“Öldüğümde gösterişli bir cenaze töreni istiyorum; vasiyetimdir... Şehrin en güzel mezarlığından ... liraya mezarlık satın aldık. Aile mezarlığımız denize nazır. Her tarafı mermer; tamamını en kalitelisinden mermer kapladık. Ağaçlar da diktik; muhteşem selvi ağaçları."

Aklını kullanabilen bir insan için bu sözlerin ne kadar anlamsız olduğu açıktır... Oysa insan kara toprağın altına, simsiyah karanlık mezara girecektir. İki metre toprağın altındayken, üzerindeki mermeri, deniz manzarasını mı görebilecektir? Gideceği yer bambaşka bir alemdir. Ruhu Allah’ın Katına gidecek, orada yalnızca bedeni kalacaktır. Arkasından, "çok güzel ve kalabalık bir cenaze töreni oldu", "mezarı da çok muhteşem, gösterişli" denmesinin kişi için ne önemi vardır? Bıraktığı yer değil, insanın gittiği yerdir önemli olan...

Allah bütün bunları ibret olsun diye yaratır. Böylece insanların nasıl gaflete kapıldıklarını, nasıl bir akledememe durumuna düştüklerini bize gösterir. İnsan bu kişilerin gurur yapmalarına şaşırır; azgınlıklarına, saldırganlıklarına şaşırır, Allah’ın varlığının ve delillerinin farkında olmamalarına şaşırır. Kur’an’ın, "Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır. (Ra’d Suresi, 5) ayetiyle haber verdiği gibi, ölümü ve yeniden diriltileceklerini unutmuş olmalarına şaşırır.

Yaşadıkları hastalıklar da ölümü hatırlatmaz bu kişilere. Kimi kanser tedavisi görür, kiminde şeker hastalığı, kiminde kalp vardır hatta birçoğu ölümden dönmüştür. Allah’tan bahsetmez, ölümü düşünmezler. İnsanlar adeta bir düşünmeme sanatı geliştirmiş ve böylece gerçekleri unutmanın yolunu bulmuşlardır.

Allah, insanın gururunu ezecek her şeyi yaratmışken, bu kimseler acizliklerini düşünmezler. Sürekli bakım ister insan; bedenine bakmadığında perişan olur. Ancak bakımla temiz ve güzel olabilir. Allah, kadına da, erkeğe de acizlikler vermiştir. Sabah, akşam, gün içinde acizliklerini görürler. Ancak buna rağmen insanlar etkilenmez; enaniyetleri kırılmaz. Kanser olur örneğin, etkilenmez. "Ben bunu da yenerim" der, modern bir hastanede tedavi görmesiyle ve tedavi masraflarıyla övünür.

Bu büyüklük hissi, bu enaniyet, büyük bir mucizedir. Her gün defalarca aczini ve zavallılığını gören insanın bunu yapamaması gerekir. Nefsi bu denli azgın olan insanı Allah, "insan çok zalim, çok cahildir " ifadesiyle tarif eder.

Yüce Allah Kur’an’da, “Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi.” buyurur. Sebzeler, meyveler, türlü bitkiler, otlar toprakta oluşur. Hayvanlar o bitkilerle, insanlar da bitki ve hayvanlarla beslenirler. Dolayısıyla topraktaki malzemeler sürekli insana geçer. İnsan topraktan çıkar, yaşar, yaşlanarak geri gidiş süreci başlar; ömrünü bitirir. Ardından toprağın içinde kaybolup gider. Yaşam bu sistem üzerine kuruludur. Ancak birçok insanın neden yaşadığından haberi bile yoktur ve yanılgı içinde, ölüm gerçeğini düşünmeden hayat sürer.

Ömür çok hızlı geçer; inkar eden ya da iman eden her insan ölümlüdür. En sağlıklı, en gösterişli insan bile zifiri karanlık toprağın altına girer. Orada ise dünyadaki azgınlığından, enaniyetinden eser yoktur. “Onların fısıltılarını duyuyor musun?” (Meryem Suresi, 98) buyurur Allah. Gerçekten de onlardan hiçbiri hissedilmez ve fısıltıları işitilmez.

İstisnasız her insanın, ölüm gerçeğini görüp kabul edeceği bir an olacaktır. Ölümü unutan, yaşamı boyunca büyüklenen, hep “ben”, “ben” diyen kişi, daha ölümü tadarken her şeyin zincirleme çok kötü gideceğini anlar:

"Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin. (Enfal Suresi, 50)

Meleklerin azap ’müjde’siyle ölümü tattıktan sonra ahirette tadacakları ise kendisi için "yığıp-sakladıkları"dır. "Acı, yakıcı, zorlu ve sürekli ateş azabı"dır; "cehennemin dokunuşu"dur.

Hiç şüphesiz suçlular-günahkarlar, bir sapmışlık (dalalet) ve çılgınlık içindedirler. Ateşin içinde yüzükoyun sürüklenecekleri gün cehennemin dokunuşunu tadın" (denecek) (Kamer Suresi, 47, 48 )

Ölümü tatmaya hazır mısınız?..

Yüce Allah dünya hayatını, insanlardan hangilerinin daha güzel davranışlarda bulunacağını, kimlerin sadakat gösterip, kararlılıkla Kendisi’ne bağlı kalacağını denemek amacıyla yaratmıştır. Dünya, Allah’tan korkup sakınanlarla, O’ndan yüz çevirip nankörlük edenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan yeridir. Bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikler, iyiliklerle kötülükler, eksikliklerle mükemmellikler bir araya konmuş ve kusursuz bir imtihan sistemi kurulmuştur. İnsanlar, imanlarının ortaya çıkması için türlü şekillerde denenirler. Sonuçta da Allah’ı hakkıyla tanıyıp, takdir edebilenler inkarcılardan ayrılacak ve kurtuluşa ereceklerdir.

İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. (Ankebut Suresi, 2-3)

Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah’ın, Kur’an’da insanlara bildirdiği gibi, dünya üzerinde güzel olan her şey, zamanla güzelliğini yitirecek ve sonunda da yok olacaktır. Çevremizde gördüğümüz canlı ya da cansız her şey yıpranır ve bozulur. Bu, zamanla oluşan doğal bir süreç gibi düşünülür. Oysa bu bozulma, eskime ve yıpranma, Allah’ın üstün aklının hikmetlerini içerir. Yüce Allah hikmetle yarattığı bütün bu olaylarla, dünyanın geçici bir mekan olduğu mesajını verir ve bu konuda derin düşünmemizi ister.
Dünyanın geçiciliğini ve aldatıcı bir mekân olduğunu, gerçek yurdun ahiret olduğunu ve sonsuza dek süreceğini yalnızca bilmek yeterli değildir. Aslında burada söz edilen her kavram, özellikle sonsuzluk, sadece ‘bilerek’ anlaşılabilecek bir kavram da değildir. Bütün bu gerçekler, üzerinde derin tefekkür edilerek anlaşılabilecek konulardır. Rabbimiz Kuran’da, “Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?” (Kasas Suresi, 60) ayetiyle de haber verdiği üzere diğerlerinde olduğu gibi bu konudaki örnekleri de ‘düşünen insanlar’ için verdiğini belirtir.

Dünyaya Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için geldiğini, en önemli amacının Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu, dünyanın imtihan için yaratıldığını, asıl varılacak yerin ahiret olduğunu, dünyada yapıp ettiklerine göre hesaba çekileceğini, cennetle cehennemi düşünmek ve yaşamını tüm bu gerçeklere göre düzenlemek insanın en önemli sorumluluğudur. Aksi takdirde sadece doğan, büyüyen, çoğalan ve amaçsızca yaşam süren hayvanlardan bir farkı kalmaz. Yaratılmış her şey gibi insanın yaşamının da bir amacı vardır. Dünya hayatının göz açıp kapayıncaya kadar kısa olduğu gerçeğini fark edip, sadece Allah’a kulluk için yaşayan insanlar, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği müminlerdir.

Müminler yaşamlarının her anını, “Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide Suresi, 35) buyruğuna uygun olarak, Rabbimiz’in hoşnutluğunu kazanma ve Allah’a yakınlaşmaya yollar arayarak geçirirler.

Dünya hayatında yapılan ameller, Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık veren Allah’ın hoşnutluğu amaçlanarak yapılıyorsa Allah Katında birer salih amel olarak geçerlidir. Müminin her hareketinde, her sözünde, attığı her adımda, Allah’a daha yakın olmak, Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunun en fazlasını kazanma amacı vardır. Böylece yaptığı her davranış ve güzel söz, bir salih amele dönüşür ve hesap günü kendi lehine dengeleri değiştirerek onu sonsuz mutluluğa ulaştırabilir.

Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

Fakat insanların büyük bölümü Kur’an’daki ifadesiyle "zalim ve nankör" bir karakter göstererek Rabb’lerine şükretmeyi, O’na boyun eğmeyi ve itaat etmeyi unuturlar, O’nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünürler.

Bu yüzden de tüm amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince iyi bir yaşam sürmek, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir.

Allah için yaşamak ise hem dünyada güzel bir yaşama, hem de ahirette sonsuz cennet beklentisine neden olur. Mümin, bir iş yaparken, Allah’ı razı edecek şekilde yapmaya çalışır. “Ben bunu yapayım da, cennete gireyim” şeklindeki bir düşüncenin doğru bir yaklaşım olmadığını bilir. Önemli olan, yapılan davranışta Allah’ı hoşnut edip, O’nun sevgisini kazanma hissiyatının olmasıdır. Ve Rabb’imizin hoşnutluğunu kazanmış olmak da ayette bildirildiği üzere, mutlulukların en büyüğüdür:

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

Allah, rızasını kazanan kulları için, dünyadaki bu kısa yaşamın ardından sonsuz ve eşsiz mutluluğu yaratır. Ona ulaşabilmek için samimi dua eder mümin: “Allah’ım, Seninle kesintisiz , güçlü ve kopması olmayan bir bağlantım olsun. Her imtihanımda Seni göreyim; yaşadığım her olayı beni eğitmek ve imanımı olgunlaştırmak için hayır ve hikmetle yarattığını bana unutturma. Zorlu görüntülerle yüzleşme zamanı geldiğinde, sabır ve tevekkül göstermeme yardım et. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et. Ben Senden razıyım Rabb’im; Sen de benden razı ol...”

“Bir mü’minin diğer mü’min kardeşlerine karşı ilgisi, birbirini bağlayıp destekleyen bir binanın taşları gibidir.” (Hz. Muhammed(sav)

Peygamberimiz (sav), verdiği örneklerle müminlerin kardeşliğinin boyutlarını ve nasıl olması gerektiğini tarif eder: "Nasıl bir binanın tuğlaları, taşları, üst üste geliyor, birbirine kuvvet veriyor, birbirine yaslanıyor ve bir bina meydana geliyorsa, işte mü’minler de aynı bu binanın taşları gibidir."

Kur’an, "Sizi yaratan O’dur; buna rağmen sizden kiminiz kafirdir, kiminiz mü’min... (Tegabün Suresi, 2) ayeti ile dünyada insanların iki grup olduğunu haber verir: Müminler ve kafirler. O halde her insan ya mümin ya da kafirdir.

Dünya ve ahirette aynı özelliklerdeki kimseler bir aradadırlar. Ahirette nasıl cennet ehli cennette, cehennem ehli de cehennemde bir arada ise dünyada da iyiler birlikte, kötüler ve kötülüğü örgütleyenler de birliktedirler. O halde müminler birarada olmalıdırlar.

Kuşlar sürüler halinde bir arada hareket eder ve enerjiden tasarruf amacıyla V şeklinde uçarlar. Böylece en öndeki kuşlar, havanın kendilerine karşı oluşturduğu direnci arkadan gelen kuşlar için daha aza indirirler. Bu mucizevi uçuştaki sürüden, "bir kenarda yalnız da uçarım" diyerek ayrılan kuşun enerjisi kalmaz, yoluna devam edemez. Müminlerin birlikteliği de Kur’an ahlakından kaynak bulur ve ondan güç alır. Vicdanlı insanların birlikte olması çok önemlidir. Ayrı ayrı hareket etmek ise yanılgıdır; çünkü biliriz, sürüden ayrılan olursa kurt kapar. Bu nedenle müminler birlikte olmalıdırlar; birbirlerine muhtaçtırlar. Her mümine bir mümin lazımdır Allah’ı hatırlatması için. Peygamberimiz(sav)’in buyurduğu gibi; "Gördüğünüzde sizlere Allahü teâlâyı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!" [Ebu Ya’la]

Kur’an’da, insanın apaçık düşmanı olan şeytanın, "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım... (Araf Suresi, 17) dediği bildirilir. İnsanın önü, arkası, sağı, solu sarılmış durumdadır. İnanan insan bu durumdan Allah’a sığınarak kurtulabilir. Çevresindeki müminler de ona yardım eder, şeytanın telkinlerinden sıyrılmasına vesile olurlar.

Mümin yaşamının her anında şeytana karşı uyanık olmaya ve gördüğü yerde şeytanı alt edecek davranışlar sergilemeye dikkat eder. "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53) ayetinden öğüt alır mümin ve şeytana fırsat tanımamak için güzel söz söyler.

İnsan, şeytanın vesvesesine açık olursa, açıkta kalmış et kemik gibi çürümeye yüz tutar. Şeytanın ve sözcüsü nefsin telkinlerine karşı, müminler birbirlerine koruyucu kalkan olurlar.

Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi müminlerin kalplerini yumuşatır, Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.

Müminler arasında da bazen zor ve sıkıntılı anlar yaşanabilir. Böyle durumlarda insan, mümin kardeşinin iyi yönlerini ve onun Allah rızası için yaptıklarını düşünür. Allah’ın Kendi ruhundan üflediği ve yaratıp seçtiği müminle, hata da yapsa mücadele etmez. Dahası bırakıp gitmez, yanında olur. Bir annenin, hastalanan çocuğunu kendi başına iyileşir diye yalnız bırakmaması gibi... İnsanın yanında bir müminin olması, hataları da olsa, ecir vesilesi olur.

Bela müminlerin üzerine yağar; yağmur gibi yağar ama akar gider. Eğer sağanak yağarsa biraz nem kalır ancak güneş çıktığında o da kurur. Çünkü müminler birbirlerine güneş etkisi yaparlar.

Müminler arasında herhangi bir rekabet yaşanmamalıdır. Tek bir bedende, birbirleriyle uyum içindeki organlar gibi, her mümin bir diğerinin yardımcısı ve destekçisi olmalıdır. Yapılan işler sonucu Allah’ın verdiği başarı da bu ortak çalışmanın sonucunda gerçekleşir. “Hayırlarda yarış” Rahmani bir yarıştır. Bu yarışta kıskançlık ve rekabet gibi duygulara yer yoktur.

Allah, "Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (Saff Suresi, 4) buyurarak müminlerin bina gibi saf bağladıklarını bildirir. Sımsıkı kenetlenmiş müminlerden birine bir şey olsa, hastalansa diğerleri onu taşır. Bu durum dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz bile.

Müminler bir arada olmaktan büyük zevk alır, birbirlerini şevklendirir, kendileri için dilediklerini kardeşleri için de diler, kendi ihtiyaçları olsa da kardeşleri için özveride bulunurlar. Kur’an ahlakının yayılmasını hedefleyen ve Allah için yaşayan müminlerin kardeşliğini farklı kılan en önemli özellik ise Allah’ın dilemesiyle sonsuza dek devam edecek olmasıdır.


Mümin rüzgarda eğilen fidan gibi değil, fırtınada dik duran çınar gibidir. Müminler birlikte olduklarında ise ormanı oluştururlar. Ormanlar gibi oksijeni artırır; ’göğsü sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılınan’ kişilere şifa olurlar. Ormanlar gibi yağış getirir; kupkuru çorak kalpleri -Allah’ın izniyle- bereketlendirirler.

Allah, müminlerin birlikte olmalarını sağlayarak onları cennete hazırlar. Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi ve muhabbet, cennet halkının özelliklerindendir. Allah’ın dünyadaki tecellilerini görüyorsa insan ve bu dünyada müminlerle beraberse, umulur ki ahirette de onlarla beraberdir.

Cennette öyle güzel saraylar vardır ki, bunlar Allah rızası için birbirini sevenler içindir. [Hz. Muhammed[sav]]

İnsanın, dünya hayatındaki şeylere tutkuyla bağlanması ve yaşamının merkezine koyması ne kadar akılsızcadır. Dahası bağlandığı ve biriktirdiği her şey yok olacak şeyler iken... Kur’an’da Tekasür Suresi’nde ve diğer birçok ayette bildirildiği üzere Kur’an’da iktisat, tasarruf vardır, ancak ‘malı yığıp biriktirme’ yoktur.

(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi ’tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.’ "Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü."Hayır; ileride bileceksiniz. Yine hayır; ileride bileceksiniz. Hayır; eğer siz kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız, Andolsun, o çılgınca yanan ateşi de elbette görecektiniz. Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne’l Yakîn) görmüş olacaksınız. Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz. (Tekasür Suresi, 1-8)

Yığdıkları mallara güvenen kişilerin aksine inananlar, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren Allah’a güvenip dayanırlar. Her konuda olduğu gibi, maddi konularda da yalnızca Allah’a tevekkül ederler. Karşılığında Rabb’leri de "Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir."( Bakara Suresi, 261) ayetiyle bildirildiği gibi üzerlerindeki bereketini artırır.


Dünyevi malları sahiplenerek, hayır yolunda kullanmayan, biriktirdikçe biriktiren, saydıkça sayan ve bunlarla gururlanan kişinin alacağı karşılık -Allah’ın dilemesiyle- sonsuz azaptır:


"... O, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, ’hutame’ye atılacaktır. "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir." (Hümeze Suresi, 2-6)


Dünya malına duyduğu sevgi, insanın sapmasına neden olabilir. Elindeki mülkü Allah’ın verdiğinden gaflette olan, kendi kazandığını zanneden, bu nedenle büyüklenen ve kendini müstağni gören kişinin mala duyduğu hırs ve sevgi, kalbini katılaştırır ve vicdanını köreltir.


Hz. Süleyman, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et..."( Sad Suresi, 35) duasıyla, hoşnutluğunu kazanmak ve O’nun yolunda harcamak ve “Rabb’ini zikretmek” için Allah’tan büyük bir mülk ister.


Allah’ın, duasına icabet ettiği Hz. Süleyman, sahip olduğu muhteşem mülk nedeniyle Allah’ı övgüyle yüceltmiştir. Üstün bir güce sahip olmasına rağmen, her zaman Rabb’ine karşı derin bir saygı içinde olmuş ve dine hizmet etmiştir.


Samimi inanan insanlar mala farklı açıdan bakarlar; sahip olduklarının Allah’tan geldiğini, yine O’nun dilemesiyle gidebileceğini bilirler. Bu bilinçteki mümin, kendisine mal verildiğinde büyüklenmez, kibir ve gurura kapılmaz, şımarmaz. Malları kaybetme korkusu da yaşamaz. Allah’ın vermiş olduğu tüm nimetlere şükreder ve hepsini O’nun rızası için O’nun yolunda kullanır.


Mal ve mülk sevgisiyle yaşayanlar Allah’a kulluk amacıyla değil yığıp biriktirmek için yaşarlar. Dünyevi olan her şeyin birer imtihan vesilesi olduğunun bilincinde olan müminin ise sahip oldukları nedeniyle, Allah’a olan saygısı, korkusu ve sevgisi daha da artar.


Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin bilincinde, mallarını sırtlarına yüklenmeyip binek olarak kullanan insanlar kurtuluş yollarına doğru yol alırlar. Ve Allah’ın dilemesiyle binekleri onları Rabb’lerinin hoşnutluğuna, rahmetine ve cennetine ulaştırır…

İnsan, nefsini kötülüklerden arındırıp-temizlediği ve Allah’ın ilhamı olan vicdanına uyarak nefsinin tutkularından sakındığında Allah’ın dilemesiyle kurtuluş yoluna ulaşır. Bu, gerçek ve sonsuz kurtuluştur, yani Allah’ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanmak...

İnanan insanlarla inkarcılar arasındaki en önemli farklardan biri burada ortaya çıkar. Müminlerin aksine inkarcılar içlerindeki bu kötülüğe teslim olur, nefislerini örter ve tutkularının tutsağı olurlar. Yaşamlarını nefislerinin telkinlerine göre düzenleyen kişiler, adeta içgüdüsel bir yaşam sürerler.

Dünyevi istek ve tutkuları nedeniyle birçok kişi için ahlaki değerler önemini kaybeder, sonunda karakterlerini şekillendiren tek ölçü maddiyat haline gelir. Yaratıcının buyrukları, emrettiği güzel ahlak, bu insanların yaşamındaki önceliğini yitirir; mal yığıp biriktirmek tek amaç olur. İnsan ilişkilerinde dünyevi çıkarlar her zaman ön plandadır.

Ancak bu kişilerin göz ardı ettikleri bir gerçek vardır. Her şeyin sona erdiren ve inkarcılar için azapla dolu olan gün… İşte o beklenen gün çok yakındır.

Sonsuz yaşamın başlangıcında, Allah’a ve ahiret gününe inanmış olanlar cennette ağırlanırken, Allah’tan yüz çevirerek yaşamış olanlar cehenneme sevk edileceklerdir.

Bu, insanı bekleyen en önemli gerçektir ve bu gerçeğin üzerinde düşünmek gerekir. Kaçılamayacak olan bu gerçeği gözardı etmek, asla kaçışı olmayan sonsuz hayatı azapla geçirmeye neden olacaktır.

Çocuklar Gibi...

14 Ağu 2011 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Neden var olduğunu düşünmeyen, sorumsuz, şuursuz ve kayıtsız; gaflet içinde yaşayan birçok insan, Allah’ın varlığını bildiği halde O’ndan yüz çevirerek ömür sürer. Bu kişiler için hayat, ‘bir kez gelinen’, o nedenle doya doya yaşanması gereken bir süreçtir. Yaşamın tek kesin gerçeği olan ölüm, ahiret, cennet ve cehennemin varlığı hiç düşünmedikleri konulardır. Nefsani/dünyevi kısa ve geçici mutluluklar ardında koşturan bu kişiler öylesine uyuşmuşlardır ki, yapılan hatırlatmalar da yarar sağlamaz.

Kur’an ayetlerinde bu kimselerden, “Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar. (Mearic Suresi, 42) ifadeleriyle söz edilir. Çocukların akılları baliğ değildir ve sürekli oynar oyalanırlar. İşte dünya hayatına yönelmiş bu kişiler de çocuklar gibidirler; oyalanır, boşa vakit geçirir, ‘zaman öldürür’ler. Oysa zaman, ‘öldürmek’ için değildir; inanan insanlar için her saniye çok değerlidir. Onlar, Rabb’imizin “Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.” (İnşirah Suresi, 7) buyruğu gereğince boş işlerden uzak durur, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla tüm güçleriyle çalışırlar.

Yaratılmış her şeyin bir amacı ve görevi vardır. Ancak gafletteki bu insanlar, gerçek sorumluluklarının yalnızca Allah’a kulluk olduğunu düşünmezler bile. Çok kısa sürecek olan dünya hayatında sadece nefislerinin bencil tutkularını tatmin etmeye çalışır, ’yok olacak şeyleri’ şuursuzca kendilerine hedef edinirler.

Onlara göre yaşamlarında yanlış birşey yoktur, herşey yolundadır. Uyarılara kapalıdırlar, öğüt almazlar; çünkü kendilerini yeterli görürler. Bu kişilerin, Allah’ın Kendisini tanımaları için kullarına verdiği kalpleri, görme ve işitme duyuları mühürlüdür.

"Onlar,Allah’ın,kalplerini,kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir.Gafil olanlar onların ta kendileridir." (Nahl Suresi,108)

‘Anı yaşama’yı hayat felsefesi haline getirmiş olan insanlar, Rabb’imizin ibret olması için yarattığı görüntülere karşı duyarsızdırlar ve adeta at gözlüğü takmışcasına sadece baktıkları yeri görebilirler. Kendilerine ait olan küçücük bir dünyaları vardır. Şahit oldukları olaylar, onlar için ders çıkarılması gereken uyarılar değil, ‘yaşamın cilveleri’dir. Kuran’da bu insanların, "... Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen da) refah ve genişlikler dokunmuştu" dediler... (A’raf Suresi, 95) ayetiyle, izledikleri olaylar üzerinde düşünmedikleri ve hafife aldıkları bildirilir.

Ancak olayları hafife almanın, duyarsız davranmanın hiçbir yararı yoktur. Gafletteki kişinin dünyadaki duyarsız ruh hali, Rabb’i huzurunda yapayalnız durduğunda sona erecektir. Artık tüm gerçekler orada gözünün önündedir.

"Andolsun,sen bundan gaflet içindeydin;işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık.Artık bugün görüş gücün keskindir." (Kaf Suresi,22)

O gün ’görüş gücü keskin’ olan kişi için artık telafisi imkansız pişmanlık başlamıştır. Önemsemediği, dikkate almadığı azaba sürüklenir; ‘yürürlükte tutulan azap sözü’ üzerine hak olmuştur.

Allah, “Eğer bir ’oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımız’dan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.” (Enbiya Suresi, 17) buyurur. Dünya hayatı oyun ve oyalanmak için değil, imtihan amacıyla yaratılmıştır. İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ değildir. Ne kendi vücudundaki, ne de evrendeki sistemlerden herhangi birini kontrol altına alamaz. Hiçbirinin işleyişinde bir rolü de yoktur. ‘Herşey’, kendisi farkında bile değilken, tüm yaratılmışları düzen ve dengeyle idare eden Allah’ın kontrolünde gerçekleşir.

Yüce Allah, ihtiyaç duyacağı veya seveceği, haz alacağı tüm koşulları daha insanı var etmeden önce onun için hazırlar. Soluyacağı hava, sayısız çeşitlilik ve güzellikteki bitkiler, ruhu etkileyen estetik çiçekler, eşsiz nimetler, sevdiği insanlar, yüreğini coşturacak derecede güzel ve sevimli canlılar, kusursuz dengeler, mucizevi sistemler ve daha pek çok detayı Allah kulları için var eder.

İnsan dünyaya gözünü açtığı an, yaşamı için gerekli olan her şeyi hazır bulur. Her şey korunmaya/beslenmeye muhtaç bu canlının minik boyutlarına ve yaşam koşullarına uygundur. Annesinin sütü dahi doğduğu andaki tüm ihtiyacına yönelik olarak hazırdır.

Tüm yiyecekler, tüm dünya, tüm evren içeriğindeki her detayla insanın yaşam koşullarına uygundur. İnsanın ise bunlara sahip olmak için hemen hiç çabası olmamıştır. Muhteşem bir denge ve düzen emrindedir. İnsana daha kendisi bile habersizken bunların tümünü bahşeden Allah’tır.

İnsan bunları samimiyetle düşünecek olursa, şuurunu örten gaflet perdesini kaldırabilir ve sonsuz güç sahibi Allah’ı gereği gibi takdir edebilir.

Yüce Allah, gaflet halinden kurtularak Kendisine yönelip dönen, yalnızca Kendi hoşnutluğunu amaç edinen kullarını ise kuşatıcı rahmetine ve sonsuz cennetine ulaştırır.

"Rabbiniz sizin içinizdekini daha iyi bilir.Eğer siz salih olursanız ,şüphesiz O da,(Kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır." (İsra Suresi, 25)

Ahiretleri için çaba içinde olmayan insanlar, ölümle herşeyin biteceğini zannettikleri için dünyada zevk ve sefa içerisinde rahat bir hayat sürmek ve yaşanabilecek tüm zevkleri tatmak isterler. Huzurlarını kaçıran en ufak zorluk, onlar için azaba dönüşür. Bunların, Allah’ın imtihanı olduğunu düşünemez, müminler için kazanç zamanı olan zorlukların kayıp getireceğini zannederler.

Oysa ölümden sonra asıl gerçek ve sonsuz yaşam başlayacaktır. Hesap gününde, zor zamanlarda gösteremedikleri sabır, tevekkül ve teslimiyetli davranışlarından sorgulanacaklardır. En adil mahkemede hak ile hüküm verilecek, insanların yapıp ettiklerinin, yapması gerekirken göz ardı ettikleri ve ertelediklerinin hesabı tam olarak görülecektir.

Allah’tan içli bir saygıyla korkan müminler, Allah’ın hoşnutluğunu hedefleyerek yaptıkları her salih amelin, söyledikleri her güzel sözün, gösterdikleri sabır, özveri, sadakat ve kararlılıklarının karşılığını "hurma çekirdeğindeki iplikçik" kadar haksızlığa uğramadan alacaklarının bilincindedirler. Yaşadıkları zorluk ne denli şiddetli de olsa, Allah’ın vaadi olan destek ve yardım nedeniyle onlar en güzel ahlâkı sergilerler. Bu Allah’ın kullarına verdiği kolaylıktır; bu, imtihanın bir sırrıdır.

Sonuç Olarak;

Kur’an’ın tarif ettiği güzel ahlâk özellikleri, nefsin bencil tutkularının değil, vicdanın sesi dinlenerek kazanılabilir. İnsan ancak nefsani istek ve dünyevi hırslarını bir kenara bıraktığında diğer insanlara karşı anlayışlı, şefkatli, sevgi dolu ve özverili davranabilir. Mümin, her durum ve ortamda Allah’ın en fazla razı olacağı tavrı tercih eder. Bu yüzden kimi zaman karşısındaki insanların huzurunu ve mutluluğunu kendisinininden daha fazla düşünür.

İnsanlar Kur’anî ölçüleri kıstas alırlarsa, şefkati, merhameti, vefa ve sadakat duygularını aynı şekilde anlarlar. Böylece ahlâki değerler aynı olur, kişiye göre değişmez. Aksi durumda ise herkesin farklı ahlâki değeri olur. Toplumda doğruların bir tane olması gerekir. Kur’an’ın doğrularıyla yaşandığında, yani doğrular bir olduğunda, toplumda sağlıklı bir iletişim ve en güzel ahlâk anlayışı yerleşir.

Allah’ın tüm buyrukları ve hükümleri, insan fıtratına en uygun şekildedir ve hiçbirinde zorluk yoktur. Peygamberimiz (sav) Kur’an ahlâkının nasıl yaşandığının en güzel örneğidir. O, "Din kolaylıktır." (Buhari, Iman: 29; Nesai, İman: 28; Musned, 5:69) buyurarak, insanları dini yaşamaya davet eder.

Kur’an ahlâkıyla yaşamak, insan için Allah’ın dilemesiyle olabilecek en güzel yaşamdır. Diğer insanları böyle bir yaşama davet etmek, onların kalplerini de Kur’an ahlâkına ısındırmak, insanların Kur’an’a ve Peygamberimiz(sav)’in sünnetlerine göre yaşamalarına vesile olmak her müminin en önemli sorumluluklarındandır.

Kur’an ahlâkını yaşayan ve yayılması için mücadele eden müminlerin hayatlarını farklı kılan en önemli özellik ise Allah’ın dilemesiyle sonsuza dek nimet ve güzellikler içinde devam edecek olmasıdır.

... Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)

Kur’an ahlâkı, dünyada iyi bir yaşam sürebilmek ve sonsuz hayata hazırlanabilmek için Allah’ın kullarına bir lütfudur. Din ahlakı insanın fıtratına en uygun yaşam tarzıdır. İnsanı yaratan Allah, onun ihtiyaçlarını, nasıl yaşarsa sağlıklı, mutlu ve huzurlu olacağını en iyi bilendir.

Yaşam rehberimiz Kur’an’da namaz kılmak, zekat vermek gibi belli ibadetlerin yanısıra, yaşanması emredilen bir ahlâk anlayışı tüm detaylarıyla tarif edilir. Allah’ın razı olacağı pek çok davranış şekli Kur’an ayetlerinde haber verilir. Bu davranışların her biri Yüce Allah’ın buyruklarıdır ve ibadettir. İnsanın 23 saatini Allah’tan uzak yaşayıp, günün yalnızca 1 saatini -namaz kılarak- ibadet için ayırması kuşkusuz yanılgıdır. "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (En’am Suresi, 162) ayetiyle bildirildiği üzere Allah’a kulluk ve ibadet insanın tüm gününü, yaşamının tamamını kapsar.

Yardımseverlik, bağışlayıcılık, güleryüz, ince düşünce, hoşgörü, özveri, vefa, adalet, sadakat, tevekkül, ihlas, şevk, temizlik, dürüstlük, şefkat, vicdan, tevazu, kanaatkarlık, sabır… Kur’an ahlâkının bu güzel özellikleri, insan fıtratına uygun, yaşayan kişiye mutluluk ve huzur veren, Allah’ın beğendiği ve övdüğü davranışlardandır.

Kur’an ahlâkını yaşamak, insanın üzerindeki tüm bağımlılıkları, kısıtlayıcı ve zorlayıcı ağırlıkları kaldırır, zincirleri kırar. Her şeyi yaratan ve her an kontrolünde tutan Allah’a güvenip dayanmak ve yalnızca O’nu dost ve vekil edinmek, O’na teslim olmak, insanın yaşamındaki korkuların, endişe ve sıkıntıların sonu anlamındadır.

Kur’an’dan uzak yaşayan toplumlarda çarpık bir ahlâk anlayışı yerleşmiştir. Ruhlarındaki bencil tutku ve dünyevi hırsların yönlendirdiği bu ahlâkı yaşayan insanlar, kibirli, bencil, acımasız ve zalimdirler. Bu kişilerin diğer kötü ahlâk özellikleri arasında ise şirk, kıskançlık, yalan, alaycılık, gıybet, pislik, fitne, israf, öfke gibi Allah Katında beğenilmeyen davranışlar vardır. Allah’ın kullarına emrettiği ahlâk bunun tam aksidir.

İnanan insanın sorumluluğu kuşkusuz, Allah’ın bildirdiği güzel ahlâkı en ince detayına kadar uygulamaktır. Kişi, yaşadığı cahiliye toplumundaki çarpık ahlâk anlayışının etkisinden sıyrılmalı ve bu rahmanî ahlâk özelliklerini kazanmak için çaba göstermelidir. İnsan her davranışını dikkatle Kur’an süzgecinden geçirerek, sapkın ve ilkel kültüre sahip cahiliye ahlâkından tam anlamıyla uzaklaşabilir.

Samimi bir iman ve derin bir Allah korkusu, insanı her an Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşamaya, şeytanın ve nefsinin telkinlerinden sakınmaya yönlendirir. Allah’a duyduğu içli ve saygı dolu korku, insanın aklını ve şuurunu açar, vicdanını her an devrede tutar.

Mümin, Rabb’inin kendisini her an gördüğünün ve işittiğinin bilincindedir. İnsanların arasındayken de yalnızken de, her durumda Allah’ın her şeye şahit olduğunu bilir. Vereceği hesaptan korktuğundan güzel ahlâkını her ortamda korur. Ahlâkta sabitlik ve kararlılık gerekir.

Zor Zamanlarda da Güzel Ahlâk

Dünyadaki imtihanın bir parçası olan zorluk, her insanın yaşamı süresince karşılaşabileceği bir gerçektir. İnanan insan için yaşanan zorluklar, Rabb’ine olan aşkını, sadakatini ve güzel ahlakını gösterme vesilesidir; ecir fırsatıdır. Ancak Allah’tan uzak yaşayan kişiler için ise umutsuzluk, isyan ve mutsuzluktur.

Allah, "Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155) buyurarak kullarına imtihan başlıklarını verir. İnsan aceleci yaratılmıştır ancak imtihan zamanında acelecilikte güzel ahlâk ortaya çıkmaz. Allah için güzel bir sabırla sabretmek çok güzeldir. Samimi kullara düşen, imtihanını güzel vermek ve alacağı notların yüksek olmasına çaba göstermektir.

Devam Edecek...

Ey iman edenler, sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti haber vereyim mi? Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda mücadele edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte ’büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur. Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi,11-12-13)

Kur’an ahlakından uzak yaşayan cahiliye toplumlarında insanlar, bu dünyanın yalnızca bir imtihan mekanı olduğunu unutur, kendilerine verilen nimetlerin sonsuza kadar sahibi olacaklarını zannederler. Dünyayı kalıcı gibi düşünür, ölümün varlığını, yakınlığını ve bir gün kesinlikle ölümle buluşacaklarını kavrayamazlar. Bu gerçekten mümkün olduğunca uzak durur ve gaflet içinde bir yaşam sürerler. Ölümün ve ahiretin unutulduğu bu toplumlardaki insanların yaşamları boyunca hırsla yöneldikleri tek hedef, dünyanın süslü görünen geçici değerleridir. Bu insanların tutkulu hırsı, ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir."(Al-i İmran Suresi, 14-15)

İnsanın dünyadaki kısa ömrünü "geçici bir misafirlik" olarak tanımlayan Bediüzzaman verdiği bir örnekte, “Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Ömür sermayenizi ve hayat kabiliyetinizi hayvan gibi, hatta hayvandan daha aşağı bir derecede şu geçici hayata ve maddi lezzetlere harcamayın. Yoksa sermayece en üstün hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en aşağıda olanından elli derece aşağı düşersiniz. (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 126-127) sözlerini söyler.

Bediüzzaman’ın sözlerindeki gibi, dünyayı gerçek yurt zannederek yaşamak büyük bir gaflet halidir. Dünyayı sonsuz ahirete tercih etmenin akılsızlığına ise Bediüzzaman; “Ebedi hayatı zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu geçici hayatı hasr-ı nazar etmek; ani bir şimşeği, sermedi bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.” (Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, s. 198 ) örneğiyle dikkat çeker.

Yalnızca dünyevi çıkarlar için yaşayan kimseler, daha ölümle karşılaştıkları an yaptıkları seçimin yanlışlığını ve sonsuz olanın, dünya hayatı değil, ahiret hayatı olduğunu anlayacaklardır. Bu kişiler, “Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık…” (Müminun Suresi, 113) ifadesiyle dünya hayatının kısalığını ikrar edecekler, ölümden ve ahiret yurdundan ne denli gaflette yaşamış olduklarına kendileri tanık olacaklardır. Ancak ahiretteki pişmanlık çözüm olmayacaktır; artık telafisi imkansızdır.

İnsanların gerçek yaşamları, ‘içinde temelli kalacakları’ ahiret yurdundadır. Bu önemli gerçeğin farkında olan müminler, ahiret mutluluğunu kazanmak için yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu hedeflerler. Dünyanın geçici süsleri ve zevkleri onları gaflete kaptırmaz. İlerleyen her saat, onları ahirete biraz daha yaklaştırmaktadır. Nefislerinin bencil tutkularını bastırmış, dünyevi tüm beklentilerini ahirete ertelemiş, kısacası dünyaya karşılık ahireti satın almışlardır. Bu alışverişlerinden dolayı, ahdini yerine getiren, tastamam veren kerem ve ikram sahibi olan Allah, onlara en büyük ödülü olan gerçek kurtuluşu ve sonsuz cennet hayatını lütfetmiştir.

Dini yaşamayan kişilerden "benim ailem çok dindardı", " dedem dini konularda çok bilgiliydi" gibi açıklamaları çok sık işitiriz. Ya da birine yaptıkları bir iyilikten zaman zaman söz eder, haklarında "ne iyi insan" denilsin isterler. Tüm bu davranışlarla karşılarındaki insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmaya çalışırlar.

Toplum dini bireylerinden "çalışmak ibadettir" sözünü sık sık duyarız. Kuşkusuz inanan her insan temiz ve iyi bir ahlak göstererek çalışır. Ancak çalışarak zaten ibadet edildiğini ve Kur’an’ın hükümlerini yerine getirmeye gerek olmadığını düşünmek yanılgıdır. İbadet, Allah’a kulluktur; işi gereği insanlara yardımcı olmak ise yalnızca Allah’ın hoşnutluğu amacıyla yapılırsa ibadettir. Gerçek anlamda kulluk, Kur’an hükümlerini eksiksiz olarak yerine getirmek için gayret etmek ve Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamaktır.

Dinden uzak yaşayan bazı kişiler de rahat yaşamlarının verdiği güvenle ’Allah’ın sevgili kulu’ olduklarını düşünür, "Allah beni sevmeseydi bu aileyi, evi, malı, mülkü, vermezdi" ya da "Allah her dileğimi kabul etti" diyerek doğru yolda olduklarını ifade ederler. Oysa bunun bir ölçü olmadığı Kur’an’daki "Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56) ayetiyle haber verilir.

Kur’an’da tarif edilen mümin modeli, Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini bütün kişisel çıkarların üzerinde tutan, ahireti için ciddi bir çaba içinde olan samimi ve dürüst insan karakteridir. Toplum genelinde ise "din belli bir yere kadar yaşanır, aşırıya kaçmamak gerekir" gibi din dışı mantık yerleşmiştir. ’Aşırı’ olarak görünen ise Allah yolunda çaba göstermek, inkarcı görüşlere karşı fikir mücadelesi içine girmektir.

Müslüman kimliğiyle bilinen birçok insan, Rabb’ine olan sorumluluklarını unutarak, dünya hayatının yalnızca dünyevi şeyler üzerine kurulu olduğu yanılgısıyla, din ahlakını tebliğden ve Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmaktan kaçınır. Bu kimselerin en büyük amaçları para kazanmak, çocuklarına iş kurmak, geleceklerini garantiye almak, onları evlendirmektir. Namaz kılar, kurban keser, belirli ibadetleri yapar, vakit buldukça umreye giderler. Kur’an ahlakının anlatılması ve yaygınlaştırılması amacıyla yapılan her türlü girişimde ise hep geride kalır, yaşananları uzaktan izlerler. Yaşamlarında ve iman anlayışlarında akılcı ve aktif bir yaklaşımları yoktur.

Oysa Kur’an ahlakını anlatmak, iyiliği emredip kötülükten menetmek müminlerin en önemli sorumluluklarından biridir. Ancak söz konusu kişiler bu konuda hiçbir çaba içinde olmaz, riske girmezler.

İnsanın islam’ı kabul edip yaşamasının asıl nedeni, Allah’tan başka ilah kabul etmemesi, Allah’a iman etmesi ve O’na teslim olmasıdır. Mümin, Kur’an ahlakını yaşamak, yaygınlaştırmak ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaşar. Din başka bir amaçla yaşanıyorsa, bunun adı gerçek iman değildir. Samimi inanan insan, asla diğer insanlara gösteriş yapmayı, toplumda bir yer edinmeyi ya da çıkar sağlamayı hedeflemez.

İman edenler hayata Kur’anî bakış açısıyla bakarlar. Samimi Müslüman’ın farklı bir ’hayat felsefesi’ yoktur; şeytanın değil Allah’ın sistemine bağlıdır. Tek doğru yol Allah’ın bizler için seçtiği hak yol olan İslam’dır.

"Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et."

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors