Dikkatli olmak birçok Kur’an ayetinde emredilen güzel bir davranış ve insana her konuda yararı olan bir özelliktir. Allah’ın bir sebebe bağlı olarak hayır ve hikmetle yarattığı her şeye ve tanık olduğu her olaya karşı insanın dikkatli olması şarttır. Mümin dikkatli olmalıdır ki dünya hayatına karşı da şuuru açık olsun.

Yaşanan olaylardan ders çıkarmak, öğüt almak, üzerlerinde düşünmek, devamında olabileceklere göre tedbir almak, ona göre davranmak dikkatli olmanın sonuçlarıdır. Kuran’a göre dikkatli olmak, Allah’ın gücünün, her an herşeyi sarıp kuşattığının, gizlinin gizlisini bildiğinin ve O’na döndürüleceğinin bilincinde olmaktır. Evrende herşey Allah’ın kontrolündedir; küçük ya da büyük her olay bir hikmetle yaratılır. Dikkatli olan insan zahirinde kalmaz; olayların anlamını, hikmetini görür, önemli ayrıntıları fark eder. Allah Müslümanların açık şuurlu ve dikkatli olmalarını ister. İnsanların, "dikkatli olun" ifadesiyle uyarıldıkları konuları kısaca inceleyelim...

Allah’ın Tek Hüküm Sahibi Olduğu Konusunda Dikkatli Olun

İnsan bazen günlük işlerin koşuşturması nedeniyle yaşadığı olayları, çevresinde gördüğü iman hakikatlerini Allah’ın yarattığını unutabilir, gaflete kapılabilir. Oysa Allah, evrendeki herşeyi kontrolü altında tutar ve insanın her yaptığını, konuştuğu her kelimeyi ve içindeki düşüncelerini bilir. Allah ayetlerde, bu gerçekten gaflete düşmemesi konusunda insana dikkatli olmasını buyurur:

“DİKKATLİ OLUN; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O’na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir.”(Nur Suresi,64)

“DİKKATLİ OLUN; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. DİKKATLİ OLUN; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır.” (Fussilet Suresi, 54)


Allah’ın Yardımından Ümit Kesmemek Konusunda Dikkatli Olun

Allah, Kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğini vaad eder. İnsanın bu konuda kuşkusu olmamalı, asla ümidini kesmemeli ve Allah’ın yardımını beklemelidir. Allah bu konuda da inananları dikkatli olmaları yönünde uyarır:

“Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. DİKKAT EDİN. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)


Şeytana Karşı Dikkatli Olun!

Şeytan insanın dikkatini dağıtmaya çalışır. Çünkü planlarını, dikkati dağınık kişi üzerinde daha kolaylıkla uygular. Allah’ın buyruğu gereği insan dikkatli olduğunda kafası şeytanın büyüsüyle dağılmaz; dikkat, şeytanın oyununu bozar.

Allah’ın buyruk ve yasaklarından yüz çeviren kişiler şeytanın telkinlerinin ve nefislerinin tutkularının yönlendirdiği kimselerdir. Allah, şeytanın taraftarı olan bu kişilerin hüsrana uğrayacaklarını unutmamaları konusunda, müminlere dikkatli olmalarını buyurur:

Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir. Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. DİKKAT EDİN; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 18-19)

“.....DİKKAT EDİN; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 22)

Allah’tan uzak yaşayan kişiler, ahirette -Allah’ın dilemesiyle- büyük bir hüsran yaşayacaklardır. O gün sorumluluklarını yerine getirmedikleri için büyük bir pişmanlık duyacak, büyük kayba uğrayacaklardır:

Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…" derler. DİKKAT EDİN, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür. (Enam Suresi, 31)

Allah’a Karşı Yalan Söyleyenler Konusunda Dikkatli Olun!

Münafık ve müşrik zihniyetli kişiler, dine kendilerince ilaveler yapar, yalanlar uydururlar. Helalleri haram, haramları helal kılar, dini içinden çıkılamayacak hale getirirler. Allah, bu kişileri bekleyen azap konusuna da dikkat çeker:

DİKKAT EDİN; gerçekten onlar, düzdükleri yalanlardan dolayı derler ki: “Allah doğurdu.” Onlar, hiç şüphesiz, muhakkak yalan söyleyenlerdir. (Saffat Suresi, 151)

Devam Edecek...

İçinde yaşadığımız toplumda pek çok insanın bir hedefi olmaksızın, gerçek amaçlarından uzak yaşadıklarına şahit olmaktayız. Amaçsızlık ve boşluğun hakim olduğu toplumda erkekler genellikle kahvehanelerde, kadınlar da televizyonda kadın programları ve dizi filmleri izleyerek zamanlarını geçirirler.

Toplumdaki gençlerin yaşamları da aynı amaçsızlık üzerine kuruludur. Ülkedeki ve dünyadaki önemli politik ya da ekonomik gelişmelerden habersizdirler. Yaşanan çok önemli olayları dahi bilmezler; kitap okumak ve kendilerini geliştirmek şeklinde bir düşünceleri yoktur. Belli bir konuda bir fikir ya da görüşe de sahip değildirler.

Tehlikeli olan ise insanların bir kesiminin de, toplum için zararlı ve batıl fikirleri savunuyor olmalarıdır. Başıboş yaşayan kişiler, bu batıl görüşlerin önderlerinin etkisine girmeye çok açıktırlar. Ki zaten ne tarafa çekilirlerse o yöne gidecek kadar hiçbir şeyin farkında olmayan bir ruh haline sahiptirler.

İşte bu nedenlerle kulluk sorumluluklarının bilincinde olmayan kişilere ve batıl fikirlerin ardında sürüklenenlere, dünyada varoluş nedenlerinin ve Kur’an ahlakının anlatılması gereklidir. Bu her Müslüman için Rabb’imizin farz kıldığı bir ibadettir.

İnkar edenler ve dinsizliğin yayılmasını amaçlayanlar, fikir ve yöntemleri farklı da olsa, amaçları yönünde gerekirse birlik ve beraberlik içinde hareket etmektedirler. Aynı şekilde iman edenlerin de birlik ve beraberlik içinde olmaları gerekir. Çünkü müminlerin bu sorumluluğu çok önemlidir.

Dünyanın her yerinde, yalnızca "Rabbimiz Allah’tır" demeleri nedeniyle çok çeşitli zorluklar yaşayan Müslümanlara uygulanan zulmün gerçek nedeni, dinsiz ideoloji ve materyalist felsefelerin dünya genelinde yaygınlığıdır. Bu sebepledir ki, tüm iman edenlerin bu ideolojilere karşı fikir mücadelesi içinde olmaları zorunludur.

Allah’ın iman edenlere verdiği gerçek akıldan yoksun inkarcılar, akıl dışı iddialar öne sürerek, kimi zaman cahil insanları çevrelerine toplayabilir, iman sahiplerini kınar, onlara karşı tepki gösterebilirler. İnananlar ise her dönemde Allah’a olan derin imanları ve aşkları nedeniyle asla bu tepkilerden korkmaz, örnek bir cesaret ortaya koyarlar. Dini yayma faaliyetlerinde son derece samimi ve cesur davranırlar. Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşamak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak ve diğer insanların da bu güzellikleri yaşamalarını sağlamak için çaba gösterir, her durumda kararlılıklarını korurlar.

Batıl fikir sisteminin savunucuları kınamalara aldırış etmeyen, etkilenmeyen güçlü kişiliğe ve güzel ahlâka sahip müminleri engelleyemeyeceklerini kısa zamanda anlarlar. Yalnızca Allah’tan korkan müminler, kınayanlardan ve kınamalarından korkmadıkları gibi, aksine kınayanlara korku salarlar. İslam ahlâkını yaşamayanların kınamaları, inananları daha da şevklendirir, azimlendirir ve motive eder. Rabb’inin sınırlarını gözeten, merhametli, adil, özverili, tevekküllü, hoşgörülü olan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, Allah’ın sınamak için yarattığı her olayda hayır gören, Kur’an ahlâkını yaşamada kararlı davranan samimi insanlar asla küçük düşmezler.


Kur’an’da müjdelenen müminlerin niteliklerinden olan iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, önemli bir üstün ahlak özelliğidir. Din ahlakını yaygınlaştırma mücadelesinin, insanı cennete kavuşturacak önemli bir ibadet olduğu Kur’an’da bir çok ayette haber verilir. Bir ayette “Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran Suresi, 142) ifadesiyle bu konuya dikkat çekilir.


“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et...” (Nahl Suresi, 125) ayeti gereği müminler, “fitne yeryüzünden kalkıncaya” ve “din Allah’ın oluncaya” dek mücadeleyi sürdüreceklerdir. Allah, Katından bir rahmet olarak, inkara karşı fikir mücadelesi içinde olan müminleri derece olarak üstün kıldığını müjdeler ve onlara cenneti vaat eder.


Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Din ahlakını yaygınlaştırmak amacıyla yapılacak fikir mücadelesi, kadın ya da erkek tüm müminlerin sorumluluğudur. Bu nedenle yaşanan dönem, Müslüman kadın için de yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kızı, eş ya da anne olma zamanı değildir. Kadınlar için örnek olan sahabe hanımlar, Müslümanlar arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Günümüzde de Müslüman kadın sahabe hanımlar gibi olmalı, dini anlatmada pasif durumda kalmamalı, cesur ve atak olmalıdır.


Tüm kutlu peygamber ve elçiler, onlarla birlikte hareket eden müminler, yaşamları süresince Allah yolunda hizmet, gayret ve mücadele içinde olmuşlardı. Peygamberimizle(sav) birlikte hicret eden müminler, ailelerini de bırakarak tehlikeleri göze almış ve sonsuz ahiret saadetini kazanmışlardır. Allah adına gerektiği gibi mücadele eden kutlu insanların, izleri hala o topraklardadır...

Müslümanın yerine getirmesi gereken önemli yükümlülüklerden biri tebliğdir. Tebliğ, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanları doğrulara davet etmektir. Allah Müslümanlara namaz, oruç, zekat ibadetleri gibi, tebliğ yapmayı da emretmiştir. Tebliğde, karşıdaki kişinin görüşleri, düşünceleri, inancı, cinsiyeti, ırkı, içinde yaşadığı toplumdaki kariyeri ayrım ya da tercih nedeni değildir. Çünkü Allah, tüm insanlığa tebliğ yapılmasını buyurur.

Allah’ın emri gereği tebliğ yapan samimi mümin hiç kimse hakkında "bu kişinin düşünceleri çarpık", "bu kişinin giysileri uygun değil", "onun başı açık" ya da "şu kişi değişik bir gruba mensup; bu yüzden konuşulmaz, tebliğ yapılmaz" şeklinde düşünmez. Böyle bir düşünce Kur’an’a ve İslam’ın çıkarlarına terstir; ayrımcılıktır.

Bazı kimseler, yukarıda özelliklerini belirttiğim kimselere tebliğ yapılamayacağı yönünde iddialarda bulunurlar. Ve böyle davranarak, düşünceleri ya da giysileri Kur’an’a uymayan insanları deccale, dinsizliğe hatta din düşmanlığına; dolayısıyla da cehenneme itmiş olurlar.

İnsanlık tarihi boyunca, bizler için önemli örnekler olan peygamberler de, dönemlerinde yaşayan, ulaşabildikleri herkese ve toplumların önde gelenlerine tebliğ yapmışlardır. Müşriklerin alay etmelerine, baskılarına, hakaretlerine ve iftiralarına rağmen, bu ibadeti yerine getirmişlerdir. Deli, büyücü, çıkarcı gibi sözlerle kendilerini alaya almaya çalışan kişilere de doğruları anlatmışlardır.

Peygamberimiz (sav) Mekke’de geçirdiği 23 yıl süresince, kendisine tabi olan az sayıda müminle birlikte İslam’ı tebliğ etmiştir. Dahası Mekke müşriklerinin, ateistlerin, dinsizlerin eziyet ve hakaretlerine rağmen yılmadan mücadele etmiştir. Kınayanın kınamasından korkmadan, kadın, erkek, köle, müşrik, dinsiz, kavmin önde gelenleri gibi, her düşünceden, her ırktan, her inançtan insanla görüşmüştür. Bu çaba Medine’de de sürmüş, Hristiyan ve Musevi din adamlarını da, inançlı olanları da, ateistleri de İslam’a davet etmiştir.

Kur’an’daki peygamber kıssaları, tebliğin ayırmadan her insana yapılması gerektiğini haber verir. Hz. Yusuf(as)’ın zindandaki mahkumlara, Hz. İbrahim(a.s.)’ın devrin en azgın karakteri olan Nemrut’a tebliğ yaptığını görürüz. Diğer yandan Hz. Musa (a.s.) Firavun’a tebliğ yapmıştır; kaldı ki Firavun İlahlık iddiasında bulunan bir inkarcıdır. Nemrut ve Firavun, şeytanın adeta kabuk gibi bağladığı kişilerdir. Tebliğde ayrımcılık yapılması gerektiğini söyleyenlerin mantığına göre Firavun ve Nemrud’a asla tebliğ yapılmaması gerekirdi. İnanan her insan, yaşadığı dönemin Firavun ve Nemrut’larına tebliğle sorumludur. Dolayısıyla müminler böyle bir sınır çizmezler.

Ayrıca tebliğ, Allah’ı gereği gibi tanımayan ve Allah sevgisinden habersiz olan kişilere yapılır. Allah’ı gereğince tanımayan bir insanın ise Kur’an’a uygun olmayan düşünce ve görünüş içinde olması doğaldır. Hatta tebliğ yapan insana karşı üslubu olumsuz da olabilir. Ancak mümin tebliğden vazgeçmez; çünkü "... bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu...” (Nisa Suresi, 94) ayetiyle bildirildiği gibi kendisi de daha önce cahil davranışlarda bulunmuştur. O her imkanı değerlendirir ve farklı yöntemlerle tebliğini sürdürür.

İnsana hidayeti verecek olan Allah’tır. Bu nedenle mümin, zorlayıcı olmaz ya da baskı da yapmaz. O yalnızca hakkı anlatır; Allah lütfederse kişi Allah’a yönelir. Ancak kişi yüz çevirir, kabul etmezse mümin, "sizin dininiz size benim dinim bana" hükmüne uyarak tebliği bırakır.

İman edenler Allah’ın buyruğuna uyarak inkarcılara sevgi duymazlar. Ancak mümin, Allah’tan yüz çevirmiş birine karşı sevgi duymasa da, o insanın iman etmesi için elinden gelen çabayı gösterir. Mümtehine Suresi, 1. ayette "... Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hala sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur." ifadesiyle inkarcılara sevgi yöneltmeme uyarısı yapılır. Bu kuşkusuz, o kişiye öfke duyma, onun kötülüğünü isteme anlamına gelmez. Tam aksine mümin, öğüt alabilecek olan insanlara dini tebliğ etmek, ölümü, ahireti, cennet ve cehennemi anlatmak, Kur’an’la uyarmakla yükümlüdür. Bu görevleri isteyerek ve şevkle yapar.

Tüm çabasına rağmen iman etmeyen kişiye ise mümin, "Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine Suresi, 8) ayeti gereği bozgunculuk çıkarmadığı sürece adil ve hoşgörülü davranır.

Tebliğ, ihtiyaç içinde olan her insana yapılır. İhtiyacı olan insanı görmezden gelmek, ayrımcılık yapmak ya da "insanlar ne der?" diye düşünerek Allah’ı ve dini anlatmamak gibi bir tercih olamaz. Allah ahirette bunun hesabını sorar.

Eğer insanları tebliğ yapılan-yapılmayan şeklinde ayırırsak, dünyadaki insanların yalnızca çok az bir kesimiyle konuşulacağı gibi bir sonuç ortaya çıkar. Bu durumda İslam ahlakının dünya hakimiyetinden söz etmek de imkansızlaşır. Çünkü İslam ahlakı tüm insanlığı kapsayacaktır. Kadın ya da erkek her dinden her milletten, her ırktan, her camiadan insan -Allah’ın dilemesiyle- dinin güzelliklerini yaşayacaktır.

Samimi müminlere düşen, Allah’ın beğendiği en güzel ahlakı yaşamak, insanlara bu güzel ahlakla yaklaşmak, onları da din ahlakını yaşamaya davet etmektir. Peygamberimiz(sav)’in ahlakı yaşandığında, Kur’an’a tam tabi olunduğunda-Allah’ın dilemesiyle- İslam ahlakı tüm dünyaya hakim olacak, barış, huzur, mutluluk ve sevgi insanlığı saracaktır.

Cahiliye toplumlarında yaşayan insanlar birbirine güvenmezler. Hatta "babana bile güvenmeyeceksin" sözü toplumda slogan haline gelmiştir. İnsanlar genellikle hep yalnızdırlar ve gerçek anlamda hiç dostları olmadığından yakınırlar.


Oysa güven duymak heyecan verici bir şeydir. Bir insana ölümüne güvenmek ve –Allah’ın izniyle- sonsuza kadar yanında olacağına ümit bağlamak. Ve asla vefasızlık, yapmayacağına inanmak. İşte insanların elinden alınan duygu budur ve bu çok büyük bir nimetin kaybıdır. Güven ve doğruluk yok olunca, geriye de zaten fazla bir şey kalmamıştır.


Günümüz evli eşleri de çoğunlukla birbirine güvenmeyen ve dost olamayan kişilerdir. Sık sık yalana başvururlar, kadın her an aldatılma ya da terk edilme korkusu içinde yaşar, erkek de çıkarları nedeniyle karısının kendisini maddi olarak değerlendirdiğini düşünür. Her ikisi de ruhlarına saygı duyulmadığından emindir. İnsanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi için güvendiği, sevdiği ve yalan söylemeyen, Allah’tan korkan, samimi insanlara ihtiyacı vardır.


Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. Ki O ( Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın… (Ahzap Suresi, 70-71)


İnsan karşısındaki kişiye güven duymak ister. Ancak yukarıdaki ayette de bildirildiği üzere doğru sözlü ve güven verici olabilmek için, kişide Allah sevgisi, Allah korkusu ve derin iman olması gerekir. Allah’tan korkmayan birine insan nasıl güvenebilir? Allah’ın sonsuz gücünü fark edemeyecek kadar zayıf akılda bir insandan ne derece dostluk beklenebilir?..


Dostluk, Allah korkusu ve sevgisi temeli üzerine kurulur. Birbirine sürekli yalan söyleyen, oyun oynayan, taktik geliştiren kişilerin gerçek dostluğu yaşaması imkansızdır. Bu kimselerin bulundukları ortamlar, bir tiyatro sahnesi gibidir… Bu, nefes almadan yalan söyleme üzerine kurulu bir oyundur.


Günümüzde samimiyetsizlik ve yapmacıklık insanlar arasında çok yaygındır. Samimi insanın tüm davranışları içinden geldiği gibidir ve kişi doğallığı nedeniyle çevresindeki insanları olumlu etkiler. İnsanın mimikleriyle, konuşmalarıyla ve düşünceleriyle tam anlamıyla kendisi olması gerekir. Ancak cahiliye bireyi düşüncelerinde dahi samimiyeti yaşamaz. Tepkilerini ölçmek için kurnazlık yaparak karşısındaki insana tuzak sorular sorar, tuzak üsluplar kullanır. Bu çok yorucu bir şeydir ve dürüst insan, dostuna bu tarz oyunlar oynamaz. Ayrıca kendisine böyle oyun oynadığını fark eden insan, o kişiye sevgi duyamaz. İnanan kadın ya da erkek ise son derece dürüsttür, asla tuzak kurmaz. Allah’ın rızasını amaçlayan bir insan en iyisini, en hayırlısını düşünür, karşısındaki kişinin de ona güveni tamdır.


İnsan dostunda, güvenin yanı sıra akıl, samimiyet ve dürüstlük arar. Bu özellikleri hissetmek insanı çok rahatlatır. Bir insan arkadaşının Allah’tan gücü yettiğince korktuğuna inanıyorsa, Allah’a aşkla bağlı olduğuna ve O’na tam teslim olduğuna inanıyorsa o zaman güvenin konforunu yaşar. Allah’tan derin bir saygıyla korkan kişi akıllıdır ve karşısındaki insanı çok etkiler. Onun her sözü güzel sözdür ve hoşuna gider, içini açar.


İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Mümin kardeşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı gören, ruhu onunla tatmin bulan insan, her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer, mutluluğu yaşar. İşte bu gerçek dostluktur; Allah aşkının yansımasıdır. Bu dostluğu samimi yaşayan insan, acıyı da, belayı da, her şeyi kabul eder. Rabb’imiz, iman edenlerin bu güçlü sevgi anlayışlarını, bir Kur’an ayetinde şöyle haber verir:


Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Güvenilir insan için nefsinin bencil tutkuları değil, dostlarının istekleri önceliklidir. Güven vermek isteyen insan nefsini terk etmelidir. Nefsini gözeten, onu örtüp-saran kişi, güvenilir olma özelliği gösteremez. Nefis şeytanın etkisindedir, şeytanın sözcüsüdür. Dolayısıyla nefsinin yanında olan kişi, gerçek anlamda dost olamaz. Çünkü yaşanan bir olayda seçim yapması gerektiğinde, arkadaşını değil, kendisini ve çıkarlarını seçecektir.


İnsanların birbirlerine güvenmiyor olması korkunç bir durumdur. Temeli Allah sevgisine değil, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanan arkadaşlıklar, insan için zamanla azaba dönüşür. Gerçek dostluklar kurmak ve gerçek dostluğun güzelliğini yaşamak isteyen insan, özellikleri konusunda öncelikle kendisini gözden geçirmelidir. Güvenilir olmak ve güven duymak, insan için çok önemli bir ihtiyaçtır. Bu, imanın getirdiği en önemli özelliktir ve insan için güven, dünyanın en büyük nimetlerinden biridir.


Mü’minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, ’güven duygusu ve huzur’ indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih Suresi, 4)

Etrafınızdaki birçok insanda sohbet ortamlarında ortaya çıkan ortak bir özelliği fark etmişsinizdir. Konuşulan konunun ciddi ya da sıradan olması önemli değildir: her durumda bu davranışı görebilirsiniz. Evet bu özellik, çocukluk günlerimizde arkadaşlarımız ya da kardeşlerimizle sıkça yaşadığımız-ama sonunda tartışmaya dönüşen- son sözü söyleme isteğidir.

İnsan bu özelliğini, ‘kişiliğini ortaya koymak’ olarak tanımlasa da gerçekte bu hoş olmayan bir davranıştır. Belki kişi gerçekten zeki, deneyimli ya da ileriyi görebilen bir insan olabilir. Ancak yine de insanın sadece kendi aklını beğenmesi, farklı görüşlere saygılı olmaması ve ısrarcı olması hata olur.

Son sözü söyleme isteği, çocukluk döneminin masum ısrarcılığından farklı amaçlar içerir. Bir yetişkinin ısrarcılığı, nefsindeki büyüklük duygusundan kaynaklanır. En büyük olma isteğine sahip kişi, sadece kendi söyledikleri yapılsın, onun fikirlerine itibar edilsin ister. Aksi durumda kişinin içindeki çatışma dışarıya yansır; sohbet, tartışma ortamına dönüşür. İnsanın kendisini tek söz sahibi görmesi, başkalarını dinlememesi, her olayın kendi yöntemiyle sonuçlanmasını istemesi her açıdan yanlıştır.

Konuşurken sesi yükseltmek, söz kesmek, kırıcı sözler söylemek kuşkusuz beğenilmeyen ahlak özellikleridir. Ancak bazı insanlar büyüklenme isteğinden sıyrılamaz, kötü alışkanlıklarını sürdürürler.

Güzel ahlak ise sevgi, saygı ve hoşgörüyle insanlara yaklaşmayı, görüşü doğru da olsa, kırmadan söylemeyi gerektirir. Kaldı ki herkesin, etrafındaki kişilerden öğreneceği, görüşüne başvuracağı birçok konu olabilir. Bazen ufak ancak önemli bir ayrıntı, hiç umulmayan birinin aklına gelebilir.

Kur’an bize Allah’ın, ilmini dilediğine dilediği kadar vereceğini ve her bilenden daha iyi bilen biri olduğunu haber verir:

... Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.(Yusuf Suresi, 76)

İnsan aczinin bilincinde olmalıdır; "benim" dediği ne varsa tümünü ona lütfeden Rabb’idir. Aklı da, aklını kullanarak ulaştığı sonuçlar da Allah’ın yaratmasıdır; Allah’ın diğer güzel sıfatları gibi aklının da insanda tecelli etmesidir. Eğer insan Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yaşama çabası içerisindeyse, Rabb’i onu en doğruya iletecek, doğru olanı yaptıracaktır.

Ebu Hureyre(ra) Peygamberimiz (sav)’i şöyle buyururken işitir: "Kul bazen içinde ne olduğu belli olmayan (yani kötülüğünü ve ne sabit olacağını düşünmeden) bir söz söyler de o söz sebebiyle ateşin içinde güneşin doğduğu yer ile battığı yer arasında daha uzak bir derinliğe kayıp gider!" (Sahih-i Buhari Cilt 14 syf. 6405)

Sözleriyle Allah’a olan yakınlığını ve sevgisini sergileyen kişiye, çevresindekiler de sevgi ve saygı duyarlar. Güzel söz söylemek insanların kalplerini birbirine ısındırır, aralarında dostluk ve güven oluşmasına neden olur, sevgi ve bağlılığı pekiştirir. Allah, bu güzel davranışına karşılık olarak, ona düşmanca bakanları dahi ‘sıcak bir dost’a çevirir.

İnanan insanlar son sözü değil, Allah’ın buyruğuna uyarak güzel ve hayırlı olan sözü söyler, bu konuda ömürlerinin sonuna kadar kararlılık gösterirler. Kur’an’ın ışığında bilirler ki, güzel sözleri Allah’a yükselecektir:

Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir... (Fatır Suresi, 10)

Dış dünyanın insan beyninde görüntü olarak oluştuğu bilimsel bir gerçektir. Dışarıdaki madde ile insanın bir bağlantısı yoktur. İnsanın gördüğü yalnızca Allah’ın beyninde yarattığı görüntüdür. Çevrenize baktığınızda cisimlerden yansıyan ışık, gözünüzün retina hücreleri tarafından elektrik sinyallerine çevrilir. Optik sinirler aracılığıyla iletilen bu sinyaller, beynin görme merkezinde yorumlanır, anlamlı bir bütün haline getirilir. Böylece izlediğiniz görüntü sizin için, ışığın asla giremediği kafatasınızın içindeki karanlıkta yeniden inşa edilir. Karşınızda olduğunu düşündüğünüz cismin görüntüsü, zannedildiği gibi sizin dışınızda değil, aksine içinizdedir. Hatta zihninizdeki bu görüntünün, dış dünyada maddesel bir karşılığı olup olmadığından da hiçbir zaman emin olamazsınız.

Dünyayı algılayış şeklimizin, içinde bulunduğumuz durumun, rüyalarımızdan pek farklı bir yanı yoktur. Rüyada da etrafımızdaki olayları, vücudumuzu, ses ve görüntüleri algılarız. Sevgi duyarız, düşünürüz, korkar, öfkeleniriz. Bir tehlikeden kaçar, kovalanır, bağırırız. Uyandığımızda, “kabusmuş” der, rahatlarız. Dünya da böyledir; bir rüya gibidir.

Uyanıp herşeyin bir rüya olduğunu anladığımızda, yaşadıklarımızın aslında fiziksel bir gerçekliği olmadığını; tümünün zihnimizde yaratıldığını fark ederiz. Uyanık olduğumuzu düşündüğümüzde ise, dünyanın kesin gerçek olduğu kanısına varırız. Ancak uyanık olduğumuz zamanki herşey de, aynen rüyamızda olduğu gibi zihnimizde yaşanır. O halde, şu anki algılarımızın da bir rüya olmadığından emin olabilir miyiz?

Rüya ile dünya hayatı arasındaki ilişki konusunda Descartes, "Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli bir şey oluyor." (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s. 263) yorumunu yapar.


Sonuç Olarak;

Rüyalarımız gibi gerçek hayatımızı da zihnimizde yaşarız. İzlediklerimizin rüya olduğunu düşündüren, uyandığımızda kendimizi yatağımızda bulmamızdır. Ancak bir gün bu gördüğümüz yaşamdan çıkıp kendimizi bambaşka bir yerde bulamaz mıyız?

Şu an da rüya görüyor olamaz mıyız? Tüm yaşamımız bir rüya olamaz mı? Ya gerçek olduğundan hiç kuşku duymadan bağlandığımız dünya hayatı da aslında bir rüya ise?..

Rüyadaki Hikmetler

22 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Rüyalar, ahireti kavrayabilmemiz için Allah’ın özel olarak yarattığı görüntülerdir. Allah sık sık ölümün, ahiretin ve cennetin nasıl olduğunu göstermek için rüyalar izletir. O, sonsuz merhametiyle sık sık hatırlatmalar yapar; ölümü ve ahireti hatırlatır. Bize göre karmaşık ancak O’na göre kuşkusuz kolay olan bir sistem yaratarak, hemen her gece kullarına uyarılarda bulunur. Kuşkusuz bu uyarılardan öğüt alabilenler vicdanlı ve samimi insanlardır.

Rüyalar adeta okul gibidir. İnsan uykusunda kabus görür; örneğin bacağını kaybeder. Uyandığında bacağının yerinde olduğunu görür; şükrünü yapar. Ya da sevdiği bir yakınının öldüğünü görür. Uyandığında kabus gördüğünü fark eder; yakınının değerini anlar. Malını mülkünü ya da parasını yitirir; bundan öğüt alır, malından infak eder, sadakasını, zekatını verir.

İnsan rüyasında yattığı yerde eğitilir. Dahası gerçek hayatta olduğundan daha da yoğun eğitime tabidir. Çünkü insan gerçek hayatta defalarca kolunu, bacağını ya da sevdiklerini yitirmez. Gerçekte olmayan şeyleri rüyalarımızda defalarca görür, uyandığımızda defalarca şükrederiz. Gerçek olmamasının mutluluğunu yaşarız. Dolayısıyla rüyalar hikmet ve hayırla yaratılır.

"İnsanlar Uykudadır, Ölümle Uyanırlar"

"İnsanlar uykudadırlar, ölümle uyanırlar" buyurur Peygamberimiz(sav). Kur’an’a baktığımızda insanların, öldüklerinde uykudan uyanır gibi, "... uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı?.." (Yasin Suresi, 52) dediklerini, öldüklerinin bir an akıllarına gelmediğini görürüz. Ardından "çağırıcı" çağırdığı zaman, "Eyvahlar bize; bu, din günüdür." (Saffat Suresi, 20) derler. Sonra Allah’a, "... Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü’minlerden olsaydık." (En’am Suresi, 27) deseler de Allah, "Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir..." (En’am Suresi, 28) buyurur.

Bu kişiler dünyaya geri gönderildiklerinde muhtemelen kötü bir rüya gördüklerini düşünecek ve eski azgınlıklarını bütün şiddeti ile sürdüreceklerdir. Allah’ın rüya yoluyla yaptığı hatırlatmalardan öğüt almayan; örneğin rüyalarında cehenneme gittiklerini gördükleri halde etkilenmeyen inkarcılar gibi onlar da, yaşamlarına kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

... Ölümle birlikte, insanın beyninde izlediği dünya görüntüsü yerine ölüm anı ve ahiret görüntüleri gelecektir. Allah’ın Kur’an’da haber verdiği gibi, insan adeta bir uykudan uyanıp rüyadan gerçek dünyaya geçer gibi, asıl, gerçek ve sonsuz yaşamına geçecektir

Ne Kadar Aciziz!

22 Ağu 2011 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Japonya’da yaşanan büyük deprem görüntüleri korkuttu. Ve gerçekte tüm insanlara ölümü ve ahireti hatırlattı. Özellikle son yıllarda dünyada sık sık mal ve can kaybıyla sonuçlanan doğal afetler gerçekleşmektedir. Depremler, yanardağ patlamaları, seller, yangınlar kısa bir süre içinde canlıları yok etmekte ve büyük hasarlara yol açmaktadırlar.

Diğer yandan yaşadığımız dünya içeriden ve dışarıdan yüzlerce tehlikeyle doludur. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar dıştaki tehlikelerden yalnızca bir kısmıdır. Güçlü çekim alanlarıyla, çevrelerinde bulunan herşeyi yutan karadelikler, kendilerinden çok büyük yıldızları, hatta galaksileri dahi kendilerine çekebilirler. Dünya da bu sonsuz boşluk içinde, her an bir karadeliğin etki alanına girebilir. Uzayda büyük çarpışmalar ve dev patlamalar olmakta, dünyadan milyonlarca ışık yılı uzakta gerçekleştiğinden insan bu olayları kendisinden uzak görmektedir.

Dahası, dünyanın derinliklerinde binlerce derece sıcaklıkta magma tabakası ve ayrıca dünyayı dıştan kuşatan atmosfer vardır. Atmosfer koruyucu bir tabakadır, ancak son derece kuvvetli ve yıkıcı etkileri olan şiddetli rüzgârlar, fırtınalar ve tayfunlar burada gerçekleşir.

İnsan, hiç beklemediği bir anda bu tehlikelerden biriyle karşılaşabilir, övündüğü ve gurur duyduğu fiziksel bir özelliğini ya da mallarını yitirebilir. Kişinin, hiçbir şey kontrolünde değilken, gökten yere her işi evirip çeviren Rabb’imiz karşısında acizliği nedeniyle boyun eğmeyip, büyüklenmesinin akılsızca bir davranış olacağı çok açıktır.

O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? (Veya) Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (A’raf Suresi, 97-98-99)

Yüce Allah her olayı sebep-sonuç ilişkisi içinde yaratmıştır ve bu yüzden bütün doğa olaylarının bilimsel birer açıklaması vardır. Üstün güç sahibi Allah, tüm bu olayları sebepsiz olarak da kolayca yaratabilirdi, ancak bilimsel sebepler, yaşanan olaylara mantıklı bir açıklama getirir. Bu nedenle pek çok insan bu olayları Yüce Allah’a değil, sebeplere bağlar. Oysa Rabbimiz bu olayları sebep kılarak, insanlara acizliklerini gösterir. Ve bütün bunlar aklını kullanabilenler için birer düşünme ve öğüt alma vesilesi olur. Yüce Allah Kur’an’da birçok ayette uyarılarda bulunur.

Yoksa gökte olanın üzerinize ’taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar’ göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam nasılmış bilip-öğreneceksiniz. (Mülk Suresi, 16-17)

Allah verdiği musibet ve belalarla insanlara ölümün yakınlığını gösterir, dünyada varoluşlarının nedenlerini ve amaçlarını hatırlatır. Rabb’imiz bu olaylarla aslında insanlara merhamet etmektedir. Çünkü zorluklar, hem onları yaşayan insan, hem de şahit olan kişiler için dünya hayatının geçiciliğini ve her an sona erebileceğini kavramaları içindir.

İnsan hiçbir bela ve musibeti kendisinden uzak görmemelidir. Bu felaketleri, zarar gören kişiler de bela gelmeden önce muhtemelen kendilerinden uzak görmekteydiler. Her insan dünyada yaşayacağı ortalama 60-70 yıl için, sonsuz hayatını feda etme yanılgısından kurtulmaya çalışmalıdır. Çünkü ‘o gün’ herkes Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.

Sahip olunan bütün imkan ve özellikleri veren Allah’tır ve dilediği anda da hepsini geri alabilir. Yok olacak şeyler peşinde hırsla koşarak yaşanan dünya hayatının, ahiretteki sonsuz hayat yanında hiçbir değeri yoktur.

Bu konular üzerinde derin düşünen insan, dünyanın geçici ve eksikliklerle dolu bir mekan olduğunu kavrar, acizliğinden kaynaklanan hataları için Allah’tan bağışlanma diler, tevbe eder. İnsanın kendi acizliğini kavrayabilmesi, Yaratıcı’sının üstünlüğünü ve gücünü gereği gibi takdir edebilmesine, O’na muhtaç olduğunu anlayabilmesine, dolayısıyla gerçek kurtuluşuna vesile olabilir.

Rabb’imiz insanlara sayılamayacak kadar fazla nimet verir. İnsan durmaksızın nefes alır, her organı mükemmel çalışır, kalbi vücuduna sürekli kan pompalar. Ve bunların hiçbirinin işleyişinde insanın bir rolü yoktur. Ancak insan yemek yemeden, su içmeden, uyumadan yaşayamaz. Bütün bu mucizevî sistemleri sonsuz güç sahibi Allah idare eder. Ancak çoğu kişi inatla yüz çevirerek şeytanın sisteminde yaşamaya devam eder.

Yüce Allah, “ Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle müminin üstün olduğunu bildirir. Mümin, Rabb’inin sonsuz gücü karşısındaki aczini kabul ettiği için üstündür.

“…onları bırak, içine ’daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar.

Yaşamın kısalığını ve belli bir vakitte öleceği gerçeğini geç bile fark etse, insan kendisini gözden geçirerek, yaşantısını Allah’ın istediği şekilde yeniden düzenleyebilir. Önemli olan; fark ettiğinde telafisi olmayacak kadar geç olmamasıdır.

Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi’ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah’tan korkup sakınanlarla, O’na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.

Aslında dünya hayatının kısalığı toplumda bilinen, konuşmalarda söz edilen ancak ciddiye alınmayan bir konudur. Dünya hayatı hakkındaki, "ölümlü dünya", "iki günlük dünya" insanların çok sık kullandığı sözcüklerdir ancak samimiyetsizce söylenir. Dünyanın ölümlü ve iki günlük olması, onlara ahireti değil, ölümle birlikte kaybedecekleri zevkleri çağrıştırır. Bu nedenle de kısa olan hayatlarını, ‘dünyaya bir kez gelineceği’ düşüncesiyle ‘günlerini gün ederek’ yaşamaya çalışırlar. Ahiretten gaflette yaşayan bu kişilere, Kuran’da da haber verildiği üzere dünyevi nimetler çekici kılınmıştır.

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Ömürlerini Allah’ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketen kişiler, hedefledikleri bu boş amaçlara ulaştıklarında dahi mutlu olmazlar. Çünkü her zaman elde ettiklerinin daha güzeli, daha iyisi olacaktır. Kuran’daki “…Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d Suresi, 28) ayetinden haberdar olmayan ve tatmini yanlış yerde arayan bu kişiler, ölene dek nefislerinin doyumsuz bencil tutkularının ardında koşturarak, mutsuz bir yaşam sürerler.

Yüce Allah’ın tüm zenginliğin gerçek sahibi olduğunu, peşinden koşturduğu her şeyin yok olacağını, malın ve saygınlığın burada kalacağını bilen insanlar, hiçbir zaman dünyanın ardına düşmezler. Allah’ı unutmazlar, verilen nimetlere şükrederler ve Allah’ın verdikleriyle yetinirler. Rabb’imiz dünyevi değerlere hırsla bağlanmayan insanlara rahat bir yaşantı vaat etmiştir.

Bu kavrayışa sahip olmayan kimseler ise dünyada elde ettiklerinin hiçbir anlamı olmadığını, kaçınılmaz gün geldiğinde, çocuklarını, mallarını, evlerini dünyada bırakarak mezara konacakları gerçeğinden gaflette, bencil tutkularının ardında zenginlik ve kariyer hırsıyla ömürlerini tüketirler. Oysa kendisini yaratan Allah’ı unutup malına ve ailesine güvenen kişi ahirette kuşkusuz büyük kayba uğrayacaktır.

Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)

Dünyadan geçebilmek muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyadan vazgeçip geçmediği konusunda kendini kontrol etmelidir. Bu konunun taklidi olmaz; insan tüm bağlılıklardan kurtulup Allah’a yöneldiğinde; işte o zaman gerçek kurtuluşu bulacaktır.

İnsanları Allah’ın yolundan çevirmeye çalışan şeytan, güzellikleri ve hayırları ümit etme konusunda insanlara vesvese vermeye çalışır. Ümitsizlik, şeytanın, insanları Allah’ın yolundan kendi yoluna çekmek için verdiği vesveselerle ortaya çıkar. Vesveselere kapılıp umutsuzluğa düşmek imani bir zaafiyet durumudur; kesin bilgiyle kadere imanın gereği gibi olmadığının göstergesidir.

Şeytanın Adımları

Şeytanın vesveselerine kapılmamak konusunda insan net bir kararlılık içinde olmalıdır. Çünkü şeytan, akla gelmeyecek yüzlerce farklı yönden sokularak vesvese verir. Örneğin sürekli hatalar yapan birine, asla düzelemeyeceği vesvesesini verir. Ne kadar bağışlanma dileyip tevbe etse de Allah’ın kendisini affetmeyeceğini fısıldar.

Şeytanın imani şevki kıran gizli taktiklerinden biri de, olayları içinden çıkılamaz gösterme çabasıdır. Zorlukları, aşılması mümkün olmayan büyük olaylar olarak göstermek ister. Amacı insanların ümitsizliğe kapılmaları, şevksiz, coşkusuz, neşesiz bir ruh haline bürünmeleridir. İnsanın yaşadığı bu karamsar ruh hali, şeytanın vesvese verme yönünde işini kolaylaştırır. İşte bunlar şeytanın adımlarıdır...

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın, kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o, çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (Nur Suresi, 21)

Şeytanın, insanı bataklığa sürükleyecek adımlarını izlememek için Allah’a sığınmak, teslim olmak çözümdür. Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti ve kendisini unutturabilir. O halde insan, şeytanın varlığını hiç unutmamalıdır. Şeytanı hatırladığında, Allah’a daha fazla ihtiyaç duyar. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.

Aslında müminler zorluk anlarında yılgınlık göstermezler, aksine şevkleri daha da artar. Bunun nedeni Allah’ın, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?..." (Bakara Suresi, 214) ayetindeki vaadidir. Allah, geçmişte yaşamış müminlerin sınandığı zorluklarla imtihan olmadan insanların cennete giremeyeceklerini bildirir; bu Allah’ın kanunudur. Allah’ın samimi müminlere yaşattığı ayetlerinin üzerlerinde tecelli etmesi, zorluk zamanlarında da müminlerin şevklerini artırır, imanlarını derinleştirir.

Şeytan ümitsizliğe yöneltip, pes ettirmeye çalışsa da Kur’an tam aksine müminlere, hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamaları, Allah’a dayanıp güvenmelerini emreder. Ümit etmek Kur’an’da müminlerin önemli bir vasfı olarak belirtilir.

Ümitvar Olmak

Bu özellik aynı zamanda kişinin imanının ölçüsüdür. İnsan, imanı ölçüsünde Rabb’inden umut eder, O’nun sonsuz güzelliklerine kavuşmak için büyük bir özlem ve şevk duyar. Allah, iman sahiplerine dünya ve ahiretteki güzelliklerin müjdesini verir. Mümin, bu nimetlere kavuşma umudu içindedir.

Kur’anî bakış açısı, inanan insana oldukça ümitvar bir kişilik kazandırır. Her şeye bu bakış açısıyla yaklaşan kişi, her olayın kendisi ve diğer müminler için hikmet ve hayırla yaratıldığını bilir. Allah, müminlerin dostudur ve onlar için en hayırlı olanı diler ve yaratır. Yaşanan olay olumsuz gibi görünüyorsa bu, kötü şans, uğursuzluk ya da işlerin ters gitmesi nedeniyle değildir. Evrendeki her olayın Allah’ın dilemesi ile gerçekleştiğinin bilincindeki mümin, hiçbir konuda üzüntü ve ümitsizlik yaşamaz. Kur’an’da, "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır..." (Bakara Suresi, 216) ayetiyle dikkat çekildiği üzere, ‘şer’ gibi görünse de her olay imtihanın bir parçasıdır ve kendisi için hayra dönüşecektir.

İman eden insan, bir felaket sonucu maddi-manevi herşeyini kaybetmiş bile olsa, yine de en ufak bir ümitsizliğe kapılmaz, pes etmez; sabırla ve şevkle herşeye yeniden başlayabilir. Şevkinin kaynağı imanıdır, Rabb’ine hissettiği aşk ve güvendir, dünya hayatının geçiciliğinin şuurunda olmasıdır, yaşamaya çalıştığı Kur’an ahlakıdır.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors