Kur’an’da inkar edenlerin sonsuz azap yurdu olan cehenneme bölük bölük sevk edildikleri, atıldıkları, “… azgınlar onun içine dökülüverilmiştir . (Şuara Suresi, 94) ayetindeki ifadeyle, adeta çöp gibi içine döküldükleri bildirilir.

Cehennemin kapıları ve katları, azabı hak eden her bir grup için özel olarak var edilmiştir. İnkarcılar başkaldırılarının şiddetine göre sınıflara ayrılırlar. Cehennem içindeki farklı ‘kat’lar, “... onların tümünün buluşma yeri cehennemdir. O’nun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı için bir grup ayrılmıştır." (Hicr Suresi, 43-44) ayetiyle haber verilir.

Kazandıkları günahlara göre farklı azap tabakalarının en altında yer alan, azabın en büyüğüyle karşılaşanlar kişiler, iman etmedikleri halde iman etmiş gibi davranan ikiyüzlü münafıklardır.

Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa Suresi, 145)

Cehennem inkarcılara doymaz, azaba susamıştır. Bazı insanların zannettikleri gibi belli sayıda insanla dolacak olan bir mekan değildir; içine atılan çok sayıda inkarcıya rağmen cehennem daha fazlasını isteyecektir; o insana açtır, insana susamıştır.

O gün cehenneme diyeceğiz: "Doldun mu?" O da: "Daha fazlası var mı?" diyecek. (Kaf Suresi, 30)

Cehennem yakaladığını sonsuza dek alıkoyar. Allah, cehennemi bir Kur’an ayetinde, “Onu Ben, cehenneme sürükleyip-atacağım. Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin? Ne alıkoyar, ne bırakır. Beşere delicesine susamıştır.” (Müddessir Suresi, 26-29) ifadesiyle tarif eder.

Cehennemde fiziksel acılar kadar şiddetli manevi azaplar da vardır. İnkarcı aşağılanır, horlanır, şiddetli bir pişmanlık yaşar, çaresizliği ve ümitsizliği tadar. Sonsuzluğu düşündükçe pişmanlık ve azabı daha da artar. Çok uzun da sürse, biteceğini bilme düşüncesi onu rahatlatabilirdi. Ancak yaşadığı azapların asla bitmeyeceğini, sonunun hiç gelmeyeceğini, cehennemden çıkamayacağını bilmenin verdiği ruh hali, dünyada yaşanan hiçbir ümitsizlik duygusuyla kıyaslanamaz.

Cehennem, pis kokusu, dar, gürültülü, karanlık, isli, dumanlı, tekin olmayan mekanları, hücreleri kavuran sıcaklığı, yüreklere tırmanan ateşi, iğrenç yiyecek ve içecekleri, ateşten elbiseleriyle sonsuza dek süren azabıyla korkunç bir ortamdır. Cehennem halkı kaçmaya çalışır, dünyaya geri çevrilmek ister, tartışır, ateşe sunulur, azabın hafifletilmesini ister, acıkır, susar, tarifsiz pişmanlık duyar.

Bu pis ve iğrenç mekanlarda inkarcılar hayvanlar gibi yaşarlar. Yiyecek olarak yalnızca zakkum ağacı ve darı dikeni, içecek olarak ise irin, kan ve kaynar sudan başka bir şey yoktur. Bu arada ateş onları her yanlarından kuşatır. Yanan deriler yerine yenileri oluşur. Azap kesintisiz/hafiflemeden sürer. Kırbaçlanır, zincirlere vurulur, tasmalandırılır, elleri boyunlarına bağlı olarak daracık yerlere atılırlar. Giysileri, yatakları, örtüleri ateştendir. Kurtulabilmeyi ister, yalvarırlar ancak cevap alamazlar. Azabın hafifletilmesini isterler, aşağılanmayla karşılık alırlar.

Cehennem, Allah’ın adaleti gereği vardır ve bütün bu olanlar kesin gerçektir; en az yaşadığımız hayat kadar gerçektir. Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar. (Casiye Suresi, 21) ayetiyle de bildirildiği üzere kötüler ve iyiler asla bir arada olamazlar. Dünyada da bir arada olamadıkları gibi…

Allah’tan yüz çevirenler, “işittik isyan ettik” diyenler, Allah’a bir ucundan ibadet edenler, kendilerini düzeltmeyip "nasılsa bağışlanacağız" diyerek günahta ısrarlı olanlar, azapta belirli bir süre kalacaklarını zannedenler, Allah’tan başka onlarca şeyi/kişiyi ilah edinenler, Allah’ın dinini çıkarları doğrultusunda çarpıtanlar, kendi dinlerini yaşayanlar, yeryüzünde kötülüğü örgütleyip - düzenleyen bozguncular, zulmedenler, imandan sonra inkara sapanlar; tüm kafir, müşrik ve münafıklar cehenneme bölük bölük sunulurlar.

İnkar edenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin) bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" Onlar: "Evet." dediler. Ancak azap kelimesi kafirlerin üzerine hak oldu. (Zümer Suresi, 71)

"Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97)

Kur’an’da kadın ve erkek için iki ayrı mümin modeline rastlanmaz. Mümin kadının yaşamındaki öncelikli hedefi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak olmalıdır. ‘Boş’ işlerle zamanını geçirmemeli, salih amellerde bulunmalı ve rahmani bir yarış olan hayırda yarışmalıdır.

Samimi Müslüman kadınlar da, erkekler gibi Kur’an ahlâkını yaygınlaştırmak için, Allah’ın emrettiği fikir mücadelesinin içinde olmalıdırlar. Allah’ın emri olan fitne kalmayıncaya kadar mücadele, erkek ya da kadın tüm müminlerin sorumluluğudur. Bu nedenle yaşanan dönem, Müslüman kadın için de yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kızı olma zamanı değildir. Kadınlar için örnek olan sahabe hanımlar evlerinde boş oturmayı seçmemişlerdi. O kutlu kadınlar, Müslümanlar arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Günümüzde de Müslüman kadının görevi de yalnızca eş ve annelikle sınırlanamaz. Müslüman kadın dini anlatmada pasif durumda kalmamalı, kişilik sahibi, cesur ve atak bir tavır içerisinde olmalıdır.

Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)

Kadın ya da Erkek, Müslüman Tam Bir Teslimiyetle Teslim Olmalıdır

Müslüman, Allah’a kendisini tam anlamıyla teslim eden insandır. Tüm kutlu peygamber ve elçiler, onlarla birlikte hareket eden müminler, yaşamları süresince Allah yolunda hizmet, gayret ve mücadele içinde olmuşlardı. Peygamberimizle birlikte hicret eden müminler arasında çok fazla sayıda genç vardı. O yaşta, ailelerini de bırakarak tehlikeleri göze alan ve Rabb’lerine teslim olan bu gençler, sonsuz ahiret saadetini kazanmışlardır. Kendilerini tehlikeye atmadıkları için kimilerince ‘uyanık’ olarak görülen ve evlerinde oturmayı tercih edenlerin ise şu an o topraklarda hiçbir izleri yoktur.

İnsanın hedefi; her şeyin üzerinde Allah’ın rahmetidir, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Bazı insanlar yalnızca okuluna, işine gider, paranın, malın, evlenmenin peşinde olur, riskten çekinir. Allah yolunda çaba içinde olan, kendini feda eden, gayret eden müminlerin zayıf akıllı olduğunu düşünüp kendini uyanık ve akıllı görmek, Kur’an’ın mantığına terstir.

Uzun yıllardır İslam dünyasında yaşanan parçalanmışlığın ve Müslümanların dünyanın çeşitli bölgelerinde gördükleri şiddetin ve zulmün birçok nedeni vardır. Bazı Müslümanların namaz kılmayı, oruç tutup hacca gitmeyi yeterli görmeleri, rahatlarına düşkün olmalarından dolayı özveri isteyen faaliyetlerden uzak durmaları ve diğer Müslümanların sorunları ile ilgilenmemeleri, bu nedenlerin önemli olanlarından birkaçıdır.

Toplumda, Kur’an’da bildirilenden tamamen farklı, sıradan ve şevksiz bir Müslüman modelinin benimsendiği görülür. İmanî açıdan zayıf, kendini beğenen, din ahlâkının yaygınlaştırılması konusunda kayıtsız olan bu yapıdaki kişi, dünya hayatının para kazanmak, mal- mülk edinmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, çocuklarını büyütmek üzerine kurulu olduğunu zanneder. Kuşkusuz bunlar din ahlâkına aykırı davranışlar değildir. Ancak söz ettiğimiz kişinin hatası; Rabb’ine olan sorumluluklarını unutarak, dünya hayatının yalnızca bu dünyevi şeyler üzerine kurulu olduğu yanılgısıyla, din ahlakını tebliğden ve Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmaktan kaçınmasıdır.

Bu kimselerin en büyük amaçları para kazanmak, çocuklarına iş kurmak, geleceklerini garantiye almak, onları evlendirmektir. Namaz kılar, kurban keser, belirli ibadetleri yapar, vakit buldukça umreye giderler. Kur’an ahlakının yaşanması, anlatılması ve yaygınlaştırılması amacıyla yapılan her türlü girişimde hep geride kalan bu insanlar, yaşananları uzaktan izlemekle yetinirler. Yaşamlarında ve iman anlayışlarında canlı, akılcı ve aktif bir yaklaşımları yoktur.

Oysa Kur’an ahlakını anlatmak, iyiliği emredip kötülükten menetmek müminler için en önemli sorumluluklardan biridir. Ancak söz ettiğimiz insanlar bu konuda hiçbir çaba içinde olmaz, riske girmezler. Bu kişiler kendileri riske girmedikleri gibi, Allah yolunda mücadele içinde olan, yalnızca Allah için yaşayan Müslümanları saflıkla nitelendirir, eleştirir, onlara dönem dönem atılan iftiralara da hemen inanırlar.

“Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse …(Hucurat Suresi, 6) ayetinde bildirildiği gibi Kur’an’a uygun yaşamayan bir fasık “haber getirdiğinde”, örneğin medyada bir Müslüman’la ilgili bir haber duyduğunda/okuduğunda bu kişi hemen inanır. Oysa yukarıdaki ayetin devamında Yüce Allah, “…onu ’etraflıca araştırın’. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” (Hucurat Suresi, 6) buyurur. Sıcak evinde hiçbir çabanın içinde olmamış bu kişi, Allah rızası için yaşayan, varını yoğunu Allah yolunda harcamış, yaşamın sosyal yönlerinden çekilmiş, her türlü tehlikenin içine girmiş, dolayısıyla her türlü iftiraya, baskıya, zulme maruz kalmış samimi mümini muhatap alan iftiralara kolayca kanar.

Oysa Müslümanlar birbirlerine hüsn-ü zan etmelidirler. Ayette çok açık emredildiği halde, bu kimse Müslüman kardeşi hakkında araştırma yapmadığı gibi, hüsn-ü zan da etmez.

Hatta “Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (Nisa Suresi, 72) ayetindeki ifadeyle “onlarla birlikte” olmadığı için sevinir. “Allah korudu bizi, şayet onlarla birlikte olsaydık bizim de başımıza musibetler gelecekti; hakaret görecek, hapse atılacaktık” der. İslam’ın yararına bir başarı gerçekleştiğinde ise şöyle söyler: “Eğer size Allah’tan bir fazl (zafer) isabet ederse, o zaman da, sanki onunla aranızda hiçbir yakınlık yokmuş gibi kuşkusuz şöyle der: Keşke onlarla birlikte olsaydım, böylece ben de büyük ’kurtuluş ve mutluluğa’ erseydim." (Nisa Suresi, 73)

Dünya hayatı çok kısadır. İnsan imtihan mekânı olan dünyaya yalnızca doğup, büyüyüp, çoğalıp, ölmek için gelmemiştir; bunlar hayvanların da özellikleridir. İnsanın asıl amacı bunlar değildir. İnsan doğar, Allah’a kul olur, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma çabasıyla yaşar, Kur’an ahlakını yaşamaya çalışır, Allah rızası için kendini feda eder ve cenneti hedefler. Risk almadığı için kendisini uyanık zannetmesi, aksine, kişinin uyanık olmadığını gösterir. Uyanık olan, Allah’a tam teslim olan insandır.

Dinden uzak toplumun yaşam felsefesi ve kuralları, Kur’an ahlâkına tamamen ters olan batıl inanışlardan kaynaklanır. Kur’an’da kötü ahlak modeli olarak tarif edilen tavırlar, insanlar arasında doğal davranış şekilleri olarak kabul edilir ve toplumun büyük kesiminin tüm yaşantısına hakimdir.

Toplum, büyük kısmı atalarından miras kalmış kuralcılığın hakim olduğu bir yaşam tarzını benimser. Bu yaşam tarzının kurallarını ise, "... Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) diyen inkarcı toplumlar gibi korur.

Günlük yaşamda bu kuralların dışına pek çıkılmaz. Konuşma, davranışlar, eş ve arkadaş seçimi gibi tüm davranışlar, önceden belirlenmiş kurallara göre yaşanır. İnsanların öncelikleri Allah’ın hoşnutluğuna göre değil, toplumun kıstaslarına göredir.

Bu kemikleşmiş kurallar, sadece içinde yaşadığımız döneme ve topluma ait değildir. Mantığı aynı olduğu içindir ki, her zaman diliminde ve gerçek dinden sapmış tüm toplumlarda benzer şekilde yaşanır. Bu kurallar, zamanın ve yaşanan bölgenin özelliklerine göre ufak değişiklikler gösterebilir; örneğin kendini beğenen kişilerin davranışları farklılıklar gösteriyor olabilir ancak temeli aynıdır.


Bu mantık, Kur’an’da bildirildiği gibi, "(Allah’ı) arkalarında unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edinmiş" (Hud Suresi, 92) olmanın bir sonucudur. Bu toplumun bireyleri, dünyaya Allah’a kulluk etmek için geldiklerinin, tek kurtuluşun O’nun hoşnutluğu olduğunun şuurunda değildirler. Bize can veren, dünyayı bizim yaşamımız için en uygun şekilde hazırlayan, bizi rızıklandıran, bizi yaşatan ve öldürecek olan Yüce Allah’tır. Bizim O’ndan başka Rabb’imiz, dostumuz yoktur ve yine O’na döndürüleceğiz.


... Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)

Toplum kurallarının ürettiği çarpık düşünce, bakış açısı, adet ve tavırların, hak dinle karşılaştırınca ne denli büyük bir fark içerdiği açıktır. Bu fark, Allah’ın dini ile şeytani sistemin batıl dini arasındaki farktır.


Bu sistemin hiçbir tutarlı, mantıklı dayanağı yoktur. Büyük kesim Allah’a ve dine inandığını, İslam’a uymak gerektiğini söyler, sonra da kendilerince sınırlamalar getirir. Dinin hükümlerini kendi düşük akıllarınca eleştirir; bazılarını "beğenir", ancak "aşırı"ya kaçmamak gerektiğini söyleyerek bazı hükümlerin uygulanmaması gerektiğini iddia ederler. "Biz Müslümanız" derler ancak istedikleri yaşam tamamen din dışıdır. Dini konulardaki yorumları, fikir ve düşünceleri genellikle Kur’an ayetleriyle tamamen zıttır.


İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah’ın yolundan saptırmak amacıyla "gururla salınıp-kasılarak" (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Hac Suresi, 8-9)

Hak dini anlayıp uygulamak tam bir şuur açıklığı ve akıl gerektirir; buna sahip olanlar ise yalnızca müminlerdir. Kafirler ve müşrikler ise şuurları kapalı, kavrayamayan kimselerdir.


... Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalplerini çevirmiştir. (Tevbe Suresi, 127)

Akıl ve vicdan, insanı din ahlakını yaşamaya yöneltir; gerçek şan, şeref ve sonsuz mutluluk hak dindedir. Bunu yaşayabilenler ise kopması olmayan, sapasağlam bir kulba yapışmışlardır.


Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

Allah'ın Vaadi Haktır

14 Haz 2011 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

Allah’a kesin bilgiyle iman eden ve O’nun beğendiği gibi yaşayan insanın vicdanı oldukça rahattır. Dünyadaki yaşamı süresince Allah’a bağlılığı karşılığında, Rabb’inin kendisini cennetle ödüllendireceğinin umudunu içinde taşır. Umudu nedeniyle yaşamının her anı mutlu, huzurlu ve şevkle doludur. Allah’ı dost edinmiş, O’nun hoşnutluğunu gözetmiş, nefsinin bencil tutkularını ezmiş, şeytanın telkinlerine kulak vermemiş ve hep iyilik yapmıştır. Sonunda Rabb’ine varacağının ve O’nun huzurunda sorgulanacağının bilincinde yapmıştır tümünü. Samimi mümin için kavuşma zamanı, korku ve ümitle beklediği, heyecan verici bir andır.


Mümin dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak zorlukla da denenebilir, sıkıntı da yaşayabilir. Kur’an’da çeşitli baskı ve tuzaklara maruz kalan, baskı altına alınan, kimi zaman tutuklanan, hapse giren, hatta öldürülen müminlerden çokça söz edilir. Ancak genellikle korkutmaya, din ahlakını yaşamaktan vazgeçirmeye çalışmak, müminlerin ümitlerini kıramaz. Tam aksine yaşadıkları zorluklar onların şevklerini artırır. Müminlerin inkâr edenler tarafından baskı altına alınmaya çalışacaklarına dair ayetlerini onlara hatırlatır, Allah’ın ayetlerinin üzerlerinde tecelli etmesi şükürlerini artırır. İnkârcılar onları korkutmuş olduklarını düşünürlerken müminler imanlarının neşesini yaşarlar.


Allah ayetlerinde Kendisine ortak koşmayan müminleri kesinlikle inkâr edenlere galip getireceğini ve onların korkularını gidereceğini vaat eder.


Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaat etmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ’güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ’güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Allah’ın vaatlerine karşılık olarak müminlerin yaşamları boyunca tavırları “…kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler... (Fetih Suresi, 29) ifadesiyle haber verilir.


İnanan insanlar, Allah’ın merhametli, adil, sabırlı, mütevazı, yardımsever ve özverili kullarından razı olduğunun bilincinde, bu güzel ahlaka sahip olmak için gayret ederler. Bu Allah’ın buyruğudur ve karşılığı da en güzel olandır .“…(Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var) . (Al-i İmran Suresi, 133-136)


İmanı yaşayan ve sınırlarını koruyan samimi kullarının birbirlerini müjdelemelerini vaat eder Allah. Ve cenneti daha dünyadayken mümin için bir ümit vesilesi kılar. Cennet, Allah’ın katından rahmet olarak sunduğu ve insanın tam olarak hayal dahi edemeyeceği muhteşem güzelliklerle donatılmış kusursuz/sonsuz bir mekândır.


Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

Müminler orada tüm dilediklerini yapabilecek ve sevdikleriyle birlikte mutluluk içinde sonsuza dek yaşayacaklardır. Cennet maddi-manevi hiçbir eksikliğin bulunmadığı bir yerdir. “Sütten, baldan ırmaklar akan", "her nereye bakılsa bir nimet ve büyük bir mülk" görülen, “eksilmeyen ve yasaklanmayan" nimet ve güzelliklerle dolu bir ortamdır. Dünya hayatında ruhunu besleyen, nefsinin tutkularından sakınanlar için “orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey” olacaktır. Cennette ayrıca kin, öfke ve boş söz yerine, mutluluk dolu uğraşlar olacaktır. En önemlisi ise Yüce Allah’ın inananlara sözlü selamı ve Kendisini görecekleri vaadidir. “Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır).” (Yasin Suresi, 58)


Her insan kaç yaşına kadar yaşarsa yaşasın kesinlikle ölümü tadacak ve müminler -Allah’ın dilemesiyle- asla sonu olmayacak cennete kavuşacaklardır. Allah’ın, takva sahibi, sevdiği kulları için yarattığı eşsiz mekânda, dünyada benzeri görülmemiş güzelliklerle dolu mutlu bir yaşam içinde olacaklardır.


Cennette güven ortamı vardır. İstenen her şey oradadır; sırf bu dünyada her konuda güzel bir sabırla sabretmenin karşılığı olarak…Tükenmesi olmayan sonsuz nimetlere kavuşabilmek için dünyadaki sorumlulukların yerine getirilmesi –Allah’ın izniyle- çok kolaydır. Allah’ın buyruklarına ve ibadetlerine titizlik göstermek, Kur’an ahlakını yaşamak ve yaymak için çaba harcamak; bu zaten mümine dünyada da en çok haz veren yaşam tarzıdır.


Allah’ın, müminlere dünyada ve ahirette olan vaatleri kesin ve gerçektir. "... Hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır" (Fatır Suresi, 5; Lokman Suresi, 9; Yunus Suresi, 55; Rum Suresi, 60)


Sonsuz yurt vaadi, her an ümitvar bir ruh hali içinde yaşamamızı sağlayan en önemli etkendir. Allah bize olan vaatlerine sınır koymaz; o halde salih amel konusunda bizlerin de sınır koymamamız, yapabileceğimizin en fazlasını yapmamız en doğru olandır. Tartısı hafif gelip hüsrana uğrayanlardan olmamak için…


“…Gerçekten iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için nimetlerle-donatılmış cennetler vardır. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah’ın va’di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman Suresi, 8-9)

Deccal

14 Haz 2011 In: İmani Konular, İttihad-ı İslam, Kur'an Ahlakı

Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki Deccal tarifleri, Kur’an’daki suçlu-günahkâr karakteri ile çok büyük benzerlikler gösterir. Kur’an’da kötü ahlâk özellikleri olarak bildirilen acımasızlık, yalancılık, adaletsizlik, zalimlik, bozgunculuk, şiddet uygulamak, insanları din ahlakından uzaklaştırmak için çaba gösteren ideolojilerin de en belirgin özelliklerindendir.


Kur’an’da suçlu-günahkârlar olarak tanımlanan kişiler, inkar eden, Allah’ın koyduğu sınırları tanımayan, din ahlakını yaşamayan, “bir sapmışlık ve çılgınlık içinde " (Kamer Suresi, 47) olan kimselerdir. Yüce Allah bu kimseleri detaylı tarif eder ve insanları yapabileceklerine karşı uyarır. "Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmez." (Yunus Suresi, 17)


Kur’an’da huzur ve güvenliği bozan, insanlar arasında kargaşa çıkaran ve tuzak kuranların suçlu-günahkârlar oldukları belirtilir. Darwinizm’i kendisine temel alan materyalist ideolojilerin, komünizm ve faşizm gibi görüşlerin önemli özellikleri de toplum düzenini bozmak ve anarşi çıkarmaktır. Bu sistemi yaşayan ve yayanların da Allah’ın tanıttığı suçlu-günahkâr karakter özelliği taşıyan kimseler olduğu açıktır.


"Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkârları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar." (Enam Suresi, 123)


Deccal’in Amacı: Bozgunculuk


Deccal’in sistemi yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, huzur ve düzeni bozma üzerine kuruludur. İnsanlara verdiği en önemli zararı da budur. Bozgunculuk oldukça geniş kapsamlı bir kavramdır. Toplumdaki güvenlik, huzur ve barış ortamını bozan her unsur bozgunculuktur. Deccal bozgunculuk çıkarabilmek için şiddet, terör ve anarşiyi körükler. Devletler arasında hiçbir geçerli neden olmadan yaşanan savaşlar, bir ülkede sebepsiz meydana gelen iç çatışmalar, masum insanları hedef alan terörist saldırılar ve günlük yaşamdaki bireysel şiddet; bunların tümü son dönemde Deccal’in sayısını artırdığı bozgunculuk örnekleridir. Oysa Allah insanlara bozgunculuk çıkarmayı yasaklar, bozguncuları sevmediğini bildirir.


"... Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide Suresi, 64)


Deccalî Sistemdeki Şeytanî Mantık


Deccal sisteminde insanlar, iyiyi kötü, kötüyü iyi görürler. Buna verilebilecek en çarpıcı örnek, toplumda yaşanan çatışma ve kavgaların zamanla olağan karşılanmasıdır. Kötülükleri düzenleyenler, isteklerini güzellikle değil, şiddet yoluyla elde edebileceklerine kendilerini ve diğer insanları inandırırlar. Masum, hiçbir suçu olmayan insanlara zarar verir; bunları haklı bir mücadele için yaptıklarını ileri sürerler. Tüm terör örgütlerinin üyeleri ya da savaş ve çatışmaların içindeki kişiler, şiddete başvurmakta haklı olduklarını iddia ederler. Oysa masum ve savunmasız insanlara karşı şiddet kullanmak yalnızca zulümdür.


Bu çarpık düşüncenin temelinde ise şeytanın mantığı vardır. Deccal de şeytanın mantığı ile hareket eder. Oysa Yüce Rabb’imiz, şeytanın apaçık düşman olduğunu ve insanlığın da onu düşman edinmesini buyurur.


"Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır." (Fatır Suresi, 6)


Allah’ın tüm bu uyarılarını göz ardı eden ve şeytanın mantığı ile hareket eden kişinin aklı ve kalbi kapanır. Akıl ve kalpteki bu kapanma, inkâr edenlerin ve din ahlâkı yerine şeytanın sistemini yaşayanların genel özelliğidir.


Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)


Fitne, Dağları Yerinden Oynatacak Kadar Güçlü de Olsa Mağlup Olur!


Peygamberimiz (sav) hadislerinde Deccal’in tuzaklarının büyüklüğüne dikkat çeker ve inananları bu tuzaklara karşı uyarır. Gerçekten de Deccal’in fitnesi, samimi müminler dışında, neredeyse tüm insanlığı içine alabilecek boyuttadır. Bugün dünya genelinde yaşanan ahlâki dejenerasyon ve karmaşa ortamı, bu fitnenin boyutlarını gösterir. Hemen hemen her ülkeden, her milletten, her ırktan insanlar bu bozulmaya ve fitneye tanıklık ederler.


Ancak inkârcıların kurdukları düzene karşılık olarak en büyük düzeni kuran yine Yüce Allah’tır. Allah, insanları imtihan etmek, samimi olanları ortaya çıkarmak, onları eğitip imanlarını olgunlaştırmak, inkârcıların küfrünü göstermek üzere, şeytanın faaliyetlerini de bir hikmet üzere kader içinde yaratır.


Tüm şeytanî sistemler gibi Deccaliyet de kesin olarak mağlup olacak şekilde yaratılmıştır. Deccal’in kurduğu tuzaklar ve Deccal’in fikir sistemi de insanları Allah’ın yolundan engellemek için kurulmuş özel tuzaktır. Deccal de, onun kurduğu tuzaklar da sadece Allah’ın dilemesi ile vardır. Allah dilemedikçe hiç kimse, ne bir tuzak kurmaya ne de bu tuzağı yaşama geçirmeye güç yetirebilir. Ve inkârcıların tuzakları dağları yerinden oynatacak kadar güçlü de olsa, Allah’ın dilemesiyle, asla başarıya ulaşamayacaktır.


"Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim Suresi, 46)

Gönülden Rabb’ine yönelen ve O’nun yolunda samimi çaba içinde olan insanlar, nimetlerin güzelliğini de doruğunda yaşarlar. Bu güzelliklerin en önemlilerinden biri, Allah’ın ‘Müminler ancak kardeştirler…’ (Hucurat Suresi, 10) ayetiyle haber verdiği ve müminlerin kalpleri arasında kıldığı kardeşlik bağıdır. Bu güçlü bağ, inanan insanlara gerçek anlamda sevgiyi öğretir.

Samimi müminlerin birbirlerine duydukları sevgi derindir, çünkü kalplerini dolduran Allah sevgisinden kaynaklanır. Müminlerin arasındaki sevgi, tüm yaşamları gibi Allah’ın hoşnutluğu temeli üzerinde kurulmuştur; en sağlam, “göçmeyecek” temel de budur. Onlar ahirette de, mümin kardeşleriyle birlikte sonsuza dek eşsiz güzellikler içerisinde mutluluk dolu bir yaşamı umut ederler.

Aralarındaki bu sağlam gönül bağı nedeniyle müminler, her konuda birbirleri için özveride bulunur ve birbirlerinin hatalarını bağışlarlar. Aralarında sıkıntılı bir durum olduğunda kişi, mümin kardeşinin iyi yönlerini ve onun Allah yolunda yaptığı güzel işleri düşünür; asla kin ve düşmanlık gütmez. Çünkü bu, Rabb’imizin beğendiği güzel ahlâka asla uymaz. Yüce Allah, cennet hayatında müminlerin kalplerinde kin ve nefret bulunmadığını haber verir.

"Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47)

Bu mükemmel mekân ve müminlerin tarif edilen ruh hali, dünya hayatı için de çok güzel bir örnektir. Müminler arınmış, şeytanın kalplere saldığı vesveseden uzak sonsuz mutluluğu, şeytan ise yaptıklarının karşılığı olarak ‘yüreklere tırmanan ateşi’ tatmaktadır. Çünkü o, dünya hayatında insanları saptırmak, müminlerin arasındaki sevgi, birlik ve dayanışmayı bozmak için büyük çaba harcamıştır.

"Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53)

Bu nedenle müminler, aralarını açmaya çalışan şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için, birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar.

İnanan insanların dinsizlikle fikir mücadelesi yapmaları, güç birliği yaparak ülkeyi bu tehlikeye karşı korumaları son derece önemlidir. Bu mücadelede insanlar ne kadar çok hizmet ederlerse, dinsizliğin ortadan kalkması ve böylece ‘yeryüzünde fitne kalmaması’ çok daha çabuk gerçekleşir.

Yüce Allah, müminlere “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider…” (Enfal Suresi, 46) ayetindeki gibi, birlik olmalarını buyurur. Allah, samimi insanların birbirleriyle tartışmaları durumunda, zamanın yanı sıra güç kaybına da uğrayacaklarına dikkat çeker.

Toplumları karmaşaya sürükleyen inkârcılara ve zalimlere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine, Müslümanların birbirleriyle çekişmeleri, “ İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur .” (Enfal Suresi, 73) ayetiyle bildirilir; büyük bir yanılgıdır. Kibir, kıskançlık, kötü söz söyleme, çekişme inkârcıların özelliğidir. Böyle çirkin bir duruma düşen mümin, şeytanın ve nefsinin etkisinden kurtulmalı, kendini toparlamalı, Rabb’ine sığınarak gerçek mümin tavrını göstermelidir.

Allah yolunda yaşayan insanların istişare ile, birlikte ve uyum içinde hareket ederek, içten ve hikmetli sözlerle dini anlatmaları vicdanları harekete geçirir. İnanan insanların birbirlerine yardımcı olmaları, birbirlerini bu konuda şevklendirmeleri, güzel işler yapan insanlara yardımcı olmaları gerekir. Müminlerin birlikte olmalarının önemine Bediüzzaman da dikkat çeker:

“Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, " Mü’minler ancak kardeştirler." (Hucurat Suresi, 10) kutsal kalesinin içerisine giriniz, korununuz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.”

Allah’a, dine ve tüm kutsal değerlere savaş açan kişilere karşı, inanan insanların birbirlerine destek olmaları çok önemlidir. Bu nedenle inkarcı felsefeler, kanlı ideolojiler yok olana kadar fikir mücadelesi sürmelidir. O halde öncelikle yapılması gereken, tüm Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden hayata geçirilmesidir…Ve vicdanlı insanların üzerine düşen görev çok açıktır; ”fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar ” mücadele etmek... Bu Allah katında da sevgi kazanmaya vesile olacak önemli bir davranıştır.

Çünkü: “Şüphesiz Allah,Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saff Suresi,4)

Gerçekten vicdan sahibi olan insan, iyilikten yana çaba içinde olmalı, bu vicdani sorumluluğu gereğince üstlenmelidir. Müminler, kötülüklerle mücadelede birlikte hareket etmeli, kararlılık göstermelidirler. Çekimser ve duyarsız kalmak, zulme ortak olmak demektir. Kur’an ahlâkını yaşamaya çalışan, insanlık onuru taşıyan her insan kötülüklerle mücadele etmelidir. Yaşadığımız dönem, diğer insanlar için de ciddi bir çaba gösterme zamanıdır. Ellerinden gelenin en fazlasını yapma gayreti içinde olan müminlerin dostu olan Yüce Allah, samimi niyetlerine karşılık, onlara hayır yolları açar, onları başarılı kılar.

...Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur:

"Kim bir Müslüman’dan dünya kederlerinden bir keder giderirse Allah ondan ahiret günü kederlerinden bir keder giderecektir. Kim de Müslüman’ı örterse Allah onu dünya ve ahirette örtecektir … (İbni Mace/ 1. cilt/ syf.389)

Barışın, hoşgörünün, dostluğun, özverinin, huzur ve güvenin, kısacası Kuran ahlâkının hakim olduğu bir ortam için tüm vicdanlı insanlar birlikte olmalıdır.Peygamberimiz(sav)’in “…sıkıntıya düşmeniz Onun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.” (Tevbe Suresi, 128) ayetiyle bildirilen güzel ahlak özelliklerini, ince düşüncesini, merhametini bizlerin de kazanmamız gerekir. Bu güzel ahlâka, müminlerle beraberlik ve dayanışma içinde yaşamaya ihtiyacı olan bizleriz. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır; O nurunu tamamlayacaktır. Çaba içinde olmadığımız takdirde Yüce Allah bizleri giderip, yerimize daha hayırlısını getirebilir… O’nun her şeye gücü yeter.

Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz? Dilerse sizi giderir-yok eder ve yeni bir halk getirir. (İbrahim Suresi, 19)

Ortak/şirk koşma, dinden uzak cahiliye toplumlarındaki kişiler için adeta bir ‘yaşam biçimi’dir. Bu toplumda doğan her çocuk, genellikle o toplumun Yüce Allah yerine benimsediği ilahları tanıyarak gaflet içinde büyür. Bu yüzden ortak koşmak, birçok insan için olağan bir şeydir. Ortak koşan kişi, yaptığının Allah’a karşı isyan ve iftira anlamına geldiğini, karşılığında kendisini büyük bir cezanın beklediğini aklına bile getirmez. Dahası, kendisine Allah’a hiç şirk koşmadan iman etmesi yönünde öğüt veren biri olursa, uyarıya çok şaşırır, bir anlam veremez.


Peygamberimiz(sav) döneminde Mekke’nin önde gelen müşriklerinin gösterdiği tepki de aynı olmuştu. Onlar da Allah inancına sahiplerdi ancak çok sayıda küçük ilahları bulunuyordu. Sevginin, savaşın, ticaret ve tarım gibi dünyevi işleri için ayrı ayrı küçük ilahları vardı. Bu şirk düzeni onlara çok normal ve mantıklı geliyordu. Bu nedenle Peygamberimiz (sav)’in tek bir Allah’a iman etmeye çağrısı ve diğer ilahları reddetmelerini istemesi onları şaşırtmıştı.


İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey." Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti. "Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir." (Sad Suresi, 4-7)

Peygamberimiz (sav)’in tek kudret sahibinin Allah olduğunu ve taptıkları bu sözde ilahların hiçbir gücünün olmadığını söylemesi, müşriklere çok anlaşılmaz gelmişti. Daha doğrusu bu kişiler, tek bir ilaha kulluk edilen bir düzenin nasıl işleyeceğini anlayamıyorlardı. Onlara göre her tanrının bir görevi vardı ve örneğin ticaret tanrısını terk ettikleri takdirde ticaretleri karmaşaya dönüşürdü, bereket tanrısını bıraktıklarında ise rızıklarını nasıl kazanacaklardı?.. Bu kişiler, edindikleri bu küçük ilahların gerçekte hiçbir güce sahip olmadıklarını göremiyorlardı. Oysa “Kureyş’i biraraya getirip anlaştırdığı, yaz ve kış yolculuğunda onları ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu Ev (Kabe’n)in Rabbine kulluk etsinler; ki O, kendilerini açlıktan doyuran ve korkudan güvenliğe kavuşturandır.” (Kureyş Suresi, 1-4) ayetiyle bildirilir; bereketlendiren ve rızkı dilediği kuluna hesapsızca veren, genişleten, daraltan Yüce Rabb’imizdir.

Günümüz toplumlarında da Kureyşliler’in içinde bulundukları sapkın duruma düşerek, tek ilah olan Yüce Allah’a iman etme çağrısını şaşkınlıkla karşılayan insanlar vardır. Böyle bir kişi, yaşamında ilah edindiği herşeyi terk edip yalnızca Allah’a kulluk etmenin nasıl olacağını anlayamayabilir. Oysa onu yaşatan, çeşitli ürünlerle rızıklandıran, koruyan yalnızca Allah’tır. Ne maaşını müdürü vermektedir ne de evinin rızkını kendi başına kazanmaktadır. Kuran’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (Hud Suresi, 6) ayetiyle haber verildiği gibi gerçekte hepsini veren Rezzak olan Allah’tır.

İnsanın çevresindeki olaylar rastlantılarla değil, Yüce Allah’ın dilediği ve ezelde takdir ettiği şekilde gelişmektedir. Allah herşeyi bir kader dahilinde yaratmıştır ve insanlar da “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İnsan Suresi, 30) ayetinde bildirildiği gibi, O dilemeden hiçbir şey dileyemeyecek kadar Allah’ın kontrolü altındadırlar. Ve Hud Suresi’nin 56. ayetindeki gibi "O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur.”


Apaçık düşmanı olan şeytan insana şirkten kurtulmayı çok zor, din ahlakını yaşamayı da imkansız gibi göstermeye çalışır. Çeşitli taktik ve telkinlerle dini yaşamaktan uzaklaştırmak ister.


İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." (İbrahim Suresi, 22)

İnsanı gömüldüğü şirk bataklığından kurtaracak olan ve hidayeti verecek olan ancak Allah’tır. İnsan samimiyetle şirkten kurtulup, Allah’ı birleyen hanif bir mümin olmak için Allah’a yönelerek dua etmeli ve O’nun da bu samimi çağrıya cevap vereceğini bilmelidir. Kişi ümitsizliğe kapılmamalı, Allah’ın kendisini doğru yola ileteceğinin, şeytanın vesveselerinden koruyacağının şuurunda olmalı ve bunun huzurunu yaşamalıdır. Allah’a sığınan samimi müminler üzerinde, “Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir .” (Nahl Suresi, 100) hükmü gereği şeytanın zorlayıcı gücü de olmayacaktır.


Gerçek sıkıntı ve eziyet, “…Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (Hac Suresi, 31) ayetiyle bildirildiği gibi şirktedir. Sahte ilahlarını terk ederek Allah’a yönelen bir insan, boşlukta sürüklenmekten kurtulur, tek gerçek ilah olan Allah’a sığınarak huzur ve güven içinde yaşar. Şirkin karanlıklarından –Allah’ın dilemesiyle- nura çıkar.


Sahip olduğu malları, paraları, evleri kendisinin sanan, tüm bunları kendisine verenin ve gerçek sahibinin Allah olduğunu düşünmeyen ve bunlarla büyüklenen kişi büyük yanılgıdadır. Mülkün tek ve gerçek sahibi Allah’tır ve sahip olduğu her şeyi Allah kendisine imtihan amacıyla vermiştir. Ve kişi hepsini yalnızca Allah’ın hoşnutluğu için kullanmalıdır. Dünyevi değerlere karşı beslediği sahiplenme duygusundan acilen kurtulmalıdır. İşte bunları yaptığında kalben putlarını kırmış olacaktır. Putlarını fiili olarak kırdığının kanıtı da malını, parasını gelecek korkusu taşımadan Allah yolunda harcamasıdır.


Peygamber kıssalarında görüyoruz ki, Hz. İbrahim(as), kavminin önlerinde bel büktükleri putlarını, Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) Kabe’deki putları fiili olarak kırmışlardır. Hz. Musa(as) da kavminin taptığı buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuştur. Tüm bunlar sembolleştirilen şirklerin yok edilişidir. Toplumda da sembolleştirilmiş şirklere karşı aynı eylemler yapılabilir, ancak önemli olan şirkin mantığını yok etmektir. Bu da, niyet ve bakış açısı değiştirilerek gerçekleştirilebilir.


Yaşamımızdaki putları kırabilmemiz için Allah’ı hiç unutmamamız ve O’nun her şeyi sürekli/an an yarattığının bilincinde olmamız gerekir. Hiçbir şeyi insan kendisi yapamaz, Yüce Allah dilemedikçe hiçbir şeyi…

İnsan din fıtratı üzerine yaratılmıştır ancak apaçık düşmanı olan şeytan, insanın fıtratını bozarak sıkıntı içinde bir hayat sürmesine vesile olur. Bu yüzden insanın en fazla dikkatli olması gereken varlık, şeytandır. İnsan, her an açığını arayarak kendisine sokulmaya çalışan ve onu Rabb’inin dosdoğru yolundan saptırmaya çalışan şeytanın ve ordusunun hedefidir.

Şeytan asla boş durmaz; iyiyi kötü, kötüyü iyiymiş gibi gösterir. İnsanın zayıf anını bekler; adeta beyninde bir noktaya dokunur gibi vesvese verir ve kişiyi kötüye yöneltir. Ancak insanın kafası Rabb’iyle, yarattığı kaderle, cennetle dolu olursa şeytan sokulacak yer bulamaz. “Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır.” (Zuhruf Suresi, 62) buyrulur ayette. Bu nedenle insan Allah’ı anmaktan uzak kalmamalıdır. Allah’ı unuttuğumuz zaman Allah da bize kendi nefsimizi unutturur; şeytanları yollar, kabuk bağlattırır. Eğer beynimizin tamamı Allah ile dolu değilse, şeytana da orada yer var demektir. Allah’a yakın olursak güçlü oluruz. Şeytan insanın gücünü götürür; tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah ise insana güç verir.

İnsanın önünde iki yol vardır; dostu olan Rabb’inin yolu ve düşmanı olan şeytanın karanlık yolu. Bazen insanlar her iki yolda da yaşayarak, Allah’ı razı edebileceklerini düşünürler. Allah’ın yolu Kur’an’da tarif ettiği dosdoğru yoludur. Bir tek dosdoğru yol vardır; tali yollar şeytana çıkar. İnsan, içinde duyduğu iki sesten vicdanına ait olana uyduğunda Allah’ın, nefsininkine uyduğunda ise şeytanın yolundadır. Nefis şeytanın kontrolündedir. Şeytan ise en çok müminlerle uğraşır. Çünkü diğerleri zaten onun fırkası olmuştur. Şeytan yavaş ilerler, gizliden gizliye faaliyet gösterir. Hz. Adem’e de sinsi bir şekilde yaklaşmıştı; bize de aynı şekilde yaklaşır. Şeytandan söz eder insanlar ama yapabileceklerine tam olarak inanmazlar. Oysa insan önünden, arkasından, sağından, solundan şeytan ve taraftarlarıyla sarılmış durumdadır; ancak Rabb’ine sığınarak kurtulabilir.


Şeytan istediği kadar telkinlerde bulunsun, vesvese versin; samimi kullar üzerinde zorlayıcı gücü yoktur. Nefsimizi bir kenara bırakırsak, yaşadığımız herşeyi Allah’ın lütfu olarak görürüz. O zaman hiçbir şey zor gelmez. Her an şuuru açık tutmak şeytanı zorlar. Şeytana yenik düşmemek, Allah’ın çok beğendiği bir davranıştır. Gelen musibete kader gözüyle bakıp, Allah’tan olduğunu düşünerek tevekkülle karşıladığımızda, şeytanın bütün sistemi çöker.


Şeytanın bağımsız gücü yoktur; bu yüzden sadece tek üstün güç olan Allah’tan korkmalıyız. Allah bize şahdamarımızdan daha yakın ve sonsuz güç sahibidir. İnsan güçsüzün yanında olmak istemez; hep güçlüyle olmak ister. O halde güçsüz olanı seçmek neden?..


İki taraftan birini seçmek gerekir; ya çoğunluğun uyduğu şeytanın sistemini ya da azınlığın uyduğu Allah’ın sistemini. İkisinin arasında olmak gibi bir düşünce insanın kendisine karşı samimiyetsizliğidir. Azınlığın tarafına geçen insan, şeytanın sistemindeki davranışları için önce tevbe eder ve bazı şeylere hazır olur. Çünkü doğru bildiği pek çok şeyin doğru olmadığını görecektir. Şeytanın sistemindeki kuralları bıraktıktan sonraki kurallardır bunlar. Bu kuralları sadece bilmek değil, tümünü yaşamaktır önemli olan.


Yapılan her harekette itaat vardır. Bu ya Yüce Allah’a, ya da şeytanadır. Vicdanımıza uyarsak Allah’a, nefsimize uyarsak şeytana itaat etmiş oluruz. Kendimizi itaatten çıkmış şeytan gibi görmek istemiyorsak, Allah’a koşulsuz itaat etmeliyiz.

Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak hatasız hiçbir insan yoktur. Sevabımızla övünmeyiz, hatamızla da yerinmeyiz. Şeytanın kandırdığı konulardan biri de budur. İşlediğin hata ya da günahla ilgili olarak, “bir şey değişmez boşuna uğraşma, senden asla bir şey olmaz” diyerek aldatır.

İmanı derinleştirmek gerekir; derin iman önemlidir. Mümindeki imanî derinliği gören şeytan ona yanaşamaz. Çünkü şeytan sığdakilere yanaşır, onlarla uğraşır. Allah’ın dediğini yapmadığımızda şeytan yanımızdadır. Kurtulmak için Allah’a yöneliriz. Böylece tüm yaşadıklarımızdan ders alırız ve bozulan fıtratımız değişir, güzelleşir.

Gün içinde yaptığımız herşeyi Allah’a bağladığımızda, nefsimiz mesai yapamaz; dolayısıyla şeytan da… Çünkü o sadece çağırır; zorlayıcı gücü yoktur. O halde şeytandan etkilenmek, zorlanmadan gitmektir. Allah’tan isteyelim, için için dua edelim; Rabb’imiz nefsimizin kapılarını şeytana kapatsın...

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors