Allah insanları yalnızca Kendisine kulluk ve ibadet etmeleri için yaratmış, seçip beğendiği dini ve yaşam tarzını da Kur’an’la bildirmiştir. Bir insanın yaşamında aldığı en önemli mesaj, yaratılışının gerçek amacı, insan ilişkileri ve karakterleri, dünya hayatı, ahiret ve güzel ahlakın nasıl olması gerektiği gibi çok önemli konularda ayrıntılı bilgiler veren Kur’andır.

Hüküm verenlerin hakimi Yüce Allah Kur’an’ın indiriliş nedenini, “Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (Sad Suresi, 29) ayetiyle tüm insanlığa bildirir. Müminler de kendileri için yaşam rehberi olan bu mesajı okur, ayetleri üzerinde derin düşünür, “okunduğunda imanlarını artırır” (Enfal Suresi, 2) ve yaşamlarını Kur’an’a göre düzenlerler.

Samimi iman sahipleri kendilerine yol gösterici temel kaynak olarak Kur’an’ı alırlar. Tüm düşüncelerini Kur’an ile değerlendirir, hükümlerine dikkatle uyarlar. Hangi kültür, bilgi, tecrübe, görgü seviyesinde olursa olsun insanın başvuracağı tek kaynak Kur’an’dır.

Allah’ın kullarına olan rahmetinin tecellisi olarak Kur’an’da, her konu en hikmetli ve en özlü şekilde açıkça bildirilir. Allah ayrıca, Kur’an’la bize Kendisi’ni tanıtır; tüm evreni yoktan var eden, tüm eksikliklerden münezzeh, herşeyi gören, işiten, gizlinin gizlisini bilen olduğunu haber verir.

Kur’an, içerdiği üstün hikmetle gaflet ve alışkanlık perdelerini kaldırır. Kur’an’ın bu etkileyiciliği, vahyedildiği günden kıyamete dek tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerlidir.

Allah, “Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkar ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Bakara Suresi, 121) buyurur. İnsanın Kur’an’ın nurundan yararlanabilmesi ve doğruyu bulabilmesi için Kur’an’ı gereği gibi samimiyetle okuması, ayetler üzerinde düşünmesi gerekir.

Katıksız olan din yalnızca Allah’ındır. Tek doğru ve hak yol vardır; o Allah’ın yoludur. Bunun dışındaki tüm yollar batıldır; atalardan kalma çarpık inanış, hurafe, bidat ve zanna dayalıdır. İnsanı dünyada mutlu ve huzurlu bir yaşama, ahirette de gerçek kurtuluşa kavuşturacak olan tüm bilgiler ve her sorunun cevabı Kur’an’da vardır. Ancak insanların çoğu, Yüce Allah’ın yolladığı bu ilahi tebliği merak etmez, okumaktan kaçınır ve Allah’tan uzak bir yaşam sürer.

Cahiliye toplumlarındaki insanlar, Kur’an dışı kaynaklardan edindikleri ya da etraflarındaki kişilerden duydukları bilgileri din zanneder, gerçek dinin güzelliklerinden yoksun kalırlar. Herkesin farklı doğruları vardır ve toplumda birden fazla din yaşanır. Oysa dinin gerçek kaynağı, “Gerçek, Rabbinden (gelen)dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma.” (Al-i İmran Suresi, 60) ayetiyle de ifade edildiği üzere Kur’an’dır.

Birçok insan -Kuran’ı hiç bilmiyor da olsa- Allah’a inandığını söyler. Allah’ın Kendisini tanıttığı Kuran’dan yüz çeviren kişi, Allah’ı nasıl tanıyıp, gücünü gereği gibi takdir edebilir? Kur’an bir çok ayetinde bu kişilerin gerçekte iman etmediklerini bildirir:

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?

İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?

Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: "Onlar şüphesiz iman etmezler." (Yunus Suresi, 31-32-33)


Rabb’imizin tüm insanlara kurtuluş rehberi olarak indirdiği Kur’an noksansızdır. Ancak bu kişiler kafalarındaki soruların cevaplarını, Allah’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığını haber verdiği Kuran’da değil, farklı kaynaklarda ararlar. Allah, Kur’an’ı kendilerince yeterli bulmayan kişilere “Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır. (Ankebut Suresi, 51) ayetiyle dikkat çeker.

Dolayısıyla Peygamberimiz(sav)’in ahirette ümmetinden şikayeti de "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kuran’ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktı" (Furkan Suresi, 30) sözleriyle, bu yönde olacaktır.

Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (Zuhruf Suresi, 44) ayetiyle ahirette Kur’an’dan sorulacağımız haber verilir. O halde Kur’an’ı gereği gibi okuyalım, Rabb’imizin bizden neler istediğinin bilincinde yaşayalım. Onun ilahî ışığından yararlanalım. Kur’an, Allah’ın asla kopması olmayan sapasağlam ipidir; O’na sımsıkı sarılalım.

Sabır, inanan insanı karanlıktan aydınlığa çıkaracak bir yoldur. Kişinin eğitim, olgunlaşma, derinleşme ve güzelleşme sürecidir. Kur’an’daki, "bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar" ifadesinde söz edilen güzel insanı cennete yaklaştıran bir ahlak özelliğidir. Kur’an’ın tarif ettiği gerçek sabır, yalnızca zorluk anında değil, yaşamın her anında gösterilmesi gereken bir davranıştır. Gerçek sabır, kulluk ve ibadetlerde kararlılık göstermek, zor zamanlarda ve hiçbir koşulda ödün vermemektir.

Yüce Allah, "Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran, 200) ayetinde iman sahiplerine, sabırda yarışıp, sınırlarda nöbetleşmelerini buyurur. Bu sınırlar neler olabilir; yaşamımızdaki sınırlar nelerdir, nöbetleşmemiz gereken yerler nerelerdir?..

Öncelikle kalbimizin sınırlarını düşünebiliriz. Ki o sınırda tutulan nöbet, kalbin içerisine insanı Allah’tan uzaklaştıracak şeylerin girmesini engeller. Giren her pislik zamanla kalbi karartır; hastalıklı hale getirir çünkü. Birçok Kur’an ayeti ‘akleden kalpler’den söz eder. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu haber verir ve ancak ‘kalbi olan’ insanlar öğüt alabilir. O halde burada tutulan nöbet, Allah lafzını ve öğüt gibi güzellikleri -Allah’ın dilemesiyle- içeriye sokacak; kin, inkar, fısk ve isyan gibi çirkinliklerin girmesine engel olacaktır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Nöbetleştiğimiz bir başka sınır nefsimizin sınırları olabilir. Şeytanın etkisindeki nefis sürekli kötülükleri emreder, bencil tutkularını işaret eder. Asla doymak bilmeyen nefsin sınırını aştığında insan, gerçekte Allah’ın sınırlarını ihlal etmiş demektir. Kişi her ne kadar "şeytana kandım" bahanesini ileri sürse de, bu hafifletici neden değildir. Güzel ahlakta sabırla kararlı olunmalıdır.

Samimi mümin Allah’a ve dine düşmanlık yapanlara karşı ilmi mücadelede kararlıdır; işte orada da nöbetleşir. Sürekli dini tebliğ eder; bilim yoluyla, kitapla, interneti kullanarak mücadelede kararlı davranır. Birçok insan, gündüz boş işlerle uğraşır ve geceleri uyurken, müminler çalışmaya şevkle devam ederler. İnsanlar uyur; müminler ayaktadır, nöbetleşirler.

Müminler birbirlerine Allah’ı, şeytanı, ölümü ve ahireti hatırlatırlar. Birbirleri için ilaç gibidirler; hava su gibi birbirleri için gereklidirler. Bilim ve ilim, verdikleri fikir mücadelesinde kılıçlarıdır; birbirleri için ise koruyucu kalkandırlar. Birbirlerine güzel ahlâkı hatırlatır, Kur’an’la öğüt verirler. Allah’ın rızasını kazanma yönünde birbirlerine yardım eder, birbirleri için dua eder, sabırda yarışır, nöbetleşirler.

Dünya hayatı bir imtihan ortamıdır ve insan, yaşamının son anına kadar imtihana tabidir. Yaşamı süresince insan, Rabb’i için güzel bir sabırla sabretmelidir. İnanan insanın gerçek hedefi ahirettir; o ahireti ister ve onun için çalışır. Dünya hayatında kısa bir zaman için göstereceği sabır, Allah Katında kat kat artacak bir güzelliktir. Sonsuz mutluluk yurdu olan cennetin kapılarını onun için açacak muhteşem bir nimettir. Allah, ayetteki selamı alabilen kullarından kılsın bizleri.

Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel. (Rad Suresi, 24)


Fasık, doğru yoldan saparak Allah’a isyan üzerine kurulmuş bir yaşamı benimseyen kişidir. (Rabb’imi tenzih eder, yüceltirim.) Kur’an’a uymaz, adalet, doğruluk, dürüstlük, güvenilir olma gibi güzel ahlak özelliklerini üzerinde taşımaz. Fasıkta Allah korkusu yoktur; müminlerin imanına haset eder, kendisi gibi sapmalarını ister, onlara zarar vermeyi amaçlar, iftiralar atar ve müminlerin zarar görmelerinden haz alır.


Toplumda diğer insanlara tepeden bakan, özellikle onları inançları nedeniyle aşağılamaya çalışan kişilerin büyük çoğunluğu da bu özellikleri taşır. Bu kimselerin Müslümanlar aleyhine getirdikleri haberler kesin bir bilgi niteliği taşımaz. Televizyonlarında ya da gazetelerinde din ve kutsallar aleyhine yaptıkları haberlerin, kesinlikle doğruluğunu araştırmak gerekir. Kur’an bu konudaki hükmü açıklar ve Müslümanları uyarır:


“Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu ’etraflıca araştırın’. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” (Hucurat Suresi, 6)


Müslümanlar aleyhinde haber yapıldığında, diğer Müslümanların bundan etkilenmemeleri gerekir. Bu haberi duyduklarında Müslümanların nasıl davranmaları gerektiği konusunda Kur’an "... hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi? (Nur Suresi, 12) diye sorar.


Müslümanın Kur’an’a uygun olarak yapması gereken, etraflıca araştırmaktır. Araştırma yaptıktan sonra ise karşı cevabını vermelidir. Habere inanmayıp susmak pasif savunmadır; bunun yerine, ulaştığı doğruyu söylemelidir. Çevresindekilere haberin yalan olduğunu anlatmalı, haberi yapanların yalancı ve sahtekar oldukları yönünde insanların dikkatini çekmelidir. Bu davranış fasık üzerinde oldukça caydırıcı olur; kendinden emin tavrını yok eder.


Fasıkların, Müslümanlar aleyhine iftira atmaları her dönem yaşanmıştır; bundan sonra da yaşanacaktır. Dindar insanlar tarih boyunca komplolar, hakaretler, türlü tuzak ve oyunlarla karşılaşmışlardır. Bu olaylarla hem iftiraya maruz kalan Müslüman hem de diğer Müslümanlar imtihan olurlar. Müslümanların bu olaylara akılcı yaklaşmaları gerekir. Detaylı araştırmalı; kesin kanıt yoksa asla dedikoduya inanmamalıdırlar. Sonsuz merhamet sahibi olan Rabb’imiz iftira konusundaki ayetleriyle, müminlerin fasıklar yüzünden hataya düşmelerini ve zarar görmelerini engeller.


İftira atılan Müslümanın ise sabır göstermesi, onun güçlü ve yüksek ahlakının göstergesidir. Aleyhinde dedikodu olduğunda Müslümanın makamı yükselir; iftira onu değerli kılar.


Yüzüne karşı hakaret edildiğinde ise aynı şekilde çirkin sözle karşılık vermez. Bu, sıradan bir davranış olur; Müslüman soylu davranır. Karşısındaki kişiyle tartışmaz; Allah’ın izniyle iyi bir insan olmasını, Allah’ın ona hidayet vermesini umut ettiğini söyler. İşte bu, üstün bir ahlaktır; bu, gerçek Kur’an ahlakıdır.


Kur’an’da, "Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır” buyrulur. O halde iftiranın da büyüğü vardır ve karşılığında hak edilen azap da büyük olacaktır. Büyük bir iftira atılan Müslüman güzel ahlak sergilerse karşılığı da daha fazladır. İftira atılan müminler cennete, atanlar ise cehenneme yaklaşırlar. İftiracılar, fasıklıkları ve Allah’a karşı büyüklenmeleri nedeniyle alçaltıcı sonsuz azabı hak ederler.


İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün ’güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip- yok ettiniz, onlarla yaşayıp- zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız." (Ahkaf Suresi, 20)

İnsan, Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı evrendeki sayısız gerçeğe ve O’nun sonsuz gücü karşısındaki acizliklerine rağmen neden böylesine duyarsızdır?

Allah’ın bunca varlık deliline rağmen, nasıl gözlerini gerçeklere kapatabilmektedir?

’O beklenen gün’ Rabb’i huzurunda tek başına sorgulanacağını nasıl düşünmemektedir?

Yine o gün, sonsuz azabın kendisini beklediğini anladığı an yaşayacağı geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedir?

Kuşkusuz bu, insanın gerçekleri anlayamamasından değil, anlamazlıktan gelmesinden doğar. Vicdanı doğruyu fısıldadığı halde, bu kişi kendini kandırır; dünyaya olan bağlılığı ve hırsı yüzünden görüşü fludur. Bu ruh halini yaşayan insanların birçoğu, gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremez.

İnsan, yaşamı boyunca ahirete yönelik bir sınav yaşar ve bu konudaki çabasıyla imtihan olur. Yaşam aslında Allah’ın bizleri denemek ve eğitmek için yarattığı bir süre, dünya da bu amaçla hazırlanmış geçici bir mekândır. İnsana yüklenen sorumluluk, tüm bu gerçekleri düşünmek, Allah’ı tanımak, sonsuz gücünü kavramak, O’nun buyruklarına uymak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu amaçlamaktır.

Yüce Allah, insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, “Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.”( İnsan Suresi,2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz büyük yanılgıdır.

Dünya, tüm detaylarıyla, denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları ve canlıları ile birlikte insanın, bu kulluk vazifesini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için özel olarak yaratılmıştır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın, Rabb’imizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için vardır. Bunların yanı sıra, dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyadaki imtihanının birer parçasıdır.

İnsan yalnızca etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemlerini düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı ve Yaratıcısına karşı sorumlulukları olduğunu hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.

Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmeyen, Allah’ın rızasına uygun yaşam sürmekten kaçınan ya da sorumluluklarını tamamen reddeden kişilerin, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kur’an’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır. Bu imtihan hayatı süresince insan, karşılaştığı her şeye sabır göstermek, Rabb’ine tevekkül etmek ve güzel ahlak sergilemekle sorumludur. Her imtihanda Allah’ı görmek, tümünden zevk almaya, yaşanan her olayı şevkle karşılamaya yol açar.

Dünya hayatında elde edilmek istenen tüm yararlar geçicidir, yok olucudur. Diğer yanda ise asla yok olmayacak/tükenmeyecek güzelliklerin bulunduğu ve insanın sonsuza dek yaşayacağı gerçek bir hayat vardır. İşte inanan insanlar dünya hayatı boyunca bu sonsuz ahiret yaşamı için ciddi bir çaba sarf eder, tüm önceliklerini buna göre belirler ve asla ölümü, cennet ve cehennemi akıllarından çıkarmazlar. Onlar bunun için çalışırlar.

Bediüzzaman dünya hayatını, lezzet, ücret ve mükafat yeri değil bir imtihan meydanı ve hizmet yurdu olarak tanımlar ve şöyle söyler:

"Madem hizmet yurdudur ve kulluk mahallidir; hastalıklar ve musibetler dini olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok başarı ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şikayet etmek değil, şükretmek gerekir. Evet ibadet iki kısımdır: Birinci kısım olumlu diğeri ise olumsuz. Olumlu kısmı malumdur. Olumsuz kısmı ise, hastalık ve musibetlerde, musibetzede, za’fını ve aczini hissedip, Rahman olan Rabb’ine yönelip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa riya giremez, halistir. Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer."

İnsan, ’hayatını yaşayarak, gününü gün ederek’ değil, Allah’a sadakat ve bağlılığını her olay karşısında göstererek kulluğunun bilincinde yaşamalıdır. İnsan dünyada türlü imtihanlarla karşılaşabilir. Açlık, korku, mal ve canlarla imtihan, Allah’ın Kur’an’la haber verdiği değişmez kanunudur. Yaşadığı zorluklar karşısında sergilediği sabır ve tevekkül, insanın Rabb’ine olan bağlılığının kanıtlarından biridir.

Yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı nefislerinin istek ve tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir yer olarak görmezler. Dünyevi kaygı ve hırs taşımaz, güçlü bir imana, peygamber ve salih müminlerin üstün ahlakına kavuşmayı ister, bunun için gönülden dua ederler. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler…

Dünya, sonsuz ahirete hazırlık kursudur; dünyada oldukça ayrıntılı bir kurs görürüz. Başarıyla tamamlamak için ise sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız. Kehf Suresi 30. ayette “Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.” buyurur Allah. O halde ecrimizin kayba uğramaması için “…en güzel davranışta” bulunmalıyız. Bütün davranışlarımızı, kursun rehber kitabı olan Kur’an’ın süzgecinden geçirmeli, cennet ehli olabilmek için ruhumuzu beslemeli, derinleştirmeli, zenginleştirmeli ve cennete uygun hale getirmeliyiz…

Müminler, her durumda yiyeceklerin temiz olanlarını seçerler. Bu, Allah’ın Kur’an’da müminler için bildirdiği emridir.

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 168)

Allah, müminlerin temiz yiyecekleri seçtiklerini Ashab-ı Kehf’in kıssasında da bildirir.
... şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin…" (Kehf Suresi, 19)

Haram Kılınan Domuz Eti ve Zararları

O, size ölüyü (leşi)-kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.  (Bakara Suresi, 173) ayetiyle Müslümanlara domuz eti açıkça haram kılınmıştır.

Domuz eti yenmesinin sağlığa zararlı pek çok yönü vardır. Herşeyden önce domuz, çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştiriliyor da olsa, gerek pislik yemesi gerekse biyolojik yapısı nedeniyle, bünyesi çok fazla antikor üreten bir canlıdır. Vücudunda, diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda üretilen büyüme hormonu ve antikorlar, dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da geçerek birikir. Ayrıca domuz eti çok yüksek oranlarda kolesterol ve lipid içerir.

Domuz etine dayalı bir beslenme sonucunda, aşırı büyüme hormonuna maruz kalan insan vücudu önce çok fazla kilo toplar, sonra da deformasyona uğrar.

Bunların dışında, domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri de "trişin" parazitidir. Bu parazit, insan vücuduna girdiğinde doğrudan kalp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturur.

Tüm bu sebepler, Rabb’imizin domuz etini yasaklanmasının hikmetlerini gösterir. Ayrıca Allah’ın bu emri, her koşulda sağlığa zararlı etkileri olan, denetimsiz üretiminde ise ölümcül olabilen domuz etine karşı bir korumadır. Yine de çok sayıda domuz üretim çiftliği bulunduğu ve çok fazla sayıda domuz üretilip kesildiği haberleri medyada yer aldığı için, inanan insanlar bu konuda dikkatli ve  uyanık olmalıdırlar. Şüpheli ürünler ve markalara duyarsız kalmamalıdırlar.

Temizlik ve hijyenin sağlığımızı birebir etkilediğini unutulmamalıyız. Hepimiz, Rabb’imizin bize lütfetmiş olduğu en büyük nimetlerden biri olan bedenimizi, bir emanet gibi korumak ve gerekli özeni göstermekle sorumluyuz.

Sağlık, Allah’ın, Rahman sıfatının tecellisi olarak dünya hayatında insana verdiği en önemli nimetlerden biridir. Kuşkusuz sağlık, iman ile birlikte yaşandığında önemi daha iyi kavranır ve şükür vesilesi olur. Peygamberimiz (sav) sağlığın cennet nimeti olduğunu şu hadisiyle bildirir:

Mu’âz bin Abdullah babasından ve amcasından anlatır: "Peygamber(sav) buyurdu ki: "Zenginlik hoştur, takva ile olursa zarar vermez. Sağlık, takva ile olursa, zenginlikten üstündür. Sağlıklı olmak, cennet ni’metlerindendir.”

Müslüman farz kılınan günlük ibadetleri yaparken gösterdiği duyarlılığı, temizlik için de gösterir. Yüce Allah, Kur’an ayetlerinde temizliğin önemine dikkat çeker, temizlenenleri sevdiğini haber verir.

Temizliğe bu kadar dikkat çekilmesinin bir nedeni de, temizliğin insan sağlığını korumadaki önemli rolüdür. Mikroplar, kirli ortamlarda rahatlıkla çoğalıp insan sağlığını tehdit eder. Peygamberimiz (sav) de “Temizlik, imandandır.” buyurarak bu konunun önemini vurgular.

Din ahlâkından uzak, Kur’an ahlâkının kazandırdığı ince düşünceden yoksun bir insan, maddi ve manevi temizliği gerçek anlamda bilemez. Bu insan muhtemelen temiz olanı kirli olandan ayırt edebilecek ve pis olandan rahatsızlık duyacak bir bilince de sahip olamaz, Kur’an ahlâkını yaşayan insanların temizlik konusundaki duyarlılıklarını anlaması da beklenemez. Toplumda, Kur’an’daki temizlik anlayışına uygun yaşamayan bu insanların, kendilerince geliştirip uyguladıkları birçok mantık vardır:

Umursamazlık

Cahiliye toplumu bireylerinde ’birşey olmaz’ mantığına çok sık rastlanır. Bu çarpık mantığa göre kişi, doğruyu bildiği halde yanlış olanı seçer. Örneğin manavın, tatması için kendisine uzattığı meyveyi “birşey olmaz” der, yıkamadan ağzına atar ve yer. Oysa bedenimiz, Allah’ın lütfettiği en büyük nimetlerden biridir; bizler ona özen göstermekle sorumluyuz. Sağlığımızı etkileyen bu sorumluluğu ciddiye almayarak, umursamaz davranmak, Allah’ın beğenmeyeceği bir davranıştır. Bu yapıdaki kişiler, çevrelerine karşı da duyarlı davranmaz; pislik ve dağınıklıktan rahatsız olmaz, temizlemeyi düşünmek bir yana pisliklere aldırış dahi etmezler.

Üşenmek

Bir başka yanlış düşünce de ’üşenme’ mantığıdır. Kuran ahlâkında yeri olmayan üşengeç ahlaka sahip insan, doğru olanı bilir, vicdanen de kabul eder ancak uygulamada tembellik gösterir. Örneğin, yemeğe başlamadan önce ellerin yıkanması gerektiğini herkes bilir. Eğer bir kişi yemek yemeye ya da hazırlamaya ellerini yıkamadan başlıyorsa, bunun en önemli nedeni üşenmesidir. Neden böyle yaptığı sorulacak olsa, muhtemelen az önce ellerini yıkadığı cevabını verecektir. Acaba geçen o süre boyunca hiçbir şeye dokunmamış mıdır? Kuşkusuz buradaki Kur’anî bakış açısı, vicdanının insana ne söylediğidir. Peygamberimiz (sav) de Müslümanların bu konuda özen göstermeleri gerektiğini bir hadisinde şöyle bildirir:


Enes İbnu Malik (ra) anlatıyor: Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kim, evinin hayır ve bereketini Allah Teala Hazretlerinin artırmasını diliyorsa, yemeğe otururken ve yemekten kalkarken ellerini yıkasın."

O halde inanan her insan, Kuran ahlâkına uygun olan davranış konusunda, vicdanının göstereceği doğru yolu üşenmeden ve kararlılıkla izlemelidir.

Asgari Temizlik Anlayışı(!)

Bu yanlış düşünceye göre kişi temizlik ölçülerini kendi koyar; ölçüler asgari seviyededir. Koyduğu ölçülere göre kendi temizliğini de yeterli görür. Örneğin, marketten aldığı meyveleri iyice yıkamadan, sadece suyun altından geçirip yer; hatta çevresindeki insanlara da bu şekilde ikram eder. Bu yanlış düşüncedeki kişi, kendi bedeninin temizlik ve bakımına, evinin, yiyeceklerinin ve kıyafetlerinin temizliğine ilişkin ölçüleri de aynı şekilde kolayına gelecek şekilde belirler.

Oysa uygun olan, bu konuda titiz olmak; her detayın, Allah’a yakınlaşma vesile olabileceğini umut ederek davranmaktır.

Başkaları İçin Temizlik Yapmak

Bazı insanlar genellikle –yanlış bir tutum olarak- önemli gördükleri kişiler için bakımlı olmayı ve temiz görünmeyi tercih ederler. Hatta yalnızca bir davete veya toplantıya katılacakları zaman fiziksel bakımlarına özen gösterirler. Yalnız olduklarında aynı şekilde davranmazlar. Yani temizliği insanlar için yaparlar.

Başkalarına gösteriş için temizlik mantığı, genelde ev temizliğinde yaşanır. Misafiri gelecek olan kimse, yalnızca misafirlerin göreceği mekanları temizlemeyi tercih eder. Birçok evde hemen hemen hiç kullanılmayan, yalnızca misafirlere özel ‘misafir odası’ bulunur. Bu oda genellikle misafir gelmeden önce temizlenir ve konuklara hazırlanır. Oysa Allah’ın rızasına uygun olan davranış, evin her tarafının her zaman ve her durumda temiz tutulmasıdır. Çünkü kişinin kendisi ve ailesi bu ortamda yaşar, yemek yer ve uyur.

Mümin, Kur’ân ahlakı gereği, başkaları için değil, Allah’ın beğendiği bir davranış olduğu ve kendisi de bu şekilde rahat ettiği için temizliği uygular. Yaptığı her temizlikte ibadet bilinciyle hareket eder.

İnsanlarda asıl sorun Allah’a kesin bilgiyle imandır; iman ve itaat ana iskeleti oluşturur. Allah’a karşı muhabbet, Allah’ı çok sevmek, Allah’tan çok korkmak ve ahirete iman… İnsanın birçok eksiği vardır; eksiklerini unuttuğunda ise kendini üstün görmeye başlar.

Yüce Allah, “İnsanlar, ...(sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı
sandılar?” (Ankebut Suresi, 2) buyurur ve kullarına dünya hayatındaki imtihanı haber verir. Allah insanlardan gerçek ve samimi bir iman ister. Bu ise kişinin yalnızca "ben inanıyorum" demesiyle elde edilemez. Allah’a gerçek anlamda iman ettiğini söyleyen insan, şeytanın saptırmaya yönelik tüm çabalarına rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini, nefsinin bencil tutkularını Allah’ın hoşnutluğundan önde tutmayacağını da kanıtlamalıdır. Bunu ise karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tepkilerle ortaya koyacaktır. Allah, “işittim, iman ettim” diyerek dini yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabır gerektiren birtakım zorluklar çıkaracak, sergilediği davranışlarla da onu imtihan edecektir.

İmanın kuvveti oranında, insanın samimiyetle dini yaşaması da kolaylaşır. Ancak imanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.

Ancak, imanı güçlü olan insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Bu nedenle en önemli şey güçlü bir imandır. Güçlü bir Allah korkusu, güçlü bir Allah sevgisi yaşandığında dünya insana adeta cennet gibi gelir.

Birçok güçlük ve imtihan yaşamış da olsa, insan gerçek yaşam amacını unutmamalı, imani coşkuyu sürekli yaşamalıdır. Aksi durumda kişinin kalbi kararır, körleşir, katılaşır; vicdanı duyarsızlaşır, öğüt alamaz bir hale gelir ve dönüşü olmayan bir yola girer.

Samimi iman eden ve aklını kullanan insanı dünya hayatı aldatamaz. Dünya hayatındaki hiçbir şey insana bir yarar sağlamaz. Maddeye olan bağımlılık kişiyi yıkıma taşır. İnsan kendisini dünyaya bağlayan ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalıdır.

Etrafımızdaki her şey kaybolup gidecek. Kaybolmayacak olan şey, yalnızca Allah ve ondan bir parça olan ruhumuz. Kaybolacak şeylerden vazgeçemediğimiz için hepsi sıkıntı oluyor, eziyet oluyor. Allah kaybolup gidecekleri bırakmamızı, ardına düşmememizi istiyor; bizler ise O’nun istediklerini yapmayıp kendimize zulmediyoruz.

Zulmeden pislikleri ve kötü düşünceleri çıkarıp attığımızda, vicdanımızı dinlediğimizde ve tamamen Allah’a yöneldiğimizde çok rahatlarız. Bizi Allah’a yaklaştıracak vesileler aramalıyız. İnsanın tam teslim olması, kendisini tamamen Allah’a adaması gerekir. Kulluğunun bilincinde olan insan, imanını sürekli tazelemek ve geliştirmek durumundadır; aksi takdirde imani duyarlılığı ve aklı da azalmaya başlayacaktır.

Her şeyi tam anlamıyla Allah rızası için mi yapıyoruz, düşünmeliyiz. İnsan kendi nefsinde de tevil yapar. Başta kendimize imanımızı kanıtlayan şeyler yapmalıyız.

İnsan Neden Kıskanır?

5 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Samimi inanan insan, çevresinde gördüğü herşeyin ve her olayın yüce Allah tarafından yaratıldığını bilir. Kıskançlık nefsani bir özelliktir ve sakınılması gereken bir duygudur. Böyle bir ahlak zaafiyetine kapılmaktan titizlikle kaçınan insan, güzellikleri Allah’ın tecellileri olarak görür ve zevk alır. Dünyevi, maddi şeylerin peşine düşmez.

Oysa din ahlakını yaşamayan insanlar böyle bir duruma genelde katlanamaz, gördükleri herşeyi sahiplenmek isterler. Aslında bu kişiler kendilerine zarar verirler. Kıskançlık duygusunun esareti altındaki kişi mutlu olamadığı gibi, çevresinde Allah’ın eşsiz sanatıyla yarattığı güzelliklerden de haz alamaz.

Kıskanç insan, Allah’ın yarattıkları üzerindeki kontrolünden gaflettedir; kendini ve etrafını Allah’tan bağımsız zanneder. Güzelliği, aklı, zenginliği kişiye ait sanır ve kendisiyle kıyas ederek kıskançlık duyar. Bu özelliklere sahip olduğunda üstünlük elde edeceğini düşünür. Oysa her şey Allah’a aittir ve her şey O’nun denetimindedir.

Aşırısında ise,

Kıskançlık şeytanın adeta sözcüsü olan insan nefsinin özelliklerindendir. Bu duygu, şeytanın insanları sinsice Kuran ahlakından uzaklaştırmak için verdiği duygusallık telkinlerindendir. Duygusal insan akılcılıktan uzaklaşır, doğru ve isabetli düşünebilme yeteneğini kaybeder. Özellikle de kıskançlık, bencillik ya da kibir gibi kötü özelliklerle dolu olan nefsin kışkırtmaları, duygusal insanları yönlendirir.

Aşırı kıskançlığa yine Kur'an’dan, Hz.Yusuf kıssasından bir örnek verebiliriz. Hz.Yusuf’un kardeşleri, babalarının ona olan sevgisini kıskanmış ve öldürmek amacıyla onu bir kuyunun dibine bırakmışlardır. Bu olay, duygusal bir özellik olan kıskançlığın, insanları ne denli tehlikeli davranışlara sürükleyebileceğine güzel bir örnektir.

Doğruyu yanlıştan ayırt edebilen bir insan, bu konuda gaflete düşmekten korkar, insanlara ve hatta kendisine benlik vermekten çekinir. Gerçek üstünlüğün Allah’tan sakınıp-korkma derecesine göre olduğunun bilincindedir.

Ölüm, dünya hayatına hırsla bağlanan tüm insanların gerçekliğini bildikleri halde sürekli olarak kaçmaya çalıştıkları önemli bir olaydır. Her insan bir gün kesinlikle onunla yüzleşecektir. Yaşamını dünya hayatı üzerine kuran kişinin, yaşamı süresince sahip olmak için emek verdiği her şeyi bir anda silip yok edecek, anlamsızlaştıracaktır. Dünyanın en varlıklı, en tanınmış insanı da olsa, maddi manevi tüm değerlerini yitirecektir.

Allah’tan yüz çevirerek yaşamış insanlar için hırs ve tutkuyla bağlanılan her şey ölümle birlikte sonlanacak, pişmanlıklar ve zorluklar başlayacaktır. Sonsuza kadar sürecek azaptan önce, "... bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" ... (En’am Suresi, 93) ayetindeki gibi, ölüm anlarında da büyük bir azap yaşayacaklardır.

Bu kişiler, ölümle karşılaştıklarında, dünya hayatında vicdanlarında sürekli olarak bastırmaya çalıştıkları ölümün gerçekliğini görürler. "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24) diyerek pişmanlıklarını dile getirseler de artık faydasızdır. Çünkü Allah onlara doğru yolunu göstermiş, ’bir ömür süresi’ de vakit vermiştir.

Kendilerine verilen süreyi gereği gibi kullanmayan ve ölüm geldiği an hissettikleri endişe, pişmanlık ve korku nedeniyle tevbe eden kimselerin, bu istekleri kabul edilmeyecektir. Bu yüzden her insan geri dönüşü olmayan o anı yaşamadan önce Rabb’ine yönelip dönmelidir.

Gerçek mutluluk yalnızca insanın kalbinin tatminiyle mümkündür; nimetlerden zevk almak da ancak imanla yaşanabilir. Bunun yolu ise çoğu kişinin zannettiği gibi dünya nimetlerine kavuşmak, toplumda saygı ve sevgi görmek, takdir ve övgü almaktan geçmez. Mutluluğun sırrı Kuran’da, "…Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır)." (Ra’d Suresi, 28-29) ayetiyle haber verildiği üzere Yüce Allah’ı anmak ve güzel işler yapmaktır.

Dünya hayatının zevklerinden yararlanmayı amaç edinmek insana kısa süreli, geçici ve sonlu mutluluklar yaşatır. İnkarın getirdiği, dünya hayatında mutsuzluk, ölüm anında pişmanlık, ahirette ise azaptan başka bir şey değildir. İmanın insana kazandırdığı, dünya hayatındaki tüm zevkleri doruğunda yaşayacak ruh derinliğidir. Ahiretteki zevkler ise sonsuzdur.

Birbirinden kesin çizgilerle ayrılan ne kadar farklı iki yaşam. Aradaki apaçık farkı görmek ve inkar karanlığından iman nuruna teslim olmak en doğru olandır kuşkusuz. Samimi iman muhteşem bir güçtür. İnsan gecekonduda hatta toprağın altında yaşıyor bile olsa, iman ve Kur’an’la yaşıyorsa bulunduğu yer cennete döner. İnsanın yaşamını aydınlatan, Kur’an’ın güçlü İlahi ışığı ve imanın nurudur.

Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 257)

İnsan her an bir hata yapabilir, günah işleyebilir. Hiç kimse kusursuzluk iddiasında bulunmamalı, kendini hata yapmaktan müstağni görmemelidir.

Kur’an, Allah’tan bağışlanma dilemenin çok doğal bir mümin özelliği olduğunu bildirir. Allah’tan bağışlanma dilemek, yani istiğfar etmek, insanın günahlarının örtülmesi için Rabb’imize yalvarması ve O’nun sonsuz merhametine sığınmasıdır. Müminleri inkarcılardan ayıran en önemli özellik bağışlanma dilemek ve tevbe etmektir. İnkarcılar kendilerinin hatasız ve günahsız olduklarını düşünürler. Müminler ise kendilerini hatadan müstağni görmek gibi bir iddiada bulunmazlar. Kuşkusuz mümin hata yapmak, günah işlemek istemez ancak kötülüğü emreden nefsine bir an yenilebilir ya da ibadetlerinde gevşeklik gösterebilir. Ancak ardından pişmanlıkla Rabbine yönelip bağışlanma dileyerek, Allah’ın sonsuz affediciliğine ve rahmetine sığınır.

Allah’tan bağışlanma dilemek için mutlaka bir hata yapmış olmak gerekmez. Mümin bağışlanma dileyerek kulluğunu, Rabb’i karşısındaki aczini, O’nun yardımı olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini dile getirir. Bağışlanma dilememek ise acizliğinin, hata ve günahlarının şuurunda olmamaktır. Bu gaflet içindeki ruh hali zamanla kişinin kalbinin katılaşmasına, nefsinin bencil tutkularını ilahlaştırmasına, şeytanın enaniyetli karakter özelliklerini taşımasına ve sonsuz azabına sebep olabilir.

Dua etmek gibi, bağışlanma dilemenin de yeri ve zamanı yoktur. Bağışlanma dileme, bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm hatalar için Allah’ın affediciliğine sığınmaktır. Ayrıca bir mümin, diğer müminler için de bağışlanma dileyebilir.

Tevbe ise, belirli bir günah için yapılır ve tevbe eden insan, yaptığı hatayı düzeltmeye kesin karar verir, bir daha aynı hataya düşmemek için Rabb’imizden yardım diler. Ancak unutulmamalıdır ki, bağışlanma dileme de tevbe de samimi ve içten olmalıdır. Allah’ın "Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin..." (Araf Suresi, 55) buyruğu, bağışlanma dilerken de, tevbe ederken de insanın yaşaması gereken ruh halidir.

Bir Kur’an ayetinde, “Arş’ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O’na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp-sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru." (Mü’min Suresi,7) ifadesiyle, meleklerin, Allah’ın buyruğuna uygun olarak hem arşı taşıdıkları, hem Allah’ı tesbih ettikleri, ayrıca iman edenler için de bağışlanma diledikleri haber verilir. Meleklerin bağışlanma dilemesi ise insan için büyük bir lütuftur. Onlar göğü tutup, hamd edip, bağışlanma dilerken, insanın büyüklenerek yüz çevirmesi ise büyük gaflettir. İnsan, tatmin bulmuş olan bu varlıkların bağışlanma dilemesine de layık yaşamalıdır.


Peygamberimiz (sav) de, insanlara her zaman tevbe edebileceklerini bir hadisinde şöyle hatırlatır:

"Tevbe kapısı açıktır, Güneş garpten doğuncaya kadar kapanmaz." (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis)


Allah, insanlara karşı sonsuz merhametli ve bağışlayıcıdır. İnsan, doğru yola yönelmesi için Allah’ın bir rahmet olarak verdiği süreyi iyi kullanmaz, vakit varken tevbe edip bağışlanma dileyerek Rabb’ine yönelmezse sonuç kaçınılmaz bir azap olabilir. Kendisi için belirlenen sürenin ne zaman dolacağını bilemeyen insan, imanını güçlendirmek ve ahlakını güzelleştirmek için çaba göstermelidir. Henüz yaşıyorken, her insan için Allah’tan bağışlanma dileme ve tevbe yolu her an açıktır.


"Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür" (Ali İmran Suresi, 193)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors