Sonunda bu da oldu. Özellikle çocukların severek izledikleri “Çocuklar Duymasın” adlı televizyon dizisinde abartılı bir eşcinsel karakter ekranlara geldi. Bunun gereği ve anlamı neydi?..

 

Yazılı ve görsel medya, eşcinselliği bir "cinsel tercih" konusu olarak gören dünya görüşünü yaygınlaştırarak ağır bir toplumsal yükümlülüğü üstleniyor. Gazete ve televizyonlarda hemen her gün eşcinseller görmek toplumda artık kanıksanır hale geldi. Medyanın yardımıyla, yıllar içinde telkinin dozu yavaş yavaş artırılarak, bu ahlak ve düşünüş biçimi insanlara benimsetilmeye çalışılıyor. Özellikle televizyon programlarında ve dizi filmlerde eşcinsel karakterlere yer vererek, eğlence programlarında eşcinsel taklitleri yapılarak, hatta yemek programlarında erkek ve bayan yarışmacıların yanısıra bir de eşcinsel yarışmacı tercih edilerek topluma 3. cins telkini veriliyor.

 

"İnsanı insan yapan şey genlerle sınırlıdır" şeklindeki görüş tam bir aldatmacadır." Genler ve davranışlar arasında bağlantı iddiası bilimsel değildir. İnsanda biyolojik olarak eşcinsel eğilim yoktur. 'Alkolizm geni', 'şizofreni geni', 'eşcinsellik geni' gibi hurafeler insanları olumsuz etkiler. İnsan, "ben bundan kurtulamam, genlerim beni buna yönlendiriyor" yanılgısına kapılabilir hatta kimi de bunu hatalarına mazeret olarak kullanabilir.

 

Eşcinsellik biyolojik doğada var mıdır?" sorusuna Prof. Dr. Nevzat Tarhan şöyle cevap veriyor: "Eşcinsellikle ilgili genel kabul gören görüşlere göre insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenme ile ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan bir sapmadır."

 

Eşcinsellik Hastalık Olmaktan Nasıl Çıkarıldı?

 

Eşcinsellik 1973 yılına kadar psikiyatrinin tanı kitabı olan DSM’de bir hastalık olarak tanımlanıyordu. Peki eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkarılması nasıl olmuştu? Bir baskınla. Yanlış okumadınız, eşcinsel aktivistler APA’nın (Amerikan Psikiyatri Birliği) kongresini deyim yerindeyse “basmış” ve üyeleri baskı altında tutarak bir oylama sonucu eşcinselliğin hastalık kategorisinden çıkartılmasını sağlamışlardı (Ülserin oylama ile hastalık olmaktan çıkarıldığını düşünelim, ne kadar bilimsel değil mi?)!

 

Oylamanın sonuçları da ilginçti. Toplam üyelerin %32’sinin oyuyla eşcinsellik bir hastalık olmaktan çıkarılıyordu. Diğer bir ifadeyle “%32’nin %58’i” el kaldırarak “artık eşcinsellik bundan böyle hastalık değildir” demişti. [*]

 

1987 yılına gelindiğinde eşcinsellik yanlısı hareketin bir nevi manifestosu sayılabilecek “The Overhauling of Straight America” (Eşcinsel Olmayan Amerika’nın Yeniden Yapılandırılması) isimli makale Guide dergisinde yayınlandı. Marshall Kirk ve Erastes Pill (asıl adı Hunter Madsen) tarafından kaleme alınan bu makale eşcinselliği yaygınlaştırmak için takip edilecek stratejiyi anlatıyordu. Yazarlar eşcinsel hareketin yaygınlaşması için özenle hazırlanmış 6 aşamalı stratejik bir plan öngörüyorlardı. Ayrıntılarında Türkiye’de yaşananları da anlamamızı kolaylaştıracak bu belgenin sadece anahatlarını aktaralım. Takip edilecek stratejik harita özetle şu şekilde belirlenmişti:

 

* Eşcinseller ve eşcinsellik hakkında olabildiğince sık ve yüksek sesle konuş.

* Eşcinselleri bir kurban olarak, acınacak bir portre olarak resmet, saldırgan bir tehlike olarak değil.

* Koruyucu olarak adil/yasal bir neden bul.

* Eşcinselleri iyi/sempatik göster.

* Eşcinsellere saldıranları kötü göster.

* Ekonomik kaynak oluştur/talep et.

 

Son yıllarda yaşananları çok daha iyi anlıyoruz değil mi? Yap bozun parçaları yerlerine birer birer yerleşiyor...

 

Sonuç Olarak; Eşcinselliği normal görenler ve gösterenler, eşcinselliğin, Allah'ın sınırlarını çiğnemek anlamına geldiğini bilmelidirler. İnsanı "en güzel bir biçimde" (Tin Suresi, 4) yaratan ve onu "düzgün kılan" Yüce Allah'ın uyarısını göz ardı etmemelidirler.

 

İnsan davranışlarında moleküllerin etkisi olduğuna inanmak, mutluluk ya da orman tanrısı gibi putlar edinmeye benzer. İnsanın ruhsal kişiliği maddeyle açıklanamaz. İnsanın davranışlarının kaynağı, Allah'ın ona verdiği nefsi ve vicdanıdır. Nefsi onu şeytanın sapkın yoluna çekmeye çalışır. Allah'ın ilhamı olan vicdanına uyan insan ise doğru yoldadır. İnsan, bu ikisinin çatışmasıyla imtihan olur. Rabb'ine ne denli yakın olursa insan, hatalardan, sapkınlıklardan ve kötülüklerden o kadar uzak olur. Nefsine uyan kişiyi "kötü ve sapkın" yapan genleri değil, Kur'an'da da haber verildiği gibi kendi kararı, isteği ve tutkularıdır.

 

[*]Kadın News Haber Portal

Bizleri sağlık ve güvenlik içinde bu güzel ibadet vakti Ramazan’a ulaştıran Allah’a hamdolsun.

Yüce Allah, “iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta Kendisi’dir." (Tur Suresi, 28) Yaşamımız süresince biz kullarına güzellikler lütfeder; nimet olarak bize ulaşan her şey O’ndandır. Tümü O’nun sonsuz rahmetinin, aklının ve sanatının tecellileridir.

Bize her istediğimiz şeyi verir. Karşılığında da, "Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim Suresi, 34) ayetinin sonundaki ifadeyle, verdiklerine nankörlük etmememizi ister.

Her nimet bir amaçla yaratılır. Nimetler, nefislerimizin arzuladığı gibi şuursuzca tüketmemiz için yaratılmamıştır. Allah, verdiği nimetlerle kullarına karşı sevgi, rahmet ve merhametini gösterir.

Nimetleri yaratan ve kullarına cömertçe sunan Allah, israf edilmesini yasaklar. "... Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü hakkını verin; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez." (En’am Suresi, 141) ayetiyle israf eden kullarını, sevgisini kaybetme tehlikesine karşı uyarır. Ayrıca israf edenlerin, nankör karakterli şeytanın kardeşleri olduklarına dikkat çeker:

"Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür."(İsra Suresi, 26-27)

Allah, israfın her türlüsünü haram kılar. İsraf denildiğinde genellikle para, yiyecek ya da malların israfı düşünülür. Oysa zamanı “öldürmek”, sahip olunan ilmi insanlarla paylaşmamak, Allah’ın emanet olarak verdiği bedene fiili dua anlamında iyi bakmamak, çocukları Allah’tan ve imandan uzak yetiştirmek gibi Allah’ın bahşettiği her nimetin, Allah rızası dışında gereksiz yere harcanması israftır.

Allah’ın kullarına ikramı olan yiyecekler, sayamayacağımız kadar çok çeşitte ve farklı lezzettedir. Bediüzzaman bu konuyu insanların unuttuğuna dikkat çeker ve Ramazan’ın Allah’ın Rahman ve Rahim isminin tecellisi olan bu nimet çeşitliliğinin hatırlandığı bir zaman olduğunu belirtir. Mektubat’ta şöyle tefekkür eder Bediüzzaman:

“Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle (yemeğin yasak olması açısından), "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde (kullanlımasında) hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır (ihsan ettiği nimetidir); O’nun emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder (manevi şükreder). İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle (açıdan) hakikî vazife-i insaniye (insanın hakiki vazifesi) olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.”

Yiyeceklerin atılması, Allah’ın beğenmediği bir davranıştır. Allah, çamurlu topraktan sayısız farklı ürün çıkarır. Toprak tatsızdır, kokusu ve tadı her yerde aynıdır. Ancak gökten suyu indirir, toprağı sular ve renkleri, tatları, kokuları birbirinden farklı çeşit çeşit ürünü bizler için yaratır.

Allah, içine, ait olduğu bitkinin bütün özelliklerini kapsayan bilgiler kodladığı kuru tahta parçası görünümündeki tohumları vesile ederek, benzersiz yaratmasını sergiler. Tohumun DNA’sındaki bilgilerin milyonlarca yıl saklanıyor olması sıradan bir konu olarak görülmemeli. Her tohumdan, örneğin suyu en üstteki dallarına kadar taşıyacak bir sisteme, topraktaki yararlı mineralleri özümsemek için köklere sahip olan son derece mükemmel tasarlanmış canlı bir varlık, bir ağaç meydana gelir. Bizler detaylı, güzel bir ağaç resmi çizmekte zorlanırken tohum, bu son derece karmaşık sistemlere sahip varlığı canlı olarak üretir. Kuşkusuz bunları tohum kendisi yapmaz; olayın her aşaması Allah’ın birer mucizesidir.

Allah yaşamımızın olmazsa olmazı olan suyu yaratır. Renksiz, kokusuz ve tadı olmayan su her insanın ihtiyacına ve beğenisine uygundur. Eğer Allah dileseydi, bulutu yaratmazdı ve bulut olmadığı için tatlı su kaynakları da bulunmazdı. Bizler yalnızca denizlerin tuzlu suyunu kullanmak durumunda kalırdık. Bu da, yaşamımızı oldukça zorlu hale getirirdi. O halde en önemli nimetlerden olan suyu dikkatli kullanalım.

"Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akar su kaynağı getirebilir?"(Mülk Suresi, 30)

Allah’ın nimetlerini genelleme yaparak bile sayamayız. Yeryüzünde tüm insanların ihtiyacını karşılayacak bollukta nimet vardır. Milyonlarca insanın yaşadığı açlık ve yoksulluğun nedeni ise israf ve israfın engellenmiyor oluşudur.

İftar sofralarımızda tonlarca yiyeceğin israf edilmesi yüzünden açlık yaşayan insanların varlığını hatırlayalım. Unutmayalım insanı israfa yönelten şeytandır. Şeytan, Allah’ın israf edenleri sevmediğini bilir ve sinsice, atmayı, dökmeyi ve bunların yanlış davranışlar olmadığını telkin eder. Bu konuda titiz olalım, birbirimizi uyaralım. Ahirette müflis olmamak için, sorgulanacağımız bu sayısız nimete karşı her an şükür içinde olalım...

Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur. (Furkan Suresi, 67)

Samimi iman sahipleri arasında yaşanan sevgide, Allah’a duyulan derin korku ve içten sevgi, yapılan güzel işler, sergilenen güzel ahlak özellikleri önemli kıstastır. Yaşamını Rabb’ine adadığını davranışları ile kanıtlayan ve Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yaşayan insan, müminlerin büyük sevgisini ve saygısını kazanır. Müminlerin birbirlerine olan sevgileri ve birbirlerine karşı olumsuz duygular taşımamaları, Allah’ın samimi inananlara olan nimetidir. Bu nimet ahirette, “Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar . (Hicr Suresi, 47) ayetiyle bildirildiği üzere tam anlamıyla yaşanacaktır.

İman eden insanlar, bu kardeşlik ve birlik duygusunun güzelliğinin şuurunda olarak hareket etmelidirler. "... Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah’a ve Resulü’ne itaat edin." (Enfal Suresi,1) ayeti gereği müminler ilişkilerini sıcak tutacak şekilde davranmalı, Peygamberimiz’in(sav) hadislerinde buyurduğu gibi birlikte hareket etmelidirler:

Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz. Birbirinizle buğz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz. (Mace ,Cilt 10, s. 32)

Yüce Allah müminlere "çekişip birbirlerine düşmemelerini " (Enfal Suresi, 46) buyurur ve bunun inananların gücünü azaltacak bir durum olduğunu bildirir. Ve “Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran Suresi, 105) ayetiyle birlikteliğe zarar verebilecek davranışta bulunmamaları konusunda müminleri uyarır.

Vicdanının sesine kulak veren ve kişisel çıkarlarını değil adaleti ayakta tutan bir müminin diğer iman edenlerle sürekli bir anlaşmazlık içinde olması hata olacaktır.

Müslüman toplumlar arasında, coğrafya, kültür ve geleneklerden kaynak bulan farklı görüş ve uygulamalar olabilir. Yorumları ve görüşleri diğerinden farklı mezheplere sahip de olabilirler. Ancak farklılıkları nedeniyle toplum ya da grupların birbirine cephe alması, ortak değerlerde uzlaşma sağlayamayacak kadar bir diğerini uzak görmesi büyük yanılgı olacaktır.

Görüşlerini mutlak doğru olarak görüp, kendilerini sorgulamayan ve durumlarıyla övünenlerin içinde bulundukları durum Kur’an’da, "... onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53) ayetiyle haber verilir. Allah’tan korkup sakınanların ve yalnız başlarına Rabb’leri huzurunda sorgulanacaklarının bilincinde olanların bu duruma düşmekten sakınmaları gerekir. Müslüman toplumlar farklılıklar ve görüş ayrılıklarını ön plana çıkararak ayrışmak yerine, Kur’an ahlakını yaşamakta birleşmelidirler. Birbirlerini desteklemeli, farklı görüşlere sahip oldukları konularda hoşgörülü ve anlayışlı olmalıdırlar.

Sonuç Olarak

Kur’an ahlakının özünde, anlaşmazlıklar ve ayrılıklar değil, Allah’ın birliği inancı ve ortak değerler temeldir. Peygamberimiz (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim" sözleriyle müminlere uymaları gereken yolu işaret eder. Yapmamız gereken hak dine uymak, ayrılığa düşmekten sakınmak; sevgi ve hoşgörü, en önemlisi de Kur’an çerçevesinde Allah’a daha çok yakınlaşmak, O’nun dinine daha çok hizmet etmek için hep birlikte çalışmaktır. Ve Allah’ın şu buyruğunu asla unutmamaktır:

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Kadın ya da erkek inanan insan, mümin kardeşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı gördüğünde Allah yolunda her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer. İşte bu gerçek sevgidir ve Allah aşkının yansımasıdır. Bu samimi sevgiyi yaşayan insanlardan bir Kur’an ayetinde şöyle söz edilir:

Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Aynı inancı paylaşan, Kur’an’a iman eden, Allah’ın buyruklarına uyan tüm inananlar kardeştirler, birbirlerinin dost ve velileridirler. İçinde iman taşıyan her insan yeryüzündeki en değerli, en şerefli ve en üstün varlıktır.

Her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam eden Allah’ın Adıyla

Selam, evrendeki varlıkların birbirleriyle olan iletişimlerinin genel adı olarak değerlendirilebilir. Kur’an’da Selam, Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak geçer. Allah’ın ’Selam’ ismi, başlangıcı ve sonu olmayan; sonsuzluk, sonsuz büyüklük, her türlü noksanlıktan münezzeh olan, kullarını dünyevi ve ahiretteki tehlikelerden selamete çıkaran, cennetteki kullarına esenlik veren ve selam eden anlamındadır.

Kur’an, yaşamın her anında, küçük ya da büyük her olayda Allah ile kesintisiz bir bağlantının devam ettiği ve her ortamda O’nu anmaya yönelik bir iman anlayışı tarif eder. Müminin içinde bulunduğu her durum, yaptığı her iş, yaşadığı her olay, onun Allah’a yakınlaşması, ahlakını güzelleştirmesi, ecrini artırması için verilmiş bir fırsattır. Kur’an müminlere, yaşamın her anında bunu nasıl gerçekleştirebileceklerine dair birçok hatırlatmada bulunur. Bunlardan biri de evlere girerken selam vererek güzel ahlak örneği göstermektir:

"... Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. " (Nur Suresi, 61)

Ayetin ifadesiyle aklını kullanır ve anlamını derin düşünürse, insan, verdiği selamla hem Allah’ın emrini yerine getirecek hem de Allah’ın barış ve esenlik veren anlamındaki ‘Selam’ ismini anacaktır.

Selam, Kur’an ahlakının insanlar arasındaki sosyal ilişkilere getirdiği bir güzelliktir. İnsanların birbirlerine güzel dileklerde bulunup sevgilerini pekiştirme ve bağlılıklarını artırma vesilesidir. Bu şekilde insanlar arasında sıcaklık ve yakınlık kurulur. Daha güzel bir selamla karşılık vermek ise Allah Katında karşılığı ‘hesabı tam olarak yapılmış’ güzel bir davranıştır:

"Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selam verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır." (Nisa Suresi, 86)

Evlere girerken, ‘şeytandan Allah’a sığınarak selam vermek’ de, insanın sinsi düşmanı olan şeytanın varlığını  diğer insanlara hatırlatmak ve ona karşı dikkatli olmak açısından önemli bir uyarıdır. Ayrıca insanlara zayıf yönlerinden sokulmaya çalışan sapkın şeytanı yaşanan ortamlardan -Allah’ın dilemesiyle- uzaklaştırma yönünde hayırlı bir davranıştır. Mümin şeytanı kovma ve selam verme ibadetini alışkanlıkla değil, bilinçli ve şuur açıcı şekilde yapar.

Cahiliye toplumunda, verilen selamı almamak ya da duymazdan gelmek adeta bir üstünlük gösterisi olarak kabul görür. Cahiliye insanı, sosyal statü olarak kendisinden daha aşağıda gördüğü kişiyi ezmek gibi çirkin bir düşünceyle, bu davranışı sıklıkla sergiler.

Dinden uzak kişiler, genellikle selamı karşı taraftan bekler, ilk selam veren olmanın küçük düşürücü olduğunu zannederler. Oysa müminler selamı ibadet olarak yerine getirir ve karşılarındaki kişiye iyilik temennisinde bulunurlar. Müminler selam vermek için sıra beklemez ve gerektiği an selam verirler. Karşıdan beklemeden güzel bir davranışta bulunmak, üstün bir ahlakın göstergesidir.

Ebu Hüreyre(ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah(sav) şöyle buyurur: "Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!" (Müslim, îman 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et’ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11)

Kur’an, "Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32) ayetiyle ölüm meleklerinin, inanan insanların canlarını selam vererek aldıklarını bildirir.

Sabır ehli müminler cennette, " Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Ra’d Suresi, 24) sözleriyle karşılanırlar. Onların  "...oradaki dirlik temennileri: "Selam"dır; dualarının sonu da: "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Yunus Suresi,10) şeklindedir.

Yüce Allah, her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam edendir.

O Allah ki, O’ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam’ır; Mü’mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir. (Haşr Suresi, 23)

Sabreden kullarını seven Rabb’imiz, iman eden kullarını yalnızca ahirette değil dünyada da güzel bir hayatla ödüllendireceğinin müjdesini Kur’an’da şöyle haber verir:

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Dünyadaki ve ahiretteki güzel yaşam, sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın ’Selam’ sıfatının bir tecellisidir. Yalnızca Yüce Allah’a kulluk eden, sadece Rabb’inin hoşnutluğunu gözeterek salih amellerde bulunan mümin, ahirette de ’hoşnut edici ve hoşnut edilmiş’tir ve konaklama yurdu artık cennettir.

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslam’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahman’a karşı ’içi titreyerek korku duyan’ ve ’içten Allah’a yönelmiş’ bir kalp ile gelen içindir. "Ona ’esenlik ve barış (selam)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür." Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız’da daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)

Allah’ın Selam ismi, cennetine aldığı takva sahibi kullarına verdiği selam anlamına da gelir. Rabb’imiz, "Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır)" (Yasin Suresi, 58) ayetiyle halis kullarına sözlü selamını müjdeler. Ve hiç kuşkusuz O’nun vereceği selam, en büyük müjdedir.

Cennetin kapısında, "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." (Zümer Suresi, 73) sözleriyle karşılanan müminlerin, sonsuz ödül yurdunda "birbirlerine olan dirlik temennileri: "Selam"dır. (İbrahim Suresi, 23) ve orada saçma ve boş söz değil, yalnızca “Selam”ı işitirler:

Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur); Orada, ne ’saçma ve boş bir söz’ işitirler, ne günaha sokma. Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam." (Vakıa Suresi, 24-25-26)

Yüce Allah’ın dilemesiyle, umarız “Selam”la karşılanan, sonsuza kadar da kutlu ve güzel yaşama temennisi olan “Selam” işiten kullardan oluruz.

Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran Yüce Allah elçilerini hep insanların arasından seçmiştir. Tarih boyunca tüm insanlar, Allah’ın elçilerine uyup uymamaları ile denenmişlerdir. Bu nedenle elçiye itaat, önemli bir ibadettir.

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik...” (Nisa Suresi, 64)

Akledemeyen bazı kimseler ise kendi aralarından çıkan veya fazla zengin olmayan bir insana itaat etmeyi kavrayamamışlardır. Oysa Allah elçilerini seçmiş, Kendi Katından her yönüyle güçlendirmiş, onlara ilim ve hikmet vermiştir.

Kur’an’da anlatılan kıssalardan, Peygamberlerin ve elçilerin son derece güvenilir, asla kendi çıkarını gözetmeyen, yalnızca Allah’ın rızasını hedefleyen ve O’nun emriyle hareket eden insanlar olduklarını anlıyoruz. Kavimlerini Allah’a kulluk etmeye davet ederken öncelikli olarak güvenilirliklerini vurguladıklarını görmekteyiz. Örneğin, Ad kavmine gönderilen Hz. Hud, kavmine şu sözlerle seslenir:

“...Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?” (Hud Suresi, 50-51)

Hz. Nuh ise, kendisine “… Biz sizi yalancılar sanıyoruz...” (Hud Suresi, 27) diyen kavmine ,“…Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız? Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir...” (Hud Suresi, 28-29) sözlerini söyler.

İnsanlar, içinde yaşadıkları cahiliye toplumunda, çok fazla sayıda ‘zararlı’ ve ‘tehlikeli’ kişilerin bulunması nedeniyle, karşılarındaki her insana kuşkucu bir bakış açısıyla bakar ve mesafeli davranırlar. Bu nedenle, uyaran elçinin kendilerine zarar verebileceği gibi çok yersiz bir düşünceye kapılabilirler. Oysa Rabbimiz bir Kuran ayetinde, “Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.” (Yasin Suresi 21) buyurarak, uyarıcı ve müjdeci olarak yolladığı elçilere uyulmasını emretmektedir. Ve elçiler, Şuara Suresinin 107,125,143,162,178. ayetlerinde, “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”   şeklinde ifade edildiği gibi güvenilir insanlardır. Bir başka ayette elçinin üstün ahlak özellikleri, “(Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi katında şereflidir. Ona itaat edilir, sonra güvenilirdir.” (Tekvir Suresi, 20- 21) ayetiyle açıklanmaktadır.

İnkarcıların kavrayamadıkları önemli gerçek, seçimin Allah’a ait olduğudur. İnkarlarının nedeni de genellikle, “Bizi bir beşer mi hidayete ulaştıracak?..” (Tegabün Suresi, 6) diye düşünmeleri olmaktadır.

Oysa samimi bir kişi, Allah’ın seçtiği insana gönülden itaat eder, ona gönülden bağlanır ve saygı duyar. Elçinin sözüne uyan mümin, aslında Allah’a uyarak itaat ettiğini bilir, elçilerin aldıkları her kararı, yaptıkları her işi hayır ve hikmet gözüyle değerlendirir. Allah’a ve dine teslim olanlar, Allah’ın elçisine de teslim olur itaat ederler. Allah’ın ayetlerinde de bildirdiği gibi, elçiye itaat edenler hidayet bulacaklardır. 

De ki: “Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık onun (peygamberin) sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz. Elçiye düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.” (Nur Suresi, 54)

Kur’an’da Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssası ile peygamber ve elçilere uymanın önemi bir kez daha haber verilir. Kıssanın anlatıldığı ayetlerde Hz. Musa ilim sahibi olan Hz. Hızır’a tabi olmuş ve ilminden yararlanmak için onunla uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Hz.Hızır’ın ayette geçen, “…Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar.” (Kehf Suresi, 70) şeklindeki sözleriyle, elçilere itaat sırasında saygılı bir tavır göstermenin önemine dikkat çekilir.

Elçilere itaat edenler aslında Allah’a itaat eder; elçilere başkaldıranlar da, gerçekte Allah’a karşı gelirler.

“Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” (Nisa Suresi, 80)

“Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih Suresi, 10)

Tüm alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberimiz(sav) bir hadisinde itaatin önemini şöyle hatırlatır:

“Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 482)

Müminlerin dostu olan ve onlara hayır yolları açan Rabbimiz, Kuran’da Peygamberimiz (sav)’in müminler için bir koruyucu ve yönetici olduğunu bildirir. Bu nedenle Müslümanlar her konuda Peygamberimiz (sav)’e danışır, onun fikrini ve rızasını alarak bir işe başlarlardı. Ayrıca aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda, Peygamberimiz (sav)in önerdiği çözüm veya yöntemleri uygularlardı. Bu, Allah’ın birçok hayrı ve hikmeti olan önemli bir emridir. Örneğin, Yüce Allah bir ayetinde, tüm haberlerin peygambere veya onun kendisine vekil kıldığı kişilere iletilmesini emreder.

“Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde, onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu peygambere ve kendilerinden olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan ’sonuç-çıkarabilenler’ onu bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz.” (Nisa Suresi, 83)

Allah’ın elçilerinin her emri Allah’ın koruması altındadır. Elçilerin her sözü, her kararı, müminlere ve tüm insanlara hayır ve güzellik getirir.

İnanan insan, Allah’ın ve elçisinin emirlerini gönülden boyun eğerek uygular; onun sözlerine itaat ederken kalbinde en küçük bir sıkıntı da duymaz. Allah’ın ve elçisinin hükmettiği her şeyin en doğru ve en hayırlısı olduğunu bilir. Kimi zaman şeytan, elçinin söylediğinden daha farklı bir şey yapmasını fısıldasa da, mümin en hayırlı yolun elçinin gösterdiği yol olduğunun bilincinde olarak hareket eder. Bu davranış ise inanan bir insanın samimi imanından kaynaklanır.

Elçinin verdiği hükme kalpte tam bir teslimiyetin bulunmaması durumu ise, ayetlerde belirtildiğine göre o kişinin gerçekte iman etmemiş olduğunun bir kanıtıdır:

“Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi, 65)

Bir insan, görünürde itaatli bir tavır gösterebilir, söylenenleri eksiksiz olarak yerine getirebilir. Ancak o kişi, kalbi tam anlamıyla tatmin bulmuş olarak itaat etmediği sürece gerçekten iman etmiş sayılmaz. Çünkü böyle bir davranış, o kişinin kalbinde Allah ve elçisi hakkında birtakım şüphe ve kuruntular taşıdığını gösterir. İçten bir itaate sahip olmaması, yalnızca fiziksel bir teslimiyet gösteriyor olması, kişinin yaptığı işlerin de boşa gitmesine sebep olabilir. Görünüşte itaat etmiştir ama ahirette bunlardan dolayı karşılık görmeyebilir. İtaat, görünür yani zahiri değil, ‘batıni’ olmalıdır. Bu yüzden mümin, kendi dünyevi çıkarlarına ters düşse bile, Allah’ın elçisinden gelen bir hükmü içten bir sevinç ile karşılamalı, teslimiyeti kalbinde hissetmelidir. Hak olan bir karar karşısında üzülüp sıkıntı duymak, imanla çelişen bir tavırdır ve isyan anlamındadır.

“Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)

Allah’ın elçisi tüm insanlığı kendilerine hayat verecek şeylere çağırır. Ancak yalnızca icabet ve itaat edenler rahmete kavuşturulurlar.

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.” (Enfal Suresi, 24)

“Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.” (Nur Suresi, 56)

Işığın girmediği karanlık beynin içinde rengarenk bir dünya izleyen ve bundan zevk alan kim?

Yakınlarının seslerini duyan, bu sesleri duyduğunda tanıyan ve sevinen kim?

Kokunun asla girmediği beynin içinde bahçedeki güllerin kokusunu duyan, bundan hoşlanan
kim?

Bir köpek yavrusu gördüğünde ona sevgi duyan ve tüylerini okşadığı duygusunu alan kim?

Yalnızca et, yağ ve sinir hücrelerinden oluşan birkaç yüz gramlık bir organ, yaşamımızdaki üzüntü,
sevinç, dostluk ve özverinin sebebi olabilir mi?

Tüm bunların sebebi bir et parçası olan beynimiz değilse, bu durumda algılayan kim?

Beynimizin içinde dış dünyayı algılayan biri mi var?

Bu, kuantum fizikçilerinin söz ettiği ’gözlemci’ mi?

Peki bu gözlemci beynimizde mi; ya da nerede?

Fred Alan Wolf, bu soruyu şöyle cevaplar:

"... kimin ya da neyin gerçekten gözlemci olduğunu bilmiyoruz. Bu demek değil ki bir cevap bulmaya çalışmadık. İnceledik. Kafanızın içine girdik. Her yere baktık gözlemci denen bir şey bulmak için. Kimse yoktu. Beyinde kimse yoktu. Beynin kabuksal (kortikal) bölgelerinde kimse yoktu. Alt kabuksal bölgelerde ya da kenar bölgelerde de kimse yoktu. Gözlemci denecek kimse yoktu. Ama yine de dış dünyayı gözlemlerken bizler, gözlemci denen şeyin varlığının deneyimlerine sahibiz." [1]

Gözlemci Kim?

Dış dünyaya dair bilgimiz, sadece duyu organlarımızın bize ilettikleridir. Bu bilgiler bize ulaştığında bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyaline dönüştürülür ve bu sinyaller beynimizde yorumlanır.

Algıladığımız dünya, dış dünyanın aslı değildir. Bize ulaşan elektrik sinyallerinin ortadan kalktığını düşünelim, dış dünya bizim için yok olacaktır. Çünkü dış dünya ile ilgili her türlü bilgiyi, ancak duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz.

Beynimizde gerçekte ne ses, ne renk, ne de görüntü vardır. Beynimizde yalnızca elektrik sinyalleri vardır. İzlediğimizi zannettiğimiz manzaranın, rengarenk bir çiçeğin, güzel bir müziğin, lezzetli bir yemeğin yalnızca beynimize ulaşan elektrik sinyallerinden ibaret olması, kuşkusuz dış dünyanın yokluğu anlamına gelmez. Duyu organlarımızla beynimize iletilen elektrik sinyallerinin kesilmesi, dış dünyayı ortadan kaldırmaz. Bu durumda dış dünya, yalnızca bizim için yok olur.

Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, gelen sinyallerin beynimizde yorumlanmasıdır. Gerçekte onu hisseden ve algılayan varlık başkadır. Beyin bir pastanın tadını, bir kelebeğin rengini ve bir gülün kokusunu hissedip ondan haz alamaz. Beyin yağ, su ve proteinlerden oluşan maddesel bir yapıdır ve insanın benliğini meydana getirmesi imkansızdır. İnsanı düşünen, sevinen, öfkelenen, heyecanlanan bir varlık haline getiremez.

Beyin algıların kaynağı değildir; sadece bir aracı işlevi görür. Bugün bilim adamları da artık fark ettiler ki, beynin içindeki ’gözlemci’, beyinden bağımsızdır ve algıların kaynağı insan bilincidir. [2]

Sevinç, üzüntü, zevk alma gibi insanı insan yapan özellikler şüphesiz atomların davranışlarının bir sonucu olamaz. Dış dünyayı algılayabilen insana bu özellikleri veren şey, insanın beyninden bağımsızdır. İnsanın bir şey üzerinde düşünebilmesi, seçim yapabilmesi, inceleyebilmesi maddesel kavramlarla açıklanamaz. "Darwin’in buldog"u olarak bilinen evrimci Thomas Huxley dahi bu gerçeği fark etmiş ve şunları söylemiştir:

"Bilinç gibi hayranlık uyandırıcı bir şeyin, birbiriyle etkileşim halindeki sinir dokusunun bir sonucu olması, Alaaddin’in lambasını ovaladığında içinden cinin çıkması gibi açıklanamaz bir şeydir." [3]

Bilincin Kaynağı Nedir?

Biliyoruz ki duyu organlarımız aracılığıyla beynimizde algıladığımız dış dünyanın maddesel varlığına asa ulaşamayız. O halde bilincimizde bu hareketli dünyayı oluşturan nedir? Bilim adamları bugün hala bu sorunun cevabını aramaktadırlar. Bilincin kaynağı üzerine yazılmış yüzlerce kitap ve makale varsa da hiçbiri yeterli açıklamaya sahip değildir. Dahası bu konunun açıklanamadığını, bilim adamlarının kendileri de vurgularlar.

Bilinç , materyalist görüşün aksine açıklamasız değildir. Beynin içindeki görüntüyü gören, sesleri duyan bilinçli şuurlu varlık, Allah’ın vermiş olduğu ruhtur. "Görüyorum" diyen, beyninin içindeki sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah’ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalist görüş, bu gerçeğin anlaşılmasından çekinir. Çünkü ruhun varlığı insanı Allah’a götürür ve onların iddialarını tamamen çökertir. Onlar ne kadar bilincin açıklanamayan bir gizem olduğunu söyleseler de ruh konusu apaçık bir gerçektir.

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona Ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)

Madde bilimi ve mühendisliği profesörü William Tiller, bu gerçeği şöyle itiraf eder:

Göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen, insanın "ruhudur." [4]

Fiziksel Dünyayı Algılayan Ancak Maddesel Olmayan Ruh

20. yüzyılın başlarında maddenin gerçeği konusunda yaşanan gelişmeler, Materyalizm’in iddialarının alt üst olma sürecini hızlandırdı. Çünkü madde bildiğimiz gibi sert, renkli ve kokuya sahip değildi; yalnızca enerjiydi. Yaşadığımız ev, ailemiz, diğer insanlar, tüm maddesel dünya enerji olarak vardı. Böylece madde üzerine kurulan tüm görüşler, bu bilimsel sonuçla sarsıldı. Ve bilim, insan bedeni içinde fiziksel dünyayı algılayan ancak maddesel olmayan bir gerçeği kanıtladı: Ruh.

Ruh, madde değil, metafizik bir şeydi. Ne Materyalizm ne Darwinizm bunu kabul edemezdi. Metafizik, onların kendilerince ilahı olan tesadüfleri ve bilinçsiz evrim sürecini yok ediyor, Allah’ın yaratmasını gözler önüne seriyordu.

İnsanı insan yapan, Allah’tan bir parça taşıyan ruhtur. Gördüğü manzaradan haz alan, dinlediği müziği beğenen, yediği tatlıyı lezzetli bulan insanın ruhudur. Akledebilen her insan, heyecan, neşe, mutluluk, endişe gibi duyguları hissedenin kendi ruhu olduğunun bilincindedir.

Allah’ın ruhundan taşıyan insan, başıboş değildir; dünyadaki varlığının bir amacı vardır. Dünyada imtihan olmakta, yaptığı her şeyden sorumlu tutulmaktadır. Her şeyin yaratıcısı olan Allah, dilediğini sürekli/an an yaratır ve insanın yaşadığı her şey, tabi olduğu imtihanın bir parçasıdır. İnsanın yaşamında, Darwinistlerin iddiası olan rastlantısal olaylar ve amaçsızlık yoktur. Dünya hayatındaki yaşamı Allah’ın sonsuz öncede belirlediği bir zamanda, ölüm ile sonlanacaktır. Geriye insanın yalnızca bedeni kalacaktır. Ruhu ise, ahiretteki gerçek barınma yurdunda sonsuza dek yaşayacaktır.


Kaynaklar:
[1] What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse
[2] http://evrimteorisi.info
[4] What the Bleep Do We Know?, Belgesel film, yönetmen: William Arntz, Betsy Chasse

İtaat, dinin çıkarları ve Allah’ın yolu dışında bir yol için olduğunda, Kur’an müminlere, bazı kişilere itaati açıkça yasaklar. Kur’an ayetlerinde itaat edilmesi, tabi olunması kesinlikle yasaklanan kişi ve gruplar çok açık bildirilir. İtaat edilmesi yasaklanan kişiler arasında, kendilerine kitap verildiği halde inkâr edenler vardır:

Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler. (Al-i İmran Suresi, 100)

İnkâr edenlerin, Allah’ın dinine açtıkları savaşta, doğaldır ki en büyük düşmanları müminlerdir. Müminlerin sabırları, itaatleri, tevekkülleri, kararlılıkları, kısacası güzel ahlâk özellikleri inkar edenleri çok rahatsız eder. Bu yüzden müminlerin de kendileri gibi olmalarını isterler. Allah "Onlar, kendilerinin inkara sapmaları gibi sizin de inkara sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız." (Nisa Suresi, 89) ayetiyle bu tehlikeye müminlerin dikkatini çeker.

Müminlere, ahireti düşünmeyip dünya hayatına yönelmiş, Allah’tan uzak gaflet içinde yaşayan kişilere itaat etmek yasaklanır:

Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi ’istek ve tutkularına (hevasına)’ uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)

Bu kimseler, dünya hayatının geçici nimetlerine hırs ve tutkuyla bağlanmışlardır. Ölüm onları hiç bulmayacakmış ya da çok uzakmış gibi yaşamaktadırlar. Nefislerinin bencil tutkularını tatmin etmek adına, içgüdüleriyle sürdürdükleri bu yaşam, iman etmeyen insanları sonsuz azaba sürükleyecektir.

Müminler, birçok Kur’an ayetiyle şeytana ve onun dostlarına karşı uyarılırlar. Şeytanın emrindeki kişilerin ortak özelliği, Allah’tan ve O’nun dininden uzak yaşıyor olmalarıdır. Müminleri Allah’ın yolundan saptırmak için bir araya gelip, güçlerini birleştirerek, adeta şeytanın ordusunu oluşturan bu kişiler, Allah’ın diniyle ve O’nun yolundakilerle savaşırlar. Bu durum, müminlerin dünya hayatındaki imtihanları gereğidir. Allah Kuran’da, bu kişilere itaati, müminleri müşrik olma tehlikesine karşı uyararak yasaklar.

... Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz. (En’am Suresi, 121)

Çok sayıda insan, inanç ve tavırlarının nedeni sorulduğunda, çoğunluğun davranışlarını dayanak olarak gösterir. Toplumda yaygın olarak, çoğunluğun yaptığının doğru olduğuna dair yanlış bir inanış vardır. Oysa Allah Kuran’da, bu durumun tam aksini, çoğunluğun yanlış yolda olduğunu ve insanı Kendi yolundan saptırdığını bildirir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ’zan ve tahminle yalan söylerler.’ (En’am Suresi, 116)

Daha önce, inkâr edenlere itaat etmenin yasaklandığından söz etmiştik. Allah Kuran’da, çoğunluğun iman etmediğini, “Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf Suresi, 103) ayetiyle haber verir. O halde inkârcı çoğunluğa uymak, müminin şiddetle kaçınması gereken bir davranıştır.

Allah inananlara, anne ve babaları eğer inançsız insanlar ise, dünyevi konularda iyi ve güzel davranmayı, onları hoş tutmayı buyurur, ancak din konusunda onlara itaati açıkça yasaklar:

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi, 8)

Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi anne ve babaya itaat, her konuda kayıtsız şartsız boyun eğme anlamına gelmez.

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır. Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban), hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma’ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana ’gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim. (Lokman Suresi, 14-15)

Şeytan, isyankarlığı ve enaniyeti (kibri) nedeniyle Allah’a itaat etmemiş ve Adem’e secde edilmesi emrine karşı gelmiştir. Kur’an’ın " Ve meleklere: "Adem’e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu." (Bakara Suresi, 34) ayetiyle bildirildiği gibi, kibrinden kaynaklanan bu sapkın mantığı onu küfre sürüklemiştir. Dolayısıyla kâfirlerin ilki olan İblis’in yandaşlarına itaat, insanı sonsuz azaba sürükleyecek bir yola sokar. Allah, bu nedenle kâfirlere itaati yasaklar ve ayetin devamında ifade edildiği gibi küfre karşı Kuran’la mücadeleyi emreder:

Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara (Kur’an’la) büyük bir cihad ver. (Furkan Suresi, 52)

Kur’an’ın Kalem Suresi’nde, itaat edilmesi yasaklanan diğer kimselerden şu şekilde söz edilir:

Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkâr, Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; Mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye, Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır" diyen. Yakında biz onun hortumu (burnu) üzerine damga vuracağız. (Kalem Suresi, 8…….16)

Hüküm verenlerin Hakimi Allah, ayetlerde özellikleri belirtilen bu günahkar kişilere itaat edilmemesini emrederken, “damga vurarak”, onlara kendilerinden silinmeyecek çirkin bir iz bırakacağını da bildirir.

Yüce Yaratıcı Rabb’imiz, Kendisine nankörlük eden günahkârlara itaat etmeyi de “Öyleyse, Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkar veya nankör olana itaat etme. (İnsan Suresi, 24) ayetiyle yasaklar.

Kur’an’da ayrıca, Semud Kavmine gönderilen Salih Peygamber’in dilinden, yeryüzünde düzeni bozan kişilere itaat etmeme konusunda da uyarı vardır:

"Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)." (Şuara Suresi, 150-151-152)

Her nefis kendine basirettir. İtaatten çıkmış şeytanın konumuna düşmek istemiyorsak, koşulsuz itaat etmeliyiz. Dikkat çekilen kişilere itaat edilmemesi konusunda da Allah’a kararlılıkla itaat etmeliyiz.

Çevremizde sık sık birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine değer verdiklerini söyleyen kişilerin, birbirlerine çok ağır sözler söyleyerek, düşmanca ayrıldıklarına tanık oluruz. Eşlerin, arkadaşların hatta bazen yakın dostların aralarındaki bağların kopması genellikle bu şekilde aşağılama, suçlama ve nefretle olur.

Artık "sevgilerinin bittiğini" söyleyen bu kişilerin yaşadıkları, aslında ’gerçek sevgi’ değildir. Yaşanan, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda gelişen, manevi derinliği olmayan ve maddi değerlere dayanan bağlardır. Bu bağlar o denli zayıftır ki, kişi imkanlarını kaybedip yaşam şartları değiştiği ve karşısındaki insanın beklentilerini karşılayamayacak duruma düştüğünde, gördüğü ilgi ve sevgiyi yitirir. Çok sevdiğini söyleyen kişi, bu konuma gelen insanla bağlarını koparmak için anlamsız nedenlerle tartışma çıkarır, ortamı gerginleştirir. Bencil istek ve tutkularını artık tatmin edememesi nedeniyle, içinde nefret besler.

Birçok evlilik de maddi çıkarlar ve geleceğe dair beklentiler üzerine kurulur. Bu evliliklerde, eşler gerçeğin farkındadırlar ancak birbirlerine karşılıklı olarak tahammül etmeye çalışırlar. Kadın, maddi çıkarları nedeniyle onunla evliliğini sürdürdüğünü akledemediğinden kocasına, erkek de onu malıyla etkilediğini ve yitirmesi durumunda terk edeceği için karısına karşı içinde nefret oluşturur.

Dinden uzak insanların yaşadığı sevginin ‘sözde sevgi’ olduğu açıktır. Gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İman kalbine yerleşmiş bir insan, Allah’ı büyük bir coşku ve heyecanla sever. Allah’a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, O’nun yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Sevdiği kişi hata da yapsa, asla içinde kin ve nefret duymaz; ona imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır.

İnsan hata yaptığında nasıl Allah’ın merhamet ve bağışlayıcılığına sığınıyorsa, kendisi de merhametli ve bağışlayıcı olmalıdır. Bir Kur’an ayetinde, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) buyurur Allah. Kalbi Allah’ın zikriyle hastalıktan arınmış mümin bağışlayıcı olur. Bu Rabb’inin buyruğudur ve önemli bir yükümlülüktür.

Kur’an ahlakını yaşamayan kimseler, bazen ima ederek bazen de doğrudan hatırlatarak, hata yapan kişinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Oysa bu kişiler daha önce bağışladıklarını söylemişlerdir. Ancak kalpleriyle sözleri aynı olmayan bu kişilerin içlerindeki kızgınlık ve nefret hala sürmektedir.

Müminlerin bağışlayıcılıkları ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalpleriyle de affederler; çünkü gerçek bağışlama makamı merhamet edenlerin en merhametlisi olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmez, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmaz; aksine iyi ahlak özelliklerini öne çıkarır, bunlardan bahsederler. İnsanın dünyada imtihan olan, hata yaparak öğrenen bir varlık olduğunun bilincindedirler ve bu yüzden hoşgörülü ve bağışlayıcıdırlar.

İnanan insanın bağışlayıcılığı, dinden uzak insanınınkinden çok farklıdır. Cahiliye insanının ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığı müminin asla benimsemediği bir anlayıştır. Bir hata veya kusur defalarca da sürse, affedici ve hoşgörülü davranır; içinde kin ve nefret beslemez.

Mümin, şeytanın hile ve vesveselerine kanmaz, nefsinin bencil arzularına kapılmaz, kalbini karartacak kin ve nefret gibi duygulardan arınma çabası içinde olur. Nefret, kin, kıskançlık, kötü söz söyleme müminlerin değil, inkarcıların özelliğidir ve Kur’an ahlâkına asla uygun değildir. Sevgi, merhamet, şefkat, hoşgörü ve tevazu imanın en önemli kanıtlarındandır. Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi inananların kalplerini yumuşatır; Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.

Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi ve muhabbet cennet halkının özelliklerindendir. Orada gerçek mutluluğa kavuşmuş insanların kalplerinde hiçbir kötü duyguya yer olmayacaktır. "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47)

Gözleri ve vicdanları körelmiş insanları, içinde yaşadıkları mutsuzluktan kurtaracak tek yol Kur’an ahlâkını yaşamaktır. Allah’ı gönülden seven insan, O’nun yarattığı insanları da sever. Bu sevgi, şefkati, merhameti, affedici olmayı, özveriyi, güzelliklerden zevk almayı, huzur ve mutluluğu beraberinde getirir. Ancak o zaman birbirine sevgiyle bakan, nimet ve güzelliklerin değerini bilen insanların yaşadığı güven ve huzur içinde bir yaşam kurulur.

Peygamberimiz(sav) konuyla ilgili olark şöyle buyurur: “Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek, kökten kazıyan şeydir. Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.” (Tirmizi; Huccetü’l İslam İmam Gazali, ihya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 425)

İman sahipleri, nefislerinin kendilerini kin ve nefrete yönelten telkinlerinden etkilenmezler. Çünkü Allah, hoşnutluğunu ve rahmetini kazanacak kullarının ahlak özelliklerini, "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134) ayetiyle tarif eder. Bu nedenle müminler nefret duygusundan Allah’a sığınırlar. Ve dua ederler:

"... Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)

Nefret, insanı, samimi bir dostluğu, sevgiyi ve karşılıklı anlayışı yaşamaktan alıkoyar. İnsanın yaratılışına aykırıdır ve kişiyi yalnızlığa, mutsuzluk ve çaresizliğe sürükler. Allah, bağışlayıcılık özelliğiyle insanı sağlıklı yaşayabileceği şekilde yaratmıştır. Nefretin şeytani bir tadı vardır; insanı tutsak eder. İnsan tutkularının tutsağı olmuşken özgür olamaz. Ancak bu duygudan kurtulduğunda gerçek anlamda özgürleşir.

Düşmanlık, kin ve nefret beslemek inananların dikkatle sakınmaları gereken kötü ahlâk özellikleridir. İnsan kin ve nefretten arınmalı şefkatle bakmalı, içten bağışlayıcı olmalıdır. Bağışlayıcı olmak sevginin temelini oluşturur; Allah’ın kullarına katından sunduğu sayısız nimet ve güzellikten biridir. Kur’an ahlakını titizlikle yaşamak, insanın ruhundaki sevgiyi alabildiğine sonsuza doğru açar.

Sevgi, yalnızca Kur’anî bakış açısıyla gerçek anlamını kazanan bir duygudur. İnsanların birçoğu karşılarındaki kişiyi sevdiklerini, ona saygı duyduklarını söylerler. Ancak hayatlarına bakılacak olursa, yaşamları boyunca sadık kalacaklarını söyledikleri sevginin kısa sürede tükendiği ve bittiği görülür. Bu durum tüm sevgiler için geçerlidir. Aynı sevgisizlik arkadaşlar, eşler, akrabalar, iş arkadaşları dahil tüm ilişkilerde yaşanır.

Bunun nedeni, sevginin insan ruhunda değil, fiziksel ve maddi kavramlarda aranıyor olmasıdır. Fiziksel görünüş, maddi olanaklar, sosyal çevre, meslek, kariyer gibi kavramların etkisiyle sevgi anlamını yitirir; ortaya çıkan sahte sevgidir. Gerçek olmayan bu sevgi yalnızca çıkarlar ve maddi beklentilerden kaynak bulur. Kişiler bağlarının çok sıkı olduğunu iddia ediyor da olsalar, yaşanan sevgi sahte, sahte olduğu kadar da geçicidir. Çıkarlar bittiğinde sevgi de bitecektir.

İnsanların yaşamları süresince aradıkları, bulduklarını zannettikleri anda yitirdikleri sevgi, ancak Allah aşkı ile, Kur’an penceresinden bakıldığında yaşanabilir. Eğer kişi içinde Allah aşkını taşımıyorsa, ne kadar ararsa arasın gerçek sevgiyi asla bulamaz. Çünkü gerçek olan tek sevgi, Allah sevgisidir. İnsanın kalbinde Allah aşkı yoksa Allah aşkıyla çevresine bakamaz. Allah aşkını yaşamayınca geçici, sonlu sevgiler yaşar. Tutkuyu ve sevgiyi kaybettiğinde; yerini sıkıntılar, zorluklar, azaplar, endişeler, korkular, telaşlar gerginlikler, kuşkular alır.

İçinde Allah aşkı taşıyan insan, Allah’ın yarattıklarına, O’nun tecellilerine de sevgi duyar. Bir çocuğa, bir çiçeğe veya bir kediye yöneltilen sevgi, ancak kaynağında Allah aşkı varsa anlamlıdır. İnanan insanın diğer inananlara duyduğu sevgi de gerçekte Allah’a olan sevgidir. Ruhlarındaki güzel özellikleri nedeniyle sevilen müminlerin taşıdığı üstün özellikler de, yalnızca Allah’ın tecellileridir.

İnanan insanın taşıdığı güzel ahlak özelliklerinden en önemlisi bağışlayıcı olmaktır. Sevgi dünyanın en etkili silahıdır. Bağışlamak, o silahın emniyet mandalı gibidir. Bağışlayıcı olunduğunda o silahı kullanmak için artık hiçbir engel kalmaz.

İnanan insan, Allah’ın eşsiz yaratmasını, tüm güzelliklerin ve yarattıklarının detaylarında tanıttığı sanatını fark ettiğinde, her şeyin tek ve gerçek sahibinin O olduğunu; şefkatin ve bağışlayıcılığın O’nun ahlakında tecelli ettiğini, her şeyi ve her olayı mükemmel hikmetlerle yarattığını düşündüğünde, Allah’a sevgisi artar. Allah’ı aşkla, coşkuyla, boyun eğerek sadakatle sever. Müminin Allah’a olan aşkında bir sınır yoktur; katından rahmet olarak sunduğu nimet ve güzelliklerde de Rabb’inin bir sınırı yoktur çünkü. O’nun nimetleri genelleme yapılarak dahi sayılamaz.

Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)

Yüce Allah, insana her an Kendisini hoşnut edebilmesi için fırsatlar yaratır. Rabbimiz müminlere yaratılma amacına uygun şuurla yaşayacağı ve Kur’an’ı anlayacağı bir akıl, iman, büyük bir sevgi gücü verir. Rahman ve Rahim olan Rabb’inden kendisine sunulan bu özellikler insanın Allah aşkında derinleşmesinin bir yoludur. Allah’a derin bir sevgi duymayan kişi, Allah’ın tecellilerini göremez, yarattığı güzellikleri sevemez. Allah sevgisi, tüm sevgileri kapsar, samimi insanın ruhuna büyük haz ve mutluluk verir…

Dünya, insanın sonsuz ahiret yurduna ulaşmak için sınandığı yerdir. İnsan, yaşamı boyunca ahirete yönelik bir sınav yaşar ve bu konudaki çabasıyla imtihan olur. Yaşam aslında Allah’ın bizleri denemek ve eğitmek için yarattığı bir süre, dünya da bu amaçla hazırlanmış geçici bir mekândır. İnsana yüklenen sorumluluk, tüm bu gerçekleri düşünmek, Allah’ı tanımak, O’nun sonsuz gücünü kavramak, buyruklarına uymak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu amaçlamaktır. Bu imtihan hayatı süresince insan, karşılaştığı her şeye sabır göstermek, Rabb’ine tevekkül etmek ve güzel ahlak sergilemekle yükümlüdür.

İsabet eden bela ve musibetleri yaratanın Allah olduğunu kavramak, her olayda Allah’ı görmek ise, imtihandan zevk almaya, yaşanan her şeyi şevkle karşılamaya yol açar. İşte bu, dünya hayatındaki imtihanın samimi inananlara özel bir sırrıdır. Kuşkusuz bu sırrın bilincinde olmak, hem dünyada hem de ahirette asla son bulmayacak bir kazanç getirecektir.

İmtihanın bir parçası olan zor zamanlar, insanın Allah’a olan sadakatini ve teslimiyetini gösterebileceği, aynı zamanda sonsuz ahiret hayatı için çok fazla ecir kazanabileceği anlardır. Allah’ın sonsuz merhametiyle bir fırsat olarak yarattığı bu çok değerli zamanlarda, iman sahibi insan tüm bunların ardındaki hayır ve hikmeti bekler. Yaşadığı her anın, Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu güzellik ve ecir fırsatı olduğunu düşünür.
İnanan insanın, karşısına çıkan görüntülerle yüzleşme zamanında göstereceği sabır, ahiretteki sonsuz yaşamında kesinlikle karşılığını alacağı en güzel ahlak özelliklerindendir. Allah’a duyulan aşkın en güzel ifade edilebileceği zamanlardır zorluk anları…

Ancak imtihandaki sırları tam olarak kavrayamayan kişilerin sıklıkla sordukları bir soru vardır. “Allah neden kulları için zorluklar yaratır?.. Eğer Allah her şeye gücü yeten ise arzu ettiği takdirde bunu önleyebilmesi gerekir. Eğer seven bir varlık ise sevilen varlığın acısını azaltmayı -haşa- arzu etmeyen sevgi tuhaf bir sevgidir. ”

Bu soruya İngiliz filozof John Hick şöyle cevap verir:

“Dünya bir gözyaşları ırmağı değildir. Bir ruh oluşturma ırmağıdır. Anne babalar çocuklarını bazı zevklerden mahrum bırakırlar. Onların bazı şeyleri acı tecrübelerle öğrenmelerine de izin verirler. Hatta ceza verip acı çektirirler. Bunu yapmalarının nedeni kısa vadeli hazzın yanında kendine hakim olma, bilgelik, ahlaki erdem ve kendini gerçekleştirme gibi önemli şeylerin var olduğuna inanmalarıdır. Çocuğun bakış açısından bu zalimce görünür. Ancak bu görüş yanlıştır ve çocuğun bu görüşü savunmasının nedeni anne babanın daha geniş perspektifini kavrayamamasıdır. ”

Kuşkusuz insanlar, Allah’ın ... Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. (Bakara Suresi, 255)

Tarih boyunca tüm peygamberler ve elçiler de yurtlarından sürülmüş, baskı altına alınmış, hatta öldürülmeye kadar varan zorluklar yaşamışlardır. Ancak tümü bu zorlu olayları Allah’a duydukları aşk ve imanlarından kaynaklanan şevkle karşılamışlardır. Hz. Yusuf iftiraya uğramış, suçsuz olduğu bilinmesine rağmen yıllarca zindanda kalmıştır. Hz. İbrahim, kavminin ileri gelenlerince ateşe atılmış, Hz. Musa Firavun’un, Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) de kavminin tehdit ve baskılarıyla karşılaşmıştır. Ancak bu kutlu insanların hepsi, yaşadıklarının imtihan olduğunun bilincinde Rabb’lerine teslim olmuş, O’na güvenip dayanmışlardır.

Dünya hayatındaki imtihan, yaşamın son anına kadar devam eder. Bu nedenle insan her an Allah’ın sınırlarını gözetmeli, kaderine teslim olmalı, sabır ve kararlılığı kalbine raptetmelidir. Çünkü isyanı seçen, zorluklar karşısında sabır ve tevekkül göstermeyen kişinin, Rabb’ine döndürüldüğünde yaşayacağı pişmanlık çok daha zorludur.


İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülecekler... (Yunus Suresi, 30)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors