İnsan Pek Zalim Pek Nankördür

30 Eyl 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Kur’an’ın, "Kendinden bir nimet olarak göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Casiye Suresi, 13) ayetiyle tüm evrenin "insan için" yaratıldığını düşünmeye çağrıldığınızı hiç düşündünüz mü?

Üzerinde gerçek anlamda düşünmemiz gereken ne çok şey olduğunu?

Örneğin şu an 560 km yukarıda, Güneş’teki patlamalar nedeniyle hızı saatte 100 binlerce kilometreyi bulan radyasyon fırtınalarının gerçekleştiğini...

Uzayın -273 derecelik dondurucu soğuğunu...

Yıldızların içinde ise milyarlarca derecelik sıcaklık olduğunu…

Uzay boşluğunda büyük bir hızla savrulan göktaşlarından nasıl korunduğumuzu…

Her gece uykuda adeta öldüğümüzü ancak sabah yine bir önceki günkü bilinçle yeni güne başladığımızı…

Kur’an’da, Allah’ın verdiği nimetler haber verilir ve insanlara bunlar için şükretmeleri hatırlatılır. Bu nimetlerin bir kısmı şunlardır: İnsanın düzgün bir biçimde yaratılıp var edilmesi, işitme, görme gibi duyuların verilmesi, gece ile gündüzün yaratılması, Allah’ın kullarına güzel ahlakı bildirmesi, ayetlerini açıklaması, müminleri temizleyip arındırması, günahların bağışlanması, ibadetlerde kolaylık sağlanması, müminlerin sıkıntılardan kurtarılması, insanların yeryüzünde yerleşik kılınması ve verilen geçimlikler, içmek için yaratılan su, topraktan çıkan ürünler, insanların hizmetine verilen hayvanlar, insanların emrine sunulan deniz ve içindeki ürünler, süs eşyaları, denizde giden gemiler...

Allah’ın insana verdiği nimetler, sayılamayacak kadar çoktur. Özellikle diğer canlılarla kıyaslayacak olursak, insanların ne kadar çok özelliğe sahip olduğunu anlayabiliriz. Örneğin, baş parmağı yalnızca insan kullanabilir. Yalnızca insan gülebilir ve diğer canlıların seslerini taklit edebilir. Hayvanlar ise yalnızca Allah’ın kendilerine vermiş olduğu seslerini kullanabilirler. Ayrıca hayvanların belirli yiyecekleri vardır, insanlar ise çeşit çeşit yiyeceklerle beslenirler.

Tüm canlılar Allah’ın ilhamıyla ve buyruğuyla görevlerini yerine getirirler. Örneğin arı, Allah’ın vahyi ile, insanlar için kendi ihtiyacının çok üzerinde sürekli bal üretir. Canlı ya da cansız yaratılmış herşey fıtratına göre davranır. İnsan hariç... O, sahip olduğu bunca nimete rağmen nankörlük eder. Hayvanlar Yaratıcısına teslim olurken, insan teslim olmakta zorlanır.

Çoğu insan, yalnızca çok büyük ve çok özel bir nimete kavuştuğunda ya da büyük bir sorunu atlattığında şükreder. Oysa insanın her anı nimetlerle doludur. Yaşamı, sağlığı, aklı, şuuru, görebilmesi, işitebilmesi, soluk alabilmesi; bunların tümü çok büyük birer nimettir ve her an insana sunulur. İnsan, her biri için ayrı ayrı şükür içinde olmalıdır. Ancak gafletteki kişiler, bu nimetlerin değerini bilmez, yitirdiklerinde anlarlar.

Müminler ise herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu kavramışlardır ve Katından rahmet olarak sunduğu her nimet için O’na şükrederler. " Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz." (Tekasür Suresi, 8) ayetiyle bildirildiği üzere ahirette Rabb’leri karşısında yapayalnız sorgulanacaklarının bilincindedirler. Şükürleri yalnızca maddi şeyler konusunda değildir. Allah’ın bahşettiği akıl, iman, sağlık, ilim, basiret ve güçleri; bunların hepsi şükür vesilesidir.

İmtihan mekanı olan dünyada davranışlarımızla imtihan oluruz. Allah Kur’an’da, "Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3) buyurur. İmtihan olan insan iki yoldan birini seçer; şükrü ya da nankörlüğü. Şükür imanla, şükretmemek yani nankörlük ise inkarla gelir.

Kur’an’da, "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 147) buyrulur. Allah kullarına azap vermeyi dilemez. Ancak insanların çoğu bencil, zalim ve nankör bir karakter sergiler. Allah sayılamayacak kadar çok nimet yaratırken bu kimseler Yaratanı düşünmezler. İnsan, gittiği bir evde çok güzel hazırlanmış bir masa görse kimin hazırladığını merak etmeden hemen oturup yemekleri yemeye mi başlar?..

Allah’ın, bahşettiği bunca nimet karşılığında bizden istediği tek şey nankörlük etmememiz ve O’na şükretmemiz. Dahası Allah şükredersek artıracağını da haber verirken... Bu kadar mı zordur istenen?..

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

"Bir tohum ağaç üretmeyi bilir mi?" sorusu aklınıza hiç gelmiş miydi?. Tahta parçası görünümündeki bir cisim nasıl olur da ürettiği ağacın şeklini ve yapısının nasıl olacağını bilebilir ve bunu nasıl belirleyebilir?

Yaşamımız boyunca çevremizde yüzlerce bitki, sebze, meyve ve devasa ağaçlar görürüz. Ancak alışkanlık gözüyle baktığımız için genellikle bu soruları sormaz, üzerlerinde de fazla düşünmeyiz.

Çocukluğumuzdan itibaren bildiğimiz/gördüğümüz, tohumun toprağa atıldığı ve ardından bir bitkinin filizlenip, büyüdüğüdür. Ancak alışkanlık perdesini biraz aralarsak, bu konunun gerçekte çok önemli ve hayret verici özellik taşıdığını görebiliriz. Şöyle düşünelim; toprağa atılan tohum bir anda saniyeler içinde dev bir ağaca dönüşse, bunun ne mucizevi bir olay olduğunu kavramamız mümkün olurdu.

Tohumdan çıkan, herhangi bir odun kütlesi değildir. Tohum minik, tahta parçası görünümünde bir cisimdir, ama toprağa atıldığında her nasılsa, o tohumun içinden belli bir süre sonra metrelerce uzunlukta ve yüzlerce kilo ağırlığında dev bir ağaç oluşur. Atılan, örneğin kiraz tohumu ise cilalanmış gibi parlak görünümdeki kirazlar, kendilerine özgü kokuları ve tatları ile kusursuzdurlar. Tohumun, kendisine oranla bu dev boyuttaki ağacı yaparken kullandığı tek malzeme ise başlangıçta içindeki yedek besin, daha sonra ise yalnızca toprak ve güneş ışığıdır.

Gereken koşullar sağlanıp da çimlenme başladığında tohum topraktan suyu çeker ve embriyo hücreleri bölünmeye başlar, daha sonra tohum kabuğu açılır. Filizlenme süresince bitkinin tohumdan çıkan ilk bölümü kökçüklerdir. Kökler büyüdükçe toprağı zorlamaya başlar ve yüksek derecede bir sürtünmeyle karşılaşırlar ancak hiçbir zarar görmezler. Çünkü yeni oluşan bitkinin köklerinin uç kısmındaki hücreler daima aktif haldedirler. Ve en uçtaki hücreler, kökün sert toprak parçaları arasında hareket ederken korunmasını sağlarlar. Kökçükler gelişerek dallandıkça, topraktan gerekli besini emebilecekleri yüzeyi artırmanın yanında, bitkinin toprağa daha sağlam tutunmasını da sağlarlar. Buna ilave olarak kökçüklerde oluşan emici tüyler de bitkinin topraktan gerekli maddeleri emerek alma kapasitesini artırmada büyük rol oynar. [1]

Kökçüklerin gelişmesini, sap ve yaprakları üretecek olan tomurcukların gelişimi izler. Tohum toprak üstüne, ışığa doğru yönelir ve sürekli güçlenir. Toprağın üstüne çıkan filizin ilk gerçek yaprakları açıldığındaysa bitki, fotosentez yoluyla kendi besinini üretmeye başlar. [2]

Görüldüğü gibi tohum, içinde, suyu en üstteki dallarına kadar taşıyacak bir sisteme, topraktaki yararlı mineralleri özümsemek için köklere sahip olan son derece mükemmel tasarlanmış canlı bir varlık üretir. Bizler detaylı, güzel bir ağaç resmi çizmekte zorlanırken, tohum, bu son derece karmaşık sistemlere sahip varlığı canlı olarak üretir.

"Üretir" diyoruz; ama kuşkusuz tohum akıl, şuur ve iradeye sahip değildir. O halde ağaçları ve bitkileri tüm muhteşem sistemleriyle birlikte ortaya çıkaranın tohumun kendisi olduğunu söyleyemeyiz. Böyle bir iddia, tohumun son derece akıllı, bilgili ve şuur sahibi bir varlık olduğu anlamına gelir. Kuşkusuz bu, gerçek dışı bir iddiadır.

Her tohumun içinde ait olduğu canlının bütün özelliklerini kapsayan bilgiler kodludur. Kuşkusuz bu bilgi, tohumun kendisine ait değildir. Tohum, kendi başına hiçbir şey yapamayan kuru, cansız bir cisimdir. Ve onu oluşturan atomların akla ve bilgiye sahip olduğunu da söyleyemeyeceğimize göre, bu bilgi tohuma yerleştirilmiştir.

Tohumun içinde bitkiye ait bütün bilgilerin, milyonlarca yıl saklanıyor olması sıradan bir konu olarak görülmemelidir...

Her tohum ne üreteceğini bilir; asla şaşırmaz. Örneğin yukarıda söz ettiğim kiraz çekirdeği hangi cinse aitse o cins kirazı üretir. İnsan aşamalı ve derin düşündüğünde çok önemli gerçeklerin bilincine varır. Tohumlara, taşıdıkları bilgiler, sonsuz bir güç sahibi tarafından yerleştirilmiştir. Bu üstün gücün sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah’tır. O sonsuz ilim sahibidir ve toprağa atılan her tohum O’nun ilmiyle kuşatılmıştır. Allah, tohumu, ağacı oluşturabilecek bilgi ve sisteme sahip olarak yaratmıştır.

Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (En’am Suresi, 59)

Kuru tahta parçalarından kusursuz güzellikleri, yararlı meyveleri, sebzeleri çıkaran; karanlığı yarıp sabahı çıkaran; Falik olan Yüce Allah’tır.

Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (En’am Suresi, 95)


Kaynaklar
[1] Musa Özet, Osman Arpacı, Ali Uslu, Biyoloji 3, Sürat Yayınları, s. 48
[2] http://www.evrimteorisi.info/

Samimi müminler her dönem, yalnızca Rabb’lerine kulluk etmeleri, O’na itaat etmeleri, insanların değil yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemeleri nedeniyle yaşadıkları toplum tarafından yadırganırlar. Kur’an’daki ideal mümin ahlakını yaşamaları ve yaygınlaşması için çalışmaları, toplumda yerleşik gelenek, örf ve adetlerle örülmüş çarpık bir yaşamı sürdüren inkarcı ve müşriklerin tepkilerine sebep olur.


Söz ettiğim din dışı toplumun bireyleri, İslam’ın ruhundan ve Peygamberimiz’in (sav) yaşadığı ahlâktan habersiz olan, Allah’ın yalnızca iman eden kullarına verdiği gerçek akla sahip olmadığı halde kendilerini akıllı zanneden kimselerdir.


İnananlar, her dönemde Allah’a olan derin imanları nedeniyle asla bu tepkilerden korkmaz, örnek bir cesaret ortaya koyarlar. Kararlı, samimi ve cesur davranırlar. Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşamak ve diğer insanların da bu güzellikleri yaşamalarını sağlamak için çaba gösterirler. Yaşamın Kur’an ahlâkı üzerine inşası için fikir mücadelesi yapmak, doğruyu ve iyiyi anlatmak samimi müminlerin görevleridir. Toplumu yalnızca Allah’a kulluk etmeye davet ederken bir çıkar gözetmez, gösterdikleri çabanın karşılığında asla ücret talep etmezler. Bu nedenle toplum tarafından ‘saflıkla’ itham edilir, küçük görülürler. Ancak samimi müminlerin mücadelede konusundaki cesaretleri koşullara bağlı değildir. Mümin her koşulda, her ortamda, her durumda, Allah’a güvenip dayanmanın kazandırdığı kararlılığını korur.


Cahil toplumdan aldıkları karşı tavır alma, manevi baskı ve kınama şeklinde ortaya çıkan tepkiler karşısında müminler, dinlerinden en ufak bir ödün vermezler. Karşılığında da Allah’ın yardım ve desteğini kazanır, inkarcılara karşı kesin bir zafer elde ederler. Bu Allah’ın sünnetidir; geçmişte de bu şekilde olmuştur, gelecekte de böyle olacaktır.


Yüce Allah Kur’an’da “…İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah’tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." (Nahl Suresi, 51) ayetiyle ’yalnızca Kendisi’nden korkulması gerektiğini’ bildirir. Kınayanın kınamasından korkmak Allah’a ortak koşmak anlamına gelir. Böyle bir kişinin verdiği zarar ise dine değil sadece kendinedir.


Yalnızca Allah’tan korkan müminler, kınamalardan korkmadıkları gibi, aksine kınayanlara korku salarlar. İslam ahlâkını yaşamayanların kınamaları, inananları daha da şevklendirir ve motive eder. Allah, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et... (Nahl Suresi, 125) buyruğuna uyarak inkara karşı fikir mücadelesi içinde olan müminleri derece olarak üstün kıldığını müjdeler ve onlara cenneti vaat eder.


Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Allah’ın sınırlarını gözeten, merhametli, adil, özverili, tevekküllü, hoşgörülü olan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, Allah’ın sınamak için yarattığı her olayda hayır gören, Kur’an ahlâkını yaşamada kararlı davrananlar asla küçük düşmezler. Yapılan her suçlama, her engelleme müminlerde adrenalin etkisi yapar; onların coşku, heyecan ve azimlerini artırır. Müminler, “bana dokunmayan bin yaşasın” mantığıyla sıcak evlerinde keyifle oturarak ecirlerini artıramayacaklarını bilirler. Allah, tüm yapıp ettiklerinin karşılığını verir, onları dünyada ve ahirette yüceltir, gerçeklerden yüz çevirenlere üstün kılar.

Farklılık Renktir

28 Eyl 2011 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri, Toplum, Yaşam

Kur’an ahlakını yaşayan insanın adalet anlayışında kişisel çıkarlar, dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar, insanların fiziksel farklılıkları asla etkili olmaz. Kararları yalnızca haktan ve doğrulardan yanadır. Kuran ahlakının tam olarak yaşandığı toplumlarda gerçek adalet ve güvenin hakim olacağı çok açıktır. Çünkü yalnızca içinde Allah korkusu taşıyan ve hesap günü Rabb’inin huzurunda yapayalnız sorgulanacağının şuurunda olan insan gerçek adaleti sağlayabilir.

Allah birçok ayette insanlara adaletin ayakta tutulmasını buyurur. Nisa Suresi 48. ayette "insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi” bildirilir. Kuran’da adaletin tam bir tarifi yapılır, iman sahiplerine kişiler ve olaylar karşısındaki davranışları ve adaletin nasıl uygulanacağı bildirilir. Bu müminler için Allah katından çok büyük bir kolaylıktır. Bu sorumluluğun bilincinde olan samimi müminler, Allah’ın rızasını kazanmak ve huzur, güven, barış içinde yaşayabilmek için insanlar arasında adaleti eksiksizce uygulamakla sorumludurlar.

Allah’ın Kuran’da emrettiği adalet, tüm insanlar arasında eşit olarak uygulanır. Yer, zaman ve kişilerin dil, din, ırk ve etnik kökenlerine göre değişmez. Oysa bugün birçok yerde insanlar ırkları ya da tenlerinin rengi nedeniyle zulme uğratılmaktadırlar. Kur’an’da farklı halklar yaratılmasının hikmetlerinden birinin, insanların "birbirleriyle tanışmaları" olduğu haber verilir. Farklı ırk ve milletlerin bulunmasının bir amacı, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir.

Bu çeşitlilik Allah’ın yaratmasındaki bir güzelliktir, bir renktir. Taşıdığı hiçbir özelliği insana üstünlük kazandırmaz. Bu farklılıklar Allah Katında önemli değildir. Üstünlük yalnızca takva ile, yani Allah korkusu, Allah sevgisi ve O’nun sınırlarını korumadaki titizlik iledir.

Geçmişte de günümüzde de inkar edenlerin birlikteliklerinin asıl amacı, Allah’ın beğendiği üstün özellikler olan özverinin, samimiyetin, dürüstlüğün, vicdanın ve adaletin, kısacası Kur’an ahlâkının yeryüzünde hakim olmasını engellemektir.

Çünkü, Kur’an ahlâkının yaşanması bu kişilerin çıkarlarını, dünyevi hırslarını engelleyecektir. Bu nedenle Kur’an ahlâkının yaygınlaşmasına ve dindar insanların sayılarının artmasına engel olmak için var güçleriyle çalışırlar. Ayrıca dürüst ve iyi insanların da kendilerine katılıp, doğru yoldan sapmalarını isterler. İyi insanların da kendileri gibi dünyevi çıkarları için çalışan, gerçeklerden yüz çeviren, yalnızca nefislerinin bencilce tutkuları peşinde koşan insanlar olmalarını amaçlarlar.

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi, 2)

Eğer iyi insanları kendi saflarına katamazlarsa, bu defa da onları çeşitli yöntemlerle iyi ve hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar. Alay etme, küçük düşürmeye çalışma, dağıtmak için uğraşma, iftira atma, yurdundan sürme ya da ölümle tehdit etme gibi birçok yöntemi denerler.

Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir. (Tevbe Suresi, 107)

Ancak Kuran’da Allah, dinini yalanlayan ve elçilerine başkaldıran bu kimselerin çabalarının boşa çıkacağı haber verir.

Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, ’batıla-dayanarak’ mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış? (Mümin Suresi, 5)

Kalpleri kararmış, acıma duygusunu yitirmiş, değerleri hiçe sayan, dini alay konusu edinen kimselerin kötülüklerine son vermek için, vicdan sahibi samimi inananların, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliği ve güzelliği öngören Kur’an ahlâkının yaygınlaşmasına çalışmaları gerekir.

Bu, müminler için çok önemli vicdani bir sorumluluktur. Gerçekten vicdan sahibi olan insan, iyilikten yana çaba içinde olmalıdır. Müminler kötülüklerle mücadelede birlikte hareket etmeli, kararlılıkla tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Çekimser ve duyarsız kalmak, kötülerin tarafına geçmek demektir. Yaşanan dönem, insanın kendi çıkarları için değil, diğer insanlar için de ciddi bir çaba gösterme zamanıdır.

Bediüzzaman’ın müminlerin birlik olmaları konusundaki sözleri de çok dikkat çekicidir: “Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir..”

Toplumları uçuruma sürükleyen inkârcılara ve zalimlere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine, Müslümanların birbirleriyle çekişmeleri büyük bir yanılgıdır, vakit kaybıdır. “…çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…”( Enfal Suresi, 46) buyruğuyla Allah, samimi insanların birbirleriyle tartışmaları durumunda, zamanın yanı sıra güç kaybına da uğrayacaklarına dikkat çeker. Allah’a samimi ve kesin bir bilgiyle iman eden insanların, çekişmeden, istişare ile, birlikte ve uyum içinde hareket ederek, içten ve hikmetli sözlerle dini anlatmaları vicdanları harekete geçirecektir.

Barışın, hoşgörünün, dostluğun, özverinin, huzur ve güvenin, kısacası Kuran ahlâkının yerleşik olduğu bir ortam için tüm vicdanlı insanlar birlikte olmalıdır. Ellerinden gelenin en fazlasını yapma gayreti içinde olan insanlara, bu samimi niyetlerine binaen Allah da tüm arzu ettikleri güzellikleri verecektir.

Vicdanlı insanların üzerine düşen görev çok açıktır; ”fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar” mücadele... O halde iman eden insanlar, birlik ve beraberlik içinde olmalıdır. Yüce Allah, iman edenlerin aralarındaki bağın nasıl olması gerektiğini, "... birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi..." buyruğuyla açıklar. Bu saflar halindeki fikir mücadelesi müminlerin, Allah’ın vaadi olan en güzel hayatı yaşamalarına vesile olacaktır.

Peygamberimiz’in(sav) veda hutbesinde; ‘ Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler...’ sözleriyle vasiyet ettiği gibi, Allah sevgisinden kaynak bulan bu sevgiyle müminler kalplerini doldurmalı ve birlik ruhunu yaşamalıdırlar.

İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

İnsan, çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu her yeni şeyden heyecan duyar. Ancak zamanla bu araştırma isteği yerini alışkanlıklara, aile bireylerinden aldığı hazır bilgilere, kulaktan dolma gelenek ve göreneklere bırakır.

Koşulsuz kabullendiği bu bilgilerin sonucunda da araştırma ve düşünme hevesini yitirmiş, gördüklerinin ve duyduklarının doğru olduğunu düşünen/uygulayan bir insan haline gelir. Bu kimse için doğru, yanlış, iyi, kötü gibi kavramlar içinde yaşadığı toplumun ’doğruları, yanlışları, iyileri ve kötüleri’dir.

İnsanı en büyük zarara sokacak olan da, eskilerden kalan kalıplaşmış bilgilere körü körüne bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük çoğunluğu, Allah’ın dini yerine, gelenek, adet ve atalarından kalma hatalı uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini yaşarlar.

Bu din, Kur’an’da ve Peygamberimiz’in (sav) sünnetinde yeri olmayan pek çok kuralı, yasağı ve ahlâk anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu din anlayışı nedeniyle insanlar arasında hak dine karşı ön yargı oluşması kaçınılmazdır.

Çok sayıda insan sahip oldukları ön yargılar ve yanlış bilgilerin sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşır. Hatta kimi zaman bu kimseler, Allah’ın adının anılmasına, Kur’an ayetlerinin okunmasına dahi tahammül edemezler. Ön yargılı davranışları olumsuz eleştiren, araştırma yapan, açık görüşlü ve tarafsız kişiler dahi, ’din’ konusunda tutucu ve ön yargılı bir tutum takınırlar.

Bu kimseler, atalarının yolu dışında bir yol izlemez, atalarından kalma kitaplar dışında başka kitap okumazlar. Atalarının yolunun en doğrusu olduğuna inanır, onların yaşam tarzlarını örnek alırlar. Gittikleri yolun yanlış olduğu konusunda uyaran kişileri, "...atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi, 62) ayetiyle de bildirildiği gibi kendilerinin en büyük düşmanı olarak görürler. Bu dogmatik bağlılık nedeniyle Kur’an’ın mesajını ve Allah’ın buyruklarını göz ardı ederler.

Bu bağnaz kimselerin gelenek ve görenekleri, yaşam ve düşünce tarzları, hayata bakış açıları öylesine kemikleşmiştir ki, değişikliğe ya da yeniliğe asla açık değillerdir. Bu saplantıları nedeniyle gerçekler konusunda uyaran kişilere karşı saldırgan ve öfkeli davranışlar sergilerler.

Kur’an’daki, "Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 5) ifadesinden bu kişilerin adeta bir perdeyle insanlardan ve gerçeklerden engellendiklerini anlaşılmaktadır.

Allah’ın mesajından uzak yaşayan bu kişiler, "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar " (Zuhruf Suresi, 37) ayetiyle de bildirildiği gibi yollarının doğru olduğunu zannederler. Ancak gerçekler farklıdır ve Rabb’leri huzurunda sorgulanacakları gün, gerçekler konusunda uyarıları dinlememiş insanlar için sonuç hüsran olacaktır.

Kur’an’da Hz. İsa(as) kavmine şöyle seslenir: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?"

Havarileri cevap verir: "Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şahid ol..." (Al-i İmran Suresi, 52)

Kur’an kuşkusuz bir tarih kitabı değildir. Evrenseldir ve mucizevi yönlerinden biri de her döneme hitap ediyor olmasıdır. İlk vahyin iniş döneminden itibaren her çağda yaşayan insanların, onda kendi dönemlerine işaretler bulmaları Kur’an’ın en büyük mucizelerindendir. Bu nedenle Hz. İsa’nın yukarıdaki ayette geçen sorusunu da yalnızca o dönem için geçerli sayamayız. Bugün aynı sorunun muhatabı bizleriz.

İslam dinini yaşamakla bütün insanlar sorumlu kılınmıştır. Allah ahirette her kulunu, Kur’an’a uyup uymadığından sorgulayacaktır. Bu nedenle dini yaşayan insan, Kur’an’ın emri gereği, Allah’ın beğendiği üstün ahlakı diğer insanlara da anlatmalı, onları doğruya davet etmeli, insanlara iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmaya çalışmalıdır. Kur’an, bu emirleri yerine getirme çabası içindeki insanlara, "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Ali İmran Suresi, 104) ayetiyle müjde verir.

Allah’a ve peygamberine iman edenlerin, "destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler" in (Araf Suresi, 157), ayetin devamındaki "işte kurtuluşa erenler bunlardır” ifadesiyle, kurtuluşa ulaşacakları haber verilir.

Allah’a yardım nasıl olur?.. Öncelikle o tek ve gerçek Sevgili’ye aşkla bağlanmak, o tutkulu aşkı içinde hissetmek, yüzeysel değil derin iman etmek; bunlar, Allah’ın dinine yardımdır. İslam’ı, Kuran’ı çok sevmek, Peygamberimiz (sav)’in "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30) diyerek ettiği şikayetin muhatabı olmaktan sakınmak ve Kur’an’ı bağrına basmak... Kur’an’ı insanlara tavsiye etmek, insanları onun İlahi ışığına çağırmak... Tüm bunlar Allah’ın dinine yardımdır. Allah, dinini ve güzel ahlakı tebliğ etmeyi, "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır . (Al-i İmran Suresi, 104) ayeti ve diğer birçok ayetle Müslümanlara farz kılar.

Allah’ın dinine yardımı hedefleyen insan, "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125) emri gereği, Kuran’ın hükümlerini "hikmetle ve güzel öğütle" anlatır, insanları dine davet eder. Allah’ın varlığı, birliği ve muhteşem yaratma sanatı anlatılarak dine çağrılan kişiye dünyada imtihan amacıyla bulunduğu, ölüme herkesin aynı uzaklıkta olduğu, ölümle birlikte boyut değiştirerek gittiği ahirette Rabb’i karşısında sorgulanacağı, ardından yapıp ettiklerinin karşılığı olarak sonsuz cennete ya da cehenneme gideceği anlatılır. Allah’ı, Ku’ran’ı, ölümü ve ahireti -yine Kur’an’a dayanarak- bu tariflerle tanıyan kişiler artık vicdanlarını kullanarak hareket eder, bu emirlere noksansız olarak uymaya çalışırlar.

Vicdan sahibi ve Allah’tan korkan insanın, bugün birçok ülkede Müslümanların yaşadıkları zorlukları göz ardı etmesi ve kendi çıkarları uğruna sorumluluğunu bir yana bırakması mümkün değildir. Hatta vicdanlı insan yalnızca kendisi harekete geçmekle kalmaz, diğer insanları da, güzel ahlakın yayılması ve zulümlerin sona ermesi için çaba harcamaya çağırır. Allah bu ahlakın gerekliliğini, "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayetiyle insanlara bildirir. Müslüman ülkelerin büyük bölümünde, ekonomideki aksaklıklar, savaşlar ve baskıcı yönetimler nedeniyle zor ve ağır koşullarda yaşayan, yardıma muhtaç çok sayıda insan vardır. Kur’an iman edenlere, "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75) diye sorar. İnanan insanların güç birliği yaparak, toplumları uçuruma sürükleyen kanlı ideolojilere ve zulmeden kişilere karşı onurlu bir mücadele içinde olmaları çok önemlidir. Bu fikir mücadelesinde ne kadar çok hizmet edilirse, Kur’an ahlakının dünyaya yayılması da o kadar çabuk gerçekleşir.

Allah’ın dinini anlatan insanın samimi ve güvenilir olması gereklidir. Samimi olan insan dünyadan geçmiştir, maddi çıkar peşinde değildir, anlattıklarına karşılık asla bir ücret talep etmez. Hiçbir dünyevi beklenti içinde değildir; son derece candan, içinden gelerek hareket eder. Kalbinde taşıdığı Allah aşkının yanı sıra derin bir saygıyla Rabb’inden korkar. Kalpteki Allah korkusunun derecesi, kişinin Allah Katındaki üstünlük derecesini de gösterir.

... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

İnsan kendisini Rabb’ine yakınlaştıran tüm özellikleri, Allah’tan korkup sakındığı ölçüde üzerinde taşıyabilir. Allah’ı yalnızca severek din gerçek anlamda yaşanmaz. Allah’ın kudretini gereği gibi takdir edebilen insan, O’nun sevgisini yitirmekten, hata yaparak O’nu gücendirmekten içi titreyerek korkar. Kılı kırk yarar, çok şefkatli ve sevecen olur, ince düşünür, çevresine zarar vermemeye, yararlı olmaya özen gösterir.

Müminler, yaşamları boyunca insanların iman etmelerine vesile olmak, din ahlakını yeryüzünde yaygınlaştırmak için gayret ederler. İnkarcı bazı gruplar ise inananların bu faaliyetlerine karşılık, baskı yaparak ve zor kullanarak onları engelleme çabası içindedirler. Ancak Allah, Kendi dinine yardım eden müminlerle birliktedir, onlara destek ve yardımcıdır, onların işlerini kolaylaştırır.

Allah yolunda samimi çaba gösteren müminler, en zorlu durumlarda dahi Rabb’lerinin yardımını hissederler. "Allah’ın yardımı ne zaman?" dedikleri anda da Allah onlarla birliktedir; Katından yardımını gönderir. Onların her işi kolay sonuçlanır, sonunda hep başarı ve güzellik vardır. Bu, Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir sırrı ve inananlara müjdesidir:

"Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır." (Muhammed Suresi,7)

Mutmain Kalp

26 Eyl 2011 In: İman Hakikatleri, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

“Dünyadaki amacınız nedir?” sorusuna muhatap olan insanların büyük çoğunluğundan, “mutlu olmak” cevabını alırsınız. Hepsi gerçek mutluluğu yaşayabilmenin yollarını arar; mutlu olabilmek için bir hedef belirler. Hedefe ulaştıklarında mutlu olacaklarını düşünürler ancak yanılırlar… Ya hayal ettikleri mutluluğu bulamaz ya da kısa süreli bir mutluluk yaşarlar.

Yöneldikleri her hedefte sonuç hep aynıdır. Mutlu olduğunu düşündüğünde dahi, kişinin içini sıkan ve ona huzursuzluk veren onlarca konusu vardır. Bazen de mutlu olduğunu söylerken gerçekte rol yapar; o sahte bir mutluluktur.

İnsanın gerçekten huzur ve mutluluğa kavuşması, sıkıntısız yaşaması, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflediği bir yaşam sürmesiyle mümkündür. Rahmeti her şeyi kuşatan Rabb’imiz bu gerçeği Kur’an’da haber verir.

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad suresi, 28)

Kur’an’daki bu sırdan habersiz olan bazı insanlar, her yolu denedikleri halde düşledikleri mutluluğu yakalayamamalarının, yaşamın değişmez gerçeği olduğunu düşünürler. Oysa Allah her konuyu çözümüyle birlikte yaratır. Her konudaki sorunun olduğu gibi, mutsuzluğun çözümü de Kur’an’da insanlara bildirilir. İnsanlar ancak Allah’ın emrettiği güzel ahlakı yaşadıkları, O’nun, üzerlerindeki korumasını kavradıklarında dünya hayatından zevk alabilirler. Ancak o zaman çevrelerine Allah aşkıyla bakar, O’nun benzersiz sanatıyla yarattığı güzellikleri gereği gibi takdir edip, mutlu olmayı başarabilirler.

İnananlar her durumda Allah’a güvenen, her işinde O’na yönelip dönen, Allah’ın hoşnutluğunu yaşamının hedefine yerleştiren insanlardır ve Rabb’imizin sonsuz rahmeti, sevgisi ve yardımı sürekli onların üzerindedir. Allah; “…Ve sizin Allah’ın dışında ne bir veliniz vardır, ne bir yardımcınız. (Şura Suresi, 31) ayetiyle haber verdiği gibi, inananların yanındadır ve onları hiçbir zaman yalnız ve yardımsız bırakmayacağını vaat eder.

İmam Rabbanî de Allah’ı anmanın önemi konusunda Mektûbat’ında şu sözleri söyler: “Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi daha ne zamana kadar kendine böyle titreyeceksin? Daha ne güne kadar nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında elbet öleceksin. Zümer Suresi 30. ayette şöyle buyruldu; “Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir.” Bu kısa zamanda yapılması gereken en mühim şey, çok zikir yaparak kalbi hastalıktan kurtarmayı düşünmektir. Çabuk biten bu zamanda Allah’ı hatırlayarak, manevi hastalığa ilaç yapmak en büyük vazife olmalıdır. Allah’tan başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayır umulur mu? Dünyaya eğilmiş olan ruhtan, nefs-i emmare daha iyidir.”

Allah’ı anmak; yemek, içmek, soluk almak kadar hayati önem taşır. Kalbi tatmin olmayan kişi şuursuzca, gaflet perdeleri ardında yaşadığının farkında dahi değildir... Kalbi içtenlikle Allah’a bağlamak, her şeyi Allah’ın yaratmakta olduğu gerçeğini düşünmek, insanın gerçekleri görmesini engelleyen perdeleri bir bir kaldırır; dünya ve ahiretin güzelliklerini önüne serer. Şeytan, Allah’a yakınlaştıracak her şey gibi cenneti de insana unutturmaya çalışır. Cenneti her an hatırda tutmak, cennet ehlinin özelliklerini kazanmamıza sebep olacaktır.

Şunu unutmayalım; gerçek mutluluk için Rabb’imize gönülden, tam bir teslimiyetle bağlanmamız ve yaşamımızın her anını Kur’an ahlakına uygun bir şekilde yaşamamız gerekir... Dünya hayatında ne denli zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşırsak karşılaşalım, Allah bizim için en hayırlısını yaratır. Sabredelim; olaydaki hayır ve hikmeti görmeye çalışalım.

Ancak Allah’ı anarak ve Onun hoşnutluğunu gözeterek mutlu yaşayabiliriz. O zaman mutmain olur kalbimiz ve –Allah’ın dilemesiyle- daha dünyadayken adeta cenneti yaşarız.

İnsanlar arasında bugün sevgi ve muhabbet kalmamış, insanlar birbirlerine daha da yabancı olmuştur. Derin ve samimi sevgi insanların ellerinden alınmış durumda ki bu, insanın ruhunun alınmış olması gibi bir şeydir. Çünkü insan sevgiyi yitirdiğinde geriye ne kalır?... Bu, insanın içinin boşaldığı, manevi anlamda tükendiği anlamına gelir. Oysa her yerde, her ortamda sevgi, hoşgörü, şefkat ve merhametin esas alınması gereklidir.

İnsan din ahlakını yaşamayınca, kalbinde Allah aşkı olmayınca, çevresine de Allah aşkıyla bakamaz. Dolayısıyla içindeki sevgiyi; o muhteşem gücü yitirir. Sevgi ve aşkı yitirdiğinde, insanın içinde korkunç bir boşluk meydana gelir ve artık yitirilenlerin yerini sıkıntı, azap, korku, gerginlik, kuşku ve panik alır.

Hem ruhsal, hem bedensel, hem de maddi yönden çöken bu insanlar, sürekli hata yapar, suç işler ve şeytanın bataklığa benzer karanlık sisteminde yaşarlar. Bu nedenle inanan insanların çok ciddi bir tavır sergilemesi gerekir. İnsanları güzel ahlaka davet etmek, Allah sevgisinin o kucaklayıcı sıcaklığına insanları yaklaştırmak, gerçek sevginin ve aşkın güzelliğini insanlara anlatmak, inanan her insanın sorumluluğudur. Her şeye Allah aşkıyla bakmak, dünyadaki güzel ve mutlu yaşam için esastır. İnsan ancak iman ettiğinde gerçek anlamda mutlu olabilir.

Diğer yandan, inanmayan kişi ise para, yiyecek, içecek, zenginlik, kısacası her şeye sahip de olsa bir türlü mutlu olamaz. Elde ettiği her şeyi bir gün yitirebileceği korkusu içinde huzursuz bir yaşam sürer. Ekonomik yönden çıkmaza girmek ve her şeyini kaybetmek, hastalanmak, çocukları için endişelenmek gibi korkulardan bir türlü kendisini kurtaramaz. Her gün yeni bir endişe ve acı içerisindedir. Dolayısıyla sinirleri de çok bozuktur.

Sonunda yaşamın her anı kişi için adeta cehenneme döner. Boğulacağı endişesiyle, su içmekten dahi korkacak duruma gelir; korkuları sayılacak olursa binlere ulaşır. Deprem, yangın, terör, hastalık korkusu…İnsan zayıf bir varlıktır ve bu kadar korkuyu kaldıramaz. Böylece toplumda sağlıksız yaşayan bireylerin sayısı artar.

Oysa insan, Allah’a güvenip dayandığında yani tevekkül ettiğinde; bereket, bolluk, huzur, mutluluk ve güzellikler içerisinde yaşar. Allah’ın koruması altında olduğunu bilmek, Allah’a imanın önemli bir şartıdır. İnsan Allah’a güvenmiyorsa zaten inanmıyor demektir.

İnsanlar Allah’a güvenip tevekkül etseler, O’nun yarattığı her şeyde hayır görseler, merhametli olsalar, komşularını kendilerinden daha çok koruyup kollasalar, Peygamberimiz(sav)’in “komşusu açken tok olan bizden değildir” sözünü güzel bir ahlak kuralı olarak yaşamlarına uygulasalar bambaşka bir ortam olur.

Yıllardır inkarcı felsefeler toplumda bencillik ruhunu, egoizmi yerleştirdiler. Egoizm çok rahatsız edici, korkunç bir özelliktir. Bencil insan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığındadır. Bu karakterdeki kişilerin oluşturduğu toplumda hak, hukuk tanınmaz; sevgi, şefkat, merhamet ve saygı gibi duygular gereksiz görülür.

Böyle bir ortamda yetişen bencil kişi, insanlara saygı ve sevgi göstermez; yaşlılara yardımcı olmaz. Oysa insan birine yardım ettiğinde sevinç duyar ve Allah o zaman güç, kuvvet ve mutluluk verir. Kurnazlık yaptığını zanneden kişi ise bu güç ve huzuru kaybederek, o zalimce egoizminin karşılığını hemen orada almış olur.

İnsanın Allah’a olan imanı arttıkça, sevgi gücü de artar. Allah imanında samimi olan her kulunun kalbine bu duyguyu ilham eder. Mümin ise, bu nimeti elde edebilmek için samimi olarak dua eder, bunu Allah’tan sürekli ister. Allah’a herkesten ve her şeyden çok daha derin bir aşk duymasına rağmen, bununla yetinmez. Allah’ı çok daha fazla sevmek için yine O’na yalvarır. Allah’a olan sevgisi arttıkça, Allah’ın yarattığı güzelliklere olan sevgisi de artar. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Sani olan Allah’ın sergilediği güzellikleri sevmede bir sınırı yoktur.

Allah’ın hoşnutluğunu amaç edinmeyenler ve emrettiği güzel ahlakı yaşamayanlar, gerçek sevgi gibi bir nimete asla ulaşamazlar. İnsanların birçoğu sevginin taklidini yapar ve gerçek sevgiyi yaşıyormuş gibi görünmeye çalışır. Ancak sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya layık tek varlık olan Yüce Allah, iman etmeyenlere bu sevgiyi vermeyeceğini, yalnızca iman edenler için bir sevgi kılacağını Kuran’da haber verir:

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

Yüce Allah bir Kur’an ayetinde, iman edenleri üç önemli davranıştan sakındırır; zanda bulunmak, gıybet etmek ve tecessüs etmek; yani gizli yönleri araştırmak... Bu beğenilmeyen ahlak özellikleri birbirleriyle ilişkili davranışlardır. Çünkü kişinin gıybet ederek bir mümini arkasından çekiştirmesi onun hakkında kötü zan da beslediği anlamındadır. Benzer şekilde tecessüs eden yani gizlice araştırma yapan kişinin de bazı kötü zanları vardır ki gizli araştırmalar yapmaktadır.

Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)

Bu hoş olmayan davranışların üçü de müminleri incitir, aralarındaki tesanüdü zedeler, dayanışmayı zayıflatır, sevgi, saygı, şefkat ve merhamet duygularını yok eder. Cahiliye toplumunda gayet doğal ve vazgeçilmez görülen bu alışkanlıklar, gerçekte oldukça çirkin davranışlardır. Bunu, yukarıdaki ayette gıybetin karşılığının "ölü kardeşinin etini yeme"ye benzetilmesinden anlayabiliriz.

Kur’an, "arkadan çekiştirenler" hakkında, "Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline... "(Hümeze Suresi, 1) ayetiyle önemli bir uyarıda bulunur. Devam eden ayetlerde ise "Hayır; andolsun o, ’hutame’ye atılacaktır. "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 4-6) ifadesiyle böyle davrananlara kesin bir cehennem tehdidi vardır. Bu tehdit dikkate alındığında, bu davranışın müminlerin çok dikkatli olmaları gereken Kuran dışı bir tavır olduğu anlaşılır.

Kötü zan, gıybet ve tecessüsün kaynağında kıskançlık, haset etme ve çekememe vardır. İnkarcılar söz konusu duyguları çok yoğun yaşadıkları için tecessüs eder, birbirlerinin arkasından çok rahat konuşurlar. Şeytan bu çirkin davranışları inanan insanlara da makul göstermek için uğraşır. Ancak bunu, kardeşinin iyiliği ya da dinin çıkarları için yapması gerektiği telkinini verir. Bu şekilde şeytan, insanı, Allah’ın sınırlarını ihlal ederek kendi sapkın yoluna çekmeye çalışır.

"Zanda bulunmak" ise genellikle kalpte ortaya çıkan ve açıkça dile getirilmedikçe dışarıdan anlaşılamayan bir durumdur. Bu yüzden gıybet ve tecessüs konusunda kardeşlerini uyarabilen müminler, kötü zanda bulunan kardeşlerini, kendisi açığa vurmadıkça bu davranıştan sakındıramazlar. Zanda bulunan insan hatasını fark ettiğinde, karşısındaki müminlere açıklamadığı sürece önlemi ancak kendisi alabilir. Bu düşünceden kurtulmaya çalışmayacak olursa, Kur’an’da haber verildiği gibi açık bir günahı yüklenmiş olur. Bu nedenle mümin, aklından geçenler ve niyeti konusunda da Allah’ın sınırlarını korumalıdır. Allah’a yakınlaşmaya çalışır ve Kur’an’a uyarsa kötü zandan, kin, nefret ve haset gibi Allah Katında beğenilmeyen duygulardan Rabb’imizin dilemesiyle arınabilir.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors