Somali denildiğinde aklınıza ilk gelen nedir? İç çatışmalar, salgın hastalıklar, susuzluk ve son dönemde gündeme gelen açlık. Yaşamlarının bir parçası haline gelen bu felaketler, Somali halkıyla adeta özdeşleşmiş. İnsani yardım örgütleri de yaşanan zorluk ve sorunlara kalıcı bir çözüm getiremiyor. Yalnızca kısa süreli çözümler üretilebiliyor. 

 

Afrika son 60 yılın en büyük kuraklığını yaşıyor. Somali’de her gün yüzlerce kişi açlıktan ölüyor. Son 3 ay içinde açlıktan ölen 5 yaşından küçük çocuk sayısının 29 bine ulaştığı haberleri geliyor. Mogadişu’daki kamp kliniklerinin, ölmek üzere olan çocuklarla dolu olduğu bildiriliyor. 3 buçuk milyonu Somali’nin güneyinde olmak üzere, 12 milyon kişinin de açlığın pençesinde olduğu söyleniyor. Dahası yetkililer, Somali’de açlığın yıl sonuna kadar süreceğini tahmin ediyor.

 

Diğer yandan İslam alemi Ramazan ayının coşkusu içerisinde. Gün boyu oruçlu olan Müslümanlar, akşamları bir araya gelip iftar yapıyorlar. Ancak Somali Müslümanları değil iftarı yapacak, yaşamalarına yetecek kadar gıdaya bile ulaşmaya güç yetiremiyorlar. Açlık yüzünden ülkesi Somali’den kaçıp Kenya'da bir mülteci kampına sığınan 3 çocuk annesi Faduma Aden, kendisini açlığın değil, “Allah için tuttuğu orucu bozacak iftar yemeği bulamamanın” üzdüğünü söylüyor.

 

Dünyada yaşanan açlık çözümsüz bir sorun değil. Kaynakların eşit dağıtılması, gelişmiş teknolojinin tüm insanlığın hizmetine sunulması, israfın engellenmesi çözüm yollarından yalnızca birkaçı. Çözümsüzlüğün asıl nedeni ise bencillik, kişisel beklenti ve çıkarlar, hırslar ve umursamazlık gibi ahlaki bozukluklar.

 

Zor koşullarda yaşayan, imkanları olmayan yardıma muhtaç insanlar karşısındaki sorumluluklarımızı Kur'an şöyle bildiriyor:

 

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75) 

 

Evet bize ne oluyor? Ayetin muhatabı bizler değil miyiz?.. İşte Kur'an, bugün insanlığın umursuzluk içinde gelip dayandığı noktayı bize işaret ediyor; "Ancak o, sarp yokuşa göğüs germedi." (Beled Suresi, 11)

 

Sarp yokuşun ne olduğunu sana öğreten nedir?

Bir boynu çözmek (bir köleye özgürlük vermek)tir;

Ya da açlık gününde doyurmaktır,

Yakın olan bir yetimi,

Veya sürünen bir yoksulu.

Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (Beled Suresi, 12.... 17)

 

Kur'an, insanları özgür kılmak, boyunlarındaki bağları zincirleri koparmak istiyor. Yetimlerin eziyet görmemesini, yoksulların sürünmemesini istiyor. Müslümanların yetime ve yoksula yardım etmelerini buyuruyor. Ve birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye etmelerini. Zulmü, kan dökmeyi, can yakmayı değil, merhameti.

 

Dünyaya hakim olan din dışı kültür, insanları merhametli, yardımsever ve özverili olmaya değil, bencilliğe sürüklediğindendir ki, dünya genelinde aşırı fakir ve aşırı zengin kesimler bulunuyor. Kur'an, yoksul ve muhtaçlara yardım etmeyen, aksine onları hor gören insan modelini "dini yalanlayanlar" olarak tarif ediyor:

 

Dini yalanlayanı gördün mü?

İşte yetimi itip-kakan;

Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. (Maun Suresi, 1-3)

 

İnsanlığın kurtuluşu, dini yalanlayan değil, dine samimi inanan insanların yeryüzünde güçlenmesi ve söz sahibi olmasıyla gerçekleşecektir. Bediüzzaman dünya sefilliğinden kurtulmak için Müslümanların birlik olması gereğini şöyle ifade ediyor: “Ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve düşmanca taraf tutmanızdan kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Sosyal hayatla alakanız varsa, 'Mümin mümin için sağlam bir binanın birbirine kuvvet veren taşları gibidir' yüksek prensibini, hayat prensibi yapınız. Dünya sefilliğinden ve ahiret sıkıntısından kurtulunuz.”

 

Gözardı ederek, önemsemeyerek ya da ümitsizlik içinde; mazeret her ne olursa olsun "neme lâzım, başkası düşünsün" demek çok yanlış. Vicdanlı Müslümanlar bir araya gelmeli Allah’ın hoşnutluğu için birlikte saf bağlayarak hareket etmeli ve bir büyük dayanışma gerçekleşmeli.  Hz. İbrahim (a.s.) tek başına bir ordu idi. Samimi iman eden insan en üstün olandır. İnananlar birlik olduklarında, Allah'ın dilemesiyle zorluk ve sıkıntılar hep birlikte aşılacaktır..

 

"Sarp yokuş" göğüs gerilemez, aşılamaz değildir. Vicdanımızı diri tutarak bir boynu çözmek, bir köleye özgürlüğünü vermek, aç bir yetimi ve sürünen bir yoksulu doyurmak ve iman edenlerden' olmak. Kısacası "sarp yokuş"u aşabilenlerden olmak... Hangimiz istemez, "hayır" diyebiliriz?..

 

Dipnot: Herkese hayırlı bir bayram dilerim. Bayram, tüm İslâm dünyası için hayırlara ve birlik yönünde önemli gelişmelere vesile olsun. Barış, huzur, dostluk mutluluk verecek, ruhumuzu coşkuya açacak, tam bir bayram sevinci yaşatacak olan İttihad-ı İslam... İşte İslam Aleminin asıl bayramı bu olacaktır. 

 


 

Asıl Bayram…

30 Ağu 2011 In: İttihad-ı İslam, Toplum

 

Müslümanlar'ın inkarcı görüşlere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine birbirleriyle çekişmeleri güç ve vakit kaybıdır. Allah, “çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi 46)  buyurur ve inananları bu konuda uyarır.

 

Bediüzzaman iman sahiplerinin, ihtirasları ve düşmanca taraf tutmaları nedeniyle kuvvetlerinin hiçe ineceğine ve az bir kuvvetle ezilebileceklerine dikkat çeker. Ve şöyle devam eder: “Sosyal hayatla alakanız varsa, 'Mümin mümin için sağlam bir binanın birbirine kuvvet veren taşları gibidir' yüksek prensibini, hayat prensibi yapınız. Dünya sefilliğinden ve ahiret sıkıntısından kurtulunuz.”

 

Günümüz dünyasında açlık, yoksulluk, parasızlık en önemli sorunların başında gelmektedir. Yönetimdeki ve ekonomideki aksaklıklar, savaşlar, baskıcı yönetimler insanların yoksulluk çekmelerine neden olmaktadır. Bütün bunlar yaşanırken, Müslümanların bir araya gelmemeleri, dahası bunu istememeleri çok büyük yanılgıdır.  Aralarında mezhep, görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olsa da bu, “…birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. (Hucurat Suresi,13) ayetiyle bildirildiği gibi tanışıp kaynaşmaları içindir. Farklı olmaları birbirlerinin din kardeşi oldukları gerçeğini değiştirmez. Vicdanlı Müslümanlara düşen, Kur’an ahlakı gereğince bu kardeşliği korumak ve güçlendirmektir.

 

Bugün Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan konularda fikir birliğine varılamaması nedeniyle tartışma ve çatışmalar yaşanmaktadır. Oysa ihtilaf yerine aklın ve vicdanın yol göstermesiyle ittifak olmalı, kanlı ideolojiler yok edilene kadar fikir mücadelesi sürmelidir.

 

Çarpık görüşlerin yeryüzünden tamamen kalktığını, ancak terör, anarşi ve zulümler durduğunda anlayabiliriz. Hala masum insanlar katlediliyor ve birçok yerde zulümler devam ediyorsa, kanlı ideolojilerin taraftarları iş başında demektir.

 

Dünyanın her köşesindeki her sorun, deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür. Yeryüzünde Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir.

 

O halde öncelikle yapılması gereken, tüm Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden hayata geçirilmesidir… Ve vicdanlı insanlara düşen görev çok açıktır; ”fitne kalmayıncaya kadar” mücadele etmek...

 

Peygamberimiz (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapmayacaksınız; Kur’an ve sünnetim" sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu gösterir.

 

Sorunların çözümü, bütün Müslümanların onun ışığıyla aydınlanan bu yola uyması, birlik olmasıdır. Allah'ın ipine sarılmak, Allah’ın buyruğudur; namaz ve oruç gibi bir buyruktur. Namaz kılmamak nasıl büyük bir yanılgı ise, İslam âleminin birleşmesini istememek de büyük bir yanılgıdır.

 

Son dönemde uluslararası toplantı ve konferanslarda, İslam dünyasındaki sorunların üstesinden gelmenin tek yolunun İslam toplumlarının ve İslam ülkelerinin ittifakından geçtiği yönünde sıklıkla açıklamalar yapılmaktadır.

 

Birlik olmaları yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın çektiği sıkıntılara -Allah'ın izniyle- son verecek, dünya barış, huzur ve mutluluğa kavuşacaktır. Böylece Kur'an ahlakının güzelliklerinin yaşanmadığı hiçbir yer kalmayacaktır. Bu Allah'ın vaadidir ve O’nun dilemesiyle gerçekleşecektir:

 

"Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile." (Saff Suresi, 9)

 

Bayram Sabahları

Bayram günleri insanlar büyük hazlar yaşarlar. Sabah kılınan bayram namazları, Rabb’lerinin huzurunda saf tutan müminlerin kardeşliklerinin göstergesidir. Sabah namazıyla başlayan Allah’a yakınlaşma ve kardeşlik ruhu… İslam ruhunu kıyamete kadar devam ettirecek olan, işte budur… 

Tüm Müslüman ülkelerde bayramla solunan bu kardeşlik duygusu, umulur ki daha da güçlenir ve namazla saf tutan müminler, kurşunla kaynatılmış gibi, bir arada, gerçek anlamda kardeşliği yaşarlar… Bayram, tüm İslâm dünyası için hayırlara ve birlik yönünde önemli gelişmelere vesile olsun.

Barış, huzur, dostluk mutluluk verecek, ruhumuzu coşkuya açacak, tam bir bayram sevinci yaşatacak olan İttihad-ı İslam... İşte İslam Aleminin asıl bayramı budur.

 

 

 

Birçok insan göremediği şeye inanamaz, varlığından kuşku duyar. Tarih boyunca Allah’ın varlığını öncelikle kendilerine kanıtlamak için, insanlar türlü yollar aramışlardır. Allah’a ibadet etmek amacıyla görünür putlar edinmeleri de, insanların bu düşüncelerine örnektir.

Fransız düşünür René Descartes de, insan ruhunun bedenle maddesel bağlantısını aramış, sonunda bu bağlantının, pineal bez (epifiz) üzerinden kurulduğunu düşünmüştür. Pineal bez, onun vücutta simetrik yapıda olmayan ve merkezi yerleşimli olarak gördüğü tek organeldir ve günümüzde biyolojik saatin merkezini oluşturduğu anlaşılmıştır. Descartes, bunu ruhun evi/sandalyesi olarak kabul eder.

Şekilcilik dine de girmiştir. Toplumun bir kesiminde zamanla gerçek İslam inancının ve ibadetlerin anlamı boşaltılıp şeklen yaşanan bir din gelişmiştir. Yaşanan, Kur’an hükümlerinden uzaklaşmış, insanların kendi yorumlarına, hurafelere dayalı, bağnaz ve şeklen yaşanan bir dindir.

Dinin temel ibadetleri, bu kişiler için amacından ve batınından çok zahiri yönüyle önemlidir. Örneğin bu kişiler için namaz hafif bir spor gibidir; insan vücuduna yararlıdır ve kılındığı zaman vücudun spor gereksinimi karşılanır. Namazın ruhunu boşaltıp, bu yönünü vurgulayan kişiler, bilimsel olarak bu ibadetlerin yararlı olduğunu da kanıt olarak ileri sürerler.

Bu anlatılanlar bilimsel doğrulardır, ancak namaz bu değildir. Namaz, müminin Allah’a yakınlaşması, O’na boyun eğmesi, dünyevi her şeyden sıyrılarak Rabb’ini düşünebilmesi için bir yöneliştir.

Namaz gafleti kaldırır, insanın bilincini ve şuurunu canlı tutar. Müminin Allah’ın buyrukları doğrultusunda bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Namaz kılmak için Rabb’i huzurunda kıyam eden mümin, Allah ile güçlü bir manevi bağ kurar. Namaz insana her an Allah’ı hatırlatır ve insanı her türlü kötülükten alıkoyar:

"Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)’tür. Allah, yaptıklarınızı bilir. " (Ankebut Suresi, 45)

Namaz ibadetinde olduğu gibi, orucun batınındaki hikmetler üzerinde de fazla düşünmeyen kişiler, oruçla ilgili olarak da mideyi rahatlatma konusunda yararlı olduğunu söylerler. Belli bir zaman aç kalmak ve yılın belirli zamanlarında mideyi dinlendirmek bilimsel bir doğrudur. Ancak oruç da bu değildir.

Oruç, insanların Allah’ın nimetlerini ve rahmetini daha derin kavramalarına ve şükretmelerine vesiledir. Allah’ın insanlara Kur’an’la bildirdiği tüm buyruklarında olduğu gibi, oruçta da çok fazla hayır ve hikmetler vardır. Oruç da, iman sahiplerinin bu hikmetleri düşünmelerine ve bu şekilde imanda derinleşmelerine vesile olur.

İnsan yaşamı boyunca her an, Allah’ın rahmetiyle sunduğu sayamayacağımız kadar çok çeşitte ve lezzette nimetle muhatap olur. Oruç tutulan Ramazan ayında, insanlar kısa süreliğine de olsa bu nimetlerden uzak kalırlar. Böylece oruçla, kendilerine lütfedilen nimetlerin değerini daha iyi anlama olanağı bulurlar.

Ancak oruç tutmanın toplumda genellikle aç kalmak ve açlığa tahammül etmek olarak algılanması nedeniyle, Ramazan boyunca uzak durulan her şey, bayramla birlikte yeniden yaşanmaya başlar. Birçok insan hayatına aynen eskisi gibi, kaldığı yerden devam eder…

Güzel ahlakı kazanabilmek için insan ruhunu beslemeli, terbiye etmeli ve üzerinde söz sahibi olabilmelidir. Sabırlı, özverili, cesur, dürüst olabilmek kararlılık gerektirir. Öfkelenebileceği bir olayla karşılaştığında, mümin öfkesini yener; çünkü ruhunu beslemiş, kendisini Allah’ın hoşnut olacağı şekilde kontrol etmeyi öğrenmiştir. Samimi iman sahibi, koşullar ne denli zorlu da olsa dengeli davranır, tevekkül ve sabır gösterir, davranışları son derece olumlu olur.

İmtihanın gereği olarak zayıf yaratılmıştır insan; uykusu gelir, acıkır, yorulur… Kişi, kendisindeki zayıflıklara karşı iradesini kullanarak Allah’ın emri üzere hareket eder. Zaaflarını yenerek Allah’ın hoşnutluğu amacıyla kendisini kontrol edebilen insan, ruh terbiyesinin ilk adımını atmıştır. Bu nedenle namaz, oruç ve diğer tüm ibadetleri gereği gibi yerine getirmesi, kişinin imanının derinleşmesine vesile olur.

Samimi mümin için zahirinde hiçbir şey yoktur; mümin her olaya batınından bakar. Allah’a gereği gibi kulluk ve ibadet edebilmek için en başta ruhumuzu iyi yönde beslememiz, et yığını olmaktan çıkmamız gerekir. Nefsimizi beslersek ete/kemiğe dönüşürüz, ruhumuzu beslersek insan oluruz. Tüm varlığımız, ibadetlerimiz, yaşamımız ve ölümümüz, kısacası her şeyimiz O’na aittir, O’nun hoşnutluğu içindir…

"De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162)

Kur’an’da insanların imanlarının dereceleri olduğu bildirilir. Kalplerine iman tam yerleşmemiş olanlar, zorluk durumlarında imanları sarsılanlar veya yalnızca sıkıntı içindeyken Allah’a yönelenler, Kur’an’da haber verilen bazı iman derecelerine örnektir. Allah’ı derin bir aşkla seven, O’ndan saygıyla korkan ve yaşamının amacı yalnızca Rabb’inin rızası olan samimi bir müminin hedefi ise derin imanı yaşamaktır. Bu, hiçbir durum ve koşulda sarsılmayan yüksek, güçlü ve derin bir imandır.

Dünyadan geçmiş, ahirete yönelmiş mümin, imanın yüzeysel olanıyla yetinmez, kendisini eğitir, imanın en üst derecelerine, en derin haline sahip olmak için gayret eder. Sonlu olan bu dünya hayatında yalnızca Allah’ın hoşnut olduğu ahlâkı yaşayarak, sonsuz cenneti kazanma çabası içinde olur. Bu çabasını yaşamı boyunca aynı şevk ve kararlılıkla devam ettirir. Ve Allah’ın en sevdiği kullarından olmak için, Rabb’inin buyruğu üzere güzel bir çaba gösterip yarışır.

Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) ’çaba gösterip-yarışın,’ ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir. (Hadid Suresi, 21)

İnsan, Rabb’ine gönülden bağlandığında, önüne çıkan seçeneklerde O’nun hoşnutluğuna uygun olanı tercih ettiğinde, Kur’an ahlâkını her durum ve koşulda yaşamaya çalıştığında, Allah’ın yarattığı kaderi hayırlı görüp tevekkül ettiğinde, dünyanın çekici süslerine ve şeytanın telkinlerine kanmadığında, nefsinin tutkularını gözetmediğinde ve bunların tümünde kararlı davrandığında derin imanı kazanabilir.

Derin bir imana kavuşmak için gösterilecek çaba, insanın tüm yaşamını kapsar. Kişi, Allah ile olan bağlantısını kesintiye uğratmaz, sunduğu nimetlere şükreder, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkın yeryüzünde hakim olması için kararlılıkla yılmadan ve yorulmadan çalışır, her an Allah’a sadakatini korur, her an Rabb’ini anar, O’nun nimetlerini anlatır ve O’na dua eder. Rabb’i de kulunun duasının ve fiili çabasının karşılığında onu derin iman sahiplerinden kılar, ona hikmet ve anlayış verir, gücünü arttırır.

Samimi müminin yaşaması gereken yüzeysel bir iman değildir. Yıkılmayan gerçek ve derin bir iman en büyük nimettir. Bu imana sahip insan, büyük bir güce sahiptir. “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Ali İmran Suresi, 139) ayeti ile bildirildiği gibi gerçek anlamda iman eden insanı kimse yenilgiye uğratamaz; Allah daima galip olandır. Derin iman için Allah aşkını samimiyetle yaşamak gerekir. Kişi, eski bütün alışkanlıklarını; korkaklık, şüphecilik, duygusallık, dünya hırsı, çıkarcılık gibi nefsani duygularının tümünü bırakmalı, Allah’a saf ve temiz olarak, tam bir teslimiyetle teslim olmalıdır. Asıl kilit konu ise Allah’ın dünya hayatında yarattığı imtihan sırrının tam olarak anlaşılmasıdır. Yaşanan zorlukların, çilenin ve acının arkasındaki hikmeti görebilmek çok önemlidir. Bunu görebilenlerle göremeyenlerin mücadelesidir yaşanan.

Okumayan, araştırmayan, düşünmeyen bir mümin modeli olmaz. Allah’ın benzersiz sanatının, yarattığı varlıklardaki mucizevi sistemlerin görülebilmesi için Allah bilimi gerekli kılmıştır. Bilimde derinleşen müminler Rabb’imizin eşsiz ilmine tanık olduklarından, imanda da derinleşirler.

Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 162)

Mümin, bilimsel ve felsefi konularda kitaplar okumalı, ayrıca karşıt görüşler hakkında da fikir sahibi olmalıdır. İman edenlerin sayısı az da olsa imanın derinliği, gücü ve kalitesi önemlidir. Nicelik değil niteliktir önemli olan. Atom bombası bir tane dahi olsa koca kenti yok edebilir. Net ve kesin delillerle, hakkal yakin derecesinde ve inkârcıların delillerini çürüterek iman etmek önemlidir.

İmanın gücü oranında, insanın samimiyetle dini yaşaması da kolaylaşır. İmanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.


Mümin, kaderinde belirlenmiş birçok olayla denendiğinin, şer gibi görünse de yaşadığı her şeyin batınında kendisi için en hayırlısı olduğunu, hikmetle yaratıldığını bilir; Rabb’ine teslim olur. İmanı derin olan insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Derin bir Allah korkusu ve Allah sevgisi yaşandığında dünya adeta cennete benzer.

Denizin derinliklerine dalmak kolay değildir; iyi bir eğitim ve donanım gerektirir. Derinlere iniş zordur ancak inildikçe daha fazla güzelliklerle karşılaşılır. İmani yönden derinleşmek için de Kur’an’la kendimizi eğitmeli, takva elbisesiyle donanmalıyız. İşte o zaman -Allah’ın dilemesiyle- derin denizlerdekilere benzer muhteşem güzellikler gözlerimizin önüne serilebilir.

İlimde Derinleşmek

27 Ağu 2011 In: Bilim, Kur'an Bilgileri, Kur'an Mucizeleri

Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi, 162)

Bilim, evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah’ın sanatındaki kusursuzluğu, yaratışındaki üstünlüğü keşfederek insanlığa açıklamanın yoludur. Yüce Allah, samimi inananların gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi detaylarıyla araştırmalarını, bilimsel gerçekleri öğrenmelerini birçok Kur’an ayetinde öğüt verir.

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ’göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) ’İçten Allah’a yönelen’ her kul için ’hikmetle bakan bir iç göz’ ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)

Kur’an bilimsel ve matematiksel yönden birçok mucize içerir. Bu özel mucizelerin yanı sıra, birçok Kur’an ayetinde Yüce Allah, iman edenlerden, tanık oldukları yaratılış delillerini incelemelerini, olağanüstü yaratılış ilmini öğrenmelerini ve üzerinde düşünmelerini ister.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Bilim, üstün güç sahibi Allah’ın yarattıklarını incelemek için vardır. Kur’an, insanları bilimsel araştırmalar yapmaları yönünde teşvik eder; “İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez.  (Ankebut Suresi, 43) ifadesiyle ve pek çok ayetle ‘alim’ olmaya yönlendirir.

Bilimsel buluşlar ve gelişmeler, Allah’ın eşsiz yaratmasının üstünlüğünü ve kusursuzluğunu çok mükemmel şekilde kanıtlamıştır. Günümüzde bu olağanüstü ilmin farkında olan vicdan sahiplerinin, bilimde derinleştikçe Allah’ın üstün sanatı karşısında imanları artmaktadır.

İçerisinde 200.000 çeşit ürün üretilen, gözle göremediğimiz tek bir hücre dahi Allah’ın yüceliğini ve sonsuz gücünü kavrayabilmek için yeterlidir. Canlı cansız her şeyin yapıtaşı olarak %99.999u boşluktan oluşan atomu sebep kılan Yüce Allah, nasıl sonsuz bir ilme sahip olduğunu, yaratışının ilk anında göstermiştir. Bilim adamlarının ifadesiyle “sonsuz yoğunlukta sıfır hacimdeki bir noktadan” –ki bu yokluktur- bir patlamayla tüm kainatı yaratmıştır. O, “ Ol” demiştir; her şey olmuştur.

Biz göğü ’büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)

Müminler, bilimsel gerçekleri gördükçe, Allah’ın muhteşem sanatını inceleyerek imanda derinleşip güçlenirler. Böylece Allah’a karşı sözde delillerle iftira düzenleyenlerin tuzaklarını da yine bilimle uzaklaştırır, ortadan kaldırırlar. Allah’ın kusursuz yaratmasını inkâr eden ve kendilerine rastlantıları, doğayı, maddeyi ilah edinenler, yine bilimle yenilgiye uğrar, düzmece iddiaları bu yolla yerle bir edilir. Allah’ın üstün yaratması olan evren, modern bilim vesilesiyle yaratılışı delillendirir.

Kuşkusuz toprağa atılan bir tohumun filizlenmesi bile, Yüce Allah’ın olağanüstü ilmini görüp anlayabilmek için yeterlidir. Fakat kesin bilgiyle iman edenler için, Allah’ın detaylardaki sanatını bilim vesilesiyle kavramak, Allah’ın yüceliğini gereği gibi takdir edebilmeye ve O’na ‘yakin’ olmaya sebeptir.

Vicdanı Diri Tutmak

27 Ağu 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

Vicdan, Allah’ın, kulunun kalbindeki sesidir; vicdandaki bilgiyi veren Allah’tır. Allah, doğrularını insana vicdanı yoluyla ilham eder. Kur’an’da, “Biz ona iki yolu da gösterdik” buyrulur. O iki yoldan biri Rahman’ın diğeri ise şeytanın yoludur. Yaşamın her noktasında, sabah kalktıktan itibaren akşama dek binlerce kez vicdan kullanılır. Ve insan bundan sorumludur.

İnsanın yaptığı her davranışta itaat vardır; itaatsiz hiçbir anımız yoktur. Vicdanımıza uyarsak Allah’a, nefsimize uyarsak şeytana itaat etmiş oluruz. Nefis şeytanin kontrolündedir ve çıkarlarına ters düştüğü için vicdanla sürekli çatışır. O halde vicdanımızın sesi daha baskın olmalıdır ki her durumda doğruya yönelebilelim.

Dünya hayatında güzel-çirkin, iyi- kötü gibi birçok zıtlık yaratır Allah. Bu kadar zıtlık olmasının nedeni kıyas yapabilmemiz içindir. Allah, bizim vicdanımıza göre kıyas yapmamızı ister. İnsanın kendini tamamen Allah’a adaması gerekir; sadece "iman ettik" diyerek cennete giremeyiz. İnsan çile çekmeli ki, cennet ve cehennem ehli birbirinden ayrılsın. Vazgeçeceksek vicdanımızdan değil, nefsimizden vazgeçmeliyiz.

Kur’an, "Rabbinizden indirilenin en güzeline uyun" buyurur. Bu Kuran’la olur, vicdanla olur. Ancak insanların çoğunluğu vicdanının sesini dinlemesi gerekirken, nefsine uyar. Ne kadar acizdir ki buna güç yetiremez. Vicdanının sesini dinleme gücü ise mümine verilmiştir.

İnsan, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; Allah’a sığınır, hatasını telafi etmeye çalışır. Aczini ve Allah’a ne denli muhtaç olduğunu derinden kavrar. Rabb’ine olan boyun eğiciliği artar.

İnsanın aklını ve vicdanını harekete geçiren önemli özelliklerinden biri, içinde taşıdığı derin Allah korkusudur. Allah korkusu dünyevi korkulardan farklıdır ve dünyadaki imtihan ortamında insanın en önemli yardımcısıdır. Çünkü Allah korkusu insanın, şeytana ve nefsinin bencil tutkularına karşı her an dikkatli olmasını ve vicdanını kullanmasını sağlar. İnsan, bu korku sayesinde kötülüklerden ve yanlışlardan uzak durur. Dünyevi korkular insanı telaşa kaptırır, doğru karar almasını engellerken derin Allah korkusu, insana ‘doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış’ yani akıl ve basiret kazandırır.

İnsanlarda imani derinlik ve vicdanın yükselmesi çok önemlidir. İnananlar, her zaman doğruyu işaret eden vicdanlarının sesini dinleyen insanlardır. Dini yalnızca kendi vicdanlarında yaşamaz, diğer insanlara da Rabb’lerinin nimetini durmaksızın anlatma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar” fikir mücadelesi yapma çabası içindedirler. Allah’a aşkla bağlı, yüksek vicdanlı insanların Kur’an ahlakını anlatmaları, coşkulu olmaları diğer insanları da olumlu etkiler, şevk verir. Samimi çaba gösteren insanları gördüklerinde, diğer insanların da gayreti artar. Örnek insan çok değerlidir. Vicdan sahibi, kararlı, samimi örnek insanların sayılarının artması gereklidir.

Etrafa çok samimi ve akılcı bakmalıyız. Allah her şeyi görür; insanlar görmüyorsa da Allah görür. İnsanların görmediği yerde de Allah’tan korkmak çok önemlidir. Bu yüzden vicdanımızı sürekli diri tutmalıyız.

İnsanlar genellikle vicdanlarına baskı yapar, vicdanlarını boğarak yaşarlar. Bu yüzden samimiyet çok önemli bir özelliktir. Samimi olmalıyız; vicdanımızı kullanırken içimizde baskı olmamalıdır. Aleyhimize de olsa, çıkarlarımıza da dokunsa mutlaka vicdanımızdan yana olmalıyız. Nefsimiz kötü davranışları kolay ve güzel gösterse de bizi yanıltmasına ve kötülüğe sürüklemesine izin vermemeliyiz.

İnsanları üzmek, tedirgin etmek korkunç bir şeydir. İnsanın, bulunduğu ortama huzur vermesi, dozunda sevgi göstermesi, dozunda konuşması, sözünün gideceği yeri iyi bilmesi gereklidir. O nedenle vicdanı kullanmak önemli bir ibadettir.

İnsan, samimiyeti kazandığında vicdanının kapısı sonuna dek açılır. Kişi artık yalnızca vicdanının sesini dinleyecek demektir. Sürekli vicdanın sesini dinlemek ise -Allah’ın dilemesiyle-cennet ehli olmanın işaretidir.

Birkaç gün önce internette izlediğim bir video, insanın kalbinde güçlü bir Allah korkusu bulunmasının ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Rabb'ine karşı saygı dolu derin bir korku hissetmeyen insan, din adamı da olsa korkusuzca çirkin cesaret sergileyerek, özellikle kalbi İslam'a ısınabilecek insanlar için oldukça kötü bir örnek olabiliyor.

Daha önce "Allah'a Karşı Saygısız Üslup Değil, Derin Bir Saygı" başlıklı bir yazı yazmış, zaman zaman bazı insanların, hatta din adamlarının, televizyon ekranlarında Allah'a karşı saygıya uygun olmayan bir üslup içinde olduklarına tanık olduğumuzu anlatmıştım. Anlatılan fıkraların, yapılan esprilerin, Allah hakkında -haşa- arkadaşlarıymış gibi kullandıkları sokak üslubu tarzı ifadelerin çok rahatsız edici olduğuna dikkat çekmiştim. (Rabb'imi ve Kur'an ayetlerini tenzih ederim.)

Bu kişilerin özellikle ahiret konusundaki Kur'an dışı anlatımları ve Allah huzurunda -haşa- Allah ile kulu arasında geçen konuşmaları fıkra tarzında, eğlenerek nakletmeleri dehşet vericidir.

İzlediğim videodaki yanlış bir din anlayışı empoze eden bazı cümleleri, tehlikenin boyutlarına dikkatinizi çekmek amacıyla aşağıda veriyorum. Her bir cümleden Rabb'imi, peygamberleri, melekleri ve tüm kutsal değerlerimizi tenzih ederim.

Videodaki zat, ölen bazı kişilerin ahirette yaşadıklarını -tanık olmuş gibi- amiyane tabirlerle, eğlenerek, sokak ağzıyla anlatıyordu. Ölen kişilerin günahkar oldukları halde, mahşer gününün izdihamından yararlanarak meleklere ve Allah'a -haşa- "yutturup" cennete girebilme hesapları yaptıklarından söz ediyordu.

Bazı kişilerin, Allah ile sanki arkadaşlarıyla konuşur gibi yaptıkları konuşmalardan örnekler veriyordu. Dahası bu kişilerin, haklarında karar verildiği halde, Allah'a mazeretler ileri sürerek, hatta neredeyse kafa tutarak -haşa- Allah'ı ikna ettiklerini anlatıyordu.

Cennete girme önceliği konusunda tartışan gruplara Allah'ın söylediğini iddia ettiği, -haşa- "n'oluyor orda bakayım", "kaşınma" gibi ve bunlara benzer ifadeler dehşet vericiydi. Ayrıca insanı bir an bile yalnız bırakmayan yazıcı melekler hakkında, "izne mi gittiler, tatilde midirler?" gibi Kur'an dışı ifadeler kullanıyordu.

Yüce Allah ve insanlar arasında geçen bu oldukça laubali tarzdaki hayali konuşmaların tamamını izleyemedim; korkunç rahatsız oldum. Bu üslupla, insanların bilinç altına çok farklı bir Allah inancı telkin edilmekte olduğu açık. Saygısızca, düzeysiz espri ve basit fıkralarla insanlarda dine ilgi uyandırma yöntemi çok tehlikeli. Değil ilgi duymak, izledikleriyle adeta kanı donan insanın Allah'a, İslam'a, Kur'an'a ve Müslümanlara karşı kalbi soğur. Karanlık kafaların hurafe dolu bu tarz bir tebliğ yöntemi, insanları dinden uzaklaştırır, adeta cehenneme iter.

Allah ve din hakkında saygısızca konuşanlar, kendilerince alaycı bir üslup kullananlar, ahirette Rabb'lerinin huzuruna yapayalnız çıktıklarında bu tarzda konuşabileceklerini mi zannediyorlar?.. O, oldukça zorlu bir gündür. O gün, O'nun izni olmaksızın hiç kimse söz söyleyemeyecek (Hud Suresi, 105), sesler kısılacak, hırıltıdan başka bir şey işitilmeyecektir.

Anlattıkları hayal ürünü kıssalarla, yaptıkları çirkin espriler ve saygısız üsluplarıyla, insanların Allah'a olan saygı ve sevgisini zayıflatacak davranışlarda bulunanlar, yapıp ettikleri yüzünden telafisi olmayan şiddetli bir pişmanlık yaşayacaklardır.

Samimi mümin, Allah'ın sevgisinden ve hoşnutluğundan mahrum kalmaktan şiddetle korkar. Allah’ı gazaplandırmaktan korkar, Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkar. Kendisinden uzaklaşmasından, sevdiği kulları arasında olamamaktan korkar. Kur'an ahlakını samimiyetle yaşayan insanlar, dua ederken bile Rabb'leriyle içleri titreyerek derin bir saygı, sevgi ve korku hissederek konuşurlar.

Kur'an'a göre müminler, Rabb'lerini görmedikleri halde bir haşyet içindedirler (Enbiya Suresi, 49), umutla ve korkarak dua eder ve Allah'a derin saygı gösterirler (Enbiya Suresi, 90), O'nu en içten bir saygıyla yüceltirler (Fetih Suresi, 9), Allah'a derin saygı gösterenler olarak inanırlar. (Al-i İmran Suresi, 199) Kadın ve erkek tüm müminler saygıyla Allah'tan korkarlar (Ahzap Suresi, 35), kalpleri saygı ve korku ile yumuşar (Hadid Suresi, 16) ve içleri saygıyla titrer. (Rad Suresi, 21)

Samimi müminler, "Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar"dır. (Mü'minun Suresi, 57) Allah'a karşı derin bir saygı ve korku, samimi imanın önemli bir göstergesidir. İnsan, fıtrat olarak diğer yaratılmışlardan üstün olsa da, tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Rabb'inin sonsuz gücü karşısındaki aczinin bilincinde olmalıdır…

Şayet Biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)

Kaçış Nereye?

25 Ağu 2011 In: Kur'an Bilgileri, Tefekkür

Son yıllarda dünyada sık sık yaşanan deprem, yanardağ patlaması, sel gibi doğal felaketler, Allah’ın belirlemiş olduğu "o günün" yaklaşarak gelmekte olduğunu haber veriyor.

Evren yaratılmıştır ve sonu vardır; tüm insanlar ve canlılar gibi evren de ölümlüdür. Allah’ın yoktan yarattığı kusursuz düzen, yine O’nun buyruğuyla ve O’nun belirlediği bir zamanda muhteşem bir şekilde sona erecektir. Dünya hayatında inanmayanlar, o gün Allah’ın kesin varlığına tanık olacaklardır.

O gün yaşanacaklar Kur’an ayetlerinde detaylı olarak anlatılır. İnsan, karşılaştığı dehşetli sarsıntılar, yerin ağırlıklarını dışarı fırlatması, dağların kökünden savrulup atılması, denizlerin tutuşması ve taşması, göğün yarılıp çatlaması, ayın yarılması, güneş ve ayın birleşmesi, yıldızların dağılıp yayılması ve dökülmesi gibi aklın kavrayışının ötesindeki bu dehşet verici olaylar karşısında, kaçacak yer arayacak, ancak bulamayacaktır.

Kıyamet günü yaşanan korku ve dehşet dünya hayatını inkarla sürdüren kişinin aldığı bir karşılıktır. O gün yaşadığı dayanılmaz zorluklarla dolu azap, sonsuza kadar inkarcının peşini bırakmayacaktır. Birbiri ardına meydana gelen akıllara durgunluk veren olaylar, yüz çevirdiği Allah’ın sonsuz gücünü sergiler. İnsan bu güç karşısında alabildiğine aciz, çaresiz ve panik içindedir. Yaşadığı, pişmanlık, üzüntü ve korkudur. Her an sonsuza dek kendisine sunulacak olan azaba daha da yaklaştığını hisseder. Yaşadığı korku dolu anlar, yalnızca bu azaptan sınırlı kesitlerdir.

Kıyamet günü yaşanan olaylar, insan için hiçbir kurtulma olasılığının bulunmadığını tüm açıklığıyla ortaya koyar. İnkarcıların, geleceğine inanmadıkları o gün, apaçık gözleri önüne serilmiştir. Evrenin bir yaratıcısının ve düzenleyicisinin olduğunu, O dilediği anda da her şeyin yok olacağını şimdi anlamışlardır.

İnsanlar o gün ölümün de bir yokoluş olmadığını anlarlar. Ahirete kesin bir bilgiyle iman etmeyen kişiler, ölüm sonrasında gerçekleşecek olayları akıllarına dahi getirmemişlerdir. Ancak o gün, Allah’ın sonsuz gücü karşısında sığınacak, kendilerini kurtaracak hiçbir güç yoktur; onları çok zorlu bir yaşam beklemektedir. Sonsuza dek hiç bitmeden sürecek olan azap ve sıkıntı, o gün yaşadıklarıyla kıyas dahi edilemeyecek kadar şiddetlidir. Bu kişilerin, böylesine azap dolu bir yaşam yerine toprağa karışmayı dileyecekleri, "Gerçekten Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek. (Nebe Suresi, 40) ayetiyle haber verilir.

İnsanların, karşılaştıkları olaylardan duydukları şiddetli korku ve paniğin yanı sıra adeta sarhoş gibi oldukları bildirilir. O gün sarhoş gibi olan insanlar kontrolsüzce koşarak sağa sola kaçışmaya başlarlar.

Gerçek olan vaadin yaklaştığını gören inkarcılar, gözleri yuvalarından fırlayarak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik..." (Enbiya Suresi, 97) diyeceklerdir. Kıyamet anında, inkar eden insanların hepsi bu korkuyu yaşayacaklardır ancak kendilerini korumaya güçleri yetmeyecektir. O gün, Allah’ın dışında sığınılacak başka bir makam da olmayacaktır. Yakınlarına yardım etmek, ya da onlardan yardım beklemek de asla söz konusu değildir. Her insan yaşadığı dehşetten dolayı yakınlarını unutmuş, kendi derdine düşmüştür.

İnsanlar o güne kadar dünyada çok çeşitli felaketler yaşamışlardır. Her felaket ya da doğal afet insanlara şiddetli korkular yaşatmış ve onları derinden etkilemiştir. Ancak bu felaketlerin hiçbiri, çocukların saçlarını ağartacak, hatta “Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir…” (Hac Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği kadar korku verici değildir.

Allah’ın vaad ettiği gelmiştir. O gün evlerden kaçmak da çözüm değildir. Sarsıntıdan etkilenen yalnızca evler değil, her şeydir! O gün var olan herşey yok olur; dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılır; yün yumağı gibi savrulurlar.

Kıyamet tüm evreni kaplamıştır. Yaratılış anında "itaat ederek" gelen gökler ve yer, bugün de Allah’ın emrine boyun eğmiş, yok olmuşlardır. O güne dek güven içinde üzerinde dolaştıkları yer, insanların ayaklarının altından kaymıştır. Korku ve dehşetin yanı sıra o an hissedilen en yoğun duygu çaresizliktir. Yaşayabileceği her türlü felaket için önlem alan, sığınağını hazırlayan insanın, o gün kaçıp sığınabileceği güvenli hiçbir yer yoktur.

Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; İnsan o gün: ’Kaçış nereye?’ der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, ’sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir. (Kıyamet Suresi, 8-13)

Darwinistler, insan zekasının da evrim süreci içinde geliştiğini savunurlar ancak bu tez de evrimcilerin kendi mantığı içerisinde çelişir. Çünkü evrimcilere göre şuursuz atomlar, milyonlarca yıl önce çok az araç-gereç, sınırlı olanak ve yalnızca eldeki malzemeleri kullanarak göz, kulak, burun, doku, tat gibi mekanizmalar geliştirmişlerdir. Ancak yine evrimci teze göre çok daha gelişmiş olan insanlar, halen aynı kalitede görüntü ve ses üreten cihazları, son derece gelişmiş teknolojik imkan, ekip ve bilgi birikimi ile dahi geliştirememişlerdir. Bilim adamları çok daha düşük kalitede gören kamera, duyan mikrofon, koklayan yapay burun, dokunan dedektörler yapmışlar ancak bunlardan zevk alan ruhu üretmeyi başaramamışlardır. Çünkü ruhu ancak Yüce Allah yaratmakta ve tüm bu hisleri algı olarak ona yaşatmaktadır.


İnsanın keşifler yapması, teknoloji icat etmesi, beste yapması, keman çalması, kitap yazması Allah’ın dilemesiyledir.. İnsan, Allah dilerse sevinir, üzülür, zevk alır, heyecanlanır, endişelenir, coşku duyar. Bir müzikten hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Bir güzelliği takdir etmesi Allah’ın dilemesiyledir. Güzel manzaradan, güzel giysiden, güzel davranıştan, çiçeklerden, hayvanlardan, bir tablodan, çikolatalı pastadan hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Eğer Allah dilemezse, bu duyguların hiçbirine sahip olamaz.


Bunları yapan madde değildir. İnsanın beynindeki hücreler değildir. İnsanın yediği yiyeceklerin dönüştüğü proteinler değildir. Bunları yapan insanın beyni değildir. Materyalist filozof Karl Vogt’un " karaciğer nasıl öd sıvısı salgılıyorsa, beyin de düşünce salgılar" sözünde nasıl bir mantık aramalı?... Öd sıvısı maddedir ama düşünce madde midir?..


Beyin sevgi duymaz. Beyin müzikten zevk alma yeteneğine sahip değildir. Beyin, küçük bir tavşanın havuç kemirme görüntüsünü izleyerek ona şefkat duymaz. Beyin özlemez. Beyin sadakat duymaz, vefa göstermez. Beyin ilkokula başladığı günü, ilkokul öğretmenini hatırlayıp bundan dolayı heyecan duymaz. Beyinde yalnızca yağ, su, protein ve diğer kimyasallar vardır. Özleyen, seven, sevinen, utanan, hatırlayan beyin değildir. İnsan; ruhuyla sever, sevinir, özler, şefkat duyar. İnsan, Allah’ın Kendi ruhundan bir parça taşıyan ruhunun varlığı ile insandır.


İnsan, ruhun varlığını kabul etse de etmese de, dünyada bedenini bırakacak ve bir ruh olarak ahirette Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanacaktır. İman edenler, Allah’tan bir ruh olduğuna inananlar, inkar edenler, materyalistler, Darwinistler, yaşamı boyunca Allah’a karşı mücadele içinde olanlar, " yalnızca nöron yığınınıyız", "ahiret yoktur, ölüm herşeyi kesip bitirecektir" , "ölüp toprak olacağız" diyenler, kısacası yeryüzünde yaşamış her insan, her ruh, Allah’ın huzurunda yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Her biri, önden gönderdiklerini eksiksiz olarak karşısında bulacaktır. Her biri hakkında, "hurma çekirdeğindeki iplikçik " kadar bile haksızlık yapılmayacak, adaletle hüküm verilecektir.


Bir insan, eğer ahiret gerçeği konusunda "acaba" diye bir şüphe duyuyorsa, artık yanlış inançlarını bir yana bırakmalı ve tek Yaratıcı olan Allah’a yönelerek sonsuz ve gerçek yaşamı için elinden geleni yapmalıdır. İnsanın yaşadığı sürece, hatasından geri dönme olanağı her zaman vardır.

Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

İtaatsizlik ve İsyan Konusunda Dikkatli Olun!

Tarih boyunca tüm kavimlerin Allah’a isyan, O’na şirk koşmak, yeryüzünde haksız yere büyüklenmek, insanların mallarını haksızlıkla yemek, sapkınlık ve azgınlık yapmak gibi ortak bazı özellikleri olmuştur. Kur’an bu toplumlara ilişkin bize birçok bilgi verir. Bunların hatırlatılmasındaki amaç, kuşkusuz tarih bilgisi vermek değildir. Peygamber kıssaları "ibret" alınması için anlatılır ki; helak olanlar, arkalarından gelenleri doğruya yöneltsinler.

Hz. Salih, Allah’tan aldığı vahiyle, kavminin Allah’a ve kendisine itaat edip etmeyeceklerini belirlemek için onlara dişi bir deve gösterir. Sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini ister. Kavmi bir imtihandan geçirilir ancak kavminin ona cevabı deveyi öldürmek olur.

Allah’ın elçisi onlara dedi ki: "Allah’ın (deneme için size gönderdiği) devesine ve onun su içme-sırasına DİKKAT EDİN." (Şems Suresi, 13)


Sonuç Olarak;

Günlük hayatın koşuşturması içinde öylesine yoğunuz ve meşgulüz ki, dikkatimizi Allah’a vermiyoruz. Oysa asıl dikkat edilmesi gereken Allah’tır. “Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu” buyurur Allah. Dolayısıyla Allah’ı her an aklımızda tutmak, ölüme ve sonsuz yaşama hazırlanmak en akıllıca davranıştır. Kayıtsızlık, umursamazlık, pasiflik ve boş vermişlik inkarcıların yaşadığı ruh halidir. İnanan insan, hem kendisi dikkatli, coşkulu ve ataktır, hem de mümin kardeşlerini bu yönde teşvik eder.

Yaptığımız işe dalıp gitmeyelim. Gördüğümüz karelere dikkat edelim; onlar bizim için yaratılıyor çünkü. Ne kadar çok şey görürsek, o kadar imtihanımız; ne kadar imtihanımız olursa, o kadar ecir fırsatımız olur. Yarattığı her şey için Allah’a şükredelim; O’nu hamd ile yüceltelim. Umulur ki Rabb’imizin, kalplerine imanı yazdığı ve razı olduğu kullarından, gerçek kurtuluşa ulaşan fırkasından oluruz...

... Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. DİKKAT EDİN; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors