Kur’an’ın bize bildirdiği din ile bugün toplumda yaşanan din karşılaştırıldığında aradaki büyük farkı görmemek imkansızdır. Kur’an’ın tarif ettiği Allah’ın hak dini, toplumun yaşadığı din ise şeytanî sistemin kendi ürettiği batıl dindir. Toplumdaki bu sapkın dinin ölçülerini ve bu dini yaşayan insan karakterlerini inceleyelim:

Bu dinin mensuplarının görüşleri ve sözleri tutarsız ve mantık dışıdır. İslam’a uymanın öneminden söz eder ancak belli hükümlerin uygulanmasını yeterli görürler. Çünkü bu sığ görüşlü kişilere göre diğer hükümleri uygulamak aşırılıktır. Hatta kendileri ’beğenmedikleri için’ Kur’an’ın buyruklarına uymadıkları gibi, diğer insanların da uygulamaması yönünde tavır alırlar. Söz konusu kişiler "Müslümanım" der ancak İslam’a göre yaşamayı istemezler.

Bu kimseler açıkça dini inkar etmezler. Çıkarlarına uygun olan kısımları kabul ederler ama kendi düşük akıllarınca dinin bazı hükümlerinin değiştirilmesi gerektiğini düşünürler. Kur’an, Allah’ın son hak kitabıdır; eksiksiz, noksansız ve kusursuzdur. Bu kişilerin Kur’an’a dair söyledikleri bir anlamda inkârdır. Kur’an bu yapıdaki kişilerden şöyle söz eder:

"... Yoksa siz, kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 85)

Dinden uzak sistemde Allah’ın hayat rehberi olarak indirdiği Kur’an, genellikle cenaze evlerinde okunan bir kitap olarak insan yaşamından uzak tutulur. Atalardan kalma batıl kurallar ise din olarak benimsenir. Din de, yalnızca miras aldıkları kuralların bir parçası olduğundan, bu sistemin mensupları içlerinde Allah’a karşı saygı dolu korku taşımazlar. Namaz, oruç gibi ibadetleri yapar ancak bunları vicdani bir duyarlılıkla yerine getirmezler. Allah’ın gücünü gereği gibi takdir etmez, ahirete de kesin bilgiyle inanmazlar; kalpleri bomboştur.

Bu kimselerin duaları da farklıdır. Müminlerin duaları imanda ve ilimde derinlik, Allah’ın rızasını ve rahmetini kazanabilmek yönündeyken, onların duaları işlerinin açılması, daha iyi bir araba alabilmek, sevdikleri kişi ile evlenebilmektir. Yetişkin çocuklara sahip olan birer anne baba ise çocuklarının bir an önce evlenmesi ve mürüvvetini görebilmek amacıyla Allah’a yakarırlar. Oysa içinde rahmani merhamet duygusu taşıyan anne ya da baba, çocuklarının ahiretini düşünür, dualarında öncelikli olarak onların sonsuz yaşamdaki mutluluklarını ister.

Toplumdaki bir başka sapkın inanca göre Allah Yaratıcı olarak kabul edilir ancak yarattıkları üzerindeki eşsiz kudreti -haşa- önemsenmez. Birçok insan doğumu ve ölümü Allah’ın belirlediğine, insanı zorluktan kurtaranın ya da hastalık durumunda şifa verenin Allah olduğuna inanırken, günlük hayatta yaşananların Allah’tan bağımsız geliştiğini düşünür. Oysa evrendeki küçük-büyük her detay, insan yaşamındaki her an, her yeni olay Allah’ın dilemesiyle, O’nun üstün aklıyla ve O’nun belirlediği şekilde meydana gelir.

Bazı kimseler de kendilerince yeni bir Müslüman kavramı üretir, "fırsatım olduğunda namazımı kılarım, kimse hakkında kötülük düşünmem, hırsızlık yapmam, iyi bir insanım, neden cehenneme gideyim?" gibi din dışı sözler söylerler. Oysa Müslümanlık , ’insanlara kötülük yapmamak’tan ibaret değildir, gerçek Müslümanlık samimiyettir; ihlasla Allah’ın sınırları içinde yaşama çabasıdır.

Kur’an’ın bazı hükümleri konusunda, hayatlarının çok yoğun tempolu olması yüzünden ibadete vakit bulamadığını söyleyen kesim ise kendilerince teviller ileri sürer. Bu kişiler, gerçek bir ahiret inancına sahip değildirler. Dinin birçok hükmü gibi, ahirete iman konusunu da yalnızca dilleriyle kabul eder; kalpten inanmazlar. Bediüzzaman bu yapıdaki kişilerin durumu hakkında, imansız İslâmiyet’in kurtuluş sebebi olamayacağını söyler.

Devam Edecek...

Yarışıp Öne Geçenler

10 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler." (Müminun Suresi, 61)

Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran Yüce Allah’ın Kuran’da, "... Artık hayırlarda yarışınız ..." (Maide Suresi, 48) buyruğuyla bildirdiği yarış, inanan insanların güzellikleri artırma yarışıdır; bu rahmani bir yarıştır. Kuran ahlakından uzak toplumlardaki bireylerin ‘birbirini ezme, diğerinin üstüne basarak yükselme’ yarışı değil, hayırları artırma ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yarışıdır. Müminlerin bu yarışta hedefledikleri, dünyevi bir çıkar elde etmek ya da insanların gözünde üstün bir konuma sahip olmak değildir. Onlar yalnızca Allah’ın buyruklarını yerine getirmek, O’nun tavsiye ettiği ahlâkı yaşamak ve Rabb’imizi hoşnut etmek amacıyla yarışırlar. Allah Katında üstünlük takva iledir; öne geçenler de hayırlarda yarışma çabası içindeki samimi müminlerdir.

Kuran’da emredilen güzel ahlakın yeryüzünde hakim olması için tüm imkânları ile çaba gösteren müminler, bütün yaşamlarını bu şerefli sorumluluğun bilincinde, yararlı işler yapmak üzerine kurmuşlardır. Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla çalışır ve yalnızca Rabb’leri için yaşarlar. Salih amelleriyle O’na yakınlaşmayı umut ederler.

“Bizim Katımız’da sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” (Sebe Suresi, 37)

Müminler yaşamın her anını kapsayan sabırda da, "Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200) ayeti gereği yarışırlar. Sabır, Rabb’i için sabreden mümine acı değil haz veren bir ibadettir.

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?  (Ali İmran Suresi, 142) ayetiyle bildirildiği üzere, müminler, Allah yolundaki fikir mücadelesinin ve sabretmenin cennetin anahtarı olduğunun bilincindedirler.

Müminler Allah’a, elçilerine ve mümin kardeşlerine sevgi duyar, birbirlerine şefkatle yaklaşır, bu konuda yarışırlar. Dünyevi geçici değerler peşinde koşturan, din ahlakından uzak kimselerin cimri ve bencil tutkularına karşılık müminler, diğer mümin kardeşlerinin ihtiyaçlarını kendi nefislerinden daha önde tutarlar.

Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ’cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Yüce Allah’ın beğendiği Kuran ahlakını yaşamayan kimseler affedicilik, hoşgörü, sabır, sevgi gibi üstün ahlak özelliklerinden de uzak bir yaşam sürerken, samimi müminlerin yaşam boyu süren yarışları aynı zamanda affetmenin, kin ve öfkeyi kalplerinden arındırmanın yarışıdır.

Müminler kibirden titizlikle sakınır ve Allah Katında beğenilen bir özellik olan alçak gönüllülüğe sahip olmak için yarışırlar. Samimi müminlerin sahip olduğu bu ahlak Kur’an’da, "O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler…" (Furkan Suresi, 63) ayetiyle bildirilir. Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edebilen şuur sahibi bir insan, Rabb’i karşısındaki aczinin farkındadır. Bu nedenle büyüklenmek son derece yersiz ve nefsani bir davranıştır.

Din ahlakından uzak yaşayan insanların sohbetlerinde sürekli bir rekabet gözlenir. Bu kişiler, iğneleyici sözler söyler, seslerini yükseltir ve birbirlerine sözle üstün gelme yarışı yaparlar. Oysa Allah Kuran’da " Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle." (İsra Suresi, 53) ayetiyle insanlara her zaman güzel söz söylemeyi emreder.

Müminler Allah’ın bu hükmünü uygulamakta yarışır, konuşurken en güzel sözleri kullanırlar. Bilirler ki; “Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir…”( Fatır Suresi, 10)

“Öne Geçenler”

Müminler, dünya hayatının çok kısa, ölümün her an gelebileceğinin ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmakta yeterli çaba göstermeme nedeniyle ahirette yaşanabilecek pişmanlığın bilincindedirler. Sonsuz yaşama geçtikten sonra tekrar dünyaya dönüp hayırlarda yarışmak mümkün değildir. Bu yüzden samimi müminler, daha fazla salih amelde bulunma konusunda adeta zamana karşı yarışırlar. Kısacık dünya hayatına iyilikten yana olabildiğince çok şey sığdırmaya çalışırlar.

Yüce Allah insanlara verdiği nimetlere bir sınır koymaz, sayılamayacak kadar fazla güzellik ve nimeti, inanan inanmayan herkese ikram eder. Samimi müminler de bu nedenle yaptıkları salih amellere bir sınır koymaz, "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et." (İnşirah Suresi, 7) buyruğu gereğince şevkle çaba gösterirler. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma konusunda kendilerini yeterli görmez, en fazlasını arar ve bu istekle hayırlarda yarışırlar. Dünyada durmaksızın çaba harcayan ve yarışıp öne geçenlerin alacakları karşılık; Allah’ın dilemesiyle, sonsuza kadar en güzel mekânlarda, nimetler içinde ağırlanmak olacaktır.

"Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde; Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden, Birazı da sonrakilerden. ’Özenle işlenmiş mücevher’ tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır." (Vakıa Suresi,10-16)

Samimi inanan insanın alabileceği en güzel karşılık Allah’ın sevgisini, hoşnutluğunu, rahmetini ve sonsuz cennetini kazanabilmektir. Bu güzellikler, dünyadaki hiçbir nimetle ya da zevkle kıyaslanamaz. Yüce Allah Kur’an’da sabredenleri sevdiğini haber verir. Bu sevgiyi kazanabilmek için, Allah’ın her olayı bir hikmet üzere ve müminler için hayırla yarattığının bilincinde olmak ve yaşananlar karşısında tevekküllü olmak gerekir. Mümin, tek güvenilir varlık olan Allah’a dayandığı için her konuda sabır gösterir, zorluklara boyun eğmez. Ve karşılığında da O’nun sevgisini kazanır:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Yüce Allah bir ayette, "Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200) sözleriyle müminlerin bu ahlakı ve dolayısıyla sevgisini kazanmak için yarışmalarını buyurur.

Peygamberimiz (sav) söyle buyurur: "Müminin işi ne güzeldir! Allah onun hakkında ne hüküm uygularsa o mümin için hayır olur. Eğer ona iyilik dokunursa teşekkür eder, bu mümin için hayır olur. Ona bir zarar dokunursa sabreder, bu da onun için hayırdır."

Kusursuz yaratılmış imtihan mekânı olan dünyadaki yaşam, Kur’an’da tavsiye edilen ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar için de aynı hızla geçmektedir. Bu kısacık yaşamda Rabbimiz’in imtihan için yarattığı olaylara sabır göstermeyen, isyan eden, kulluk ve ibadetlerinde kararlı olmayan kişi de belirlenen günde mutlaka ölümü tadacaktır. Allah’ın sınanmaları için yarattığı olaylara sabrederek, kaderlerine teslim olanlar, ahirette kurtuluşa ve eşsiz ağırlanma konağı olan cennete kavuşacaklardır. Dünya hayatında sabır değil, tahammülsüzlük gösteren, yaşadıkları zorluklardan sürekli şikâyet edenlerin ise, dünyadayken içinde yaşadıkları karanlık ahirette de sürecek, Allah onları nura çıkarmayacaktır.

Sabır toplumda zannedildiği gibi tahammül değildir; yaşananlar karşısında dişlerini sıkarak beklemek değildir. Sabır, zor zamanlarda Allah’ı hatırlamaktır. Allah’ın zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. Zorluk yaşamak, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, kulunu unutmadığının işaretidir. İsabet eden her zorluk, kulunu Allah’a yakınlaştırır. “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 153)

İnsana katından sayısız güzellik sunan Allah’ı hoşnut edebilmek için sabır göstermek muazzam güzeldir. Musibete sabretmek eziyet verici gibi görünse de, insan tevekkülü, teslimiyeti tam olarak yaşadığında acı değil, zevk duyar. Hayırla yaratılan olaylar karşısında üzülmek, sinirlenmek kadere saygısızlıktır. Yapılması gereken, ardındaki hikmetleri görmeye çalışmaktır.

O gün insan, dönüşü imkânsız bir pişmanlıkla "… Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık" (Mülk Suresi, 10) dememek için tüm güzelliklerin yolunu açan sabrı doruğunda yaşamalıdır.

Mümin, "Rabbin için sabret" (Müddessir Suresi, 7) ayeti gereği ömrü boyunca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak güzel bir sabırla sabreder. Rabbimiz de, bu samimiyetlerine karşılık onları ödüllendireceğini Kur’an’da müjdeler. Allah’ın vaadi haktır; sonsuz ödül yurdu cennetin kapıları samimi müminler için açılır ve melekler seslenirler:

"Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Ra’d Suresi, 24)

Kur'an'da Adalet

9 Ağu 2011 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Adalet, insanlar arasında ırk, dil, din gibi ayrımlar gözetmeden hepsini kapsayan, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir sistemdir. Ancak insanların pek çoğu adaletin önemininin bilincinde oldukları halde, çıkarlarıyla çatışması durumunda reddederler. Bu yüzden adaletin uygulanmasında aksaklıklar kaçınılmaz olur.

Örneğin rüşvetin ahlak dışı ve adil olmayan bir davranış olduğunu bildikleri halde, bazı kişiler çıkarları gereği ve kendilerince akla uygun bahaneler ileri sürerek hiç çekinmeden rüşvet alabilirler. Ya da şahitlik yapanın kesinlikle doğruyu anlatması gerektiğini bildikleri halde, bazı insanlar kendilerinin ya da yakınlarının çıkarları nedeniyle rahatlıkla yalan söylerler.

Benzer örnekler çoğaltılabilir. Bu yüzdendir ki toplumda çıkarlar adalete üstün gelir. Mağdur durumdaki kişi hemen haksızlıklardan dem vurur, ancak kendisi adalet yerine çıkarlarını ‘ayakta tutar’. Bu şekilde davranan insanlar toplumda çoğunluğu oluşturdukları için de, adalet soyut bir kavram olarak kalmaya devam eder.

Adaletin gerçek anlamda uygulanabilmesi için, adaleti çıkarlarına tercih edebilecek üstün bir ahlak gereklidir. Bu ahlak, Allah’ın emrettiği Kur’an ahlakıdır. Kur’an ahlakı, insanlar arasında kesinlikle ayrım gözetmeden, yalnızca haktan yana, kendi ve yakınları aleyhine bile olsa gerçek adaleti emreder.

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Kur’an ahlakını yaşayan kişinin adalet anlayışında kişisel çıkarlar, dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar, insanların fiziksel farklılıkları asla etkili olmaz. Kararları yalnızca haktan ve doğrulardan yanadır. Kur’an ahlakının tam olarak yaşandığı toplumlarda gerçek adalet ve güvenin hakim olacağı çok açıktır. Çünkü yalnızca içinde Allah korkusu taşıyan ve hesap günü Rabb’inin huzurunda yapayalnız sorgulanacağının şuurunda olan insan gerçek adaleti sağlayabilir. Dünyada hak arama telaşında olan birçok insanın, asıl ahirette Hakkın karşısında ne yapacağını düşünmesi gerekir. Allah’tan derin bir saygıyla korkan insan, ‘o günü’ düşünerek hareket eder.

Kur’an ahlakından uzak yaşayan kişiler, kin duydukları kişilere karşı her türlü adaletsizliği yapabilirler. Bu kişilere iftira atar, suçsuzluklarını bilseler dahi aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Bazı kişiler de gerçekte suçsuz olduğunu bildikleri halde, haksız yere suçlanan insanlar lehinde tanıklık yapmazlar. Sevmedikleri ya da düşman oldukları insanın mağdur olması bu kişileri sevindirir. Olaylar nefsani planlarına uygun gelişmediğinde ise, bu kimseler çok ani çıkışlar yapabilirler. Öfke, duygusallık, küsme gibi Kur’an ahlakına aykırı davranışlar gösterilebilirler. Öfkeyle bağırıp çağıran kişi, o an Allah’ı ve her olayı O’nun yarattığını unutmuş demektir. Allah’ı unutan kimsenin ise, Kur’an ahlakıyla bağdaşmayan her türlü yanlış davranışı yapması mümkündür.

Söz konusu bu insanlar bencil, sevgisiz, kibirlidirler ve en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia etseler de, bu sevgi anlayışının da onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah’ın hoşnutluğunu ve rahmetini gözetmez, dünyevi çıkarlarına göre hareket ederler. Bencillikleri ve duygusallıkları nedeniyle adil olamazlar, adaleti ayakta tutamazlar.

Kur’an ahlakını yaşayan insanın, karşısındaki kişiye olan yakınlığı ya da duyguları aldığı kararları asla etkilemez. Sevmediği, kötü ahlaklı, düşmanlık yapan kişilere karşı dahi adaletli davranır, adaleti tavsiye eder. Peygamberimiz (sav)’in, "...insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor" (Nisa Suresi, 58) ayetindeki emir gereği, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın uyguladığı adaleti ve Kitap Ehlinden Necran Halkı ile yaptığı sözleşme, buna en güzel örnektir. Bu sözleşme Hz. Muhammed (sav)’in o dönemde benzerine rastlanmayan bir adalet anlayışını uyguladığının kanıtıdır. Peygamberimiz(sav)’in "Adalet isteyen bulacaktır, ne zalim ne de mazlum olacaktır..." ( Majid Khoduri, İslam’da Savaş ve Barış, Fener Yayınları, İstanbul, 1998, 209 s. ) hadisi, toplumda nasıl bir adalet uyguladığını gösterir. İşte bu adil yönetimi nedeniyle Peygamberimiz(sav)’e karşı çok güçlü bir güven oluşmuş, en şiddetli düşmanları bile, onun dürüstlüğünü kabul etmişlerdir.

Bu güzel ahlak örnekleri, Kur’an’ın sosyal yaşama getirdiği hoşgörülü, barış dolu, huzurlu düzeni de tarif eder. Kur’an ahlakının tam olarak yaşandığı bir ortamda ise dost ve kardeşçe, huzur içerisinde bir yaşam sağlanacaktır.

Asıl yurt olan ahirette her nefis yapıp ettiklerini karşısında hazır bulacaktır. Allah asla yanılmaz ve asla unutmaz. Allah, hakka ve batıla uyanların arasını kıyamet günü hak ile ayıracak, adaletinin tecellisini, cennetinde ve cehenneminde kullarına sonsuza dek gösterecektir.

"De ki: "Rabbimiz (kıyamet günü) bizi birarada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir." (Sebe Suresi, 26)

Hiçbir durum ve koşulda güzel ahlaktan asla taviz vermemeyi fısıldayan vicdanımızın sesini dinleyelim. Duygularımız, aklımızın ve vicdanımızın önüne geçmesin.

“Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8)

İki Yol Var

9 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı, Tefekkür

Nefislerinin tutkularını gözeterek, kısacık süren dünya hayatına yönelen insanlar, olayları biraz akılcı değerlendirerek gerçekleri düşünebilseler, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu Allah’ın izniyle fark edebilirler.

Dünya hayatındaki hiçbir şey insana yarar sağlamaz. Maddeye olan bağımlılık kişiyi yıkıma taşır. İnsan kendisini dünyaya bağlayan ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’ın yoluna yönelmeli, O’na yakın olmalıdır.

İnsan gerçek yaşam amacını unutmamalı, kulluk bilincini ve imani coşkuyu sürekli yaşamalıdır. Aksi durumda kişinin kalbi kararır, körleşir, katılaşır; vicdanı duyarsızlaşır, öğüt alamaz bir hale gelir ve dönüşü olmayan bir yola girer.

Kur’an, iman etmeyen kişinin kaybını ayetlerde çok detaylı açıklar. Yaptığı seçim ona bir fayda sağlamaz, hidayeti, mutluluğu ve aradığı hiçbir şeyi yürüdüğü yolda bulamaz.

"İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, ’gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle’; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız." (Bakara Suresi 16….21)

İnsan İslam fıtratı üzerine yaratılmıştır ancak insanı kendi sapkın yoluna çekme çabasındaki şeytan, fıtratını bozarak sıkıntı içinde bir hayat sürmesine vesile olur. Bu yüzden insanın en fazla dikkatli olması gereken varlık, şeytandır. Her insan, her an açığını arayarak kendisine sokulmaya çalışan ve onu Rabb’inin dosdoğru yolundan saptırmaya çalışan şeytanın hedefidir.

İnsanın önünde iki yol vardır; dostu olan Rabb’inin yolu ve düşmanı olan şeytanın karanlık yolu. Allah’ın yolu Kur’an’da tarif ettiği dosdoğru yoludur. Dosdoğru yol bir tanedir; tali yollar şeytana çıkar. İnsan, içinde duyduğu iki sesten vicdanına ait olana uyduğunda Allah’ın, nefsininkine uyduğunda ise şeytanın yolundadır. Nefis şeytanın kontrolündedir. Şeytan yavaş ilerler, gizliden gizliye faaliyet gösterir. Hz. Adem’e de sinsi bir şekilde yaklaşmıştı; herkese aynı şekilde yaklaşır. Şeytandan söz eder insanlar ama yapabileceklerine tam olarak inanmazlar. Oysa insan önünden, arkasından, sağından, solundan şeytan ve taraftarlarıyla sarılmış durumdadır; ancak Rabb’ine sığınarak kurtulabilir.

Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun.” Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.  (İsra Suresi, 64) ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın, itaatli ordusuyla geniş bir çalışması vardır.

Gerçekte şeytanın bağımsız/zorlayıcı gücü yoktur sadece çağırır. O halde şeytandan etkilenmek, zorlanmadan gitmektir. Allah, kuluna şahdamarından daha yakın ve sonsuz güç sahibidir. İnsan güçsüzün yanında olmak istemez; hep güçlüyle olmak ister. Peki güçsüz olanı seçmek neden?..

İçinde Allah korkusunu taşıyan insanlar şeytanın oyunlarına gelmez, telkinlerine kanmazlar. Çünkü Rabb’imiz Kendisi’nden saygıyla korkan kullarına, onları doğru yola ulaştıracak, doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir. Ve bu anlayış, “Allah, iman edenlerin Velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar... (Bakara Suresi, 257) ayetiyle bildirildiği üzere samimi kulları şeytanın karanlık, batıl yolundan aydınlıklara çıkaracaktır.

Bu iki ayrı yolun yolcularının, yaşamlarının her anında önemli aykırılıklar vardır. Kur’an, nefsinin bencilce tutkularına uyanlarla, Allah’ın sınırları içerisinde yaşayanlar arasındaki büyük farklılığı,  “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ’süslü ve çekici gösterilmiş’ ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14) ayetiyle bildirir.

İki yoldan birini seçmek gerekir; ya çoğunluğun uyduğu şeytanın sistemini ya da azınlığın uyduğu Allah’ın sistemini. İkisinin arasında olmak gibi bir düşünce insanın kendisin karşı samimiyetsizliğidir. Azınlığın tarafına geçen insan, şeytanın sistemindeki davranışları için önce tevbe eder ve bazı şeylere hazır olur. Çünkü doğru bildiği pek çok şeyin yanlış olduğunu görecektir. Şeytanın sistemindeki kuralları bıraktıktan sonraki kurallardır bunlar. Bu kuralları sadece bilmek değil, tümünü yaşamaktır önemli olan.

Yapılan her harekette itaat vardır. Bu ya Allah’a, ya şeytanadır. Vicdanımıza uyarsak Allah’a, nefsimize uyarsak şeytana itaat etmiş oluruz. İtaatten çıkmış şeytanla aynı duruma düşmek istemiyorsak, Allah’ın sınırlarını belirlediği yolda yürümeliyiz.

Gerçek/katıksız imanı, Allah’a koşulsuzca teslim olarak, O’nun buyruklarına kesin bir şekilde uyarak, şeytanın sinsi tuzaklarına ve nefsinin bencil tutkularına boyun eğmeden, Kur’an ahlâkını yaşama konusunda her durumda kararlılık göstererek yaşayabiliriz. Kendimizi samimiyetle gözden geçirmeli, hatalarımızı düzeltmeye çalışmalı, imanımızı, Allah sevgimizi, Allah korkumuzu artırmalı, gönülden Allah’a yönelerek yalnızca O’nun hoşnutluğu için yaşamaya başlamalıyız. Yolun sonunda hüsrana uğramamak için bu en doğru davranış olacaktır…

Bizi doğru yola ilet;
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna
Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha Suresi, 1,2,3)

Allah’ın beğendiği, bütün Müslümanların bir bütün, bir blok gibi ittifak halinde olmalarıdır. Aralarında mezhep, görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olabilir. Ancak bu farklılıklar “…birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. (Hucurat Suresi,13) ayetiyle bildirildiği gibi tanışıp kaynaşmaları içindir. Farklı olmaları birbirlerinin din kardeşi olduğu gerçeğini değiştirmez. Vicdanlı Müslümanlara düşen, Kur’an ahlakı gereğince bu kardeşliği korumak ve güçlendirmektir.

Bugün Türkiye -birçok insan anlam veremese de- kutlu bir zaman dilimine, bir bereket denizine girmiştir. Eskinin ’hasta adam’ından artık ’büyük güç’ olarak söz edilmektedir. Uluslararası toplantı ve konferanslarda, İslam dünyasının sorunlarının üstesinden gelmenin tek yolunun İslam toplumlarının ittifakından geçtiği yönünde sıklıkla açıklamalar yapılmaktadır. Ayrıca, Peygamberimiz(sav)’in ahir zamana dair hadislerinin ve Kur’an’ın işaretlerinin pek çoğu gerçekleşmiştir. Allah’ın vaadi olan Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, samimi her Müslüman’ın hayali, özlemi ve duası olmalıdır. Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan, katıksızca iman edenlerin yeryüzüne mirasçı kılınacakları Kur’an’da haber verilen İlahi bir buyruktur. Allah’ın izniyle sevgi, barış ve dostluk, yakında adeta nurlu bir bulut gibi tüm dünyayı saracaktır.

Yaşanacak bu güzel dönem, kuşkusuz Müslümanlar için en büyük müjdedir. Ancak hepimiz bunun gerçekleşmesi yönünde ne kadar çaba gösterdiğimizi samimi olarak düşünmeliyiz.

Allah’ın insana bahşettiği akıl, vicdan, iman ve sayılamayacak nimete rağmen, çevremize baktığımızda şahit olduğumuz şuursuzca yaşam, bizleri yanıltmamalıdır. Gafletteki insanları ölçü alarak hareket etmek, ahiret hayatımız açısından çok büyük bir kayıp olabilir. Allah insanları “tek olarak ve yapayalnız” yaratmıştır. Ahirette de yine hepimiz yapayalnız kendi yapıp ettiklerimizden, ertelediklerimizden ve sorumlu olduğumuz halde yapmadıklarımızdan hesap vereceğiz; bunu asla unutmayalım...

Zulüm uygulayan kişilere karşı birlik oluşturarak onurlu bir mücadele içinde olmaktan kaçınmak, Allah Katında büyük bir sorumluluktur. Etrafımızdaki birçok insan vicdanını dinlemeyip, sorumluluklarını yerine getirmiyor olabilir. Ancak bizler bu yapıdaki kişileri ibret gözüyle değerlendirmeliyiz. Hiç ölmeyecekmiş, Allah’ın huzuruna çıkıp tek başımıza sorgulanmayacakmışız gibi hareket etmemeliyiz.

Peki, Allah’ın huzuruna hesap vermek için çıkarıldığımızda aşağıdaki buyruklardan da sorgulanacağımızın bilincinde miyiz?

*Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. (Al-i İmran Suresi, 103)

Müslümanların birlik olmaları, Allah’ın ipine, Kur’an’a sarılmaları Allah’ın emridir. Namaz ve oruç gibi bir buyruktur. Bir insanın namazını kılmaması nasıl büyük bir yanılgı ise, İslam âleminin birleşmesini ve birlikte hareket etmesini istememek de büyük bir yanılgıdır. Bu hükme rağmen ahirette, “Ben yapmadım aksine dağıldım, ayrıldım. Allah’ım Senin ipine de sımsıkı sarılmadım” nasıl diyebileceğiz?

*Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Ayette tarif edilen bir topluluğa yardım ettik mi? Allah bunu sorduğunda cevabımız ne olacak? "İyiliği emredip, kötülükten sakındırmadım" derken bahanemiz nedir? Kaldı ki o an Allah huzurunda bahane de ileri sürülemeyecek, mazeret bir yarar sağlamayacak.

*Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar onlarla mücadele edin. (Enfal Suresi, 39)

Bugünün fitnesi nedir?.. Fitne şeytani/deccali sistemdir; Kur’an’ın ve din ahlakının yaşanmıyor olmasıdır. Deccale tabi olunan, sevgi, merhamet ve dostluğun olmadığı; isyanın, terör ve anarşinin yaşandığı her yer fitne ortamıdır. Bugün fitne ortadan kalkmamış ve din Allah’ın olmamıştır. Peki biz dinin Allah’ın olması amacıyla yapılan fikir mücadelesinin neresindeyiz?

*Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. (Şura Suresi, 13)

Allah, dini fırkalara, gruplara ayırmayın, birlik olun, birbirinizle mücadele etmeyin; güç yitirirsiniz, buyuruyor. Müslümanlar birbirini sevmeli, dost olmalı, yakınlık kurmalı, birbirlerini koruyup kollamalı, iyi günde de zor günde de destek olmalıdır. Allah’ın istedikleri bunlar; peki bizler yapıyor muyuz?

*Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki ’tecavüz ve haksızlık’ dolayısıyla ayrılığa düştüler. (Şura Suresi, 14)

İttihad-ı İslam zorunlu iken, Müslümanlar, aralarındaki ’tecavüz ve haksızlık’ , enaniyet ve gurur nedeniyle ayrılığa düştüler. Bu davranışı Allah Kur’an’da lanetler. Ahirette Allah bu buyruğundan da sorgulayacaktır.

*… Çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. (Enfal Suresi, 46)

Allah, birbirinize yönelik düşmanca bakış açınız olmasın, birbirinizden nefret etmeyin, birbirinizi sevin, kardeş olun isterken, Müslümanlar çözülüp yılgınlaştılar; güçleri de gitti. Allah, bu ayetin hükmünden de sorgular.

*İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız),” birbirinizi desteklemezseniz, “yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur” (Enfal Suresi, 73) anarşi ve terör olur buyurur Allah. Birbirimize yardımcı oluyor muyuz? Ya da olanlara destek oluyor muyuz?

*Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)

Kur’an’da Müslümanları bu ifadeyle tarif ediyor Allah. Dünyanın dört köşesinde Müslümanların dinine, namusuna, imanına saldırılıyor. Bizler birlik olmak için gayret ediyor muyuz?

*Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)

Müslümanlara atılan iftiralara araştırmadan inanıyorsak, İttihad-ı İslam’a karşıysak, Kur’an’ın bu hükmünü göz ardı ediyoruz demektir; farkında mıyız?

*Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. (Enam Suresi, 159)

Din parça parça edilmiş ve Müslümanlar gruplaşmış. Allah, “Sen hiçbir şeyde onlardan değilsin” buyururken biz ’onlardan’ mıyız?..

*Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)


Müslümanlar parçalanmış, fırkalara, tarikatlara, farklı gruplara ayrılmışlardır. Birbirlerine hüsn-ü zan etmeleri gerekirken, kin ve nefret dolu ifadeler kullanmaktadırlar. Ağızlarından sevgi, şefkat, dostluk, kardeşlik, birlik, bütünlük gibi sözcükler çıkmamaktadır. Yaşamlarında sevgiye yer yoktur. Yalnızca dedikodu, buğz ve çirkin sözler. Zamanın en büyük farzı olan İttihad-ı İslam’dan asla söz edilmemekte, İslam ahlakının dünya hakimiyetini ise ağızlarına almamaktadırlar. Bu yanılgının Allah Katında kuşkusuz bir karşılığı olacaktır.

Devam Edecek...

Arkadaşın, insan yaşamında çok önemli bir yeri vardır. Öyle ki arkadaşı, insanın cennet ya da cehennem ehli olmasına vesile olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) arkadaş seçiminin önemini, "Kişi dostunun dini üzeredir; şu halde her biriniz kiminle dost olduğuna baksın." (Bihar-ül Envar, c.74, s.792) hadisiyle açıklar.

Birçok insanın arkadaş edinme nedeni yalnızlık yaşamamaktır. İnanan insan arkadaş seçiminde titizlik göstermeli, Kur’an ahlakını yaşayan insanlarla arkadaşlık etmelidir. Peygamberimiz(sav) "Salih arkadaş yalnızlıktan daha iyidir; yalnızlık da kötü arkadaştan daha iyidir." (Bihar-ül Envar, c.15, s.51) buyurarak, yalnızlık korkusuyla arkadaş edinmenin yanlışlığına dikkat çeker.

Arkadaş seçerken, karşımızdaki insanda Allah sevgisi ve korkusu var mı, Allah’a teslim mi? Kadere inanıyor mu? Tevekkül sahibi mi? gibi sorulara cevap aramalıyız. Eğer cevaplar olumlu ise o kişi makuldur, konuşulabilir, arkadaş olunabilir. Allah’a iman eden insan akıllıdır; ondan insana zarar gelmez. Ancak içinde Allah sevgisi ve derin bir Allah korkusu olmayan kişi ile yakın arkadaşlık kurulamaz.

Hz. Ali(ra) insanın, arkadaşları vesilesiyle tanınabileceğini şöyle ifade eder:

"Kimin durumunu kestiremiyorsanız; dinini bilmiyorsanız, onun çevresine bakın. Eğer arkadaşları Allah’ın dinine bağlıysalar, o da Allah’ın dini üzeredir. Şayet arkadaşları Allah’tan başkasının dini üzere iseler, onun Allah’ın dininden nasipsiz olduğunu bilin. Çünkü Resulullah (s.a.v) şöyle derdi: "Allah ve âhiret gününe inanan bir kimse kafiri kardeş, faciri arkadaş edinmesin. Kim kafiri kardeş ya da faciri arkadaş edinse, facirdir, kafirdir." (Bihar-ül Envar)

İnsanların çoğu iman ettiğini söylediği halde Allah’ın hoşnut olacağı gibi bir hayattan uzak durur, yüzlerce çelişki yaşar. Bu ahlaktaki kişi, inkar ifade eden sözleri ve davranışlarına rağmen, kendisini doğru yolda zanneder, cennete gideceğine inanır, gerçekte ise kendisini kandırır.

Allah’tan uzak yaşayan bu kişi, tıpkı kötülüğe çağırırken şeytanın yaptığı gibi, arkadaşının ancak kendisine uyduğunda kurtuluşa ereceğini ve kendisinin doğru bir yol üzerinde olduğunu iddia eder. İnkara ve din dışı ahlaka davet ederken arkadaşına, onun iyiliğini istediği yalanını söyler. Kendisine inanan arkadaşını böylece mutsuzluğa sürükler.

De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah’tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (En’am Suresi, 71)

Zaman zaman inançlı olduğunu söyleyen insanların Allah’tan yüz çevirmiş, sapkın bir yaşamı olan kimselerle arkadaşlık ettiklerine tanık oluruz. Ahlak dışı yaşayan bu tanınmış kişilerle birlikte olmaktan, onlarla çekilmiş fotoğraflarının medyada yer almasından gurur duyarlar. Ancak diğer yandan bu kişi, Müslüman kimliğiyle bilinen insanlardan uzak durur; adeta korkar. Örneğin Peygamberimiz(sav) döneminde de onunla birlikte olmak büyük bir suçtu. Onunla ve onunla birlikte olanlarla konuşmuyor, ticaret yapmıyorlardı. Dahası bu durum yıllarca sürmüştü. Bu şeytanın bir oyunudur ve her dönem bu yaşanmıştır.

Allah’ın Hikmetli Bir Örneği

Kur’an’ın Kehf Suresi’nde biri varlıklı diğeri yoksul olan bahçe sahibi iki arkadaşın kıssası anlatılır. Sahip olduğu mülk ile büyüklenen arkadaşlardan biri, bahçesinin sonsuza dek kurumayacağını söyler. "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." diye sözlerine devam eder. İman sahibi arkadaşı ise Rahmani bir merhamet örneği göstererek onu şöyle uyarır:

"... Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 37,38)

İman sahibi kişi, büyüklenen arkadaşının imanının zayıf olduğunu fark eder ve imanını güçlendirmek için ona yardımcı olmaya çalışır. Arkadaşına "bir damla sudan” yaratıldığını hatırlatır ve onu güzel ahlaka çağırır.

Ayette, arkadaşını güzel ahlaka davet ederken ya da ona ahiretine yönelik bir hatırlatmada bulunurken müminlerin izleyeceği yol tarif edilir. Eğer arkadaşı, Allah karşısındaki aczinin farkında değilse, ona acizliğini hatırlatmak, yapılacak en doğru davranıştır.

Kur’an, Allah’tan yüz çeviren kişinin ahirette söylediği "Ah keşke!" ifadesiyle, yaşadığı büyük panik ve korkuyu tarif eder. Bu kişi yaşamı süresince kendisini uyaranlara kulak vermemiş, "batıla ve tutkulara dalıp gidenlerle birlikte dalıp gitmiş" (Müddessir Suresi, 45), sapkın arkadaşlarına uyarak yoldan çıkmıştır. Şimdi kendisi gibi dünya hayatında Allah’ın sınırlarını korumayan, büyüklük taslayan insanların tümüyle beraber Allah’ın huzuruna getirilmiştir.

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmanın yolları açık iken, arkadaşlarının etkisinde kalarak kendisine tanınan fırsatı kaçırmış olmanın verdiği pişmanlık gittikçe artar. Öyle ki ellerini ısırır, içini yakan dönüşü olmayan pişmanlık sözlerine yansır:

"O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım, Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ’yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan, 27-28-29)

İman eden ve Rabb’ine teslim olmuş insan ise kötülüğe çağıran arkadaşının değil elçinin sözlerinin kendisi için en hayırlısı olduğunu bilir. Gönülden itaat eder, söylenenleri büyük bir şevk ve istekle uygular. Bu ahlak, gerçek imanın kanıtıdır ve Allah, bu koşulsuz teslimiyeti yaşayanların kurtuluş bulacaklarını müjdeler:

Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69)

Allah’a dua edelim, dünyada bizleri Kendisine yakın güzel ve iyi insanlarla, ahirette de peygamberler, doğrular, şehitler ve salihlerle arkadaş kılsın...

İftira, insanlık tarihi boyunca din ahlakına karşı olan kişilerin dindar, samimi, güzel ahlaklı insanlara karşı kullandıkları bir yöntemdir. Kötülüğü yaygınlaştırmak amacındaki kimseler, bunu birbirlerine adeta miras gibi aktarırlar. Onlar, Kur’an’ın ifadesiyle iman edenlere öfkeyle ’ellerini ve dillerini uzatanlar’dır. Bu çirkin yöntem Allah’ın tüm peygamberleri, elçileri ve onlarla birlikte olan samimi inananlara karşı kullanılmıştır.

Kur’an’da kıssaları anlatılan kutlu insanlara atılan iffetsizlik iftiralarının bir benzeri, Hz. Meryem’e yönelik olarak da yapılmıştır. Hz. Meryem, güçlü imanı, samimiyeti, temizliği, iffeti ve güzel ahlakı ile Allah’ın alemlerin kadınlarına üstün kıldığı kutlu bir insandır. Allah, Hani melekler: "Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı," demişti. (Al-i İmran Suresi, 42) ayetiyle Hz. Meryem’i seçtiğini ve melekleri aracılığıyla müjdelediğini bildirir.

Hz. Meryem, ailesinden ayrılır ve doğu tarafına çekilir. Allah ona Cebrail’i, vaadini gerçekleştirmek üzere gönderir. Bu gelişmeler Kuran’da şöyle haber verilir:

Kitap’ta Meryem’i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona Ruhumuz (Cibril’i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)." Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. (Meryem Suresi, 16-21)

Hz. Meryem, Allah’ın dilemesi ile babasız bir çocuk dünyaya getirir. Çocuğu ile birlikte kavmine geri döndüğünde ise büyük tepki alır ve bu tertemiz kadın, inkarcıların oldukça çirkin bir iftirası ile karşı karşıya kalır:

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın." "Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi." (Meryem Suresi, 27-28)

Kavminin iftira, suçlama ve çirkin tavırları karşısında Hz. Meryem, tevekküllü ve sabırlı tavrından asla ödün vermez. O, Allah’ın ve O’nun yardımının hep yanında olduğunu bilincindedir. Allah’ın buyruğuna uyar, konuşma orucu tutar. Ancak Allah, henüz beşikteki oğlu Hz. İsa’yı konuşturur ve bir mucizesini insanlara gösterir.

Gerçekte ise kavmi, Hz. Meryem’in iffetinin farkındadır. Onları asıl kızdıran Hz. Meryem’in kendi batıl dinlerini bırakarak Müslüman olmasıdır. Ayrıca beşikte konuşarak peygamber olduğunu müjdeleyen Hz. İsa’nın annesi olması da dedikoduların ve iftiraların bir diğer nedenidir.

Allah sonsuz adildir; her nefis yaptıklarının karşılığını alır ve kimse haksızlığa uğratılmaz. İşte Hz. Meryem’e dillerini uzatanların hepsi yaptıklarının karşılığını dünyada da ahirette de azap olarak almışlardır. Attıkları iftiralar boşa gitmiş, Hz. Meryem’e ve Hz. İsa’ya hiçbir zarar verememişlerdir. Onları iftiralardan Allah temize çıkarmış; Hz. Meryem’den Kur’an’da övgüyle söz etmiştir. Bugün tüm dinler Hz. Meryem’i saygı ile anarlar.

İmran’ın kızı Meryem’i de (zikret). Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)

Hz. Meryem’e gerek o dönemde gerekse daha sonra yaşayan, çirkin suçlamalar yönelten düşük akıllı kişilerin, iftiraları nedeniyle uğrayacakları son, Allah’ın laneti olacaktır:

Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: "Kalplerimiz örtülüdür" demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar. (Bir de) İnkâra sapmaları ve Meryem’in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri. Ve: "Biz, Allah’ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa’yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.)… (Nisa Suresi, 155-157

Geçmişte, din ahlakını yaşayan insanlara yöneltilen iftiralar nasıl amacına ulaşmadı ise, bugün de inanan insanlara atılan iftiralar hiçbir sonuç vermeyecektir. Allah’ın sünneti gereği hiçbir iftiracı amacına ulaşamaz; attıkları çamurun asla bu değerli insanlar üzerinde izi kalmaz. Çünkü halis kullarını inkarcıların iftiralarından temize çıkaran Yüce Allah’tır. Kur’an bu konuda Hz. Musa’yı şöyle örnek verir:

Ey iman edenler, Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katında vecihti. Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 69-70)

Kuran’da tarif edilen müminler diğer insanlardan, Allah’ın sonsuz gücünün farkında olmaları nedeniyle farklıdırlar. Allah’ın gücünün farkında olmak, Allah’ın varlığını sadece sözle tasdik etmek değildir. Allah’ın varlığına inandığı halde Allah’tan korkup-sakınmayan ve Allah’tan yüz çeviren birçok insan vardır.

Mümin, Allah’ın büyüklüğünü yalnızca sözle dile getirmez. O, Allah’ın varlığını ve gücünü gereği gibi takdir eder, Rabb’ini aşkla sever, O’ndan korkup-sakınır ve yaşamını bu gerçeğe göre düzenler.

Dinden uzak cahiliye insanlarının yaşamları, Allah’ın tüm evrene olan hakimiyetinin farkında olmadan sürdürülen yaşamlardır. Böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığı açıktır. Bu insanlar kendilerini huzur ve mutluluğa götürecek çıkış yolunu bulamazlar. Kuşkusuz ki bunun önemli bir nedeni, Allah’ın değil insanların rızası için yaşamalarıdır. Bu kişiler doğru ve yanlışlarını çevrelerindekilerin beğenisine göre belirler, onların gözünde değer kazanmayı amaçlar, onların saygı ve sevgisini elde etmeye çalışırlar.

Gerçekte, insanların hoşnutluğunu hedefleyerek yaşamak zor iştir. Çünkü her insanın zevkleri farklıdır ve kişi bu yüzden çevresindeki insanların her birinin hoşnutluğu için ayrı çaba harcar. Değişik zevklere sahip insanlardaki uyumsuzluklar ve farklılıklar binlercedir. Kısacası, ‘insan için yaşayan’ kişi, aslında yüzlerce insan için yaşar.

O halde, "…İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir ilahtır…” (Nahl Suresi, 51) buyuran Allah’ın sonsuz aklına ve ilmine teslim olmak tek çözümdür. Tüm varlıkları ve insanı yaratan Rabb’i, kulunun nasıl yaşadığında mutlu olabileceğini bilir. Ve onlar için kurtuluşa giden yolu Kur’an’la haber verir. Bu yol yalnızca Allah’ın hoşnutluğunun arandığı dosdoğru yoldur.

Allah’ın dışında varlıkların hoşnutluğunu aramak şirktir. Şirk, Allah’a karşı işlenen büyük bir suçtur ve O’na iftiradır. Şirk koşan kimse, Allah dışında bir başka varlığı ilah edinmiş, onun için yaşıyor demektir. Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah, ahirette geri dönüşü bulunmayan pişmanlıkla karşılaşmadan önce insanları bu konuda uyarır. Öğüt almayanların sonu ise hüsran olacaktır.


Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın." "Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)

İnsan dünya hayatında tüm yaşamını adadığı ve hoşnutluklarını gözettiği insanlar tarafından hesap gününde yalnız bırakılacaktır. Her insan yapayalnız Rabb’inin huzuruna çıkacak, yapıp ettiklerinden tek başına sorgulanacak ve hoşnutluğunu gözettiği hiç kimse ona yardıma güç yetiremeyecektir.


Hatta kişi, dünyada iken çok sevdiğini söylediği yakınlarını; çocuklarını, eşini, dostlarını yalnızca azaptan kurtulabilmek için fidye olarak vermek isteyecektir. Ancak bu isteği asla kabul edilmeyecektir:

(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; Kendi eşini ve kardeşini. Ve onu barındıran aşiretini de; Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir... (Mearic Suresi, 10-15)

Çok açıktır ki; insanların hoşnutluğu üzerine kurulan bir yaşam, dünyada ve ahirette insanı kayba uğratacaktır. Oysa sıkıntı ve zorlukları gideren, müminlerin dostu olan, onlara hayır yolları açan, onları başarılı kılan ve mutluluğa ulaştırmaya gücü yeten yalnızca Allah’tır.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors