiçbir bağlantısı yoktur. Uyku olduğu zannedilen o sürede gerçekte insan bir ölüdür; ruhu ve bedeni birbirinden ayrılmıştır. Kur’an, insanların uykuda bir tür ölüm halinde olduklarını, "Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir… (Zümer Suresi, 42) ayetiyle haber verir.

Allah, "Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün ’güç yetirip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı’ bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) O’dur... (Enam Suresi, 60) ayetiyle de insanların uykuda canlarını aldığını, ancak daha sonra belirlenmiş ölüm anı gelinceye dek tekrar geri verdiğini bildirir. Uyku sırasında bilinç ve algılama özelliği adeta kaybolur. O halde insanın ölüme benzeyen bu uykudan bilinçli bir şekilde uyanması, yatağına yatmadan önceki hali gibi görmesi, işitmesi ve hissediyor olması birer mucizedir. Hiç kimse uyumadan önce, sabah yeniden uyanarak bu nimetlerin kendisine verileceğinden emin olamaz.

Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için, dinlenmeniz ve O’nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz. (Kasas Suresi, 73)

Geceyi, gündüzü, oluşmalarına sebep kılınan koşulları, evreni saran muhteşem denge ve düzeni, olağanüstü sistemleri yaratan Yüce Allah’tır. Allah, sürekli gündüzü ya da sürekli geceyi yaratmaya gücü yetendir. Ancak böyle bir durumda yeryüzünde canlılık biter; hayat diye birşey kalmaz. Allah, sonsuz merhametiyle geceyi ve gündüzü kusursuzca yaratır ve canlılar için en elverişli ortamı hazırlar.

Samimi inanan insan güne başladığında, bu gerçekleri düşünür; Allah’ın üzerindeki merhameti için Rabb’ine şükreder. Bu yeni gün O’nun rızasını kazanması için tanınan yeni bir fırsattır. Yatağında kendine gelir gelmez Allah’a içten dua eder ve salih amellerde bulunmaya niyet ederek gününü O’na adar.

İman sahibi insan, attığı adımı Allah için atmaya, tüm gününü Kur’an ahlakının gereklerine göre yaşamaya gayret eder. Allah’ın beğendiği bu üstün ahlak, "De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162) ayeti gereği inanan insanın tüm yaşamına hakimdir.

Uyku ile dinlenen, sabah sahip olduğu nimetlere yeniden kavuşan ve henüz günün ilk dakikalarında Allah’ın yakınlığını gönülden hisseden insanın aksine, bu gerçekleri hiç düşünmeyen birçok kişi vardır. Onların sabah hissettikleri, o saatte sıcak bir yataktan kalkmanın zorluğu ve gün içinde farklı sıkıntılar yaşayacak olmanın verdiği endişelerdir. Yataktan zorlukla kalkar, öğleye kadar genellikle asabi ve gergin bir halde dolaşır, gün içinde de her günkü işlerini yaparlar.

Allah’tan uzak yaşayan insanların her biri güne farklı şekillerde başlıyor da olsalar, tümünün davranışlarında ortak bir gaflet hali hakimdir. Onlar, yaşayacakları günün Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için yeni bir fırsat olduğunu akledemezler. Oysa o sabah, dünya hayatında kişi için belirlenmiş son günün ilk saatleri olabilir. Ani bir kalp krizi ya da bir trafik kazası sonucu, insan bir daha hiç "sabah" yaşamayabilir.

Kuşkusuz böyle şuursuz, gergin bir "sabah" yaşamak istemeyiz. O halde Allah’ın yarattığı kadere tabi olduğumuzu unutmadan, O’na halisane teslim olarak, tevekkül ederek yaşamaya niyet edelim.

"Allah’ım bugün de uyandırıp bana bir fırsat daha verdiğin için sana şükrediyorum. Sana yaklaşmak ve salih amellerde bulunmak için vesileler çıkar karşıma ve akşama girdiğimde de, sabaha erdiğimde de Seni övgüyle yüceltmeyi ilham et."

Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah’ı tesbih edip (yüceltin). (Rum Suresi, 17)

Toplumda büyük kitlelerce tanınan, belli yer edinmiş insanların kimi zaman değişik davranışlarına tanık oluruz. Para kazanma ve şöhret hırsının takdirle karşılandığı, maddiyatın ön planda olduğu ortamlarda yaşayan bu kişiler, özellikle inanç konusunda birbirlerinden farklı tavırlar sergilerler.

Örneğin kimi, Allah inancını gizlemeye çalışır; yaşadığı ortamda deşifre olma kaygısıyla açıklamaz. Bazıları ise inancını özellikle vurgular, tüm detaylarıyla anlatır. Böyle davranan her insanı aynı şekilde değerlendirmek kuşkusuz yanlış olur. Ancak örneğin bir tv programında konuşan kişinin rating kaygısı taşıyıp taşımadığını ya da samimiyetinin derecesini, dikkatle izleyen her insan anlayabilir. Samimi olanları tenzih ederim; ancak bu insanların birçoğunun anlatımından ve gözlerindeki ifadeden, toplumdan "aferin" beklediğini anlamak mümkündür. İnsanlardan şöyle bir tepki beklentisi içindedir: "bravo, mesleğine, yaşadığı camiaya ve çevresindeki dünya ehli insanlara rağmen iman etmiş ve imanını gizlemeden cesaretle anlatıyor."

Allah gün içinde öyle görüntüler izletir ki, insan her olayda Kur’an ayetlerini hatırlayıp yaşayabilir. Söz konusu kimselerin hatırlattığı Kur’an ayeti şöyledir:

Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: "Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)" (Hucurat Suresi, 17)

Minnet, iyiliğe karşı duyulan şükür hissi ya da yapılan iyiliği yüze defalarca vurarak üzme, başa kakma gibi anlamlara gelir. Yukarıdaki ayette İslam’a giren kişilerin, inançlarını, peygamberin yüzüne vurdukları ifadesi vardır. Peygamberimiz(sav)’in cevabı ise onları imana yöneltenin Allah olduğu yönündedir. Onlara hidayeti veren, doğru yola eriştiren Allah’tır.

Elmalılı bu ayeti şu şekilde tefsir eder: "... iman çok büyük bir nimet, buna hidayet Allah’tan bir minnet olduğu için siz buna şükretmeyip de onu peygamberin başına kakarsanız Allah Teâlâ bu hidayete karşı küfrünüzden dolayı sizin başınıza kakar, azarlayıcı hitabının ağırlığı altında ezer, nimetini keser."

Kişinin, kendisinin Allah’tan bağımsız bir varlık olduğunu düşünmesi, sahip olduğu özelliklerin kendisinden kaynaklandığını zannetmesi, kendisine “benlik” vermesi anlamındadır. Allah’a karşı büyüklenmenin ve teslim olamamanın kaynağında, hep bu benlik verme vardır.

Oysa insanın, Allah’ın gücünü, herşeyi yoktan var ettiğini, insanlara her türlü özelliği verenin O olduğunu, dilediğinde ise geri alabileceğini, tüm canlıların ölümü tadacağını ve varlığının sonu olmayanın yalnızca Allah olduğunu kabul edip, gönülden teslim olması gerekir.

İman etmesi, insanın kendinde olan bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, "dilediğini yaratıp seçen Yüce Rabb’imiz’dir. Allah Hadi’dir; hidayet verendir. Rab’dir; eğitip yetiştirendir. Cebbar’dır; dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır. Rafi’dir; yukarı kaldıran, yükseltendir. Hafıd’dır; yukarıdan aşağıya indiren, alçaltandır. Kaim’dir; idare edip ayakta tutandır. Mukallib’dir; kalpleri çevirendir. Saik’dir; cehenneme sürendir. Mutahhir’dir; şirkten, kötülükten temizleyendir. Müzekki’dir; her kusur ve ayıptan, manevi kirlerden kullarını temize çıkarandır. Müzil’dir; zillete düşüren, hor ve hakir edendir. Latif’tir; lütuf sahibi, lütfedici olandır. Rakıb’dır; bütün işleri kontrolü altında tutandır.

Ve “Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur...” (Yunus Suresi, 100) hükmü gereği iman etmek ancak Allah’ın dilemesiyledir; dilediği anda da geri alabilir. “Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.” (Hucurat Suresi, 7) ayetiyle haber verildiği üzere, Allah, samimi olan, gönülden imanı dileyen ve Kendisi’ne yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı, Allah aşkını ve diğer müminlere karşı sevgiyi yerleştirir; onu inkar ve isyandan çevirir.

Allah, samimiyetsiz kimsenin de kalbini çevirerek, imandan geri döndürür. O, dilediği kulunun kalbini dilediği anda çevirmeye gücü yetendir. O’nun çevirdiği kalbi tekrar geri döndürmeye ise güç yetirecek yoktur.

Bazı kişiler kendilerine tüm özelliklerini verenin Allah olduğu gerçeğini unutur, Rabb’leri ona nimet verdiğinde "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." derler. Oysa bu bir denemedir. Bu yüzeysel karaktere dikkat çekici bir örnek olan Karun, Allah’ın büyük bir hazineye sahip kıldığı, ancak şükretmek yerine bundan dolayı ‘azgınlaşmış’ biridir. Elindekileri ‘hak ettiği’ni düşünen, Allah’ın gücünü takdir etmeyen Karun’un azgınlığının sonu ise yıkım olmuştur.

Mümin, seçilmişliğinin farkında olmalı, kendisine verilen en büyük nimet olan iman nedeniyle her zaman Allah’a şükretmelidir. Bu şeref onun tüm davranışlarına yansımalı, güzel ve üstün ahlak özellikleriyle diğer insanlara örnek olmalıdır.

Yapmamız gereken, Rabb’imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamak, Allah’ın sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmek, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemek, samimi dua etmektir.

Allah’tan yüz çevirerek nankörlük eden kişilerin durumu, akvaryumdaki balıklar gibidir. Balıkların yemlerini ve vitaminlerini veren, sularını değiştiren, akvaryumun bakımını yapan biri vardır. Ancak balıklar akıl sahibi olmadıklarından, bundan habersiz yaşarlar. İnkar edenler de balıklar gibi yalnızca yerler, içerler, gezerler ancak bunları kim sayesinde yapıyor olduklarını düşünmezler. Yaşadıkları dünyanın, kendilerinin ve diğer insanların neden var olduğunu akledemezler. Bu kimselerin akılsızlıkları Kuran’da “metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler”. (Muhammed Suresi, 12) ayetiyle hayvanların durumuna benzetilmektedir.

Evrendeki canlı-cansız herşeyin tek güç ve üstün akıl sahibi Yüce Allah tarafından yaratıldığı çok açık bir gerçektir. Etrafımızda gördüğümüz her şey ya da görmediğimiz halde varlığından haberdar olduğumuz varlıklar ve sistemler; Güneş, Dünyamız, Ay, galaksiler, yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, bulutlar, nehirler, insanlar, hayvanlar, bitkiler, mikrodünya… tümü Allah’ın eşsiz sanatını ve gücünün sınırsızlığını bizlere tanıtan delillerdir. Ve etrafımızda gördüğümüz herşey, “Şüphesiz, mü’minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 3-4) ifadesiyle de bildirildiği üzere Allah’ın varlığının kesin birer kanıtıdır.

Allah’ın hayranlık uyandırıcı varlık delillerini baktığımız her yerde görebiliriz. Mucizevi hassas ısı algılayıcılarına sahip bir sivrisinek dahi, insanın, Yüce Rabbimiz’in büyüklüğünü, yüceliğini, gücünü ve kudretini kavrayarak, iman etmesine vesile olabilir. Tüm varlıkları yaratan ve her an denetiminde tutan Allah’ın, eşsiz ve benzersiz sanatıyla yarattığı mucizevi tasarımlarını sergilemediği tek bir santimetrekare yoktur.

Kuran’da Allah’ın varlığının kanıtı olan herşey “ayet” olarak tanımlanır. Allah’ın ayetleri/mucizeleri/delilleri, “Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler (deliller) vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?” (Zariyat Suresi, 20-21) ayetiyle ifade edildiği üzere tüm evrende ve insanın kendi nefsinde de vardır.

Evrenin bir sahibi ve hakimi olduğunu reddeden Materyalizm, tek gerçekliğin madde olduğunu ileri sürer. Buna göre, sonsuzdan beri var olan mutlak varlık Allah değil (Allah’ı tenzih ederim, yüceltirim), maddedir. Materyalist söylemlere dikkat edersek, din ve akıl kavramları arasında ısrarla bir ayrım yapmaya çalıştıklarını görürüz. Sürekli olarak, dinin yalnızca önkabullere dayandığı, dogmatik olduğu, aklını kullanan insanların ise bu ön kabulleri aşmış kimseler olduklarını vurgularlar.

Bu son derece ucuz ve cahilce bir aldatmacadır. Çünkü din, akıl vesilesiyle anlaşılabilir. Dinin kaynağı ve rehberi olan Kur’an, akıl ve din arasında bir ayrım yapmaz, aksine dinin temelinin akıl olduğunu söyler. Kuran’a göre, iman eden insanlar akıl sahipleridir; inkar edenler ise akledemeyen kişilerdir. Bu nedenle pekçok ayetle insanlara akıllarını kullanmaları ve düşünmeleri yönünde çağrı yapılır. Kuran’ın insanlardan düşünmelerini istediği ise, karşılaştıkları olayların nasıl ve neden olduğu konularıdır. Gerçek din de ancak bu düşünceden doğar.

Kuran’ın bize bildirdiği düşünce yöntemi; evrenin ve olayların nasıl işlediğini düşünmektir. İnsan bu şekilde hepsinin ardındaki Yaratıcı’yı görebilir. Kuran’da insanı düşünmeye yönelten ayetlerden birkaçı şöyledir:

Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız… (Vakıa Suresi, 63-65)

İnsan bu gerçekler üzerinde düşünmediği takdirde, dünyanın başıboş ve sahipsiz ve rastlantılarla işlediğini zannedebilir. Allah’ın herşeyi yaratıp, sonra gökyüzünde bir köşeye çekilip-haşa- olayları izlediğini düşünen kişiler vardır. Bu sapkın düşünce, zaman içinde kişiyi Allah’ın varlığını inkara sürükler. “Eğer evrendeki düzen tesadüflerle işliyorsa, ilk ortaya çıkışı da tesadüfen olmuş” diye düşünebilir. Çevresinde hak dine değil de pagan dinlerine inanan kişiler de varsa, onların da etkisiyle içinde bulunduğu cahilliği, tam aksine akıllılık olarak düşünmeye başlar.

Evrendeki tüm olaylar, Rabb’imizin izniyle, O’nun bilgisinde ve kontrolünde gerçekleşmektedir. Akıl sahibi insanlar için Allah’ın delilleri her yerdedir.

Din ahlakı, Allah’ın buyruklarının eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle gerçek anlamda yaşanır. İnsanların çoğunluğu ise böyle yaşamayı reddeder; Allah’ın hükümlerine itaat edip teslim olmaz, nefislerinin tatmin olacağı bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışır. Dini, kurallarına uymak yerine, kendi kuralları ve prensiplerine uygun hale getirmeye uğraşır. Din ahlakını, kendi kuralları ve mantıklarına uygun düştüğü sürece yaşar, aksi halde reddeder. Oysa gerçek din ahlakı, insanların kurallarıyla değil, Allah’ın hükümleriyle yaşanır.

Bu kimseler Kur’an’ın açık hükümlerini değiştirir, ayetlerde ’ima’ olduğunu iddia eder, kendilerince ’ima’dan farz çıkarırlar. Kur’an ayetleri ima ile yorumlanmaz ancak “dillerini kitaba doğru eğip büker”, Allah Katından olmayan hükümler üreterek Allah’a karşı yalan söylerler. Çarpık mantık kurallarına göre yaşayan bu kimselere Kur’an şöyle seslenir:


Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?
İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.
Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.
Onlara sor: "Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak? (Kalem Suresi, 36-40)


Cahiliye insanlarının kurallarına göre yaşamak, insanları sapkın bir yola sürükler. Kur’an’da, müminleri hak yoldan uzaklaştırmayı amaçlayan münafık ve müşrik karakterli kişilere dikkat çekilir. Tek hüküm koyucunun ise Yüce Allah olduğu, "...Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50) ayetiyle bildirilir.


Akıl ve vicdanlarına değil, kötülüğe yönlendiren nefislerine kulak vermeleri, insanları, Allah’ın emrettiği ahlakı yaşamaktan alıkoyan önemli bir unsurdur. Nefislerinin istek ve tutkularına göre hareket eden bu kişiler batıl olana uyar, hem kendilerine hem de çevrelerine büyük sıkıntılar verirler.

Yaratılışlarına uygun olan hak dine değil, kendi mantıklarına, kültür ve birikimlerine göre yaşayan kişiler, herşeyin nefislerine uygun olmasını isterler. Olaylar planlarına uygun gelişmediğinde, bu kimseler çok ani çıkışlar yapabilirler. Öfke, duygusallık, küsme gibi Kur’an ahlakıyla bağdaşmayan davranışlar gösterilebilirler. Öfkeyle bağırıp çağıran kişi, o an Allah’ı ve her olayı O’nun yarattığını unutmuş demektir. Allah’ı unutan kimsenin ise, Allah’ın sınırlarını ihlal edecek her türlü yanlış davranışı yapması mümkündür.


Söz konusu insanlar bencil, sevgisiz, kibirlidirler ve en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia etseler de, bu sevgi anlayışının da onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah’ın hoşnutluğunu ve rahmetini gözetmez, dünyevi çıkarlarına göre hareket ederler. Bencillikleri ve duygusallıkları nedeniyle adil olamaz, adaleti ayakta tutamazlar.


Müminler ise en çok Allah’ı severler. Allah’ın her şeyi bir hayır ve güzellikle yarattığının, her olayın-hatta musibetlerin- bir hikmetle geliştiğinin, kaderlerinde olanı yaşadıklarının bilincinde hareket ederler. Rabb’imizin verdiği tüm nimetlere şükür içindedirler ve yalnızca O’na tevekkül ederler.


Bu nedenle, iman etmeyen insanların yaşadıkları endişeden, korkudan, güvensizlikten uzaktırlar. Çünkü isteklerini insanların değil, Allah’ın yerine getireceğini bilerek, yalnızca O’na yönelip dönerler. Allah’a yakın bir yaşam sürdüklerinde, O’nun kendilerine en güzel karşılığı vereceğini umut ederler. Rabb’imizin nimetlerinden biri olan sevgiyi de, bu şuur ve bilinçle doruğunda yaşarlar. Kısacası, Allah’ın sınırları içinde yaşayanlarla, insanların koyduğu kurallara göre yaşayanlar arasında yaşamlarının her anında derin ayrılıklar vardır. Kur’an, bu önemli farklılığı, “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ’süslü ve çekici gösterilmiş’ ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14) ayetiyle vurgular.


Gerçek Kur’an ahlakı, Kur’an’a tam olarak uyulduğunda yaşanabilir. Allah’ın indirdiği dışında açıklamalar getirmeye çalışmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirecektir. Yüce Allah, "... Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve yol göstericisinin, Allah’ın indirdiği hükümler olduğunu bildirir. Bundan başka yolların insanı doğrulara ve aydınlığa değil, yanlışa ve karanlıklara çıkaracağı kesindir.


Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle beğendiği ahlakı yaşayanları, en güzel sonuca kavuşacaklarıyla müjdeler. Allah’ın izniyle müminler, hem dünyada hem de ahirette Rabb’imizin müjdelediği gibi güzel bir hayat yaşarlar. Nefislerinin istek ve tutkularına göre yaşamayı seçenleri bekleyen sonuç ise, sapkınlıktır.


Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (Kasas Suresi, 50)


Kuran’a tabii olanlar, Kuran’a göre yaşar. Kişiye göre din yaşanmaz. Samimi insanın yaşadığı; hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayan, hüküm koyanların Hakimi olan Yüce Allah’ın dinidir.

Hayatı Iskalamak

20 Eyl 2011 In: Yaşam

Şu çok kullanılan "hayatı ıskalamak" sözü sizin için ne anlama geliyor?.. Kuşkusuz birçok insanın bu konudaki görüşü farklı olmalı.

Kimi için hayatı ıskalamak bugüne kadar erteledikleri, korku ve endişeleri yüzünden doya doya yaşayamadıkları, ardında bıraktıkları ve keşkeleridir. Kalan hayatını pişmanlıkla, başta kendisine ve çevresine karşı öfke içinde sürdürmektir.

Kimi için hayatı ıskalamak yapılması gereken şeyler, görülmesi gereken yerler, okunması gereken kitaplar, yapılması gereken işler, izlenmesi gereken filmler varken birçoğunu yapamamaktır.

Kimi için hayatı ıskalamak yaşamının amacı olarak gördüğü, ulaşmak için çabaladığı ve sonunda sahip olduğu şeylerin kendisine birşey katmadığı gerçeğini görmek, hayal kırıklığı içinde vaktini boşa geçirdiğini düşünmektir.

Kimi için hayatı ıskalamak yapamadıklarının yapabildiklerinden çok fazla olması yüzünden kendince hayata teğet geçmiş olmaktır.

Kimi için hayatı ıskalamak "ben asla madde için yaşamam " dedikten sonra yalnızca duygularıyla hareket edip, nefsinin bencil tutkularının tutsağı olmak. Bu yüzden de gerçek mutluluğu asla yakalayamamaktır.

Kimi için ise hala geçmişte takılıp kaldığı için yaşadığı günün değerini bilememektir. Ya da kendi için değil hep başkaları için yaşamış olmaktır.

İnsan, hayatı ıskalamamak adına sayısız da çözüm üretir. Ölümü hatırlamak ama hayata daha sıkı tutunmak için bunu yapmak ya da yalnızca günü yaşamak gibi sayısız anlamsız çözüm.

Allah’tan yüz çevirerek yaşamış yaşlı bir insana neler yaşadığını sorsak, o da hayatı nasıl ıskaladığını anlatacaktır. Muhtemelen alacağımız cevap, "bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlamadım. Ailem için yaşadım, para kazanmak, onlara birşeyler bırakabilmek için yıllarca çalıştım. Ancak artık çok yaşlandım, dünyadan birşey anlamadan ölüp gideceğim. Sonra da her şey bitecek…”

Bu kişinin düşüncesi gerçekte doğrudur; hayatı ıskalamıştır ancak asıl ıskaladığı sonsuz ahiret hayatıdır. Düşündüğünün aksine ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) dese de, ölümle her şey yeni başlayacaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Allah Teala ahirete ait bir amel karşılığında dünyalık verir; fakat dünyalık bir amel karşılığında ahireti vermez!" (Suyuti, Münavi)

Samimi inanan insan, dünya hayatına dair beklentilerini gerçekleştirme konusundan çok, sonsuz yaşamında nimetleri kazanabilecek bir ahlaka sahip olma konusunda dikkatlidir.

İmanı kalbine yerleştirmiş insana Allah, hem dünyanın hem de ahiretin tüm güzelliklerini bahşeder. Kalben, ruhen ve bedenen Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olması karşılığında insan her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. O güzel hayat, "doya doya tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak ve sonsuz yaşamına hazırlanarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır.

İnsan, gerçek hayatın ahirette olduğunun ve sonsuz hayatı için hazırlanması gerektiğinin bilincinde değilse, imani yönden ilerlemeye ve ahlakını güzelleştirmeye çalışmıyor, durumunu değiştirmiyorsa, hayatını gerçekten ıskalamıştır. Şunu unutmayalım; dünya hayatımızı ıskalayabiliriz ama ölümü asla ıskalayamayız!..

Allah'a Yakın Olmak İçin...

19 Eyl 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Yeryüzünde var olan her güzellik, hayranlık uyandıran her detay, Allah’ın üstün kudretinin bir tecellisidir. Yüce Allah eşsiz yaratma sanatını tüm evrende kusursuzca sergilemiştir. Bu benzersiz sanatı ve yaratılış delillerini fark edebilenler ise Allah’a gönülden iman eden müminlerdir.

Allah herşeyi oldukça detaylı yaratır. Yakından bakılan bir çiçekte, bir kuşun kanadında hatta minik bir böcekte Allah’ın yaratma sanatındaki inceliği görmek mümkündür. İnsan da, herşeyi mükemmel detayla ve inceliklerle yaratan Rabb’imize karşı detaylı ve ince düşünmeli, kudretini gereği gibi takdir edebilmelidir.

Dünya hayatında hiçbir şey, Allah’ın rahmetini ve hoşnutluğunu kazanmaktan daha önemli değildir. İnanan insan yaşamı boyunca sürekli olarak kendisini Allah’a yakınlaştıracak vesile arar. Rabbimiz bir Kuran ayetinde bu konuda müminlere, “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cehd edin (çaba gösterin), umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide Suresi, 35) buyurur ve bunu hatırlatır.

Mümin, çevresindeki her güzellikte Allah’ın yüceliğini ve sanatını görür, tüm bunların bir sebeple yaratıldığını bilir ve O’na yakınlaşmaya yol arar. Rabb’imizin rızasının en çoğunu en ince detayda dahi düşünür. Bu, çevresindeki iman delillerini görebilen, yaratılmış her şeyi Allah’a yönelmek için bir yol sayan iman sahiplerinin en önemli özelliklerindendir.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Allah’ın yarattıkları üzerinde derin düşünmek, bunları Allah’a yakınlaşacak vesileler kılmak anlamındadır. Kuran’da birçok ayette, "düşünmez misiniz?", "düşünenler için deliller vardır" ifadeleriyle düşünmenin önemi vurgulanır. İnsanın karşılaştığı her şey, gördüğü ve farkına vardığı her mucizevi ayrıntı, üzerinde düşünüp Yüce Rabb’imize şükretmesi ve O’na yönelmesi için birer vesiledir.

İnsanın nefes almasını, kalbinin atmasını sağlayan Yüce Allah, bunları bir an bile unutmuyorken- ki Yüce Allah ‘Hafız’ dır, asla hiçbir şeyi unutmaz-, samimi inanan insanların da O’nu anmayı unutmaması gerekir.. İnsan Allah’a ne kadar yakın olursa, gelen zorluklardan o kadar az etkilenir. Ancak kişi Allah’a uzaksa, her musibet onu derinden etkiler.

Çevresindeki büyük deliller üzerinde derin düşünen bir insan, her şeyin bir amaçla yaratıldığını anlayacak, kendisinin de yaratılışının bir amacı olduğunu fark edecek ve Allah’ın sonsuz gücünü gereği gibi kavrayabilecektir. İnsan yalnızca Allah’ın varlık delilleri üzerinde değil, ayetlerde de haber verildiği üzere kendi nefsi konusunda da derin düşünmelidir:

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)

Allah’ı çok düşünmek, Allah’tan çok korkmak, ölüm gerçeğini kavramak insanın çok tutarlı ve teveküllü olmasını sağlayacaktır. Rabb’imize kavuşmayı dünyadayken arzulayan insan, gün içinde her yaptığını Allah’a bağladığında şeytanın ve onun sözcüsü olan nefsinin telkinlerine kapalı olacaktır. Şeytanın mümin üzerinde zorlayıcı gücü yoktur, yalnızca çağırır. Samimi inanan insan düşmanının değil, “... onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar . (Bakara Suresi,186) ayetiyle bildirildiği üzere Allah’ın çağrısına cevap verecek, O’na yakın olmaya çalışacak ve kurtuluşa ulaşacaktır.

Bir hiçken bize can veren, Ruhundan üfleyen ve dünya hayatında sayılamayacak nimetler sunan Allah, en kusursuz nimetleri ve eşsiz güzellikleri cennette hazırlar. Cennet özlemi, bizleri, O’na yaklaşmak için daha fazla vesile aramaya, hoşnutluğunu kazanmak için daha fazla çaba göstermeye yöneltsin.

Gerçekten, gece ile gündüzün art arda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir. İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder). (Yunus Suresi, 6-9)

"Bu yaşta namaz kılmaya ne gerek var, yaşlanınca kılarsın..."
"Bu yaşta hacca gidilir mi; yaşlandığında gidersin..."
"Önce hayatını doya doya yaşa... Nasılsa yaşlandığında birşey yapamayacaksın; köşene çekilir ibadet edersin..."
"Gençken gününü gün et; yaşlandığında tevbe edersin, hiçbir günahın kalmaz..."
"Ölmeden mezara mı girmek istiyorsun?.."

Çevrenizden bu sözleri sıklıkla duyarsınız. Adeta şeytanın ağzından söylenen bu sözler, toplumda dinin bir "yaşlılar dini" gibi görülmesinden kaynaklanır. Büyük bir kesimde yaygın olan çarpık anlayışa göre dini, yalnızca yaşlılar, belli günlerde mevlût okuyan hocalar, köşesinde oturup tesbih çeken ya da Yasin Suresi’ni okuyan nine ve dedeler yaşar. Gençler öncelikle dünya zevklerinden yararlanmalıdırlar; ileride isterlerse ibadetlerini yapabilirler.

Bu umursuz ve kayıtsız psikolojiye sahip kişilerin inancına göre din, ölüme yaklaştıkları dönemde ya da zorluk ve sıkıntı zamanlarında bir rahatlama vasıtasıdır. Sıkıntılı oldukları dönemlerde, bir beklentileri olduğunda ya da önemli bir olay öncesi- örneğin bir sınav- Allah’a dua eder, evlerinde Kur’an okutturur ya da kendileri belli sureleri okur vicdanlarını rahatlatırlar.

Buradaki sorun din konusundaki bilgilerin Kur’an’dan değil, atadan, dededen, eş dosttan ya da komşudan edinilmesindedir. Kur’an yalnızca yaşlıları değil, iyi ve kötüyü ayırt edebildiği, aklı olgunlaştığı ve şuuru açıldığı yaştan itibaren her insanı muhatap alır. Ve her insan ölene kadar Kur’an’dan sorumludur.

Dinin zor olduğu düşüncesi de insanları dini yaşamaktan alıkoyar. Oysa bu bir yanılgıdır; Allah Kur’an’da dini kolaylaştırdığını haber verir. Kaldı ki dini zorlık çekeceği endişesiyle yaşamaktan kaçınan bir genç üniversite sınavını kazanmak için ne çok zorluklar çeker. Yıllarca bu sınava hazırlanır; uğraş verir.

İbadete yönelme vakti gençliktir. Yaşılıkta acz vardır. Yaşlılık hastalıklar, bedensel zayıflıklar yüzünden birçok ibadetin yerine getirilemediği, hatta sorumlulukların aza ineceği bir dönemdir. Gençlik ise Allah’ın bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. İnsanın, fiziksel ve zihinsel açılardan en verimli olduğu bu dönemi, Allah’ı unutarak, O’ndan uzak geçirmesi ne büyük gaflettir. Kur’an ahlakını hem yaşamak hem de yaşatmak için çaba göstermek güçlü ve sağlıklı insanların yapabileceği ibadetlerdir. Yaşlı bir insan bunların ne kadarını yapabilir?

Kur’an, pek çok ayette genç yaşta peygamberlik ve elçilik görevi verdiği kutlu insanların, onlarla birlikte olan iman sahibi gençlerin kıssalarını aktarır ve hepsinden övgüyle söz eder. Genç ve sağlıklıyken Allah’ın çağrısına icabet etmeyenlerin ahirette yaşayacakları durum, "Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri ’korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem Suresi, 42-43) ayetiyle tarif edilir.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors