Para konuları, dinden uzak insanları en çok meşgul eden, onları en çok endişelendiren konuların başındadır. Paralarının yetip yetmeyeceği, ya da biteceği konusu hem günlük yaşamlarındaki hem de geleceğe yönelik en önemli korkularından biridir. Taşıdıkları dünyevi hırs nedeniyle kısıtlı imkanlara sahip olmak istemezler. Bu nedenle de imkanları olsa dahi paralarını harcamaktan kaçınırlar, ihtiyacı olanlara vermezler, insanlara yardım etmezler. Bu kişilerden, parası çok olan da az olan da aynı korkuyu duyar. Oysa, “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır. (Zariyat Suresi, 58) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlara rızkı verip onları besleyen tek güç Rabb’imizdir. Allah’a tam anlamıyla güvenseler bu kişiler hiçbir zorluk yaşamazlar. Ancak “rızkı Allah’ın Katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17) ayetindeki buyruğu göz ardı eden bu kişiler, Allah’a güven ve teslimiyeti yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar.

Rabb’imiz, insanlara verdiği mallarla onları imtihan eder ve verdiklerini Kendi yolunda kullanmalarını ister. Ancak geleceğe ilişkin bu cahilce korkuları nedeniyle pek çok insan maddi imkanlarını Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek kullanmaz ve bencilce davranır. Allah pek çok konuda olduğu gibi, geleceğe dair vesveseleri verenin de şeytan olduğuna bir ayette şöyle dikkat çeker:

"Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 268)

Olayları yalnızca dış görünüşüyle değerlendiren bazı kimseler, verilen herhangi bir şey azalabildiğinden şeytanın bu aldatmacasına kolaylıkla aldanabilirler. Ancak Yüce Allah Zülcelal-i Ve’l İkram’dır; büyüklük ve ikram sahibidir ve dilediği kişiye kat kat arttırır.
“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir.“ (Bakara Suresi, 261)

Sahip olduğu maddi serveti kendi kazandığını düşünen ve Allah’ın kudretini hakkıyla takdir edemeyen kişi, Kuran’daki bir sırdan da habersizdir. Yüce Allah nimetlere şükredip, ihtiyacı olana veren kuluna malını artacağını vaad eder:

"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

Bediüzzaman Said Nursi de, "Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir” sözleriyle, hırs duymanın hiçbir şeye yararı olmadığını, tevekkül etmenin ise Kur’an ahlakına en uygun davranış olduğunu belirtir…

Allah, infak etmedeki ölçüyü, “ihtiyaçtan artakalan” olarak bildirir. İhtiyaca ayrılan ve artakalan miktar konusunda, insanın vicdanı devreye girer. Tüm ibadetler gibi infak etmenin, muhtaç olana yardımda bulunmanın kökeninde de samimiyet vardır.

İnsanın nefsini tatmin etmek amacıyla mal yığıp biriktirmesi kendisine bir yarar sağlamaz. Her insan mutlaka ölecek ve bu dünyadan, kendi bedeni de dahil, yanında hiçbir şeyi götüremeyecektir. Hesap günü herkes Rabb’i huzurunda yapayalnız Allah’a hesap verecek ve herkese takvasından sorulacaktır. Zenginliğinin, dünya hayatında sahip olduğu malların ise hiçbir değeri olmayacaktır.

“Gerçekten inkar edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah’tan yana birşey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır.” (Al-i İmran Suresi, 116)

Dünyanın Zahirine Aldanmamak

16 Haz 2011 In: Kur'an Ahlakı, Tefekkür

Allah’tan uzak, nefsine yarar sağlamaya çalışarak kısacık süren dünya hayatına yönelen insanların en belirgin özelliklerinden biri, karşılaştıkları olayları zahiri yüzüyle değerlendirmeleridir. Rum Suresinde; “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” ayetiyle bu bilgi haber verilir.

Hayatını kendisinin şekillendirdiğini düşünme yanılgısındaki insanın huzurlu bir yaşamı olmaz. Uğraşıp didinerek sonunda ideali olan bir işe, eve, paraya ve aileye kavuşan kişi, bu kez de başka endişeler yaşamaya başlar. Ya sahip olduklarını bir gün kaybederse?.. İşte bu kuruntular nedeniyle, iman etmeyenlerin ruh hali, cehennemin belalarla dolu karanlıklarında ’ne ölebilen ne de diri kalabilen’ insanlarınki gibidir.

İman eden insan ise, dünya hayatında yaşadığı olayların zahirine aldanmaz. Her zaman olaylara batınından bakar; ardında gizlenen hayırları, hikmetleri görmeye çalışır. Ve daima Rabb’inin hayırlarla dolu yarattığı kaderi şükürle, sabırla izlemeye çaba gösterir.

Vicdanlı ve samimi bir insanın yapması gereken, yaratılış amacını düşünmek, "… Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır." (Enam Suresi, 162) ayetinde emredildiği üzere tüm yaşamını Allah’ın bildirdiği şekilde ve O’nun sınırlarını koruyarak sürdürmeye çalışmaktır.

Kendisini yaratan, ruhundan üfleyen, dosdoğru yola yöneltip-ileten Allah’ın sınırları içinde yaşamak, insanı sonsuz huzur ve mutluluk yurduna ulaştırır. "Biz ona (insana) ’iki yol-iki amaç’ gösterdik." (Beled Suresi, 10) ayetiyle haber verildiği gibi, insanın önünde iki yol vardır. Yalnızca Allah’a boyun eğildiğinde O’nun hoşnutluğunu ve cennetini kazandıracak olan iman yolu ve bencil tutkularını ilah edinerek izlediği aşağılanmaya ve azaba sürükleyecek olan itaatten çıkmış şeytanın yolu…

Samimi iman eden ve aklını kullanan insanı dünya hayatı aldatamaz. . Tolstoy’un deyimiyle “kalmak üzere değil, geçmek üzere geldiğimiz bu dünya”daki hiçbir şey insana bir yarar sağlamaz. Maddeye olan bağımlılık kişiyi yıkıma taşır. İnsan kendisini dünyaya bağlayan maddi- manevi ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalıdır.

Hz.İbrahim, "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti. (En’am Suresi, 76) Etrafımızdaki her şey kaybolup gidecek. Kaybolmayacak olan şey, yalnızca Allah ve ondan bir parça olan ruhumuz. Allah kaybolup gidecekleri bırakmamızı, ardına düşmememizi istiyor; bizler ise O’nun istediklerini yapmayıp kendimize zulmediyoruz. Zulmeden pisliklerden kurtulduğumuzda, pırıl pırıl imana kavuşmamız mümkün olacaktır. Katıksız imanı yaşarsak Hz.İbrahim gibi, ateş soğuk gelecektir…

Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı...” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi’ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah’tan korkup sakınanlarla, O’na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranındadır.

Dünya hayatındaki yaşam “göz kırpma süresi” kadar kısadır ancak insanın ruhu -Allah’ın dilemesiyle- ölmeyecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Sonsuzluğun yanında ise 60-70 yıllık bir yaşamın bir değeri yoktur. Burada yaşanacak anlık dünyevi zevkler için, sonsuz yaşamı feda etmek ise gerçekten akılsızlık olacaktır.

Kur’an’da, "bir gün ya da bir günün birazı kadar" ifadesiyle, çok uzun zannedilen ömrün ne kadar kısa olduğu açıkça belirtilir. Bu, Allah’ın haber verdiği çok açık bir gerçek iken, kısacık dünya hayatını mı, sonsuz cenneti mi tercih ediyoruz?

Peki ne için yaşıyoruz; kariyer yapmak, aile kurmak, mal mülk edinmek, hayatın tadını çıkarmak, bunlar mıdır amacımız?... Dünyada yaşamımızın amacı olarak gördüğümüz, peşinden koşturarak elde etmeye çalıştığımız her şey sonunda yok olacak. Bütün bu yok olacak şeyler, insanın amacı olabilir mi?

Bunlar ne hırs yapılacak, ne tutkuyla arzu edilecek, ne de sahip olunduğu için gurur duyulacak şeylerdir. Aksine her biri geçici dünya hayatının aldatıcı birer metaıdır:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Dünyevi her şey, Allah’ın insana verdiği nimetlerdir; ancak insanın, Rabb’ini, ölümü, yapayalnız O’nun huzurunda sorgulanacağını ve ahireti unutarak kendisine bunları amaç edinmesi yanılgıdır. Kur’an, yaratılışın gerçek amacının oyun ve oyalanma olmadığını, “Biz, bir ’oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ’oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.” (Enbiya Suresi, 16-17) ayetiyle haber verir:

Aslında dünya hayatının kısalığı toplumda bilinen, konuşmalarda söz edilen ancak ciddiye alınmayan bir konudur. Dünya hayatı hakkındaki "ölümlü dünya", "iki günlük dünya" sözcükleri insanların çok sık kullandığı deyimlerdir ancak samimiyetsizce söylenir. Dünyanın geçiciliği onlara ahireti değil, ölümle birlikte yitirecekleri zevkleri çağrıştırır. Bu nedenle kısa olan hayatlarını, ‘dünyaya bir daha gelinmeyeceği’ düşüncesiyle ‘doya doya’ yaşamaya çalışırlar. Ahiretten gafletteki bu kişilere, Kuran’da haber verildiği üzere dünyevi nimetler çekici kılınmıştır:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

İmtihan Hayatındaki Düşmanlar: Şeytan ve Sözcüsü Nefis

İnsan nefsinin kötü yönünün (fücurunun) amacı, etkisi altında olduğu şeytanın karakterini ve düşünce sistemini insana kabul ettirmektir. Bu nedenle de, organize çalıştığı şeytanın telkinleriyle, günlük hayatta gerçeklerden kaçmak için birçok bahane ileri sürer. Nefsinin bencil tutkularını gözeten kişi, yaşamındaki öncelikler konusunda büyük yanılgıdadır. Tüm davranışlarını şeytanın sözcüsü olan nefsinin telkinlerine göre düzenleyen kişinin yaşamı artık bir çeşit içgüdüsel yaşamdır.

Allah’tan yüz çeviren kişinin maddi ya da manevi, gördüğü şeyleri elde etme hırsı, ölünceye kadar hiç durmaksızın devam eder. Elindeki hiçbir şey onu mutlu etmez. Çünkü amacı Allah’ı hoşnut etmek değil, yalnızca bencil tutkularını doyuma ulaştırmaktır. Oysa nefis hasta bir hayvan gibidir. Yedirilip beslenirse, sağlığına kavuşur, beslenmediğinde ise ölür. Nefis de sürekli insandan yemekte ve çalmaktadır. Bundan kurtulmanın tek yolu ise Rabb’imize sığınmaktır.

Yaşamın sırrı "süresi belirtilmiş bir yazı" olan ölümde gizlidir. Bu nedenle insan, uzun yaşama hesapları yapmak yerine, Allah’ın huzurunda yapayalnız vereceği hesabı düşünerek yaşamalıdır. Sonsuz yaşamı için bir hazırlık yapmamak, zamanı boşa geçirmek büyük kayıp olacaktır.

Ancak nankörlük eden insanlar, ölümü akıllarına dahi getirmez; "... Öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ifadesiyle belirtildiği gibi, dünyadan çok uzun süre ayrılmayacaklarını düşünürler. Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kimselerin dünyaya olan bağlılıkları, Kuran’da şöyle bildirilir:

Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)

Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti hatta kendisini unutturabilir. Bütün bunları unutan kişi, insan vasfı kazandıran bütün özelliklerini kaybeder. O zaman bitki bile ondan daha vasıflıdır. Bu nedenle insan, şeytanın varlığını hiç unutmamalıdır. Şeytanı hatırladığında, Allah’a ihtiyaç daha fazla olur. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.

Şuur kapanıklığından kurtulup, ciddi bir çaba göstererek Allah’a yönelmediğinde insan, ateş ehli olmaktan kurtulamaz. Ama cehennemdeki şuursuzluk ve şaşkınlık daha da fazladır.

Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ’şaşkın bir sapıktır. (İsra Suresi, 72)

Yüce Allah’a itaat etmeyerek, bencil istek ve tutkularının tutsağı olarak yaşayan insanların ahirette alacakları karşılık sonsuz azaptır.

Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud Suresi, 15-16)

Din ahlakından uzak yaşayan toplumlar, bugün içine düştükleri ahlaki çöküntüden kurtulabilmenin, barış ve huzuru hakim kılmanın yollarını aramaktadırlar. Bu konuda yol gösterici olabilecek özelliklerde olanlar, yalnızca Kur’an ahlakını yaşayan samimi müminlerdir. Değişik ülkelerden, değişik dillerden, ırklardan ve topluluklardan bu bilinçle hareket eden müminler dünyanın her yanında Kur’an ahlakını anlatmak için çaba göstermektedirler. Bu ciddi çaba sonucunda yeryüzünde Müslüman sayısı her gün daha da artmaktadır.

Dini değerleri yok etmeye çalışan görüş ve felsefelere karşı fikri mücadele içinde olan insanları takdir etmek ve bu mücadelenin çapını daha da büyütmek, destek olmak için inananların birlikteliği zorunludur. Birlik ve beraberlik içinde mücadele etmek Allah’ın inananlara buyruğudur:

"İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. " (Enfal Suresi, 73)

Bu birliğin sağlanamaması durumunda yeryüzünde gerçekleşebilecek karanlık ortamın aksine, hayra çağıran topluluğun bulunması Allah’ın yardımı ve desteğiyle huzur, barış ve aydınlığı kazandıracaktır.

Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır. (Muhammed Suresi, 7)

Bediüzzaman da bu konuda şu uyarılarda bulunur:

“Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, "Ancak inananlar kardeştir" (Hucurat Suresi, 10) kutsal kalesinin içerisine giriniz, korununuz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir tartıda, iki dağ birbirine karşı tartılırsa, bir küçük taş dengelerini bozup, onlarla oynayabilir. Birini yukarı, birini aşağı indirir.”

Sonuç olarak; müminlerin tüm imkanlarını birleştirerek yapacakları fikri mücadelede hizmet ne kadar fazla olursa, şeytanın sisteminin çöküşü de o kadar hızlı gerçekleşecektir.

Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. " (Al-i İmran Suresi, 104)
Kur’an ahlakını yaşayan insan, hatalı veya eksik davranışlarını gördüğü kimse karşısında duyarsız kalmaz, vicdanen sorumlu olduğunu düşünür ve o kişiyi uyarır. Bu öğüt, uyarı ve hatırlatmalar samimi her insanın yapması gereken davranışlardır.

‘İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak’ olarak bildirilen, namaz, oruç ve zekat gibi Kuran’ın pek çok ayetinde söz edilen bu ibadet, "Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler... " (Tevbe Suresi, 71) ayetiyle de ifade edildiği üzere, iman edenlerin temel özelliklerinden biridir.

İnsan her an unutarak, bilmeyerek hata yapabilen bir varlıktır. Ancak, müminler hatalarında ısrar etmez; hatalarını fark ettiklerinde ya da uyarıldıklarında hemen kendilerini düzeltirler:

"Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. " (Al-i İmran Suresi, 135)

Müminler eksikleri ya da hataları konusunda birbirlerine uyarıda bulunurlar; ancak bu yalnızca kendi aralarındaki sorumlulukları değildir. Kur’an ahlakını bilmeyen veya bu ahlaktan uzak olan kimseleri de din ahlakına davet ederler.

Allah’ın yoluna çağrıda bulunmak, peygamberler, elçiler ve onların izindeki müminlerin en önemli yükümlülüğüdür. Bu kutlu kişiler yaşadıkları hiçbir zorluktan yılmadan bu şerefli görevi yerine getirmişlerdir.

Mümin yalnızca doğruları açık bir şekilde ortaya koyar, kişiyi asla zorlamaz. Baskı yapmak, "Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. " (Gaşiye Suresi, 21-22) ayetiyle de açıktır ki Kur’an ahlâkına aykırıdır. Kanıtlar ortaya konulduktan sonra kişi, vicdanını devreye sokup öğüt alırsa, kabul eder. Mümin sorumluluğunu yerine getirir; kişinin iman etmesi ve hidayeti ancak Allah’ın dilemesi ile gerçekleşecektir. Uyarılan insanın kabul etmemesinden dolayı "Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur. " (Yasin Suresi, 17) hükmü gereği müminin üzerinde bir yükümlülük yoktur.

İnsanlara Kur’an ahlakını anlatmak, öğüt ve uyarıda bulunmak, Allah ile kul arasına girmek anlamına gelmez. Tam aksine ‘iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak’ Allah’ın buyruğudur, ibadettir. ‘ Fitne kalmayıncaya kadar’ fikri mücadele ve Kur’an ahlâkını yaşamaya çağrıda bulunmak, yeryüzündeki zulme ve adaletsizliklere karşı duruştur. Bu ibadetten kaçınan ve zulmü görmezden gelen kişi ise Allah’ın azabından korkmalıdır.

Tevbe, insanın işlediği bir günah için Allah’a sığınması, bir daha o günahı işlememek için Allah’a söz vermesi ve bunun için O’ndan yardım dilemesidir. Tevbenin kelime anlamı ‘dönmek’tir. Kısaca tevbe, kesin bir kararlılıkla bir günahtan dönmek, hatasından pişmanlık duyup vazgeçmektir.

"Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar..." (Tahrim Suresi, 8) ayetindeki ‘nasuh tevbe’, tevbenin o günahı bir daha asla işlememek niyetiyle yapılması anlamındadır. Nasuh tevbe, pişmanlığı kalpte hissetmek, dille bağışlanma dilemek, bedenen de günahı terk etmek ve ondan uzak durmaktır.

Kuşkusuz bu bilgi, her günah için yalnızca bir kez tevbe edileceği anlamında değildir. Kişi işlediği bir günah için tevbe edebilir, ardından gaflete kapılıp aynı günahı tekrar işleyebilir. Ancak Yüce Allah’ın rahmeti sonsuzdur. Bu kucaklayıcı rahmeti nedeniyle defalarca tevbesini bozmuş da olsa, insan gerçekten nasuh bir tevbe ile Rabb’ine sığınabilir.

De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 53-54)

Allah sonsuz merhamet sahibidir ancak kabul etmeyeceği bir tevbe vardır. Ölüm anı geldiğinde samimiyetsizce yapılan tevbeyi, Allah kabul etmeyeceğini haber verir.

Allah’ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)

Kur’an’da, Firavun’un, Hz. Musa ve yanındaki müminleri öldürmek için peşlerine düştüğü ve tam denizde boğulmak üzereyken tevbe etmek istediği anlatılır. “Sular onu boğacak düzeye erişince ’İsrailoğullarının kendisine inandığından başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım" der. (Yunus Suresi, 90) Ancak ona "Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın." (Yunus Suresi, 91) cevabı verilir.

İnsan cehalet nedeniyle günah işlemiş de olsa Allah’ın rahmeti çok geniştir. "…Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah samimi tevbenin karşılığını sonsuz bağışlamasıyla verir.

Rahman-Rahim olan Allah, Kendisine ve elçisine savaş açan kafir ve münafıkları bile, şayet samimi bir tevbe ile O’na yönelirlerse, bağışlayacağını haber verir.

Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükafatlandıracak, münafıkları da dilerse azaplandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzab Suresi, 24)

Ancak tevbe konusunda verilen bilgilerin samimiyetsiz ve yanlış yorumlanması insanı büyük yıkıma sürükleyebilir. Kişinin, "nasıl olsa sonra tevbe ederim" gibi sahtekârca bir hesap içinde, bile bile işlediği günahı Allah asla bağışlamaz.

Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir. (Al-i İmran Suresi, 90)

Büyük ya da küçük tüm günahlar için yapılan tevbelerin, pişmanlığın getirdiği içli bir ruh haliyle yapılması gerekir. Bağışlanma dilemek ve Allah’a tevbe etmek, kulluğun en katıksız ifadelerindendir. Mümin, hata yapmaktan ve günah işlemekten müstağni olmadığının bilincinde, Rabb’inin şefkatine sığınır. Tevbe, insanın sonsuz kurtuluşu için kapanmayan bir kapıdır.

Eğer Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)

Yüce Allah, “mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için” dünya hayatını yaratmış, kusursuz bir imtihan ortamı hazırlamıştır. “Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155) ayetiyle bildirildiği gibi, insanlar çeşitli konularda sınanırlar. Zahiren kötü görüntülerle karşılaşıldığında sabırlı ve tevekküllü davranan müminler, imanlarını kanıtlar ve imanlarından kaynaklanan güzel davranışlarına kendileri de şahit olurlar.

Samimi müminin duruma göre değişen belirli bir ‘dayanıklılık sınırı’ yoktur. Allah Katında beğenilen, kişinin her durumda, her koşulda, her olayda, nefsinin kötülüklerini yenebilmesi ve güzel ahlak gösterebilmesidir. Birçok zorluğu ard arda da yaşasa, karşısına merhametsiz, öfkeli, ters ya da uzlaşılması zor insanlar da çıksa, mümin yine güzel ahlakta irade gösterir.

Allah, bazen imtihanın gereği birçok zorluğu bir arada da yaratabilir. Zorlu hastalıklar, mal ya da can kaybı, şeytanın vesveseleri, bir anda insanın yaşamına hakim olabilir. Ancak gerçek müminleri ortaya çıkaran ve onların kalbinde hastalık olanlardan ayırt edilmesini sağlayan olaylar da bunlardır. Özellikle savaş ya da dinsizlikle mücadele zamanlarında bu ayırım daha belirginleşir.

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Hiç beklenmedik, olağanüstü bir olay olsa ve bunun sonuçları mümine zahiren zarar veriyor gibi de olsa, kesin bilgiyle iman eden mümin Allah’ın kendisi için belirlediği kadere tam teslimdir.

Kadere teslimiyet, inanan insan için her zaman konfordur, huzurdur. Zorlu olaylardaki tevekkül ve sabır; güzellik ve lezzet oradadır. Peygamberimiz(sav) zamanında, “Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz.” (Ahzab Suresi, 10) ayetiyle haber verilir; müminler düşmanları tarafından her yönden sıkıştırılmışlardı. Zorlukla karşılaşınca ayetteki gibi, bir kısmı Allah hakkında zanlarda bulunuyorlardı. Daha önce iman ettiği halde –haşa- “Allah var mı yok mu?” şeklinde düşünüyorlardı.

“Münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar” da Allah ve Resulü hakkında zanlarda bulunuyor, " Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vaat etmedi…" diyorlardı. (Ahzab Suresi, 12) Diğer yandan bir kısım müminler “…(düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah’ın ve Resûlü’nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir." Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzab Suresi, 22) ayetindeki gibi samimi müminler, Allah ve resulünün kendilerine vaat ettiğinin gerçek olduğunu söylüyorlardı. Ve yaşadıkları karşısında onların imanları artıyordu. İşte imtihan budur; makbul olan da budur.

Bediüzzaman da Mektubat’ında verdiği örnekte zorluklara sabır göstermenin hikmetleri üzerinde durur ve şöyle söyler:

İşte kömür gibi olan aşağı ruhları, elmas gibi olan yüksek ruhlardan ayırmak için, şeytanların yaratılışı, sorumluluk sırrı ve Peygamberlerin gönderilişi ile bir imtihan, cehd (çaba) ve müsabaka ortamı açılmış. Eğer cehd ve yarış olmasaydı, insan madenindeki elmas ve kömür hükmünde olan kabiliyetler beraber kalacaktı.

Bediüzzaman’ın da söz ettiği gibi, elmasla kömür burada ayrılır; bu, insanın ateşle imtihanıdır. Ham altın ateşe konulduğunda işe yaramayan, kötü kısım üste çıkar. O kısım atıldığında saf/tertemiz altın kalır. Allah da insanları böyle zorlukla imtihan eder. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi müminler zorluklardan asla etkilenmez, her zaman sadakatlerini devam ettirirler.

Allah’a her zaman hüsn-ü zan edilir. Allah’a bir kere iman edilir. Bir kere dost olunur. Bir kere aşkla delicesine sevilir ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Gerçek mümin, başına her ne gelirse gelsin, kolu bacağı da kopsa hala aşkla “ Allah” der. İman budur. Gerçek Allah sevgisi budur.

Modern bilimin bulguları-materyalizmin aksine- zamanın mutlak bir gerçek değil, göreceli bir algı olduğunu gösterir. En ilginci de, 20. yüzyıla kadar -bilim çevreleri de dahil- bilinmeyen bu gerçeğin, bundan yaklaşık 14 yüzyıl önce indirilen kutsal kitabımız Kur’an’da bildirilmiş olmasıdır. Modern bilimce doğrulanan, zamanın, yaşanan olaya, mekâna ve koşullara göre değişen bir algı olduğu gerçeğini Kur’an ayetlerinde görebiliriz. Örneğin ortalama 60-70 yıl süren bir yaşamın gerçekte çok kısa olduğu Kur’an’da birçok ayetle haber verilir:

"Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız." (İsra Suresi, 52)

"Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar…" (Yunus Suresi, 45)

Kur’an’da, insanların zaman algılarının farklı olduğuna, gerçekte çok kısa olan bir sürenin çok uzunmuş gibi algılanabileceğine de dikkat çekilir:

"Dedi ki: ’Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz.’" (Müminun Suresi, 112-114)

Zamanın ortama göre farklı bir akış hızıyla geçtiğini bildiren bazı ayetler şu şekildedir:

"... Gerçekten, senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47)

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir." (Secde Suresi, 5)

Zamanı ve mekanı yoktan yaratan sonsuz ilim sahibi Allah’tır. Bu nedenle O’nun Katında geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi “bir göz kırpma” süresi kadardır; bir andır. Yüce Allah, zamanın her anını zamansızlıkta tespit etmiş ve yaratmıştır. Bizim için yaşadığımız ve yaşayacağımız olayların tümü, zamana tabi olmayan Allah’ın bilgisinde ve O’nun hakimiyetindedir.

Zaman Nedir?

16 Haz 2011 In: Bilim

Zaman, bir anı başka bir anla kıyasladığımızda ortaya çıkan algıdır. Penceremizden caddeye baktığımızda, görüş alanımıza giren ilk araç ile ikinci aracı gördüğümüz an arasında bir süre olduğunu düşünür ve arada geçen süreye zaman deriz. İkinci aracı gördüğümüz anda, ilk aracın bilgisi zihnimizdeki bir bilgidir; o bilgiyi yaşadığımız anla kıyaslar ve zaman algısını elde ederiz. Bu kıyaslamayı yapmasak zaman da olmayacaktır.

Aynı şekilde, gece yatağımızda yatarken susamamız, kalkıp elektrik düğmesine basmamız, mutfağa ilerlememiz, bardağı raftan alıp içine su doldurmamız ve içmemiz; kısacası yatağımıza tekrar yatana kadar geçen süreç, yalnızca beynimizde yer alan bilgilerdir.

Bizler beynimizde muhafaza edilen birtakım bilgiler arasında kıyas yaparak zaman algısına ulaşırız. Hafızamız olmasa, beynimiz de bu yorumları yapmayacaktır ve dolayısıyla zaman diye bir algı da oluşamayacaktır. Hatta hafızamız olmasa, şu ana kadar yaşadığımız yıllara dair bir bilgi de beynimizde bulunmayacak ve bizim için yalnızca şu ‘an’ olacaktır.

Zaman algıdan ibarettir ve tamamen algılayana bağlı, yani izafi/göreceli bir kavramdır. Zamanın göreceliğini rüyalarımızla açıklayabiliriz. Saatlerce sürdüğünü zannettiğimiz rüyalarımız, aslında birkaç dakika ya da birkaç saniye sürer.

Arkadaşlarımızla oturup, sohbet ettiğimizi düşünelim. Ne kadar süre birlikte olduğumuz konusunda, herkes farklı bir zaman süresinden söz edecektir. O halde zamanın akış hızıyla ilgili bilgi, algılayana göre değişmektedir.

A. Einstein ve İzafiyet Teorisi

İzafiyet Teorisi 20. yüzyılın en büyük fizikçisi olan Albert Einstein’a aittir. Görelilik kuramı olarak da isimlendirilen teoriye göre uzay ve zaman bir algıdır. Mutlak zaman yoktur; uzay ve zamanı algılamamız, bulunduğumuz yere ve hareketlerimize bağlıdır. Bir cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre, zaman hızlı veya yavaş geçer. Cisim hızlandıkça (çekim merkezlerinin yakınında) o cismin üzerinde zaman yavaşlar. Yani hız arttıkça zaman kısalır, sıkışır; daha yavaş işleyerek sanki ‘durma’ noktasına yaklaşır.

Einstein’ın çok bilinen ‘ikizler’ örneği ile açıklarsak: İkiz kardeşlerden biri Dünya’da kalır, diğeri ışık hızına yakın bir hızla uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kardeş, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda hızla seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır.

Bir cismin hızı gibi, konumu da zamanı etkiler. Genel Görelilik Kuramı, çekim merkezlerinin yakınında zamanın daha yavaş geçtiğini kanıtlar.

Ünlü fizikçi Stephen Hawking, bu gerçeği yine bir ikiz örneğiyle şöyle anlatır:

"Görelilik kuramı mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri dağın tepesinde yaşasın, ötekisi deniz yüzeyinde. İlk ikiz (yani dağın tepesinde yaşayan) ikincisinden daha çabuk yaşlanacaktır. Yani yeniden karşılaştıklarında öbüründen daha yaşlı olacaktır." (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s.54)

NASA: “Uydu Yörüngelerindeki Sapma İzafiyeti Doğruluyor, Einstein Haklı Çıktı"

Görelilik kuramının doğruluğu, iki bilim adamı; Ignazio Ciufolini ve Erricos Pavlis tarafından çeşitli ölçümler yapılarak kanıtlandı. NASA, projeye 600 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. NASA’nın yetkililerinden olan Erricos Pavlis, Einstein’ın, Dünya gibi büyük cisimlerin kendi eksenleri etrafında dönerken uzay ve zamanı büktüğünü söylediğini, kendilerinin de bundan yola çıkarak araştırma yaptıklarını belirtti. Araştırmanın sonucunda ölçüm yapılan uyduların yörüngesinde Dünya’nın dönüş yönünde yılda iki metrelik sapma belirlendi. Yani uydular yörüngelerinden yılda iki metre kadar dışa doğru itiliyorlardı. Bu, Einstein’ın uzay-zaman sürüklenmesiyle ilgili hesaplarıyla %99 uyumlu bir bulguydu.

Einstein, uzay-zamanın maddeden ayırt edilemeyeceğini, maddi cisimlerin varlığıyla koşullandığını ve güçlü çekim gücü yaratan cisimlerin yakınında uzayın ’eğrildiğini’ iddia etmişti. Einstein’ın teorisi şimdiye dek birçok açıdan doğrulandı…

Tüm bu bilgilerden çıkan sonuç, zamanın algı olduğu gerçeğinin bir kez daha kanıtlanmış olmasıdır. Ve bu gerçek, yüzyıllar önce Kur’an’da haber verilmiş bir bilgidir.

Devam edecek...

Yüce Allah, münafık karakteri ve özellikleri konusunda birçok Kur’an ayetinde bilgiler verir. Öyle detaylı bilgi verir ki, müminleri uyarmak amacıyla “Munafikun” (Münafıklar) adıyla sure indirmiştir. Münafık son derece tehlikeli, dünyanın en aşağılık varlığıdır ve toplumdaki en zararlı virüstür. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, Allah’ın ahdini onu kesin olarak onayladıktan sonra bozan, inkarcılarla dostluklar kuran, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gören, “ münafıklara müjde ver, onlar için gerçekten acıklı bir azap vardır” ayetiyle azapla müjdelenen münafıklar, mümin grupların içinden çıkarlar. Ancak müminlere kin duyar, onların aleyhine bilgi taşır, fitne çıkarırlar. Dinsiz ya da ateist olduğunu açıkça söyleyen kişiden, yapabilecekleri nedeniyle önlem alınabileceği için zarar gelmez. Ancak münafık kendini gizler, Müslümanların içine girer, onlarla yakın bağı varmış gibi davranır. Sonra Müslümanların aleyhinde alçakça faaliyet yapar; onları köşeye sıkıştırmaya kalkar.

Münafıklar sözleri ve bakışlarıyla kendilerini ele verirler. Ancak kesin teşhis münafığın münafıklığını açıkça ilan etmesiyle olur. Müslümanlara karşı açıkça tavır koyması, onların dağılması için çaba göstermesi, Müslümanların içinde bulunup onlara dair bilgiyi dinsizlere, Müslümanlara düşman olanlara aktarması, onlarla ittifak ederek Müslümanlara saldırmasıyla kendisini deşifre eder. Ama münafıklar korkak olduklarından ne küfür ehlinin ne de Müslümanların tarafına tam olarak geçemezler. Müslümanlar zafer kazandıklarında “biz de sizinle değil miydik?” diyebilmek için…

Onlar, Müslümanlar’la konuşurken “sizdeniz” diye yemin ederler. “Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur” buyurur Allah. Şeytanın pisliği ruhlarını kapladığı için içleri kaynar; sürekli korku, vesvese, gerilim içinde yaşarlar, rahat değillerdir. “Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri gibidirler” (Müddessir Suresi, 50)

Münafıklar her dönem aynı yapıdadırlar. Örneğin, Peygamber Efendimizin (sav) zamanında, yanında iken dost gibi görünürler, dışarı çıktıklarında onun aleyhinde konuşurlardı. "O biraz önce ne söyledi?" derlerdi. Bir kısmı da “Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (Ali İmran Suresi, 167) ayetinde anlatılan münafıklar da savaşmayı bilmediklerini söylerler, oysa yalnızca çıkarlarını gözetirler. Örneğin karşılığında para verilse savaşa çıkacaktır; bu tam bir münafık karaktersizliğidir.

Peygamberimiz (sav) onları bir mücadeleye çağırır. Münafıklar bu sıcakta biz çıkamayız derler. Kur’an’da, “yakın bir yarar olsaydı” gelirlerdi buyrulur. Gerçekte çıkarlarına uygun olmadığı için mücadeleden kaçarlar. Bir kısmı da "evimiz açıkta" diyerek, ailelerini bahane eder. Samimi insan, kendi ailesi ve çocuklarını düşündüğü kadar, diğer çocukları da düşünmelidir. Allah, bunun da bir münafık tavrı olduğunu haber verir.

Kur’an’da, “Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. ’Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, ’bütün kuvvet ve onur,’ Allah’ındır.”( Nisa Suresi, 139) ayetiyle münafıkların inkarcılarla işbirliği halinde oldukları bildirilir. Bir kuvvete, bir desteğe ihtiyaçları vardır; küfrü kendi düşük akıllarınca daha güçlü gördüklerinden onları dost edinirler. Ancak zorlu bir durumda kafirleri de bırakır, onlara da destek olmaz, kendi çıkarlarının peşine düşerler. Kur’an ayetlerinden anlıyoruz ki, münafıklar gerçekten çok azgın yaratıklardır.

“Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkar eden kardeşlerine derler ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.” (Haşr Suresi, 11)


Münafıklar, Müslümanlar arasında yaşarlar ya da Müslüman gruplardan çıkarlar. Müminler gibi gönülden olmasa da, namaz kılar, oruç tutarlar. Ancak mücadele, cihad gibi zorlu olaylara girmezler. Tehlikeli olduğunu, örneğin ailesine ve çocuklarına zarar vereceğini düşündükleri için Allah yolunda mücadeleden kaçarlar. Oysa ayette, "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü?nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24) buyrulur. Allah intikam alacaktır; ancak münafıklar, Allah’ın intikamının nasıl şiddetli olacağının şuuruna varamazlar.

Münafıklar, müminlerin felaket haberlerini dışarıdan beklerler. Müslümanlara yapılacak bir saldırı, bir hakaret, bir oyunu sadece uzaktan izler; dışarıda oldukları için de kendilerini güvende görürler. Müslümanlar, o göğüs göğüse mücadelede galip geldiğinde haset ederler ancak Müslümanlara bir saldırı olduğunda haz alır, “Allah bizi korudu” derler. Ailelerine, kendilerine, mallarına zarar gelmediği için heyecanla olayı seyreder, onların arasında olmadığı için müthiş sevinir ve çok akıllı olduklarını düşünürler. Oysa yaşadıkları olayda Allah’ın vaadini görmeleri müminlerin imanlarını artırır:

"Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah’ın ve Resul’ünün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir." Ve (bu) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.”(Ahzab Suresi, 22)

Aslında münafıklar, Müslümanların mücadele içinde olmalarından vicdan azabı duyar, rahatsız olurlar; çünkü aşağılanmış olurlar. O nedenle kalben müthiş nefret ederler. Yaşamları yalan üzerine kuruludur. Dünyada iken Allah’ı –haşa- aldattıklarını zannederler. Ancak Allah kuşkusuz onların yalan söylediklerini bilir. Dünyada inkar etseler de ahirette derileri, dilleri aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. O zaman kendileri de yaptıkları ahlaksızlıkları savunamayacak, Allah’ı aldatmaya çalışmalarının ne büyük yanılgı olduğunu tam anlamıyla kavrayacaklardır.

Münafıklar, müminlerin kıymetini artırmak için özel yaratılmış bir gruptur. Allah, onlarla kıyaslayarak müminlerin değerini insanlara gösterir. Ayrıca Münafıklar olmasa müminlerde rehavet olur. Münafıklar mücadele etmezse müminler farklı yollara giderler, birbirleriyle uğraşırlar. Münafık ise müminin zihnini açar, mücadele azmini ve çabasını artırır; onu hareketli canlı, kararlı ve şevkli tutar. Münafıklar müminler için adeta nimettir, müminlerin heyecanını kamçılar; adrenalin etkisi yapar. Müminler onları gördükçe güzel ahlakın, sevginin, dostluğun önemini daha iyi anlarlar.

Allah onların cehennemin en derin tabakasına konacaklarını bildirir; en şiddetli azap onlara yapılacaktır.

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors