Gerçek imana sahip insanlar kesintisiz bir ümit, şevk ve coşku içindedirler. Müminlerin yaşamlarının asıl amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır; bu uğurda güçleri yettiğince çaba harcar, asla vazgeçmez, geri dönmezler. Kur’an onları, "Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd eden", yani "çaba harcayan, gayret eden"ler olarak tarif eder.

Allah’a karşı kararlı ve halisane bir teslimiyet gösterirler ve hangi zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar yılgınlığa kapılmaz, "Allah bize yeter" derler. Bu yüksek ruhun kaynağında Allah’a duydukları derin aşk ve O’nun hoşnutluğunu kazanma şevki vardır.

Bu şevk imanla gelir; insanı bedensel ve ruhsal açılardan besler. Böylece insana güç, kuvvet, sağlamlık ve cesaret kazandırır. Müminler bu iman gücü sayesinde zorluklardan yılmaz, Rabb’lerinin nimetini durmaksızın anlatır, kınayanın kınamasından korkmaz, Allah yolundaki mücadelelerini sadakat ve kararlılıkla sürdürürler.

Müminlerin şevk ve coşkusu, cahiliyenin şevk anlayışından tamamen farklıdır. Dinden uzak kişiler anlık, kısa süreli heyecanlar yaşarlar. Müminlerinki ise imandan kaynak bulan sürekli bir coşkudur. Neşesizlik imanla çelişir. Sevinç, heyecan ve coşku yoksa imanda bir rahatsızlık vardır.

Samimi müminler coşku ve şevki yalnızca kendi içlerinde yaşamaz; tüm inananların şevkini, coşkusunu ve heyecanını sürekli ayakta tutmaya çalışırlar. Bu çok önemli duyguyu yaşamaları için kardeşlerini de "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayeti gereği şevklendirirler.

"Allah’ın dinine hizmet"in verdiği coşku, müminlerin yaşamlarının sonuna dek artarak sürer. Bu çok büyük bir nimettir; güçlerine güç katar. Sabır ve tevekkül göstererek zorlu imtihan zamanlarında dahi şevklerini yitirmeyenlere müjdeler vardır. Çünkü onlar, tuttukları dosdoğru yoldan vazgeçip şeytanın sarp yollarına sapmaz, "orta bir yol" tutarak dini yaşamayı yeterli görmez, "yarışıp öne geçenlerden" olmayı hedeflerler. Onlar "eni göklerle yer kadar olan cennete kavuşmak için" (Al-i İmran Suresi, 133) yarışırlar.

Dünya özel olarak var edilmiş bir imtihan mekanıdır; yeryüzünde her olay Allah’ın bilgisi ve kontrolü altındadır. Kur’an’da herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğu, "O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmediği" ayetlerle çok açık bir şekilde açıklanır. Dünya hayatında birçok imtihan vesilesini Allah özel olarak, hayır ve hikmetle yaratır.

Müminler, Allah’ın belirlediği kader dahilinde imtihanın gereği olarak korku, açlık, mallardan ve canlardan eksiltmeyle sınanacaklarının bilincindedirler. Kuşkusuz bu yolda mümin birçok zorlu olay yaşar. Karşılaştığı olaylarda şükreder, sabreder ve ardından gelecek hayır ve güzellikleri ümit eder. Zorluğun kısa sürede geçeceğini, karşısına çıkan olayla denendiğini, güzel ahlak sergilerse sonsuz cenneti umut edebileceğini bilen mümin, fırtınada dimdik duran çınar gibidir; asla sarsılmaz.

İmanın gücü oranında, insanın şevkle dini yaşaması da kolaylaşır. Ancak imanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.

Ancak, imanı kuvvetli insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Bu nedenle en önemli şey güçlü bir imandır. Güçlü bir Allah korkusu, güçlü bir Allah sevgisi yaşandığında dünya insana adeta cennet gibi gelir.

Birçok güçlük ve imtihan yaşamış da olsa, insan hayatının gerçek amacını unutmamalı, imani coşkuyu sürekli yaşamalıdır. Aksi durumda kişinin kalbi kararır, körleşir, katılaşır; vicdanı duyarsızlaşır, öğüt alamaz bir hale gelir ve dönüşü olmayan bir yola girer.

Allah’a samimi imanı yaşayalım ve O’nun hatalarımızı bağışlayacağını kuvvetle umut edelim; asla vazgeçmeyelim. Eksikliklerimizi gidermesi, şevkimizi artırması ve sonsuz güzelliklerini lütfetmesi için samimiyetle dua edelim.

Kur’an’da birçok ayette dağlardan söz edilir. Dağların jeolojik yapılarına, işlevlerine ve özellikle kıyamet günü alacakları duruma dikkat çekilir. Örneğin dağların önemli bir jeolojik işlevi Kur’an’da, “Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık... (Enbiya Suresi, 31) şeklinde ifade edilir.

Yukarıdaki ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliği haber verilir. Kuran’ın indirildiği dönemde insanların bilmediği bu gerçek, son jeolojik bulgular sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Dağların, yeryüzünün yüzeyindeki yükseltiler olduğu düşünülürken, yalnızca yükselti olmadıkları, dağ kökü denilen kısımlarının bulunduğu anlaşıldı. Dahası dağ köklerinin, dağların boylarının 10-15 katı kadar yer altına doğru uzandığı ortaya çıktı.

İşte dağlar bu özellikleriyle, bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzeyen bir işleve sahiptir. Örneğin zirvesi 9 km yükseklikte olan Everest Dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır.

Dağlar, yeryüzü kabuğunu meydana getiren çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda oluşur. İki tabaka çarpıştığında daha dayanıklı olan diğerinin altına girer. Yukarıdaki tabaka kıvrılarak yükselir ve dağ meydana gelir. Alttaki tabakanın yerin altında ilerlemesiyle de aşağıya doğru derin bir uzantı –dağ kökü- oluşur. Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısından, “kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” şeklinde söz edilir.

Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press kendi yazdığı Earth adlı üniversite ders kitabında, dağların kazık şeklinde yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları söyler.
Kur’an ayetlerinde, dağların bu işlevine, "kazık" benzetmesi yapılır:

Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)
Yine bir başka Kur’an ayetinde, "Dağlarını dikip-oturttu" (Naziat Suresi, 32) ifadesi geçer. Bu ayette geçen "ersayha" kelimesi "sabit yaptı, demirledi, yere çaktı" anlamlarına gelir. Dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Ve yerkabuğunu sabitleyerek kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz.

Dağların sabitlenme etkisi, izostasi olarak adlandırılır. İzostasi, manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yerkabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasındaki dengedir. Dağlar erozyon, toprak kayması veya buzulların erimesi gibi nedenlerle ağırlığını yitirebilir, volkanik patlamalar, toprak ve buzul oluşumu nedeniyle ağırlık kazanabilirler. Dağlar hafiflediklerinde sıvıların uyguladığı kaldırma kuvvetiyle aşağıdan yukarı itilir; ağırlaştıklarında ise yerçekimi nedeniyle manto içine gömülürler. Yerkabuğundaki bu iki kuvvet arasındaki denge, izostasi sayesinde sağlanır.

Bugün, yeryüzünün kayalık dış katmanı, derin faylarla kırılmış ve erimiş magma üzerinde yüzen parçalanmış plakalar halindedir. Yüzen bu plakalar, dağların sabitleştirici özelliği olmasaydı, dünyanın ekseni etrafında dönme hızı nedeniyle hareket halinde olacaklardı. Bu durumda yeryüzünde toprak birikmeyecek, toprakta su depolanmayacak, hiçbir bitki filizlenmeyecek; kısacası dünya üzerinde yaşam olmayacaktı.

Bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkan dağların çok yaşamsal olan bu işlevi, birçok Kur’an ayetinde, Allah’ın mucizevi yaratmasına örnek olarak verilir.

... Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı... (Lokman Suresi, 10)
Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl Suresi, 15)
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık. (Enbiya Suresi, 31)

Dağlar göründükleri gibi sabit değildirler, hareket ederler. Bu özellikleri, yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu, daha yoğun yapıya sahip manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket eder.

Yeryüzündeki kara parçaları 500 milyon yıl kadar önce birbirlerine bağlıydı. Pangaea adı verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu. 180 milyon yıl kadar önce Pangaea ikiye ayrıldı. Bu bölünmeyi izleyen çeşitli zamanlarda Pangaea’nın daha da küçük parçalara ayrılmasıyla ortaya çıkan kıtalar, sürekli olarak kara ve denizler arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla sürüklenirler.

Yüce Allah dağların hareketini Kur’an’da, “Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler...” (Neml Suresi, 88) ayetinde ‘sürüklenme’ olarak bildirir. Bilim adamlarının bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de ‘kıtasal sürüklenme’ anlamına gelen ‘continental drift’dir.

Bu bilimsel gerçeğin keşfedildiği döneme kadar insanlar, Kur’an ayetinde "dağları görürsün de, donmuş sanırsın" ifadesiyle haber verildiği gibi dağların hareketsiz olduğunu zannediyorlardı. Ayetin devamında ise mucizevi bir şekilde bildirildiği üzere dağlar, “bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler”.

Kıtaların kayması 7. Yüzyılda henüz gözlemlenmemiş bir bilgidir; dahası evrenin ve doğanın hurafe, batıl inanç ve efsanelerle açıklandığı bir dönemde Kur’an’da haber verilmesi kuşkusuz büyük bir mucizedir.

Söz ettiklerim dışında, bir Kur’an ayetinde dağların "yankıyla ses vermesi" ifadesi, radyoların çalışma sistemine işaret ediyor olabilir. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Andolsun, biz Davud’a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. "Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık. (Sebe Suresi, 10)

Radyo iletişiminde uzak mesafelerle iletişim sağlamak için "tekrarlayıcılar" kullanılır. İngilizce’de tekrar eden anlamındaki "repeater" denilen bu cihazlar, zayıf sinyalleri tekrarlayarak güçlendirir ve uzak mesafelere iletilmesini sağlarlar. Bu tür cihazlar özellikle yüksek binaların ve daha çok dağların üzerine yerleştirilerek en yüksek etkiyi oluşturması sağlanır. Ayette dağlara dikkat çekilmesi, ve "tekrarlamak, dönmek, sesi geri döndürmek" anlamlarına gelen Arapça "evvibi" kelimesinin kullanılması son derece dikkat çekicidir. Yukarıdaki ayette geçen "Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" ifadesi söz konusu teknolojiye işaret ediyor olabilir. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Evrenin dehşet verici görkemli bir şölenle sona ereceği kıyamet gününü tasvir eden çok fazla sayıda Kur’an ayetinde dağlardan söz edilmesi de oldukça hikmetlidir. O dehşetli sarsıntı gününde, dağlar yerlerinden oynayarak ’etrafa saçılmış’ renkli yünler gibi” olurlar. (Kaari’a Suresi, 5)

“Ve dağlar darmadağın olup”  (Vakıa Suresi, 5) ufalanır, “yeryüzü ve dağlar titremeye-tutulur ve dağlar göçüveren bir kum yığını” (Müzzemmil Suresi, 14) haline gelirler.

“Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman.”  (Hakka Suresi, 14), işte o gün, doğa kanunlarını ve evrendeki tüm dengeleri altüst eden bu muhteşem olaylar karşısında, insanlar yalnızca Allah’ın tek büyük güç olduğunu ve yalnızca O’nun hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Allah’ın sonsuz gücüyle yarattığı nimet ve güzelliklere nankörlük edenler, telafisi imkansız bir azap yaşayacaklar, dağların sarsıntısı gibi sarsılacaklardır.

Ve onda sabit yüksek dağlar var etmedik mi? Size tatlı bir su içirmedik mi? (Mürselat Suresi, 27)

Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin. (Bakara Suresi, 152)

Allah’ı zikretmek, insanı nefsanî kötülüklerden arındıran, kalbe güven duygusu ve huzur indiren, Allah’ın dilemesiyle kurtuluşa ulaşmaya vesile olacak olan en önemli ibadetlerden biridir. Kuran’da Allah’ı anmanın önemi "... Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür..."( Ankebut Suresi, 45) ayetiyle haber verilir.

İnsanı, ‘Rabb’i ile dost’ kılacak ve O’na yakınlaşmasını sağlayacak önemli yollardan biridir Allah’ı anmak. Rabb’ini dost edinmeyi amaç edinen insan, günlük yaşamının her aşamasında Allah’ı anmalı, verilen sayısız nimete karşı şükretmeli, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı hataları nedeniyle bağışlanma dilemeli ve Allah’ın adını yüceltmelidir. İnsan, yaşadığı her an, Allah’ın nimetini ve rahmetini hatırlayıp O’na yöneldikçe, sürekli ibadet durumunda olduğundan Allah’a daha da yakınlaşır. Karşılaştığı olaylar nedeniyle paniğe kapılmaz, öfkelenmez, üzülmez. Allah’ın kendisi için hazırladığı kaderden hoşnut olmadığı anlamına geleceği için, Rabb’inden gelen her şeyi sabır ve tevekkülle karşılar. Yüce Allah bir Kur’an ayetinde Kendisi’ni anmaları konusuna kullarının dikkatini çeker ve onları gaflet tehlikesine karşı uyarır:

Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. (Araf Suresi, 205)

İman sahibi insan, her sabah bir tür ölüm hali olan uykudan uyanır uyanmaz Rabb’i kendisine yeniden can verdiği için şükreder; Allah’a hamd ederek güne başlar. Gününü Allah’a adar; karşısına salih amellerde bulunabileceği vesileler çıkarması için dua eder. Amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olduğundan şevkle yatağından kalkar. Sabah erken kalkmak birçok insanın nefsine ağır gelir ancak mümin, kalktığı her sabahın kendisine verilmiş yeni bir fırsat olduğunun bilincindedir; zinde bir şekilde kalkar. O gün Allah yolunda neler yapabileceğini aklından geçirir.

İnsanın yaptığı işin hikmeti, onu Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak yapması ile oluşur. Bu nedenle mümin, Kur’an’da emredilen ahlakı her zaman büyük bir dikkatle korumaya çalışır. İman edenlerin bu özelliği, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’…” (Nur Suresi, 37) ayetiyle bildirilir.

Allah’ın zikretme konusunda Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Allah’ın kulunu sevmesinin belirtisi, Allah’ı anmayı sevmektir. Allah’ın kula buğz etmesinin belirtisi ise, kulun Aziz ve Celil olan Allah’ı anmaktan hoşlanmamasıdır.” (Câmiü’s-Sağîr, 3/1182)

Bediüzzaman’ın ifadesiyle ise kâinat baştanbaşa Allah’ı zikretme ve Allah’a şükretme mescidinden ibarettir. (Mesnevî-i Nuriye, s. 23)


Samimi inanan insan, Allah’ın hoşnutluğunu, sevgisini ve rahmetini kazanma beklentisi içindedir. O’na güvenip dayanır; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın Yüce Allah olduğunun bilincindedir. Yaptığı her işte, izlediği her görüntüde Allah’ın üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve O’nun sonsuz gücünü görüp, üzerlerinde derin düşünür. İnsan için tüm bunları görebilmek, tefekkür etmek, dile getirmek de büyük bir nimet ve ibadettir.


Allah’ı anmada gösterdiği gevşeklik derecesinde insan, Rabb’inden uzaklaşır. Kur’an ahlakını yaşamayan kimseler Allah’ı anmadıkları, hatta akıllarına dahi getirmedikleri için Allah’ın sınırlarını aşar, buyruklarını göz ardı etmeyi yaşam biçimi haline getirirler. Kur’an dışı sapkın davranışların altındaki neden, Allah’ı anma konusundaki gevşekliktir. Kur’an’a baktığımızda, Hz. Musa’nın sürülerini sulama işi sırasında dahi, arada gölgeye çekilip, "..Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24) sözleriyle Allah’ı andığını görürüz.


Allah’ın buyruklarına karşı duyarlı olmayan kişi, zaman zaman öyle hatalar yapar ki, kendini düzelttiğinde, nasıl yaptığına kendi de hayret eder. Bu olmadık hatalar, kişinin o an Allah’ı unuttuğunun işaretleridir. Allah’ı anma konusundaki gafletin boyutları ise “Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.” (Haşr Suresi, 19) ayetiyle haber verildiği üzere, kişinin imanı için büyük tehlikedir.

Birçok eksiklik ve kusurları olan bir varlıktır insan; yaratılmıştır ve yaratılmışlara has acizliklere sahiptir. Eksiklikten ve kusurdan münezzeh olan tek varlık yalnızca Allah’tır. İnsanın Allah karşısındaki acizliklerinin en önemlilerinden biri de unutmasıdır. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için Allah’ın her an hafızasında tuttuğu bilgilere ihtiyacı vardır. Allah o bilgilerden bir tane dahi eksiltme yaptığında, insan bu bilgiye yeniden sahip olmaya güç yetiremeyecektir. Böyle bir acizlik yaşandığında, insanlar "... Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip-iletir." (Kehf Suresi, 24) ayeti gereği Allah’a sığınır ve O’ndan yardım dilerler. Her şey gibi, insanın unuttuğu şeyi hatırlayabilmesi de yalnızca Allah’ın dilemesiyle mümkündür.

Allah’ı sürekli akılda tutmak, O’nun ayetlerini tefekkür etmek insanın aklını ve şuurunu sürekli açık tutar. Allah’ı her an zikreden insan, Allah karşısındaki aczini ve güçsüzlüğünü daha iyi idrak eder, yalnızca Allah’tan ister; O’na teslim olur.


Kur’an’da Yunus Peygamber’den söz edilen ayetlerde, “Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı. Eğer (Allah’ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı, Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı.” Saffat Suresi, 142-143-144) buyrulur. Çok açıktır ki tıpkı Hz. Yunus gibi Allah’ı çokça zikreden samimi kullar –Allah’ın dilemesiyle- kurtarılacaklardır.


İman eden bir insan günlük hayatın karmaşası içinde geçici de olsa, Allah’ı aklından çıkarmaz, Allah ile olan bağlantısını bir an bile koparmaz. İnsan Allah’ı anmadığı her an zayıf düşer. O’nu anmak insan ruhunun haz aldığı, lezzetli ve yemek içmek gibi gerekli olan bir şeydir. Yiyip içerek bedenini beslemeyi unutmayan insan, Allah’ı sürekli anarak ruhunu da besler.

Birçok insan genellikle zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Ancak mümin zorlukta da anar. Başına hastalık gelse buna da şükreder. İmtihan anı geldiğinde de hoşnut olur, zul görmez. Ne kadar zorluk isabet ederse, insan Allah’a o kadar yakınlaşır.

İnanan insan, Allah’ı çok anar ve hatırlatır. Bir Kuran ayetinde, (Bu nur,) Allah’ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler.  (Nur Suresi, 36) ifadesiyle Rabbimiz’in, isminin yüceltilmesine izin verdiği evlerden söz edilir. O halde Allah’ın buna müsaade etmesi de çok önemli şükür vesilesidir.

İnsan Rabb’ini unutursa, “…Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu…” (Tevbe Suresi, 67) ayetindeki ifadeyle, Allah da onu –zahiren- unutur... Bunu göze alabilir mi insan?...

İslam ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, samimi her Müslüman’ın hayali, özlemi ve duasıdır; ancak Kur’an’ın da müjdesi ve vaadidir. Yüce Allah, Kur’an’da gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları haber verir. Bu olayların zaman içinde gerçekleşmesi, Kur’an’ın mucizelerindendir. Kur’an ayetlerinde bildirilen haberlerden biri de İslam ahlakının yeryüzünde hakim olacağıdır.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)

Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan, katıksızca iman edenlerin yeryüzüne mirasçı kılınacakları da Kur’an’da haber verilen İlahi bir buyruktur. Kur’an’ın sonsuz ilim sahibi Yüce Allah’ın sözü olduğunu kanıtlayan bu konudaki ayetlerden bazıları şunlardır:

Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)

Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ’üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)

"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)

Kuşkusuz yaşamlarındaki öncelikleri Allah, Resûlü ve O’nun yolunda mücadele olan samimi inananlar, Kur’an ahlâkının dünyaya yayılmasını yalnızca hayal etmezler. Bunun için sözlü dua ettikleri gibi fiili anlamda da dua eder; malları ve canlarını ortaya koyarak yaşamları boyunca çaba içinde olurlar.

De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)

Peygamberimiz’e (sav) Kur’an’ın vahyedilmesinden yaşadığımız döneme kadar, ayetlerde belirtildiği anlamda dünya çapında İslam ahlakı hakim olmamıştır. İslam ahlakı çok geniş topraklara yayılmış ancak yeryüzünün tamamında bir hakimiyet gerçekleşmemiştir. Allah’ın bu vaadinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir.

İslam ahlakının hakim olması Rabbimiz’in hükmüdür; samimi ve şirk koşmadan iman eden kullarına bir vaadidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) hadisleri incelendiğinde ise İslam ahlakının dünyada hakim olacağı dönemin ahir zaman olduğu anlaşılır. (Kuşkusuz doğrusunu Allah bilir.)

İnsanların özlemini duydukları bu kutlu dönemde yeryüzü güzelliklerle dolacaktır. İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, haktan ve doğrudan yana üstün adalet anlayışı ve barış tüm dünyayı kaplayacak, haksızlık ve zulüm yeryüzünden kalkacaktır.

Güçlü olanın değil, haklı olanın güçlü olacağı bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında eşitlik yaşanacak, huzur ve güven ortamı sağlanacaktır. Yaşanan Kur’an ahlâkının sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekarlığa, kötülüğe ve harama yanaşmayacaklardır.

Bu dönem, Rabb’imizin tüm buyruklarının eksiksiz yerine getirildiği, adaletin, özverinin, yardımseverliğin en yoğun yaşandığı, kutlu bir dönem olacaktır. Bu paylaşmanın sonunda herkes eşit refah seviyesine ulaşacak, açlık, sefalet gibi sorunlar çözüm bulacaktır.

Tüm bunların gerçekleşmesi için ayrılıklar ve farklılıklar bir yana bırakılmalı, tüm Müslümanlar "kardeş" oldukları gerçeğini hatırlamalıdırlar. İnanan insanların kardeşliği, Allah’ın büyük nimetidir, şükür vesilesidir.

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadidir. Ve hiç kuşkusuz Allah vaadinden asla dönmez. Bu, Allah’ın dilemesiyle zaten gerçekleşecek olan bir olaydır. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman’ın ulaşmak isteyeceği ve hayal ettiği bu yaşam, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir ödüldür. Bu güzel dönemle müjdelenmek, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şereftir. Ancak hepimiz buna ne kadar vesile olduğumuzu, gerçekleşmesi yönünde ne kadar çaba gösterdiğimizi ve içten ne kadar dua ettiğimizi samimi olarak, tevilde bulunmadan düşünmeliyiz.

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

NOT: Bu süreçte kan, gözyaşı ve zulüm yoktur. Ayrıca İslam’ın yeryüzü hakimiyetini ütopya olarak görmek hata olur. Bizler sebeplere bağlı olarak yaşarız; Allah sebeplerden münezzehtir; vaadini dilerse sebeplere bağlı olmadan da yaratmaya gücü yetendir. Kendi öngörümüzle gerçekleşmeyeceğine inanmak, Allah’ın gücünü gereği gibi takdir etmemek olabilir, Allah esirgesin.

'Hak Rabb'inden Gelendir'

19 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

Cahiliye toplumlarındaki insanların din anlayışı oldukça çarpıktır. Kur’an dışındaki kaynaklardan edindikleri ya da etraflarındaki kişilerden duydukları bilgilerin din olduğunu zanneder, gerçek dinin güzelliklerinden yoksun kalırlar. Herkesin doğruları farklı olduğundan, toplumda birden fazla din yaşanır. Oysa dinin gerçek kaynağı, “Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (Bakara Suresi, 147) ayetiyle de ifade edildiği üzere Kur’an’dır.


Bu yanlış yolda yürüyenler, Rabb’imizin tüm insanlara kurtuluş rehberi olarak indirdiği Kur’an’da neler yazılı olduğunu merak dahi etmezler. Kafalarındaki soruların cevaplarını ise Allah’ın hiçbir şeyi eksik bırakmadığı Kur’an’da değil, farklı kaynaklarda ararlar.


Oysa Kuran’a bir kitap gözüyle bakmamak gerekir. Allah insanlığa oradan seslenir, sözü çok etkilidir. Kur’an ne diyorsa doğrudur; haktır, emirdir, farzdır. Kuran’ı çok iyi anlamaya çalışıp, Allah’ın işaretlerini takip etmelidir insan. Rabb’imiz hiçbir şeyi boş ve amaçsız yaratmamıştır.


Kitap okudukça birçok insanın kibri, enaniyeti artar. Allah, büyüklenenlerin ‘boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar’ geçirmiştir; ‘bu yüzden başları yukarı kalkıktır.’  (Yasin Suresi, 8) Kur’an’ı okumanın verdiği hissiyat ise farklıdır. “İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.” der Montaigne. Samimi inananlar da Kur’an’la doldukça Allah’ın sonsuz gücünü kavrar, boyun büker, Rabb’lerine teslim olurlar; onlar “çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler." (İsra Suresi, 107)


“…Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ’içleri titreyerek-korkar’…”( Fatır Suresi, 28) İlim sahibi olabilen, düşünen insanlar içindir Kur’an. Çünkü, gerçekte ilmin kaynağı da Kur’an’dır. Okuduğu her kitapla kibirlenen kişinin aksine, Kur’an okuyan insan, ayetler üzerinde düşünür, ürperen derileri ve kalbi yatışır, Allah’ın eşsiz kudreti karşısında kendi aczini anlar, O’na kul olur!

Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir Kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların Ondan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah’ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 23)

Bediüzzaman da Kur’an’ın tüm insanlık için bir öğüt, sakınan kullar için de bir hidayet kılavuzu olduğunu, "Kur’an-ı Hakim şuurlu insanlara imamdır, cin ve insan topluluğuna mürşiddir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikata öğretmendir..." (Sözler, s. 185) sözleriyle ifade eder.

Kur’an yaşam rehberidir. Rehberlik yapabilmesi için de bizim anlayacağımız bir dilde olmalıdır ki, neyi işaret ettiğini/tanıttığını görebilelim. İnsan yabancı bir ülkede kendi dilinde konuşan rehbere ihtiyaç duyarken, yaşamının rehberi anlamadığı bir dilde olabilir mi?..


Anlamalıdır ki, “(Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır . (Sad Suresi, 29) ayetiyle emredildiği üzere ayetlerini iyiden iyiye düşünebilmelidir.


Anlamalıdır ki, “Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır... (Bakara Suresi, 121) ayetiyle tarif edilen müminlerden olmalıdır.


Anlamalıdır ki, Kamer Suresi’nde 6 ayetteki, “Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı ? (Kamer Suresi, 17) çağrısına icabet etmeli, ayetleri düşünüp öğüt almalıdır.


Aksi halde durumu, “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir... (Cum’a Suresi, 5) ayetinde söz edilen kitap yüklü eşeğin durumuna benzeyecektir.


Kur’an Allah’ın kelamıdır; ülfetle değil, aşkla okuyalım. Kur’an’ı okutan, Kendisini tanıtan, iman ettiren, imanı artıran Allah, Kur’an’ı üzerimizde yük gibi taşımak yerine kalbimize yerleştirsin. Her okumamız, secdelerimizi, kıyamlarımızı artırsın ve bizi karanlıklardan aydınlıklara çıkarsın.


Üzerimizdeki gaflet perdeleri kalktıkça aydınlığı, son perde kalktığında ise –Rabb’in dilemesiyle-kurtuluş yollarını görebilmeyi umut edelim...

Allah Aşkının Yansıması

18 Ağu 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Gerçek sevginin yaşanabilmesi için, insanın her şeyden önce Rabb’ini derin bir aşkla sevmesi ve O’nun sevgisini kazanabileceği bir ahlak göstermesi gereklidir. Allah, sevdiği kullarının kalbine sevgi duygusunu yerleştirir ve diğer insanların kalbinde de onlara karşı sevgi kılar. Sevginin gerçek kaynağı, gerçek sahibi ve gerçek muhatabı yalnızca Allah’tır. “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) ayetiyle bildirildiği gibi Allah Katından değerli bir nimet olarak verilen sevgiyi yaşayabilmek için, insanın öncelikle Kuran’da tavsiye edilen üstün ahlak özellikleriyle buna layık olması ve bu nimete sahip olmak için dua etmesi gerekir. Sevginin Allah Katı’ndan verilen bir nimet olduğu Kuran’da birçok ayette bildirilir:

Onda ’sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)

Allah’ın dosdoğru yolundan yüz çeviren ve yaşadığı cahiliye toplumundan kopamayan bir insan ise, dünyada da ahirette de bu nedenle mutsuz olabilir, yapayalnız ve dostsuz kalabilir.

İyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık varlık olan Allah bizden Kendisini sevmemizi ve Kendisinden korkmamızı ister. Eğer insan, Allah’ı derin bir sevgiyle sevmiyor ve korkmuyorsa, Allah onun kalbindeki sevgi nurunu ve sevgi gücünü alır. Kişi ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne yaparsa yapsın, ne gerçek anlamda sevebilir ne de sevilebilir. Mümin ise Allah korkusunu, Allah sevgisini içinde taşıdığı ve çevresine Allah aşkıyla baktığı için, her yerde Allah’ın tecellisini görür. O nedenle derin sevgiyi çok şiddetli yaşar. Örneğin bir çocuğa baktığında, onda Allah’ın yarattığı güzelliği ve Allah’ın nurunu görür. Onda Allah’ın tecellisini görmekten derin haz alır, hoşnutluk duyar. Kalbinde şefkat, merhamet ve koruma hisleri oluşur.

İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Allah’ın tecellisine en çok tanık olunan kişi en çok sevilir. Kişiye bu sevgiyi veren de Rabbimiz’dir. Kadın ya da erkek, eğer eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer, mutluluğu yaşar. İşte bu gerçek aşktır, Allah aşkının yansımasıdır. Bu aşkı samimi yaşayan insan, ölümü de, acıyı da kabul eder. Allah, iman edenlerin bu güçlü sevgi anlayışlarını, “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71) ayetiyle haber verir.

İnsanın gerçek yaşamı, ölümü ile birlikte başlayan ahiret hayatıdır. Dünya her insanın geçici olarak ve sadece imtihan olmak için bulunduğu bir mekândır. Bu gerçeğin bilincindeki müminler, birbirlerine olan sevgilerini, birbirlerini ahiretteki sonsuz yaşamlarına hazırlayarak gösterirler. Kendileri Allah’ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanmayı ne kadar istiyorlarsa, diğer müminlerin de aynı sonsuz güzelliklere kavuşmalarını isterler.

Sonsuza dek kurtuluş imkanı olmayan azapla karşılık görme ihtimali, iman edenlerin bu konuda büyük kararlılıkla hareket etmelerini sağlar. Bu nedenle müminler birbirlerinde gördükleri hatalar konusunda uyarılarda bulunur, hiç vakit yitirmeden telafi etmeye ve birbirlerini Allah’ın hoşnut olacağı güzel ahlaka ulaştırmaya çalışırlar. Karşılarındakini her an iyi ve güzele davet eder, kötülüklerden sakındırmaya çaba gösterirler. Onların bu konudaki kararlı davranışları, gerçek sevginin de en açık göstergelerindendir.

İnsanların çoğu için yaşamlarındaki en önemli konu, kendi nefislerinin rahatıdır. Ancak gerçek sevgide, sevilen insanın nefsi ön plandadır. “…Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ’cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.  (Haşr Suresi, 9) ayetiyle de bildirildiği gibi, mümin sevdiği insanın rahatı için elinden gelen her türlü çabayı gösterir, onun isteklerini, kendi isteklerine tercih eder.

Tüm bunların nedeni ise, kendisi için umut ettiği Allah’ın hoşnutluğunu, sevgisini ve cennetini, mümin kardeşinin de kazanması isteğidir. Bir insan, ancak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için karşısındaki kişiyi bu kadar özverili ve samimiyetle sevebilir. Ve işte onlar yakınlaştırılmış olan samimi müminlerdir.

Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde; Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden, Birazı da sonrakilerden. ’Özenle işlenmiş mücevher’ tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır. (Vakıa Suresi, 10-11)

Ahir zamandayız ve deccaliyetin en azgınlaştığı dönemi yaşıyoruz. Bu dönemde insanın mutlu olabilmesi için gerekli olan en önemli iki şey, Allah sevgisi ve Allah korkusudur.

İnsanlar bugün adeta çift taraflı bir kıskaç içine alınmıştır. Kıskacın bir ucunda ateizm, diğer yanında yobazlık vardır. Bu kıskaçtan kurtulup mutlu olabilmek için çözüm ne ateizm ne de yobazlıktır. Şeytanî sistemler olan her iki uç da insanı mutsuzluğa götürür; çünkü her ikisinde de Allah aşkı ve korkusu bulunmaz.

Materyalist Darwinist görüş insanı Allah inancından, Allah sevgisinden uzaklaştırdığı için mutsuzluğun kaynağıdır. Bu zihniyette olup da insanlara sevgi beslemek, gerçek anlamda mutlu olmak mümkün değildir. İnsan, maymun benzeri bir canlıdan evrimleştiğini ve bir süre sonra da sonsuza dek yok olacağını düşündüğü birini sevebilir mi?.. Gerçek sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanır. Allah’ı sevmeyen kişinin yaşayacağı mutluluk kısa süreli, anlık ve geçicidir. Kalp yalnızca Allah’ı anarak tatmin olur; ancak kalbi Allah aşkıyla dolu insan kalıcı mutluluğu yaşayabilir.

Yobazlık da ateizm kadar korkunçtur. Yobaz sevgiye, güzelliğe düşmandır, kavgaya hazırdır, tartışmacıdır. Nefret ve öfke doludur. Kendi görüşündeki, kendi çevresindeki insanlarla dahi tartışır. Kafası karmakarışıktır, görüşü pusludur. Enaniyet sahibidir; kendisini ilahlaştırmıştır.

Müslüman modeli olarak karşımıza katı, buz gibi, neşesiz, sevgisiz, donuk, üslubu bozuk kimseler ortaya çıkarılmaktadır. Dindar olmak neden bunları gerektirsin? Soğuk, buz gibi bir üslupla, yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle konuşan kişi neden örnek Müslüman modeli olsun? Kaldı ki bu kişinin anlattığı, din değildir; yobaz yalnızca kendi kafasındaki karanlığı ve kabusu anlatır.

Çözüm ne ateizm ne yobazlıktır; samimi Müslümanlık anlayışı çözümdür. Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği gibi özverili, asil, hoşgörülü, hayır gözüyle bakan bir anlayışa sahip olan Müslümanlar Materyalizmi, yobazlığı ve onların put sistemlerini yok edecektir; asıl dindarlık budur. Allah için yaşayan bu samimi Müslümanların sayısı artmalıdır.

Din sevincin bayramıdır. Allah’ı gerçek anlamda tanımanın, Allah’a aşk duymanın adıdır din. Samimi Müslüman o sevinci, o aşkı içinde hep taşıyan, güzelliğe eğilimli, sevgi dolu, neşeli, hayatı dolu yaşayan, cennetin güzelliklerini akılcı bir biçimde insanlara sunan kimsedir.

Kur’an nurdur. Kur’an’a tam tabi olan, Kur’an’ı yaşayan mümin nurdur. İnsanları mutlu eden, ferahlatan her şey Kur’an’dadır. Sahabe dönemi İslam’ı gibi dini yaşamak, sünnete uymak ferahlıktır, mutluluktur.

Allah’ın vaadi gereği İslam’ın özüne uygun yaşanacağı aydınlık günler yakındır. İnsanların sevinci, neşesi Allah’ın dilemesiyle geri gelecektir. Bugün ne eskisi gibi güzel tablolar, ne mimari eserler yapılmakta ne de önemli bilimsel gelişmeler kaydedilmektedir. Din gerçek anlamda yaşandığında, sanat, bilim, mimari hepsi geri gelecektir. Sebe Melikesi’nin, Hz. Süleyman’ın muhteşem sarayındaki muhteşem cam zemini su birikintisi zannederek etkilenip iman etmesi gibi, estetik, sanat ve güzellik imanları etkileyecektir.

İnsanı iyi ve güzele yönlendiren asıl güç dindir. İnsan dini yaşadığı için mutludur; Allah’ı sevdiği için yaşamı güzeldir. Zevk aldığı her güzellik, Allah’ın kullarına olan sevgisinin bir yansımasıdır. İnsan, yalnızca Rabb’i için yaşadığında, Allah sevgisini her hücresinde hissettiğinde, ve Kur’an ahlakını hayatına hakim kıldığında kıskaçlardan sıyrılarak gerçek kurtuluşa ulaşacaktır.

100 Kişiye Sorduk

17 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı, Tefekkür


"100 kişiye sorduk, 5 popüler cevap arıyoruz" cümlelerinden oluşan yarışma repliğini hatırlarsınız sanırım. Bir yarışma programı ile yaşamımıza giren, tam unutulmaya yüz tutmuşken bugünlerde bir başka yarışma programıyla yeniden gündeme gelen bu kalıplaşmış sözleri biz de sorduk.

Kuşkusuz bizim sorumuz, söz konusu yarışma programındakiler gibi "parmesan nedir?" ya da "flora ne demektir?" tarzında olmadı. Biz tek bir soru sorduk 100 kişiye. "Yaşamınızın en önemli amacı nedir?" sorusunu yönelttik. Aldığımız cevaplar şöyle oldu:

35 kişi, "çocuklarımın geleceğini garanti altına almak" dedi.
26 kişi, "daha iyi bir iş ve daha çok kazanmak" cevabını verdi.
14 kişi, "bir ev sahibi olmak" istediğini söyledi.
13 kişi, "iyi bir yuva kurmak" dedi.
10 kişi, "üniversite sınavını kazanmak" amacında olduğunu söyledi.
2 kişi ise "sadece hayatı yaşamak" cevabını verdi.

Şimdi aynı soruyu size yöneltiyorum. "Ne için yaşıyorsunuz, yaşamınızın en önemli amacı nedir?.. Daha iyi bir iş sahibi olmak, ev-araba satın almak, yaşamın tadını çıkarmak; bunlar mı amacınız?

Dünyanın en zengin insanı olduğunuzu düşünün. Onlarca odalı muhteşem bir evde bile oturuyor olsanız, aynı anda evinizin yalnızca bir odasını kullanırsınız. Gardroplar dolusu giysileriniz de olsa yalnızca birini giyersiniz. Yemek masanızda çeşit çeşit yemek de olsa en çok birkaç tabak yiyebilirsiniz.

Dahası dünya hayatında amaç edindiğiniz her şey sonunda yok olacaktır. Bu geçici ve sonlu olan şeyler, insanın hedefi olabilir mi?..

Birçok insanın dünya hayatındaki koşuşturması anlamsız bir hırstan kaynaklanır. Oysa amaç edinilen söz konusu şeyler ne hırs yapılacak, ne tutkuyla arzu edilecek, ne de sahip olunduğu için övünülecek şeylerdir. Tümü, "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir." (Hadid Suresi, 20) ayetindeki ifadeyle, geçici dünya hayatının aldatıcı birer metaıdır.

Yeryüzünde farklı toplumlardaki birçok insan, yalnızca bu dünyevi hedefler doğrultusunda yaşam sürer. Oysa insanın dünyada bulunma amacı bunların hiçbiri değildir. İnsanın, yaşamın ve ölümün yaratılma nedenini Kur’an, "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirir.

Dünyevi bu istekler amaç değil, insanın yalnızca Allah’ın rızasını kazanabilmesi için birer araçtır. Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerdir. Okul, iş, evlilik; yaşamın tamamı Allah’ın hoşnutluğu içindir. Büyüklük duygusunu tatmin için dünya hayatında başarı ve kazanç istenmemelidir. İnsanın, ölümü, ahireti, yapayalnız Rabb’i huzurunda sorgulanacağını unutarak kendisine yalnızca bunları amaç edinmesi ve kazandıklarıyla büyüklenmesi büyük yanılgıdır.

Nur Suresi 37. ayette “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” buyrulur. Kalplerinde Allah korkusu taşıyan insanları ticaret, alışveriş, okul, evlilik, eğlence hiçbir şey Allah’ı anmaktan alıkoymaz.

Çocuklarının sınav sonucunda iyi bir üniversiteyi kazanması bazı anne babalar için çok büyük bir olaydır. Çocukları, dostlarının çocuklarından daha iyi bir yeri kazandığı için bambaşka bir ruh haline bürünür, herkesi geçmiş olmanın, ezmiş olmanın heyecanını yaşarlar. Daha ’büyük’ olmaktan, diğer insanların kendilerine hasetle bakmalarından büyük zevk alırlar.

Oysa dünya hayatı bir "kuşluk vakti" kadar kısadır: göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Hırsla ve tutkuyla nefsani hedeflere yönelen kişinin bilmediği bir başka gerçek daha vardır. Allah’a iman etmediği sürece asla gerçek mutluluk ve huzuru bulamaz. Sınır tanımaz ve bitmek tükenmek bilmez tutkulara sahip olan nefis asla tatmin olmaz. Sürekli insandan yer, çalar, doymak bilmez. Hep daha iyisini, hep daha mükemmelini ister. Sahip olduğu hiçbir şey onu mutlu etmez. Kişi bu çarpık görüşleri nedeniyle hep mutsuzdur; acı, korku ve gerilim içinde yaşam sürer. Tek kurtuluş yolu Allah’a sığınmaktır. Kur’an bu sırrı da verir; yalnızca Allah’a yönelenlerin kalplerinin huzuru bulabileceğini bildirir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Dünya, istek ve tutkuların gerçekleştirileceği bir yer değildir. Vicdanlı insanlar Rabb’lerine yakın olma konusunda samimi bir istek duyarlar. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler. Davranışlarının her zaman Kur’an ahlakına uygun olmasına titizlik gösterirler. Ve derler ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162)

Hastalık, acizlik, zorluklar ve her an gerçekleşebilecek olan ölüme rağmen insanın sahte, parıltılı dünyayı ve onun çekici süslerini amaç edinmesi, ömrünü bunların peşinde koşarak geçirmesi ne büyük aldanıştır.

Cennette Yaratılsaydık?

16 Ağu 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Yüce Allah dünya hayatında herşeyi zıddıyla birlikte yaratır. Gece-gündüz, güzel-çirkin, sıcak-soğuk, aydınlık-karanlık, temiz-kirli, yeni-eski, genç-yaşlı, hepsi dünyada bir aradadır. Tüm bu zıtlıkların yaratılış hikmeti ise aralarında kıyas yapabilmemiz içindir. Bu yaratılış nedeniyle her şey zıttıyla bilinir. İyinin değeri, kötü ile anlaşılır. Herkes iyi olursa, iyinin değeri bilinmez. Güzellik, çirkinlikle değer kazanır.

Sahip olunan bir nimetin gerçek değeri de genellikle yitirildiğinde daha iyi anlaşılır. Bütün nimetlerin gerçek sahibi Yüce Allah’tır. O, mülkün asıl sahibidir; imtihan gereği dilediğine nimeti hesapsız verir, dilediğinden geri alabilir.

Örneğin sağlıklı olan insan genellikle sağlığının değerini tam anlamıyla bilemez. Ağrısı, acısı yoksa, kişi hep aynı şekilde sağlıklı olacağını zanneder. Ancak bir hastalık geldiğinde sağlıklı olmanın büyük bir nimet ve lütuf olduğunun bilincine varır.

Dünya geçici ve eksikliklerle dolu bir imtihan mekanıdır. Allah, insanı üstün özelliklerle yaratmış ancak ona acizliğini hatırlatacak birçok eksiklik vermiştir. İçinde yaşadığımız dünya da kusursuz sistemlerle yaratmasına rağmen içeriden ve dışarıdan yüzlerce tehlikeyle doludur. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar, atmosferdeki yıkıcı etkileri olan şiddetli rüzgârlar, fırtınalar; dünyanın derinliklerinde ise binlerce derece sıcaklıkta magma tabakası...

Diğer yandan sık sık mal ve can kaybıyla sonuçlanan doğal afet tehlikesi. Bunların hepsi imtihan ortamının gerekleridir. İnsan, hiç beklemediği bir anda bu tehlikelerden biriyle karşılaşabilir; övündüğü fiziksel bir özelliğini, mallarını ya da yakınlarını yitirebilir. Bütün bunlar insanın, hiçbir şeyin kendi kontrolünde olmadığını fark etmesi, Rabb’imiz karşısındaki aczini anlayıp boyun eğmesi ve geçici, kusurlu, sonlu dünyaya bağlanmak yerine sonsuz ahirete yönelmesi içindir.

Cennet ise eksikliğin ve fiziksel acizliğin olmadığı, insanın arzulayacağı her şeyin bulunduğu, kusursuz ve sonsuz bir mekandır. Eğer doğrudan cennette yaratılmış olsaydık cennetin kıymetini bilemezdik. Eksik ve kusurlu olanı bilmediğimiz için, sahip olduğumuz cennet nimetlerinin de bir anlamı olmazdı. Hiçbir güzellikten yeterince zevk alamazdık. Ayrıca affedici insanı affediciliği nedeniyle sevemez, nezaketli insanı onore edici güzel sözlerinden dolayı takdir edemezdik. İçinde Allah, peygamber aşkı taşıyan, Allah yolunda malını canını vermiş, şehitlik mertebesine yükselmiş insan bulamazdık. Bütün insanlar birbirine benzeyen, vasat insanlar olurdu. İşte bu durumda cenneti de gerçek değerinde hissedemez, güzellikler benzersiz ve kusursuz olduğu halde haz alamazdık.

Kur’an’daki Hz. Adem (as)’in kıssası bu konuda bizim için güzel bir örnektir. Hz. Adem(as) dünyaya gönderilmeden önce cennette yaratılmıştı. Kusursuz cennet ortamında mükemmel bir yaşam sürerken, İblis’in planı da hazırdı. Birer melek olacaklarını ve sonsuzluğu elde edecekleri söyleyerek, Hz. Adem’i(as) ve eşini kandırarak onları Allah’ın buyruğuna isyana sürükledi. Allah’ın, yaklaşmalarını yasakladığı ağaç konusunda onlara vesvese verdi. Ve "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim? Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız. (Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır. Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." (Araf Suresi, 19-25)

Ardından Yüce Allah onları dünya boyutuna indirdi. Dünya hayatını yaşayıp imtihan olduktan ve eğitildikten sonra cennet kapıları onlar için açıldı. Eğitimden geçtikten sonra cennete kavuştuğunda insan, her şeyden zevk alır. Çünkü acıyı, çileyi, zorluğu tatmıştır; zorluk yaşamayan insan gerçek mutluluğu bulamaz.

Allah’ın imtihanı kusursuzdur. Dünya hayatındaki eğitim çok önemlidir; yüreği Allah aşkıyla dolu mümin için Allah’tan nimettir, rahmettir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda çektiği çileler insanı inceltir; sağlığını, şevk ve heyecanını artırır, imanını derinleştirir.

İmam Rabbani konuyla ilgili olarak şunları söyler:

"İnsanlar, dünyada, birkaç gün dert çekmeselerdi, Cennetin, ebedi sıhhat ve afiyet nimetlerinin sonsuz lezzetlerinin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilmez."

Eğer her şey mükemmel yaratılsaydı, insan, imtihanın sırrını bilemeyecek, Allah’a kul olması gerektiğini anlayamayacak, Allah’ın rızasını ve cenneti kazanabilmek için bir çaba içinde olamayacaktı. Pek çok canlı, olağanüstü koşullarda da son derece dayanıklıyken, insanın birçok eksiklikle yaratılmış olması özel bir hikmet üzeredir. İnsan, aczini gördüğünde Rabb’ine daha yakınlaşır, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın cennetine ulaşabilmek için O’na içten yönelir.

Sonuç Olarak;

Hz.Adem(as) şeytana ve nefsine kanarak yasak ağaca yaklaştı; karşılığında aşağılara indirildi. O, dünyayı bilmediği için kıyas yapamamıştı ancak bizler, Allah’ın tarif edip tanıttığı cenneti, dünyadaki güzellikler vesilesi ile kıyaslama imkânına sahibiz.

Ahireti, dünyadaki kavramlarla kıyaslayarak cennetin kusursuz güzelliğini düşünelim, böylece cennet özlemimizi artıralım. Bizi sonsuz azaptan uzaklaştıracak, Allah’ın rahmetine ve sonsuz kurtuluşa ulaştıracak özelliklere sahip olma çabası içinde olalım.

Şeytan ve Sözcüsü

16 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Her Şeyin Üzerinde Gözetici ve Koruyucu Olan Allah’ın Adıyla

Şeytan, Allah’ın huzurunda "Adem’e secde etmesi" istendiğinde bu buyruğa direnmiş kibirlenip isyan etmiş, sapkın açıklamalar getirerek demagoji yapmıştır. Bahanesi de, insanın çamurdan, kendisinin ise ondan daha üstün olduğunu düşündüğü ateşten yaratılmış olmasıdır. Oysa Allah onun üstün olmadığını zaten bilmektedir, yaratan O’dur. Gerçekte çok zeki olan şeytanın yaptığı bu kıyas çok saçmadır ve baş kaldırısı için bir bahanedir.

Kur’an ahlakından uzak cahiliye insanının durumu da şeytanınki ile benzerlik gösterir. Şeytanın mantığında gördüğümüz gibi cahiliye insanı da, isyanına ve inkarına uygun bahaneler ileri sürer. Samimiyetsizliğini saklamak ve vicdanını rahatlatmak amacıyla şeytan gibi demagoji yöntemini seçer.

Şeytan, etkisine aldığı insanlara içlerindeki ‘nefisleri’ yoluyla sürekli sinsice bahaneler ürettirir ve bunun yöntemlerini gösterir. Kişi, şeytanın sözcüsü haline gelen nefsinin ve sürekli doğru yolu gösteren vicdanının sesi arasında sıkışır. Vicdan doğruyu fısıldar ancak şeytan da her an ve her durumda yaklaşarak kişiyi vicdanından uzaklaştırmaya çalışır.

Şimdiye kadar yaşamış bütün insanların dini yaşamamak için ileri sürdükleri bahaneler, teviller bu nedenle hep aynıdır. Çünkü hepsinin kaynağı aynıdır; şeytan ve emrindeki sözcüsü nefis. Kuran’da da yüzyıllardır insanların aynı bahanelerle din ahlakını yaşamaktan kaçtıkları bilgisi verilir:

Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, ’azgın ve taşkın (tağiy)’ bir kavimdirler.(Zariyat Suresi, 53)

Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. (Müminun Suresi, 81)

“Benim kalbim temiz, önemli olan da bu" ya da “Allah büyüktür, affeder” diyenler, iyi bir insan oldukları için cennete gideceklerini düşünenler, yaptıkları belli ibadetleri yeterli görenler yalnızca kendilerini kandırmaya çalışırlar. Aslında her ne kadar kendilerini kandırmaya çalışsalar da, bu kişilerin gerçeklerin bilincinde oldukları bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:

O gün, ’sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbi’nin Katı’dır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 12-15)

Ayette de haber verildiği gibi her insan kendisine basirettir. Bu nedenle kişinin mazeretler öne sürerek gerçekleri örtmeye çalışması oldukça anlamsızdır. Kişinin kendisinden daha kötü insanların olması, annesinin ya da dedesinin dindar olması, arada muhtaç insanlara yardım etmesi ahirette ona yarar sağlamayacaktır. “Ben Müslümanım” demesi de, Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek salih amellerde bulunmuyorsa kişiyi kurtaramaz. Her insan, “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur. Şüphesiz kendi emeği (veya çabası) görülecektir.” (Necm Suresi, 39-40) ayetleriyle de bildirildiği gibi Rabb’inin huzurunda yalnız başına yapıp ettiklerinin hesabını verecektir.

“…Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39); Rabb’imizin huzurunda hesap, nefsi devreye sokamadan seri verilecektir. O nedenle tevil yapıp nefsi temize çıkarmaya çalışmak anlamsızdır.

Nefsin verdiği bir diğer telkin de, kişinin ibadetlerini tam olarak yapamıyor olmasına işlerinin yoğunluğunun neden olduğudur. Bu mazeret ise asla geçerli değildir. Kur’an’a tabi olmak isteyen her insan, önceliklerini yine Kur’an’a göre belirlemelidir.

Allah’ın sonsuz gücünden ve herşeyi kontrolünde bulundurduğundan gaflette olan kişi, yine nefsinin şeytani telkinlerinin etkisiyle yaşamı boyunca gelecek korkusuyla yaşar. Bu insan şeytanı dost edinmiştir ve nefsinin bencil çıkarlarını tatmin edebilmek için artık herşeyi yapabilecek duruma gelmiştir.

İmam Rabbanî, “Makam, reislik, yükselmek ve büyüklenme gibi nefsin arzu ettiği şeyleri ona vererek nefsi terbiye etmeye kalkışmak; hakikatte, Allah’a düşmanlık etmesi için ona yardım edip destek olmaktır.” der. O halde, insanın asla doymak bilmeyen nefsini beslemesi, en büyük düşmanı olan şeytana yardımdır; onu güçlendirmektir.

Nefis insanı Allah’ı anmaktan, O’na kulluk etmekten ve tavsiye ettiği din ahlakını yaşamaktan uzaklaştırmak için ‘boş’ işlere yöneltir. Kişi amaçsızca hiçbir yararı olmayan işlerle oyalanarak vakit öldürür. Oysa vakit, öldürmek için değil, kazanmak içindir. “Vakit geçirmek” deyimi de toplumda yerleşmiş bir şeytani telkindir ve kişi de o nedenle bunu çok meşru görür. İnsanın, ölümün yakınlığından tedirgin olurken, zamanını müsrifçe tüketmesi ne büyük yanılgıdır.

Mümin ise, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunun bilincindedir ve yaşamını Allah’a kulluk etme ve Kuran ahlakını yayma görevi üzerine kurmuştur. Yüce Allah, "(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın..." (Bakara; 193) ayetiyle, müminin yaşama amacını ve yeryüzündeki halifesi olmasının getirdiği sorumluluğu açıklar.

Samimi iman eden insan şeytanın etkisiyle nefsinde bahaneler üretmez, günlük yaşamının ve ibadetlerinin, tabi olduğu Kur’an’a uygun olup olmadığı konusunda titizlik gösterir. Çünkü bilir ki, “…Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 119)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors