İnsanın Allah Katındaki üstünlüğü, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir ettiği, Allah’ın hoşnutluğunu gözettiği, Kur’an hükümlerine uyduğu, Allah’ın beğendiği ahlâk özelliklerine sahip olduğu orandadır. Kendisini Rabb’ine yakınlaştıran tüm bu özellikleri insan, Allah’tan korkup sakındığı ölçüde üzerinde taşıyabilir. Kalpte taşınan Allah korkusunun derecesi kişinin Allah Katındaki üstünlük derecesini de gösterir.

... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Allah’ın “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar…” (Enfal Suresi, 29) ayetiyle bildirdiği doğruyu yanlıştan ayıran nur, mümine verdiği akletme yeteneğidir.

Dünyevi korkular hisseden kişi, paniğe kapılır, aklını kullanamaz, çaresiz duruma düşer. Allah korkusu ise, insanın aklını ve vicdanını harekete geçirir.

Doğruları görebilen akıl sahibi insanın genellikle her sözü, her davranışı, her kararı en uygun olandır. Allah’tan korkan insan, bu nur vesilesiyle iyiyle kötüyü ayırt edebildiğinden, her durumda Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek hareket eder. İnsanın böyle bir yetenekten mahrum olması ise kararsızlık, çözümsüzlük, tereddüt, vesvese gibi özellikleri de beraberinde getirecektir.

Kur’an’da, “Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size Kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin…” (Hadid Suresi, 28) ayeti, içinde Allah korkusu taşıyan kullara, dünyada ve ahirette maddi - manevi nimetlerin müjdesidir. Allah’ın kendisini rahmetine alması bir mümin için her şeyden önemlidir.

Maide Suresi’ndeki kıssada, “Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder." (Maide Suresi, 27) ifadesiyle, Allah’tan korkan kimselerin amellerinin Allah Katında makbul olduğu bildirilir. Çünkü ancak Allah’tan korkup sakınan insan Allah’ın kudretini gereği gibi takdir eder, Allah’a karşı içli bir saygı duyar. Aksi durumdaki kişi zaten yaşamını yanlış temeller üzerine kurmuştur. Allah’ın beğenmediği bir ahlâka sahip olduğundan, yaptığı işler Allah Katında değerli olmayabilir. Bu nedenle insanın Allah sevgisi, korkusu ve Allah’ın hoşnutluğundan kaynak bulan bir ahlâk edinmesi gerekir.

Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)

Ayrıca, Allah korkusu olmayan kişinin ibadetlerinin altında gösteriş, büyüklenme, başkalarının hoşnutluğunu arama gibi çarpık arayışlar bulunur.

Yüce Allah, “... Kim Allah’tan korkup-sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. (Talak Suresi, 4) ayetiyle, sınırlarını koruyan müminlere rahmetini, korumasını ve yardımını vaat eder. Onları "kolay olanda başarılı kılar" (Ala Suresi, 8) Açık ya da gizli her an samimi kullarına desteğini ulaştırır.

... Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir. (Talak Suresi, 2) En zorlu zamanlarda dahi Allah, Kendisinden korkup sakınan kulları için bir çıkış yolu gösterir, onları en güzel yere ulaştırır.

Dünya hayatını Allah’ın kendilerinden istediği gibi yaşayan müminlere, Allah “Bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, Allah, kötülüklerini örter ve onun ecrini büyütür.” (Talak Suresi, 5) hükmüyle, bir başka önemli müjde daha verir. Hata yapmış, günah işlemiş de olsalar, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah, rahmeti üzerine yazmıştır ve içi titreyerek Kendisinden korkan kullarını bağışlayacağını haber verir.

Allah’ın sonsuz rahmeti, müminler üzerinde dünyada da tecelli eder. Kendisine gönülden bağlı olan kullarının yaptıkları güzel ve iyi işlerin karşılığı olarak, Allah ecirlerini kat kat artırır. İnsan, kendisine can veren, sayısız nimet ve güzellikle ödüllendiren Rabb’ine kullukla zaten sorumludur. Allah’ın ödüllendirmesi ise, sonsuz lütuf sahibi olmasından ve karşılıksız ihsan etmesindendir.

Allah emaneti dağlara, göklere verdiğini, onların korkup almadığını, insanın aldığını haber verir. O zaman sorumluluklarımızı yerine getirmemiz, aldığımız emanetleri gereği gibi yüklenmemiz, ona uygun hareket etmemiz gerekir. Ahirette pişmanlık ve çaresizlik dolu korkuyu yaşamamak için…


Samimi inanan insanlar her durumda Allah’ın ipine sımsıkı sarılırlar. Sımsıkı olması için insanın biraz zorlanması, canının yanması gerekir. Asılı bir ipe sıkıca tutunmak insan için gerçekten kolay değildir, zorlayabilir, insanı yorar. Ancak yorulmanın ardından Rabbimiz kolaylık verecek, müminin bütün ağırlıklarını üstünden kaldıracaktır.

İman eden insan, bu ipe tutunurken arada darbeler alır, sarsılır. Bu, insana, ipine asılmış bir örümceği hatırlatır. Allah’ın sonsuz ilmiyle yarattığı kusursuz bir tasarım olan örümcek ipi de, tutunurken aldığı her darbede çok kısa bir süre döndükten sonra tekrar eski halini alır; örümcek bu nedenle uzun süre sallanmaz. İşte inanan insanın sarıldığı ip de tıpkı örümceğin ipi gibidir, sarsılma süresi kısadır. Yaşadığı bu zorluklar Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır. Samimi mümin zora talip olmaktan çekinmez. Çünkü zorluk zamanları Allah’a duyulan sevgi, aşk ve bağlılığın en güzel ifade edildiği zamanlardır. Allah, mümin kullarına taşıyamayacağı yükü vermeyeceğini vadetmiştir ve samimi mümin zahiren zor görünene taliptir.

Dünya hayatındaki imtihana Kur’anî bir bakış açısıyla yaklaşan insanın yaşamında karmaşa, zorluk, sıkıntı ve çözümsüzlük yoktur. Allah’a inanan ve Kuran’a tabi olan bir insanın inandığı kesin doğrular vardır. Bu doğrular, inanan insanın vicdanını devreye sokarak Kuran ahlakına uygun kararlar almasına yardımcı olur. Kısacası bu insan, yaşamının her anında Kuran’ın gerçeklerinin etkisi altındadır. Zorluk durumlarında Rabbimiz’in Kuran’da emrettiği ahlakı yaşadığı ve Allah’ın ipine sarıldığından, en zor imtihanları ve en büyük sorunları kolayca aşar.

Zorluk zamanları, ”Sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214) ayetiyle bildirildiği üzere imtihan anlarıdır ve kararlılıkla sabredenler ahirette karşılığını alacaklardır. İşte yaşadığı zorluklar, Kuran’daki doğruların bilincinde ve her olayın kendisi için hayır içerdiğinin şuurunda olan mümine huzur ve mutluluk verir. Ancak zor anlarında Allah’ın ipine sarılmayan ve Kuran gözüyle bakmayanların yaşadıkları olaylar mutsuzluk, keder ve sıkıntı nedeni olur.

İnsanın en büyük düşmanı olan şeytan, Allah’ın dosdoğru yolunda pusu kurar ve inanan insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışır. Bu sinsi düşmanın müminler üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur; gücü müminleri saptırmaya yeterli değildir. Ancak yine de şeytanın taktiklerine, vereceği telkinlere karşı her an teyakkuzda ve şuurlu olunmalıdır. Allah’ın azabından kimse emin olamaz. Kuran’da, şeytanın insanlara her yönden yaklaşacağı tehlikesine, "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın ." (A’raf Suresi, 17) ifadesiyle dikkat çekilmektedir.  Bu nedenle her insan imanını korumak için Allah’ın ipine sarılmalı, O’na sığınmalıdır. İmtihan anı geldiğinde de, onun Rabbimiz’den geldiğini anlayıp, daha da sıkı sarılmalıdır.

İman eden insanlar birbirlerini, hiçbir çıkar beklentisi olmadan, samimiyetle ve Allah’ın hoşnutluğu için sever, yine Allah’ın hoşnutluğu için birbirlerinin dostu olurlar. Bu dostluk, güçlü bir bağın temelini oluşturur. Allah sevgisi ve korkusu üzerine inşa edilen bu bağ, Allah’ın dilemesi dışında asla kopmaz.

Bu güçlü bağ, kan bağıyla oluşan kardeşlik ilişkisinden farklıdır. Müminlerin yakınlığında herhangi bir kan bağı bulunmaz. Kan bağının yanı sıra ırk, dil, soy bağına da gerek yoktur. Değişik ülkelerde, değişik kültürlerde ve ailelerde yetişmiş, farklı dilleri konuşuyor olsalar da müminleri bir araya getiren ve kardeşlik bağıyla bağlayan, Allah’ın ‘din olarak seçip beğendiğini’ bildirdiği (Maide Suresi, 3) İslam dinidir. Allah’a kesin bilgiyle iman eden, O’nun hoşnutluğunu hedefleyerek gönülden çaba gösteren insanların kardeşliği Kur’an’da şöyle bildirilir:

"Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103)

Samimi müminler, Allah’ın buyruğu olan ’hayırlarda yarış’ı benimser. Allah’a yakınlaşabilmek için, bu rahmani yarışta gücü yettiğince çaba harcayan her insan, mümin kardeşine de mücadelesinde en fazlasını kazanabilmesi amacıyla destek olur. Saflar halindeki bu fikir mücadelesi müminlerin, Allah’ın vaadi olan güzel hayatı yaşamalarına vesile olacaktır. Çünkü mümin Allah’ı anarak ve O’nun rızası için çalışarak mutlu yaşar.

Dünya hayatında, insanları saptırmak için kuruntulara düşürmeye çalışan şeytan, müminlerin arasındaki tesanüt ve dayanışmayı da bozmaya çaba gösterir. Kur’an, bu sinsi düşmana, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) ayetiyle dikkat çeker.

Şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için müminler birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Kendi hatalarını düzeltmeye çalışır, mümin kardeşleri bir hata yaptığında ona destek olur, yardım ederler.

İşte gerçek sevgi budur. Bir mümin ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz mutluluğuna vesile olabilmeyi ister. Bu sevgi herhangi bir dünyevi çıkar kaygısı ile bozulmamış sevgidir; Allah’ın, müminlerin kalplerinde kıldığı bir nimettir.

Peygamberimiz(sav) zamanında hicret sırasında, ensar ve muhacir çok çabuk dostluk kurmuş, bir tesanüt örneği göstererek Allah yolunda beraberce mücadele etmişlerdi. Resulullah (sav) veda hutbesinde müminler arasındaki kardeşliğin asla bozulmamasını şöyle vasiyet eder: ‘ Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler...

İnanan insanların, kardeşlik bağlarının daha da güçlendirilmesi için çaba harcamaları gerekir. Çünkü, mutluluk yurdunda sonsuza dek sürecek kardeşliğin temelleri burada atılır. Bediüzzaman, müminlerin kardeşliği konusunda şöyle söyler; “Hiçbir şeyde ifrat olmaz ama uhuvvette, kardeşlikte ifrat edin." Bediüzzaman bu sözlerle müminlere, aşırılık derecesinde kardeş olun, görüşün ve birbirinizi sevin” öğüdünü verir.

Yüce Allah, müminlerin, Allah yolunda "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak" mücadele etmelerini buyurur. Bu fikir mücadelesinde Allah’ın hoşnutluğu için inkarcı görüş ve felsefelere karşı birlikte hareket etmeleri, müminlerin zorluk zamanlarında da başarı kazanmalarına vesile olur. Müminlerin, zorluk ve sıkıntıları hep bu şekilde aştıkları çok açıktır. Allah’ın alemlere rahmet kıldığı Peygamberimiz(sav), sahabeler ve samimi müminler bu ahlakı doruğunda yaşamışlardır. Birbirlerine güçlü bağlılıkları ve özverili davranış örnekleriyle İslam’ın ve Kur’an ahlakının yayılmasına vesile olmuşlardır.

Müminlerin başarısı, Allah rızası için birbirlerini sevmelerinin kazandırdığı güçten kaynaklanır. "…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle bildirildiği gibi müminler –sayıları az da olsa- kalplerindeki iman nedeniyle büyük zorluklara karşı zafer kazanacak güce sahiptirler. Yüce Allah, “…Hani size ordular gelmişti; böylece Biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.” (Ahzab Suresi, 9) ayetiyle müminlere üstün güç verdiğini bildirir. Gerçek anlamda güçlü olan, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği müminin ruhudur.

Müminlerin dünyada başlayan bu dostlukları -Allah’ın dilemesiyle- sonsuz ahiret hayatında devam edecektir. Ancak müminleri orada çok daha şevk verici bir başka güzellik beklemektedir: Peygamberler, elçiler ve dünyada yaşamış tüm iman sahipleriyle birlikte olmak…

"Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?" (Nisa Suresi, 69)

Konuşma Kişiliği Yansıtır

2 Ağu 2011 In: Kur'an Ahlakı, Toplum

İnsanı tanıtan en önemli özelliklerden biri konuşma tarzıdır. Hayata bakışı, inancı, fikir, görüş ve düşünceleri, insanın sözleriyle anlaşılır. Kalpte hissedilenler, zihindeki gizli düşünceler, istekler, idealler, hedefler ve korkular konuşmalara yansır.

İnsanları birbirine tanıtan, dost kılan konulardan biri, sohbetleridir. Kur’an’ın haber verdiği konuşma ve ahlak özellikleri samimiyetle uygulandığında ise saygılı ve hikmetli her söz kalplerde çok güzel etki oluşturur. İnsan, Allah’a sığınarak, samimi olmaya niyet ederek duygularını konuşmalarına aktardığında, oluşan ortam da samimi olur.

İnsan yaratılışı gereği, karşısındakini rahatsız etmeyen, samimi, saygılı ve alçak gönüllü bir üslupla edilen sohbetten büyük zevk alır. Görüşler farklı da olsa saygılı bir üslupla konuşmak, olumlu etki uyandırır, gerçek dostluğa zemin oluşturur.

Kişinin sürekli kendi doğrularını öne çıkararak, saygısız bir üslupla konuşarak bilmişlik yapması, rahatsızlık verici ortamlar oluşturur. Bu üslup, karşı tarafta son derece itici bir izlenim uyandırır. Baskın çıkacak şekilde, karşısındakinin sözünü keserek, hatta konuşma hakkı tanımayarak konuşmak, cehalet göstergesidir ve dinleyenler açısından eziyettir.

Uzmanlık gerektiren konular dışında, sohbete herkes katılmalı, görüşlerini açıklamalıdır. "Ben daha iyi biliyorum; o bilgisiz, konuşmasın" gibi düşünceler son derece yanlıştır. Diğerine oranla daha az şey biliyor da olsa bazı insanlar, Allah’ın lütfettiği hikmetle olayların herkesin bilemeyeceği karmaşık yönlerini fark edebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi sahibi olan kişi ise detaylarda boğulmuş ve konunun hikmetli yönlerini görememiş olabilir. Bu nedenle, her insanın fikrini açıklaması, yeni bakış açıları ortaya çıkarabilir.

Sohbet ortamlarında konuşanı dinlememek, aynı anda ve tartışır bir üslupla konuşmak, sıkça rastlanılan davranışlardır. Televizyonlardaki tartışma programlarında bunun örneklerini görmek mümkündür. Kendi dalında uzman kişiler dahi zaman zaman kaba ve saygıdan uzak bir üslupla konuşurlar. Birçoğu, yüksek sesle ve büyüklenerek kendi sözlerini kabul ettirmeye çalışır. Dahası birkaç cümleyle özetleyebileceği konuyu, birkaç saate yayarak dinleyenleri sıkar.

Birçok insan, bir konuda ne kadar derin bilgiye sahip olduğunu ortaya koyabilmek için, dinleyenlerin hiçbir işine yaramayacak pek çok gereksiz konuşma yapar. Kimi zaman da kısa birkaç cümleyle anlatabileceği bir konuyu, iki-üç saatlik bir konuşmanın içinde boğar. Bu gibi konuşmalar karşıdaki kişinin kalbinde istenen etkiyi uyandırmadığı gibi aynı zamanda insanı sıkar. Hiç kimse böyle insanları dinlemekten hoşlanmaz.

Peygamberimiz (sav) de bir hadislerinde, gereksiz konuşmayla ilgili şu şekilde buyurur: "Allah’ın zikri dışında kelamı çok yapmayın. Zira, Allah’ın zikri dışında çok kelam, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanlardır." (Tirmizi, Zühd 62, (2413). (5891)

Samimi inanan insanlar ise açık ve anlaşılır konuşurlar. Gereksiz konuşmazlar; üste çıkmak, son sözü söylemek gibi nefsani amaçlar gütmezler. Kur’an ahlakından kaynaklanan üslupları nezaketlidir; sakin bir ses tonuyla konuşur, karşılarındaki insana öncelik tanırlar. "… Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır." (Yusuf Suresi, 76) ayeti gereği mütevazı tavırlar sergilerler.

Dikkat edilmesi gereken konulardan biri de din ve kutsallar ile ilgili espriler ve alaycı sözlerdir. Bu şekilde konuşan kişinin sözü hemen kesilmeli, saygıya uygun olmayan esprinin yanlışlığı anlatılmalı ve kişi kesinlikle uyarılmalıdır. Dini konularda espri, fıkra ya da alaylı bir söz karşısında gülmek, aynı yanlışa ortak olmak anlamındadır. Kur’an bu konuda inananları birçok ayetle uyarır.

O, size Kitap’ta: "Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların ve kafirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır. (Nisa Suresi, 140)

Dini konularda, ahiret, ölüm, cennet ve cehennem ile ilgili uygun olmayan espriler ve açıklamalar yapmak, fıkralar anlatmak bir çeşit dinsizlik propagandasıdır. Müminler böyle bir hataya ortak olmaktan titizlikle sakınırlar. Bu yönde saygısız üslup kullananları samimiyetle uyarmak, Kur’an ahlakına uygun olan davranıştır.

Sonuç Olarak;

Müminler karşılaştıkları insanların, dünya hayatında kendileri için yaratılan imtihanın bir parçası olduğunun bilincindedirler. Kur’an ahlakını gereği gibi yaşamaya, insanlara güzel sözle yaklaşmaya ve insanların sözlerine en güzel şekilde karşılık vermeye çalışırlar.

Birbirine sevgi ile yaklaşan müminlerden birbirine muhabbet geçer; kalplerine ferahlık gelir. Sohbet ortamlarında söylenen onore edici, şevklendirici, cesaret ve ümit verici bir söz, samimi ve dürüst bir konuşma çoğu zaman çevredeki maddi nimetlerden çok daha önem taşır. Allah, cennette, müminlerin huzur dolu ortamlarda karşılıklı sohbet ettiklerini bize haber verir. Allah’ın cennetine kabul ettiği salih kullarıyla sohbetin yanı sıra her türlü yalandan, boş ve olumsuz konuşmadan uzak olmak, müminler için çok büyük nimet ve çok büyük bağıştır.

İçinde, ne ’boş ve saçma bir söz’ işitirler, ne bir yalan. Rabbinden bir karşılık olmak üzere yeterli bir bağış(tır bu). (Nebe Suresi, 35-36)

Peygamberimizin (sav) hadislerinde müminlerin dünyadaki samimi sohbetlerinin ahirette de devam ettiği bildirilir. Cennette müminlerin kendi aralarında sohbet ederlerken dünya hayatında yaptıklarını anımsadıklarından bir hadiste şöyle bahsedilir:

"Ehli cennet, cennette karar kıldıklarında kardeşlerden bazıları bazılarını görmek isterler. Birinin sediri diğerinin sedirine, berinin de ötekinin sedirinin yanına gider. Onlar buluşunca her ikisi de yaslanır ve dünyada aralarında olan şeyleri karşılıklı konuşmaya başlarlar. Birisi şöyle der: "Ey kardeşim, hatırlar mısın biz dünyada falan mescitte iken Allah’a dua etmiştik, İşte Allah da bizi bağışladı." [Ramuz el-Ehadis-1, s. 29/12]

Cihad sözcüğü c-h-d kökünden türemiş, "bütün gücünü kullanma" anlamına gelen ve tek kelime olarak "mücadele" anlamında kullanılan Arapça bir kelimedir.

Cihad, Allah’ın dinini yayma mücadelesidir, tebliğdir. İnananların cihadı kendi nefisleri ve yeryüzündeki kötülüklerledir. Nefsindeki ve çevresindeki kötülüklerle mücadele eden mümin, kendisinde ve diğer insanlarda sevgi, saygı, şefkat, merhamet, barış, güven, adalet gibi değerlerin hakim olmasına vesile olur.

Toplumda yalnızca kendi yiyeceği, içeceği, evi, arabası, malı mülküyle ilgilenen insanlar çoğunluktadır. Aile kurmak, ev sahibi olmak, para kazanmak bu kişilerin hemen hepsinin en önemli amaçlarıdır. Toplumun büyük bir kesiminde bir başıboşluk hakimdir. Dünyanın dört yanında yaşanan zulüm, acı, haksızlık, açlık, ölüm bu kimseleri hiç ilgilendirmez. Öldürülen masum insanların, çöpten yiyecek arayan çocukların görüntülerinden etkilenmezler. Yalnızca kendilerini düşünür, kendileri için yaşarlar. Kuşkusuz insanların zorluk yaşadıkları böyle bir ortamda bencilce davranmak büyük vicdansızlıktır.

Bu yüzden amaçsız yaşayan kişilere ya da batıl görüşlerin takipçilerine, yaratılış amaçlarının ve Kur’an ahlakının anlatılması gereklidir. Bu, Allah’ın farz kıldığı bir ibadettir:


Bunlar, tevbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)

Kur’an’ın yukarıdaki ayette müjdelediği müminlerin niteliklerinden olan iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, üstün bir ahlak özelliğidir. Kur’an ahlakında, insanın gerçek iyiyi ve kötüyü yalnızca kendisinin bilmesi ve yaşaması yeterli değildir. Müminler, diğer insanları da din ahlakını yaşamaya davet etmekle sorumludurlar. Kur’an, “Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran Suresi, 142) ifadesiyle cihad etmenin, din ahlakını anlatmanın, insanı cennete kavuşturacak önemli bir ibadet olduğunu haber verir.

İslam’ın şartı 5 diyerek, yalnızca bu ibadetleri yerine getirip kendilerini yeterli gören çok sayıda insana rastlarız. Bu inanış nedeniyle birçok Müslüman din konusunda pasif bir yaşam sürer. Namazını kılan, evinde ailesiyle mutlu bir şekilde yaşayan, hacca da gitmişse cennet ehli olduğunu düşünen kesimde bu tarz bir Müslümanlık anlayışı yaygındır. Oysa Kur’an, kendilerini kurtuluşta zanneden bu kişilere, "Allah cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Ali İmran Suresi, 142) diye seslenir.

Yüce Allah, İslam’ı dünyaya hakim kılacağını vaad ederken bunun için mücadele etmemek, cehd etmemek büyük yanılgıdır. İnsanları yanlış olandan sakındırmak, doğruyu insanlara anlatmak, toplumdaki sapkın görüşlerle fikir mücadelesi yapmak, özellikle yaşadığımız dönemde her Müslüman’ın önemli sorumluluğudur. Bozgunculuk çıkaran, huzur ve düzeni bozan, barışı engelleyen, tüm dünyada şiddet, terör ve anarşiyi körükleyen fitnenin asıl beyninin yok edilmesi gereklidir.

Allah Kur’an’daki, "Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi. (Hud Suresi, 117) ifadesiyle, ıslah edici kimseler bulunmadığında ülkeleri helaka uğrattığını haber verir. Kur’an’a baktığımızda peygamber kıssalarında hep bu olayları görürüz. Bir başka ayetteki, "Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler... (Nur Suresi, 22) ifadesi de bu yönde bir uyarıdır. Allah "Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?" diye sorar. Ancak zulmedenler, "içinde bulundukları refahın" peşine düşmüşlerdir. (Hud Suresi, 116)

Kur’an birçok ayette cihadın öneminden söz eder:

Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 19)

Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız). (Muhammed, 47)

Kur’an’ın ışığında görürüz ki, Allah, evde oturan ya da camiden eve evden camiye tekdüze yaşayan bir Müslüman modeli tarif etmez. Allah’ın rızası, rahmeti ve cennetini kazanmak için Kur’an’ın deyimiyle "mücahid" olmak gereklidir. Mücahid, Allah’ın dinini hakim kılmak için fikir mücadelesi içinde olduğu ve ciddi bir çaba gösterdiği için mücahiddir. Davasından asla ödün vermez. Çünkü kendi davasına saygısı olmayan insana, kimsenin saygısı olmaz.

Rabb’inin sınırlarını gözeten, merhametli, adil, özverili, tevekküllü, hoşgörülü olan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran mümin, evinde oturarak ecrini artıramayacağını bilir. Allah tüm yapıp ettiklerinin ecrini verir, onu dünyada ve ahirette yüceltir, gerçeklerden yüz çevirenlere üstün kılar.

Mümin olmanın ölçüsü, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için derin bir istek duymak ve bu yolda özveriden kaçınmamaktır. Allah, en zor zamanda, en iyi hizmeti ve mücadeleyi yapan mücahid kullarına en fazla ecri nasip eder. Bu yolda çabası olan müminler bilirler ki "inanmış olarak salih bir amelde" bulunduklarında, ’çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır.

Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Günümüz toplumlarında insanların pek çoğu Kur’an ahlâkından uzak bir yaşam sürer. Çünkü toplum genelinde, din ahlakının yaşanmasının zor olduğu şeklinde yanlış bir inanış vardır.


Bu yanlış bakış açısının temelinde insanların dine dair işittikleri hurafeleri, dedelerinden ve çevrelerinden kulaktan dolma edindikleri bilgileri ‘din’ zannetmeleri ve gerçek İslam’ı bunlardan ayırt edememeleri yatar. Oysa Allah’ın insanlara yaşamaları için tarif ettiği ahlâk, insan fıtratına en uygun yaşam şeklidir. İnsanın da dinin de yaratıcısı Rabb’imizdir. İnsanın nefsini, ruhunu, yaşadıklarının ne kadarına güç yetirebileceğini en iyi bilen Allah, insanlar için de en kolay olanı indirmiştir. Allah insanları din fıtratı üzerine yarattığından, insana dünyada huzur verecek tek model, din ahlakını gereği gibi yaşamaktır. Kuran’da din ahlakını yaşamanın kolaylığı, "O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi.)" (Hac Suresi, 78) ayetiyle bildirilir.


Din kolaydır; çünkü dinin özü güzel ahlâklı olmaktır. İnsan ruhunun en çok zevk aldığı durum güzel ahlâktır. Bütün insanlar dürüstlükten, samimiyetten, şefkatten, merhametten, güzel sözden ve alçakgönüllülükten hoşlanır. Sadakatsizlik, yalan, kötü söz, ikiyüzlülük ve kibir ise her insanın canını acıtır. İnsanın güzel olan özellikleri yaşamakta kararlılık gösterebilmesi, vicdanını güçlendirmesi ve onun sesine uymasıyla mümkündür. Vicdan, Allah’ın sonsuz merhametinin bir tecellisidir. İnsan gaflete dalsa bile, vicdanı dalmaz. Kendisi nefsine kapılacak olsa bile vicdanı kapılmaz; kendisi samimiyetsizliğe meyletse, şeytana uyacak olsa vicdanı uymaz. Yaşamı boyunca vicdanının sesini dinlemesi için ise insanın, Allah korkusunu kalbinde hissetmesi önemlidir.


Din ahlâkından uzak bir yaşam, insanları büyük sıkıntılarla, zorluk ve kısıtlamalarla karşı karşıya getirir. Kur’an ahlâkının insanlara sunduğu yaşam ise rahat, huzurlu ve güven doludur. Kur’an, toplumun ve insanların kişi üzerinde kurduğu ağır baskıları, katı kuralları ve anlamsız prensipleri ortadan kaldırır ve insanların huzur içinde yaşamalarını sağlar.


Kur’an’ın, "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara Suresi, 185) ayeti bu gerçeği tüm insanlara haber verir. Hüküm verenlerin hakimi olan Allah, tüm emir ve hükümlerini insanların fıtratlarına en uygun şekilde yaratmıştır ve hiçbirinde bir zorluk yoktur. Ve Rabbimiz’in sınırları içinde yaşayan bir kişi, fıtratına uygun en güzel hayatı yaşar.


Allah Kur’an’ı kullarının güçlük çekmesi için indirmemiştir. "İçi titreyerek korku duyanlara öğütle-hatırlatma olsun "(Taha Suresi, 3) diye indirmiştir. Ve Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. İman edip salih amellerde bulunan kulları için güzel bir karşılık vardır ve onlara dinde güçlük yüklemeyecektir. "… O sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi…" (Hac Suresi, 78)


Yüce Allah, Kur’an’da ayrıca, iman eden kullarının işlerini kolaylaştıracağını, "Biz seni en kolay olana kolayca ileteceğiz." (A’la Suresi, 8) ayetiyle haber verir.


Samimi mümin yaşadığı olay zor gibi de görünse yılgınlık göstermez; imtihanı ne kadar şiddetli olsa da ahlâkından ödün vermez. Rabb’ine olan güveni ve teslimiyeti sayesinde tüm zorlukları Allah’tan bir rahmet olarak görür. Allah sonsuz merhametiyle, Kendisine içten yönelen kullarına en zor görünen olayları bile kolaylaştırır. "Kim iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleyeceğiz." (Kehf Suresi, 88) ayeti de bu gerçeği haber verir. Allah diğer ayetlerde şöyle buyurur:


Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa,
Ve en güzel olanı doğrularsa,
Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. (Leyl Suresi, 5-7)



Rabb’ine teslim olmayan ve O’nun sınırlarını ihlal ederek yaşayan kimselere dünya hayatında sürekli zorluk vardır; onlar için kolay olan da zordur. Allah, nankörlük eden, din ahlâkından uzak yaşayan, kendini yeterli görerek azgınlaşan bu kişilere de kolaylaştırır. Ancak, Allah hakkı yerine getirendir; inkâr içinde yaşayan kullarına en zorlu olan azaba uğramayı kolaylaştırır.


Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. Tereddi edeceği (başaşağı düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç yarar sağlamaz. Şüphesiz, Bize ait olan, yol göstermektir. (Leyl Suresi, 8-12)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors