Sadakat Gösterselerdi…

15 Haz 2011 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

Kur’an’da, Peygamberimiz (sav) döneminde inkarcılara karşı savaşmak istemeyen, yaralanmak veya ölmekten korkan münafıklardan söz edilir. Samimiyet ve özveri gerektiren durumlarda çeşitli bahaneler ileri süren bu ikiyüzlü kişiler, yaralanmayı veya şehit olmayı kendileri için kayıp olarak görmektedirler.

“Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.” (Tevbe Suresi, 42) ayetiyle bildirildiği gibi, bu kişiler çıkar elde edemeyeceklerini düşündükleri için savaşmak istememektedirler.

Oysa Peygamberimiz (sav)’in yanında mücadele eden ve şehit olan müminlerin canları kolayca alınıp Allah Katında en güzel yerde ağırlanacaklardır. Kendilerince mantıklı davranarak destek olmaktan kaçınanları ise hem dünyada hem ahirette acı sonuçlar beklemektedir. Dürüstçe doğruyu seçen ve doğruya uyan güzel ahlaklı ve Allah’a sadık müminlerin alacakları karşılık “Oysa onlara evla (olan): İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah’a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed Suresi, 20-21) ayetiyle bildirildiği gibi daha hayırlıdır.

Müminler, ölünceye dek, hem ibadetlerinde hem Allah’ın rızasını kazanma konusunda kararlıdırlar. İnsan yaşamındaki tek kesin gerçek olan ölüm için hazırlık yapan ve ’ellerinin önden sundukları’na sınır koymayan samimi müminler, ahirette de kazançlı olacak, gerçek kurtuluşa kavuşacaklardır.

Yaşamımız boyunca verdiğimiz kararlarla imtihan oluruz. Çıkarlarımızla çatıştığı zaman dahi sadakatten, dürüstlükten ve samimiyetten vazgeçmeyerek güzel ahlakı yaşamak için çaba gösterirsek, imtihanlarımızı da güzel yaşarız. Güzel ahlakın değeri imtihan ortamında daha iyi anlaşılır. Küçük ya da büyük verdiğimiz her kararda din ahlakına uygun bir tercih yaparsak, –Allah’ın dilemesiyle- sayısız güzelliklere ve sonsuz kurtuluşa kavuşabiliriz.

Kuran’da iman edenlerin bu üstün ahlak özellikleri ve Yüce Allah’a olan kararlı teslimiyetleri, kutlu peygamber Hz.İbrahim örnek gösterilerek övülür. Hz. İbrahim’in güzel ahlakı, Allah’a imanındaki samimiyeti, tevekkülü gibi, itaatindeki derinlik, gösterdiği sadakat ve kararlılık da kuşkusuz her müminin sahip olması gereken önemli ahlak özelliklerindendir:

Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. (Nahl Suresi, 120)

Allah, Kur’an ayetlerinde Hz. İbrahim’in Kendi sınırlarını korumadaki titizliğini, zorluklar karşısındaki sabırlı ve teslimiyetli kişiliğini, koşulsuz itaatini över ve onu dost edindiğini haber verir:

İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel din’li kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)

Bu ifadeyle en güzel dinin, ‘Allah’a teslim olup, O’na bir olarak iman eden kimselerin dini olduğunu’ belirtilerek, koşulsuz bir sadakatin ve iman derinliğinin önemi hatırlatılır.

Samimi mümin azimli ve kararlıdır; "Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma’rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.” (Lokman Suresi, 17) buyruğuna itaat eder, azimle iyiliği emreder, kötülükten sakındırır. “Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.” (Şura Suresi, 43) ayeti gereği de musibetlere sabreder ve insanlara karşı bağışlayıcı davranır.

Bediüzzaman, arkadaşlarına yazdığı notlarda cennete kavuşmayı umut eden bir insan olarak zor şartlarda dahi nasıl sabırlı, sadık ve kararlı olduğunu, şöyle ifade eder:

"Aziz, sıddık, sebatkar ve vefadar kardeşlerim!..Ben, harika bir ihsan-İlahi eseri olarak şakirane sabrediyorum ve etmeye de karar verdim. Madem biz kadere teslim olup, bu sıkıntıları "işlerin en hayırlısı zorlu olanıdır" sırrıyla ziyade sevab kazanmak cihetiyle manevi bir nimet biliyoruz; madem geçici, dünyevi musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor; ve madem hakkelyakin derecesinde yakını bir kat’i kanaatımız var ki: Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediyye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı haller ile müftehirâne, müteşekkirâne bir mücahede-i mâneviye yapıyoruz diye, şekvâ etmemek lazımdır." (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Onüçüncü Şua, s.311-312)

Sadakat ve Kararlılık

15 Haz 2011 In: Kur'an Ahlakı, Kur'an Bilgileri

" Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.." (Ahzab Suresi, 23)

Dünya, Allah’a gönülden bağlanıp, O’ndan korkup sakınanlarla, O’na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.

Sadakat tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalbi bağlılıktır. Samimi inanan insan sadakatinde kararlıdır. Amacına ulaşmak, engel ve zorlukları aşmak için azimle çaba harcar, yapılması gerekenleri tam olarak yerine getirir. Bu anlamda sadakat ve kararlılık, müminlerin yaşamları süresince ihtiyaç duydukları ve kendilerine Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün bir ahlak özelliğidir. Rabb’imiz, "Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?” (Meryem Suresi, 65) ayetiyle inananları, ibadet etmede kararlı davranmaları konusunda uyarır.

Zorlukların yanı sıra, insana sunulan sayısız nimet, geçici ve aldatıcı dünya metaı da imtihanın parçalarıdır. Mümin, kendisine her an sunulan bu nimetlerin Allah Katından, şükredici olup olmayacağının denenmesi amacıyla verildiğini bilir. Dünyevi olan herşeyin, imtihan ortamının çekici süsleri olduğunu bilincindedir ve bunların çekim güçlerine kendisini kaptırmaz. Mümin dünya hayatına karşı dikkatli ve şuurludur. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma hedefinde kararlıdır ve bu konuda içinde taşıdığı coşkunun olumsuz etkilenmesine izin vermez. Ahiret için ciddi bir çaba içinde olmak, gevşememek, aşırılıklardan kaçınmak, müminin kararlılığının göstergesidir. İşte bu çabadan, bir Kuran ayetinde “Kim de ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.” (İsra Suresi, 19) ifadesiyle söz edilir.


Kur’an’da, iman sahiplerinin, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur Suresi, 37) ifadesiyle, hiçbir koşul altında Rabb’lerine sadakat ve kararlılıklarından vazgeçmedikleri bildirilir.


“Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.” (Hac Suresi, 35) ayetindeki mümin tanımlamasına uygun davranışlar sergiler ve Rabb’i ile olan bağlantısını kesintisiz sürdürmeye çalışır. Bu şekilde güçlü bir kişilik kazanan müminler, imani yönden de olgunlaşırlar.

Yüce Allah’a teslim olmak, imani olgunluğa erişmiş müminlerin önemli bir özelliğidir. Bu olgunluğu kazanmış mümin, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığının, kendisinin O’na muhtaç olduğunun, her işin bir kader dahilinde ve özel bir hikmetle yaratıldığının bilincinde olarak, bedenini ve ruhunu Allah’a emanet eder.

 

 

Ahirete kesin bilgiyle iman eden insanın kendisini bir an, Kur’an’da söz edilen Araf tepesinde düşünmesi, samimiyeti açısından iyi bir ölçü olacaktır. Araf, cennetle cehennemin görüldüğü ancak insanın nereye gideceğini henüz bilmeden beklediği yerdir.

İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: "Selam size" derler ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ’şiddetle arzu edip umanlardır.’ Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: "Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma" derler. (Araf Suresi, 46-47)

Araf’taki gibi cennet ve cehennem arasında bir yerde kaldığımızı düşünelim. Bir yanda bizi oraya sürükleyecek davranışlardan hep korkuyla sakındığımız sonsuz cehennem… Diğer yanda yaşamımız boyunca umut ettiğimiz sonsuz cennet… Kur’an’da tarif edilen bu ortam, şu an yaşadığımız andan daha gerçektir. O halde Araf halkının korku ve umut dolu bekleyişlerini, henüz yaşıyor iken her an hatırlayalım.

Korku ve ümit; her ikisi de kalbimizde yoğun bir şekilde hissetmemiz ve yaşamamız gereken duygulardır. Yüce Allah, bizi sonsuz kurtuluşa ve mutluluğa iletecek olan bu iki duygu için dua etmemizi buyurur.

…O’na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır. (Araf Suresi, 56)

Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Secde Suresi, 16)

Allah’a samimi imanı yaşayalım ve O’nun hatalarımızı bağışlayacağını kuvvetle umut edelim. Merhametine ve bağışlayıcılığına sığınalım, eksikliklerimizi gidermesi ve sonsuz güzelliklerini lütfetmesi için samimiyetle dua edelim.

 

Korku ve ümit arasında olmak, insanın güzel ahlâkı kazanmasındaki en önemli unsurlardandır. Ümit, kişinin din ahlâkını heyecan ve şevk içinde yaşamasını sağlarken, Allah’a hissettiği saygı dolu korku da onun, Allah’ın sınırlarını korumada titiz olmasına, Allah’ın sakındırdığı konulardan şiddetle kaçınmasına sebep olur. İnanan insanın yaşadığı bu şevk dolu dengeli ruh hali, ahlâkının güzelleşmesine ve Rabb’ine yakınlaşmasına vesile olur.

Kur’an müminlere, hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamaları, Allah’a dayanıp güvenmeleri gerektiğini haber verir. Aynı zamanda Allah’a karşı saygı dolu bir korku içinde olmalarını bildirir.

Korku…

Allah korkusu, Allah’a aşkla bağlı insanın hissettiği korkudur; Allah’ın hoşnutluğundan yoksun kalmaktan korkmaktır... Sevdiğini gücendirmekten, onun sevgisinin yok olmasından çekinen aşığın korkusu gibi; ancak Allah korkusu çok daha şiddetlidir. İnsan Allah’tan korkarsa O’nun buyruklarına çok titiz olur; O’na büyük saygı duyar.
Allah korkusu güzel ahlakla ilgili bütün özelliklerimizi yönlendiren en önemli güçtür. Örneğin, eğer içinde Allah korkusu olmazsa, musibete, çileye sabır göstermeyebilir, bağışlayıcı olmayabilir, öfkesini yenmeyebilir; yani iradesini birçok noktada kullanmayabilir. “Nasıl olsa Allah beni affeder, zaten cennete giderim” diye düşünür. Ancak Allah korkusu insandaki duyguları kontrol altına alır.

Tevekkül, özveri, cesaret, sevecenlik gibi bütün güzel ahlak özelliklerinin ve aklın da kaynağında hep Allah korkusu vardır. Allah’tan içi titreyerek korkan insanların akılları açılır; aksi durumda ise kişinin aklı kapanır. Bu duygulardan uzak olan kişinin basireti, feraseti olmaz, yardımseverliği, bağışlayıcılığı, kararlılığı bozulmaya başlar, dengesini yitirir. Kalpten Allah’a teslim olmayan, içinde Rabb’ine sevgi, saygı ve korku duymayan kişi yalnızca zorluk anlarında değil, nimetler içinde yaşıyor olsa dahi –mutlu gibi de görünse- gerçekte huzursuz, karamsar, umutsuz ve mutsuzdur.

İnsanlar her an ölebilecek varlıklardır; herkes ölüme aynı yakınlıkta/uzaklıktadır. Bir insan Allah’ı her an yanında hissediyor ve O’nun kontrolünde olduğunu biliyorsa çok özenli olur. O zaman saygı ve korkuyu içinde taşır. Samimi iman eden ve Rabb’ine teslim olan insan en güzel hayatı yaşar. Açık bir şuura sahip, Allah’tan korkan samimi bir mümin, korku ve ümit arasında Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini şiddetle arzu eder.

Ümit…

Ümit etmek Kuran’da müminlerin önemli bir vasfı olarak belirtilir. Ümitvar olmak, aynı zamanda kişinin imanının ölçüsüdür. İnsan, imanı ölçüsünde Rabb’inden umut eder, O’nun sonsuz güzelliklerine kavuşmak için büyük bir özlem duyar. Allah, iman sahiplerine dünya ve ahiretteki güzelliklerin müjdesini verir. Mümin, bu nimetlere kavuşma umudu içindedir.
Kur’anî bakış açısı, inanan insana oldukça ümitvar bir kişilik kazandırır. Her şeye bu bakış açısıyla yaklaşan kişi, her olayın kendisi ve diğer müminler için hikmet ve hayırla yaratıldığını bilir. Allah, müminlerin dostudur ve onlar için en hayırlı olanı diler ve yaratır. Yaşanan olay olumsuz gibi görünüyorsa bu, kötü şans, uğursuzluk ya da işlerin ters gitmesi nedeniyle değildir. Evrendeki her şey Allah’ın kontrolündedir, her olay Allah’ın dilemesi ile gerçekleşir. Bu gerçeğin bilincindeki mümin, hiçbir konuda üzüntü ve ümitsizlik yaşamaz. Kur’an’da, "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır..." (Bakara Suresi, 216) ayetiyle dikkat çekildiği üzere, ‘şer’ gibi görünse de her olay imtihanın bir parçasıdır ve kendisi için hayra dönüşecektir.

İnsan, kusursuz yaratılmış imtihan ortamı olan dünyada yaşadığı olaylar karşısında sergilediği davranışlarıyla, ahlâkıyla ve kalbindeki niyetiyle imtihan olur. Allah’a samimi bir kalple yönelmek ise insanı dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştırır.

Korku ve ümit arasında bir ruh haline sahip olmak için gereken, sadece Allah’a karşı samimi olmaktır. Allah’a karşı samimi olanın dünyayla işi kalmaz. Allah’a ve ahiretin varlığına kesin bilgiyle iman eden insan, doğal olarak dünyada Rabb’ini hoşnut etmek ve cennet ehli olmak ister. Samimiyetle gönülden Allah’a yönelen kişi O’nun yaratmasındaki kusursuzluğu ve ihtişamı görecek ve Allah’a karşı saygı dolu bir korku duyacaktır. Korku, onu Allah’ın sınırlarını ihlal etmekten sakındıracak ve mümin bundan duyduğu huzur nedeniyle cenneti ümit edecektir.

 

 

LG Teknolojisiyle "Kayıp Cennet"

15 Haz 2011 In: Bilim
LG, İstanbul Modern'de sanat, doğa ve teknoloji ilişkisinin ele alındığı Kayıp Cennet Sergisi'nin teknoloji sponsorluğunu üstleniyor. 25 Mart – 24 Temmuz 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek Kayıp Cennet Sergisi, dijital medya ve videolardan oluşuyor. Sergide doğayla ilgili konular üzerinde duran, endüstrinin ve teknolojinin çevreye olan etkilerini inceleyen 21 sanatçı ve bir ortak proje yer alıyor.

 

Sergi, çağdaş sanatçıların, teknolojiyi kullanma biçimlerini, doğaya, hayvanlar dünyasına ve son yıllarda dünyayı etkileyen önemli ekolojik değişimlere dair bir dizi güncel konuya yaklaşımlarını mercek altına alıyor. Haberin tamamını bu linkten görebilirsiniz.

 

Bir mümin hangi dönemde, kimlerle birlikte, hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, insanları Kur’an ahlakına çağırmakla, onlara ölümü, ahireti ve hesap günü Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanacaklarını hatırlatmakla sorumludur. Müminin tüm bunlar karşılığında kimseden bir beklentisi olmaz, yalnızca sorumluluğunu en iyi şekilde yerine getirmeyi ve Rabb’inin kendisinden hoşnut olmasını amaçlar.

Ancak Kur’an ahlakını ve müminleri tanımayan bir kişi, kendisine din ahlakını samimiyetle ve ciddi bir çaba ile tebliğ eden mümine karşı ön yargılı yaklaşabilir. Bunun nedeni, çevresinde bulunan kimselerin çoğunluğunun Kur’an ahlakına göre yaşamaması ve herşeyi muhakkak bir çıkar karşılığında yapmalarıdır. Dolayısıyla aklına, bu kişinin din ahlakını neye karşılık anlattığına dair birtakım sorular gelebilir.

Birçok insan, kendi düşünce sisteminde her şey çıkar ilişkisine dayalı olduğundan, müminlerin de din ahlakını bir karşılık bekleyerek anlattığını düşünebilir. Allah için yaşayan samimi inananların yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözetmelerini anlayamayabilir. Bir TV programında Darwinist bilim adamının sözlerindeki gibi, ‘inancının reklamını yaptığını’ iddia edebilir. Mümin Rabb’inin nimetlerini anlatmaya başlamadan önce, karşısındaki kişinin bu endişelerini giderir; bu da onun üzerindeki sorumluluklardan biridir.

Allah’ın Varlığının Kanıtlarını Anlatmak

Yüce Allah yarattığı her varlıkta sonsuz ilminin, aklının, gücünün kanıtlarını insanlara gösterir. Vicdanını dinleyen insan için Allah’ın varlığı çok açıktır. Ancak birçok insan yıllarca Allah’ı inkar yönünde telkin aldığı için bu konuda kuşku duyar. Önyargılarını ve bağnazlıklarını kırmak için onlara, varlıklardaki mucizevi detayları anlatmak, Allah’ın varlığına dair kanıtlar göstermek, bu varlıkların asla rastlantılarla meydana gelemeyeceğini açıklamak etkilidir.

Ciddi bir çaba gösterilirse, acz içindeki bu göremeyen kişiler -Allah’ın dilemesiyle- gaflet uykusundan uyandırılabilirler. Etrafında gördüğü kusursuz sistemlerin rastlantılar sonucu oluşamayacağının bilincine varan bir insan için ise, dinsizlik tehlikesi ortadan kalkar. Böylece Allah’a iman eden insan, O’na karşı sorumlu olduğunu ve artık yaşamını O’nun hoşnutluğunu amaçlayarak sürdürmesi gerektiğini kavrar.

Rabb’imiz birçok Kur’an ayetinde, yarattığı varlıklar üzerinde derin düşünmeye ve ibret almaya çağrıda bulunur.

“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ’göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) ’İçten Allah’a yönelen’ her kul için ’hikmetle bakan bir iç göz’ ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir.” (Kaf Suresi, 6-11)

Kur’an’da Tarif Edilen Gerçek Dini Anlatmak

Din dışı felsefeleri benimseyen inkarcılar, insanlara ideolojilerini telkin ederlerken, dine karşı olumsuz eleştirilerde bulunur, saldırgan bir davranış sergilerler. Bu kişilerin dine saldırı malzemeleri, genelde Müslümanlık adı altında yaşanan, ancak içine hurafelerin, adet ve geleneklerin katıldığı, dinin özünden tamamen uzak olan anlayışlardır. Gerçek Müslümanlık, hedef alınan bağnaz din anlayışına tamamen zıttır. Bu yüzden eleştirilenin gerçek değil hurafe dini olduğu, Kur’an’da bildirilen gerçek dinin ise bundan çok farklı, insan yaratılışına uygun ve kolay olduğu insanlara etkili bir şekilde anlatılmalıdır. Kur’an, içinde hiçbir çelişki bulunmayan Allah kelamı olan bir kitaptır. Bu, kanıtlarıyla ortaya konduktan sonra, Kur’an ayetlerinde haber verilen olayların insanlara aktarılması gerekir.

Bediüzzaman’ın da, dinsizliğin insanlığı sürükleyeceği tehlikelere karşı sunduğu çözüm; Kur’an ahlakının yaşanması, anlatılması ve yaşatılmasıdır.

“Sarsılmaz bir iman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Büyük alamete (Kur’an’a) müracaat etsinler.” (Şualar, 599)

Dinsizlik ile mücadelede en etkili yöntemlerden biri olan iman hakikatlerini, Allah’ın varlığını ve sonsuz gücünü kanıtlarıyla anlatmak, gerçek dine davet etmek, her samimi iman sahibinin önemli sorumluluğudur.

Rabbinin nimetini durmaksızın anlat. (Duha Suresi, 11)

Din ahlakının özünde birlik vardır. Kur’an “... Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73) ayetiyle yeryüzünde akan kanın, fitnenin ve bozgunculuğun son bulması için inananların birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiğini bildirir.

Bütün Müslümanlar bu buyruğa uymakla yükümlüdür. Bütün İslam dünyasının birlik ve beraberliği istemesi gereklidir. Birlik olmayı istemeyen ayrılığı istiyor demektir ki bu, Allah’ın yüklediği sorumluluktan kaçmak anlamındadır. Ayrılık, Türk İslam dünyasına yarar değil, zarar getirmiştir; güç birlik olmakla gelir.

Tüm dünyada yaşanan zulüm ortadadır. Müslüman kardeşlerimiz yıllardır türlü işkencelere maruz kalıyorlar, öldürülüyorlar, sürgün hayatı yaşıyorlar ve baskı altındalar. Çok fazla sayıda Müslüman zorlukla, yoklukla, ölüm korkusuyla yaşıyor, her yerden ölüm haberleri geliyor.

Müslümanların, dünyanın gözü önünde, Avrupa’nın ortasında, acımasızca soykırıma tabi tutulduğunu unutabilir, hapishanelerde düşünceleri ve inançlarından dolayı tutuklanmış insanları görmezden gelebilir miyiz?

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75) ayetindeki ifadeyle; evet bize ne oluyor?

Acıların, katliamların, çilelerin ve fitnenin son bulması ancak Türk ve İslam ülkelerinin ittifak etmeleri ve Türk - İslam Birliği’nin kurulmasıyla mümkündür. Akan kanı durduracak açık, net ve kesin çözüm Türk - İslam Birliği’dir.

İslam ülkelerindeki yoksulluğun son bulması, Türk - İslam coğrafyasındaki kargaşa, karmaşa ve anarşinin ortadan kalkması, huzur ve güven içinde bir uygarlık için Türk - İslam Birliği’nin kurulması çok önemlidir. İttifak etmeyen İslam dünyasının, zayıf bırakılmış, aciz durumdaki Müslümanları koruması zordur. Ancak İslam dünyası birlik olduğunda, tek bir Müslüman bile zarar görmeyecektir.

Nasıl Bir Birlik?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, huzur ve güven içinde yaşayan halklar, aynı tarihi, aynı uygarlığı, aynı dini ve kültürü de yüzyıllarca birlikte yaşadılar. Bu toplumların, Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi bir birlik oluşturmaları, çok daha doğal ve acildir. Çünkü zaten bu toplumlar geçmişte birlik halindeydi. Dünya savaşları sonucunda zorunlu olarak ayrılarak, kendi ülkelerini kuran bu toplumların, dostluk ve kardeşlik temelleri üzerinde yükselen yeni bir birlik oluşturmaları hiç de zor değildir.

Bu ülkeler, kendi varlıklarını ve yönetim şekillerini devam ettirecekler ancak Türk – İslam Birliği çatısı altında dostluk ve işbirliğini artıracaklardır. Koşullar bu birliği ihtiyaç haline getirmiştir; birlikte olmaktan büyük bir güç doğacaktır. Dahası bu birlikte yer alan ülkeler -Avrupa Birliği ülkeleri gibi- kendileri de daha güçlü duruma geleceklerdir.

Bu birlik, çeşitli nedenlerle ayrı kalmış kardeşlerin adeta yeniden kavuşması gibidir. Kardeş toplumların, dostluklarını perçinleştirdikleri bir oluşum artık herkesin dileği haline gelmiştir. Yakın dönemlerde bu birlik arayışını bazı devlet başkanlarının da dile getirmiş olması, Türk-İslam Birliği’nin aciliyetinin göstergesidir.

Sonuç Olarak;

Bugün insanlığın ihtiyacı huzur, barış, yardımlaşma ve adalettir. Söz ettiğimiz birlik, bu misyonu üstlenecektir. Düşmanlık yapmak, korku salmak ya da intikam almak için değil, dünyada barışı hakim kılmak için var olacaktır.

Bu birlik saygı, sevgi, hoşgörü, gönül ve ruh birliğidir. Temelinde sevgi, özveri, şefkat ve anlayış olacaktır. Ve yalnızca Müslümanları değil tüm dünyayı kucaklayacaktır.

İnanç, ibadet, düşünce ve ifade özgürlüğü sağlayacak olan bu birlik, herkesin canının, malının ve kutsallarının güvencesi olacaktır.

Kur’an’da "…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle bildirildiği üzere, birlik olmak Türk - İslam Dünyasına büyük güç kazandıracaktır. Müslümanların yaşadıkları baskı, zulüm ve eziyetler sona erecektir.

Bediüzzaman da inananlara bu konuda şu öğüdü verir:

"...yüzer ayet ve ehadis-i nebeviyyenin (Peygamberimiz (sav)’in hadislerinin) şiddetle emrettikleri uhuvvet (kardeşlik), muhabbet ve teavünü (yardımlaşmayı) yapıp bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslekdaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz... yani ihtilafa düşmeyiniz. "Böyle küçük meseleler için kıymetdar vaktimi sarfetmekten ise, o kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarfedeceğim " deyip çekilerek, ittifakı zaifleştirmeyiniz (birliği zayıflatmayınız). Çünkü bu manevi mücadelede küçük mesele zannettiğinizden çok büyük olabilir. "

Geçmişte, birlik ruhunun sağladığı huzur, güven ve barış gibi değerler üzerinde inşa edilmiş olması nedeniyle İslam dünyası, çağın en modern uygarlığı olmuştu. Günümüzde de Türk-İslam dünyası gücünü tekrar elde etme ihtiyacındadır. Türk –İslam Birliği’nin kurulması için bugün de hiçbir engel yoktur; yalnızca istemek yeterli ve gereklidir.

Türkiye, bölgemizde Müslümanlar tarafından sevilen bir ülkedir. Bunların yanı sıra deneyimleri, dış ilişkileri, aydınları ve tüm halkıyla Türkiye, Türk-İslam dünyasının birleşmesine öncü olabilir. Büyük bir kesimin görüşleri de bu yöndedir. Yalnızca bulunduğu coğrafyaya değil, tüm dünyaya aydınlık getirecek olan bu birliğin inşası için vicdanlı insanların birlikte hareket etmesi çok önemlidir. Büyük bir şevk ve heyecanla beklenen bu beraberlik için atılan her adım coşkuyla karşılanacaktır.

Büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak, bölgeye yeniden barış ve huzur getirmeye vesile ve talip olmalıyız. Türk-İslam Birliği’nin kurulması için öncülük etmek bizlere düşmektedir. Tarihte Müslümanların birlik ve beraberlik içinde oldukları dönemlerde İslam Medeniyeti ışığıyla tüm dünyayı aydınlatıyordu. Aynı şekilde dünyayı aydınlatmak Allah’ın izniyle yeniden dünyanın süper gücü haline gelmek ütopya değildir.

 

Ailede sevgi, saygı, dayanışma, özveri ve sadakat duyguları köreldiğinde, artık o milletin de varlığının devamı zorlaşır. Bu durum yalnızca aile ile sınırlı kalmaz, toplumun diğer kesimlerine yayılır. Arkadaşlık ilişkilerinde, çalışma ortamlarında, okullarda kıskançlık, ikiyüzlülük, alaycılık, dedikodu gibi kötü davranışlar ortaya çıkar. İlişkiler, beklenti ve çıkarlar üzerine kurulur.


Aile içinde din ahlakı konusunda eğitilmemiş olan ve özellikle televizyon programlarının yoğun telkinlerden etkilenen gençlerin, hatta çocukların şiddet eğilimli olduklarını görüyoruz. Bu durum öylesine yaygınlaşmıştır ki, küçük çocukların ellerine silah aldıklarına, cinayet işlediklerine tanık olmaktayız.


Allah’tan korkmayan anne-babalar, çocuklarına da Allah’ın emrettiği merhametli, adaletli, hoşgörülü, akılcı güzel ahlâkı öğretemez, Allah sevgisi ve korkusu olmayan zalim nesiller yetiştirirler. Hz. Nuh’un Kur’an’da söz edilen bu konudaki duası, inkârcıların ortak zalim karakterlerini gösterir:


Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir’den) kafirden başkasını doğurmazlar." "Rabbim, beni, annemi, babamı, mü’min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını art��rma." (Nuh Suresi, 26-28)

Ne Yapmalı?..


İmam Gazali, çocuğun kalbini “tertemiz, bomboş, saf, her şeyi almaya kabiliyetli ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak tanımlar. Gazali ayrıca, ruhun fıtratı itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli ve Allah’ı bulup kavrayacak güce sahip olduğunu söyler. Bu nedenle çocuklara Allah inancı küçük yaşlarda öğretilmelidir. Dinin özü güzel ahlaktır. Allah katında beğenilen üstün ahlak özellikleri, özellikle çocukluk döneminde şekillenir. Son zamanlarda bazı batılı psikologlar, tarafsız ve önyargıdan uzak olarak yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun olduğu görüşünde birleşmişlerdir.


Kur’an’da bildirilen geniş kapsamlı eğitim anlayışını ailesinde hayata geçirmek isteyen her vicdan sahibi insan, bilimsel konularda da kendisini geliştirmelidir. Bilim, evreni ve varlıkları inceleyerek Allah’ın yaratma sanatındaki kusursuzluğu, benzersizliği, üstünlüğü açıklamanın yoludur. Anne ve babalar kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur’an’da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmede gayret ettikleri kadar, bilimsel konularda da kendilerini eğitmelidirler. Çocuğa ilk tebliği verecek olanlar anne babalardır ve edindikleri bilgiler onlara bu konuda yardımcı olacaktır.


Kuşkusuz bu eğitim süreci dua mahiyetinde yapılır. Kalpleri etkileyecek ve hidayete ulaştıracak olan yalnızca Allah’tır. Ancak anne baba, ahlakı, kişiliği ve karakter özellikleriyle iyi bir Müslüman modeli oluşturuyorsa iyi birer örnektir ve Allah’ın dilemesiyle çocuklarının güzel ahlak özelliklerini kazanmasına vesile olurlar.

Bediüzzaman Lem’alar’ında, insanın en birinci üstadının ve en etkili öğretmeninin annesi olduğunu söyler ve yaşamında annesinin önemini şu cümlelerle ifade eder:

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum."

Rabb’inin huzurunda hesabını veremeyeceği işler yapmaktan, O’nun rızasını, rahmetini ve cennetini kaybetmekten içi titreyerek korku duyan insanlardan oluşan ailelerin çoğalması, toplumun geleceği için en önemli güvencelerden biridir.


Kur’an ahlâkını gerçek anlamda yaşayan ailelerde yetişen çocuklar topluma, devletine, milletine yararlı bir yurttaş, ailesini seven, saygılı bir evlat, özverili bir arkadaştır. Bu yapıdaki bireylerin oluşturduğu bir milletin huzurlu, mutlu ve birlik ruhuna sahip güven dolu bir yaşamı olur. Kur’an, birlik içinde ve güçlü olmanın sırrını şöyle haber verir:


Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)


O halde, dini gerçek anlamda yaşayan vicdan sahibi bir nesil için, çocuklarımıza Resulullah’ın(sav) hadisinde tavsiye ettiği en güzel mirası bırakalım:


“Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2.cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512)

Toplumdaki en küçük, en temel birim olan ailenin yapısı ne denli güçlü ise, millet ve devlet de o derece güçlü olur. Değerlerini yitiren, bireyleri arasında sevgi, saygı ve beraberlik duyguları körelen ailelerden oluşan devletin güçlü olması zordur. Aile yapısı çöken dinden uzak toplumlar, hızla manevi ve ahlaki dejenerasyona doğru yol alır.


Din ahlakına sahip insanların yaşadığı çevreler, özlem duyulan, huzur ve güven içindeki ortamlardır. İslam barıştır, ışıl ışıl aydınlıktır; insana gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti, dostluğu tarif eder, sevmenin sanatını öğretir. O’nun sınırları içerisinde yaşayan insan da her zaman ve her ortamda dürüst, samimi karakter özellikleri, saygı ve sevgi dolu davranışlar sergiler.


Din yalnızca belirli ibadetlerden oluşmaz. Gerçek din, yaşamın her anını kapsar ve insanlara Kur’an ekseninde güzel ahlak özellikleri kazandırır. Güzel ahlak özelliklerinin de ibadet olduğu bilincine sahip insan Allah’ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için yaşamının her anında Kur’an’la bildirilen üstün ahlakı yaşamaya çaba gösterir.


Günümüz toplumunda, anne ve babaya itaatsiz, saldırgan çocuklara ve onlara doğruyu yanlışı anlatmayan, onlarla ilgilenmeyen, birbiriyle de geçimsiz, sürekli tartışan anne- babalara çok sık rastlıyoruz. Bu evlerde, itaat, sevgi, saygı, anlayış ve şefkat yerine kavga, hakaret ve isyan hakimdir.


Kur’an ahlakına uygun yaşam süren bir ailede ise bu ailelerdeki sorunlar yaşanmaz. Bu evlerde, anne- babaya itaatli, Allah’ın buyruğu gereği onlara "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine de sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.


Her Anne Baba ‘İyi’ Değildir

Her toplumda olduğu gibi, toplumumuzda da ahlak dışı yaşayan, çocuklarını da kendi yaşantılarına çekmeye çalışan anne babalar vardır. Çocuk, anne-babası olduğu için bu kişilerin fikirlerine boyun eğmek zorunda değildir. Allah Kur’an’da, ahlak dışı davranan anne babaya itaati yasaklar.

Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi, 8)

Bugün cezaevleri hırsızlık yapmış, insanlara/devlete zarar vermiş, cinayet işlemiş anne-babalarla doludur. Bu anne-babaların çocukları, onlarla birlikte yaşamak zorunda değildir. İnsanların genelde söylediği gibi her anne-babanın, çocuklarının iyiliğini ve sağlığını gözeterek hareket ettikleri görüşü gerçek dışıdır. Her aile çocuk açısından güvenli bir ortam sunmaz. Bugün kadın sığınma evleri, aile bireylerinden ya da eşinden şiddet görmüş kadınlarla doludur.


Birçok aile, çocuklarının düşüncelerine ve inançlarına saygı duymaz. Kızını istemediği biriyle evlendirerek adeta mal gibi satan ya da biriyle konuşurken görüldüğü için çocuğunu feci şekilde döven hatta öldüren aileler vardır. Bugün hala süregelen töre cinayetleri de bunun dehşet verici örneklerindendir. Kısacası her aile ortamı çocuklar için huzurlu ve güvenlidir demek mümkün değildir.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors