"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (İnsan Suresi,30)

Bütün yarattıklarını düzenle ve dengeyle idare eden Yüce Allah, "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık" (Kamer Suresi, 49) ayetiyle haber verildiği gibi, tüm varlıkları kaderleriyle birlikte yaratmıştır. Belirlenmiş kader dışında, iyi veya kötü hiçbir olayı engellemeye hiç kimse güç yetiremez; çünkü ayette de bildirildiği gibi, "...Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. " (Ahzab Suresi, 38)

Kader, geçmişte olmuş, bugün yaşanmakta ve gelecekte de yaşanacak olan herşeyi, her hareketi, düşünceyi, konuşmayı Allah’ın en ince detayına kadar bilmesi ve kontrol etmesi demektir. Her insanın hayatı boyunca yaşayacağı her şey, Allah Katında o daha doğmadan belirlenmiş ve planlanmıştır. İnsan, yaşamı boyunca Allah’ın kendisi için dilediğinin dışında bir olayla karşılaşmaz. Kur’an’da, "Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır." (Kamer Suresi, 52-53) âyetiyle de kader konusunun iç yüzü bildirilir.

İnsan dahil, yarattığı tüm canlıların ve olayların Kendisinin kontrolü ve hakimiyeti altında yaşamakta oldukları gerçeğini Yüce Allah bir başka Kur’an âyetinde şöyle haber verir:

"Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Müminleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir." (Enfal Suresi, 17)

"...Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir" (Ahzab Suresi, 38) hükmü gereği, insanın kaderinin dışına çıkması asla söz konusu olamaz. Kişinin yaşadığı kötü gibi görünen her olay ve gösterdiği tepki de Allah’ın belirlediği ‘takdir edilmiş kader’dir; kısacası o da Allah’ın emridir. Bu yüzden tüm insanlar kaderlerine teslim olmuşlardır. Ayette de bildirildiği üzere, istese de istemese de herşey Rabb’ine teslim olmuştur ve kaderinde olanı yaşar.

Müminler, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, Yüce Allah’ın insanları hem hayırla hem de şerle denemekte olduğunun bilincindedirler. Bu önemli sır, Kuran’da, "...Biz sizi şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. " (Enbiya Suresi 35) ayetiyle haber verilir.

Dinden uzak yaşayan insanlar ise, karşılaştıkları her olayı zahiri yönüyle değerlendirirler. Bu durumu Allah, Rum Suresinin 7. ayetinde, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." buyurarak haber verir. Mümin ise olayların zahirine aldanmaz, ardında gizlenen hayırlara, hikmetlere bakar. Çünkü, "...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. " (Bakara Suresi, 216) hükmü gereği her olay, insanın görebildiği ve göremediği birçok hikmetle birlikte yaratılır.

Allah’tan korkup sakınan bir mümin, zahirinde ne görünürse görünsün, yaşadığı olayların ardında kendisi için çok büyük hayır ve güzellik gizli olduğunu bilir. Hatta her olay kendi aleyhinde gelişiyor gibi görünse dahi mümin, kendisi için gerçekleşecek olan hayırları bekler. Rabbimiz, Kendisine sığınanları, arınmayı ve hoşnutluğunu dileyenleri mutlaka yardımıyla destekler. İnanan insan, Kuran’da Hz. Yusuf’un sözlerinde de bildirildiği gibi, ’Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir’ (Yusuf Suresi, 100) diyerek, Allah’a güvenip dayanır. Olayları yaratan Rabb’imizdir ve O, yarattığı insan için neyin iyi kötü olduğunu en iyi bilendir. Bunun aksini düşünmek Allah’ın kadrini gereği gibi takdir edememek olacaktır ki, bu da insanı kayba sürükler.

Ancak inanan insan, Allah’ın yarattığı bir musibet isabet ettiğinde, hiçbir şey yapmadan sonucu beklemez. Bir bela karşısında fiili anlamda hiçbir şey yapmadan, konuyu Allah’a bırakmak şeytani bir tevekkül olur. Mümin, bir zorluk durumunda fiili dua mahiyetinde sebeplere de sarılır. Çünkü Rabbimiz, yalnızca sonucu değil, sebepleri de yaratmaktadır.

Kader kavramının bilincinde olmak, Allah’a tam teslim olmamızı sağlayacaktır; çünkü insan gereksiz yere korkular yaşar, hayatını zorlaştırır. Bediüzzaman kader konusunu, gemideki bir insanın, gemi giderken yükünü omzuna alıp, sırtında taşımasına benzetir. Oysa gemi o yükü zaten götürmektedir; kişi yükü sırtına taşıyarak boşuna kendine eziyet eder. Özetle; her iş olacağına, yani Allah’ın belirlediği şekilde bir sonuca varır ancak insanlar boş yere tedirgin olup acı çekerler.

Kötü İle Kıyaslamak

Birçok insan, Allah’ın herşeyi kendileri için özel olarak yarattığını düşünmediğinden, kendi durumunu başka kişilerle kıyaslar. Kendisinden kötü durumdaki kişilerden örnekler vermek, Allah’ın herkes için bir kader belirlediğini, kendi kaderi içinde –eğer kişi samimiyse- mutlaka herşeyin lehinde ve en güzel şekilde yaratılacağını düşünmemesi anlamına gelir.

Bu gerçekleri tam olarak kavrayamayan kişiler, “kaderde herşey belirlenmişse, dua etmeye ne gerek var?” diye düşünebilirler. Oysa dua, gerçekte bizi kaderimizde var olana doğru yönlendirir. Duasını yapmamız, Allah’ın icabet edecek olması anlamındadır. Kaderimizi takdir eden de, bize dua etmeyi ilham eden de Allah’tır. İmam Rabbani bu konuda şöyle söylemektedir:

"Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez."

Başına bir musibet geldiğinde, kader gözüyle bakıp, “Allah’tandır” diye düşündüğünde insan rahat eder. İman sahibi, “Allah’ın kaderi ne güzel, sonu hayır olacak” şeklinde düşünmelidir. Ancak Allah’ın bunu diyebilecek gücü vermesi için de dua etmelidir. Ve bu dua bir kez değil, sürekli olmalıdır

Öğütle uyarılan insan, kendisine şefkat ve merhametle yaklaşıldığında, kimse ona karşı tavır almadığı, iyi davrandığı için yanlış düşüncelere kapılıp gevşeyebilir. Hatırlatma yapıldığında inanan insanın göstermesi gereken davranış, gücü yettiği oranda kendini değiştirmeye, hatasını düzeltmeye çaba göstermesidir. Ters davranışlarda bulunmak, anlamazlıktan gelmek, durumu çapraşıklaştırmak Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlardır. Çünkü hata yapanı, ona hatırlatanı ve yapılan hatırlatmayı da yaratan Yüce Allah’tır. Söyleneni hemen kabullenmek Kuran’a en uygun davranıştır.

İnsanın, “aslında ben haklıyım”, “gerçek bu değil, açıklasam haklılığım ortaya çıkar” gibi nefsani tevillerde bulunması, eksikliklerini görmemesine neden olacaktır. Eksikliklerini fark etmemesi ve kendini yeterli görmesi, kişinin Allah’ın beğendiği üstün ahlaka ulaşmasını engelleyebilir ve sonsuz ahiret yaşamını tehlikeye atabilir. Mümine düşen, çağrıcının çağrısına hemen icabet etmektir.

"Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür." (Al-i İmran Suresi, 193)

İnsana konuşma ve görüşlerini ifade edebilme yeteneğini veren Rabbimiz’dir. "Her şeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu…" (Fussilet Suresi, 21) ayetiyle de haber verildiği üzere insanın konuşması da Allah’ın dilemesiyledir. Dolayısıyla yapılan hatayı düzeltmek, hata yapan mümine öğüt vermek, uyarmak ve uyarının yarar sağlaması da Yüce Allah’ın takdiriyledir. Mümin, Kur’an’a tabidir ve Kur’an’a göre yaşar. Rabb’ine olan derin sevgisi ve korkusu nedeniyle emirlerine titizlikle uyar. Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak yaptığı her salih amel bir ibadet anlamındadır ve mümin bunun vicdani rahatlığını içinde hisseder.

Kuran’da haber verildiğine göre uyarının yarar sağladığı insanlar, “…zikre (Kur’an’a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah’)a (karşı) içi titreyerek korku duyan” müminlerdir. Allah’ın hoşuna gitmeyen davranışı, içinde Allah korkusu taşıyan insan zaten yapmayacaktır.

Müminlerin verilen öğüde nasıl bir karşılık vermeleri gerektiği “… İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır." (Nur Suresi, 51) ayetiyle bildirilir. Rabbimiz elçilerinden ve müminlerden gelen uyarıya hemen uyanları da sonsuz cennetiyle müjdeler.

"Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir."(Zümer Suresi, 18)

Yüce Allah bir Kur’an ayetindeki, “ Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104) ifadeleriyle tüm müminlere iyiliği emredip kötülükten sakındırmalarını buyurur.

Müminler, Allah’ın Kuran’da bildirdiği emirleri konusunda çok dikkatlidirler. Bu nedenle Rabbimiz’in beğenmeyeceğini düşündükleri bir ahlak göstermekten şiddetle sakınır ve yanlışlarında asla ısrarcı olmazlar. Samimi müminlerin bu ahlakı Kur’an’da, “Ve ’çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135) ayetiyle bildirilir.

Ancak insan hata yapabilen bir varlıktır. Bilgisizlik, unutup- yanılma ya da şeytanın telkinleri nedeniyle zaman zaman hata yapabilir. İnsanın yaratılış amacı, yaşadığı süre içinde Allah’ın hikmetle yarattığı olaylar karşısındaki davranışlarıyla imtihan olmaktır. İnsan yaşadığı ömür süresince çeşitli olaylarla denenir, Kuran ahlakını öğrendikçe, gösterdiği sabır ve tevekkül sonucu imanı olgunlaşır, hataları azalır ve sonuçta da Allah’ın tavsiye ettiği güzel ahlak özelliklerine sahip olur. Müminlerin bu güzel ahlak özelliklerinden biri de insanlara hata yaptıklarında uyarıda bulunmak, olaylar karşısında sabrı ve merhameti hatırlatmaktır.

Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (Beled Suresi, 17)

Rabbimiz Kuran’da “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) buyurur. Bu nedenle müminler bir hatırlatmada bulunur ve öğüt verirken sözün en güzelini seçmeye dikkat ederler. Bunu yapmakla hem Allah’ın emrini yerine getirir, hem de en büyük düşmanları olan şeytanı alt etmiş olurlar. Böylece müminler arasındaki sevgi ve sıcaklık da artar.

Samimi mümin, karşısındaki müminin yalnızca iyiliğini düşünerek tavsiyede bulunur, öğüt verir. Mümin kardeşinin ahirette Allah’ın huzurunda mahzun olmaması, geri dönüşü olmayan bir pişmanlık yaşamamasını amaçlar. Kendisi nasıl Allah Katında beğenilmeyen davranışlardan sakınıyorsa, kardeşinin de aynı hatalara düşmemesi için uyarıda bulunur. Çünkü müminler birbirlerinin velisidir ve “Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, müminlere yarar sağlar." (Zariyat Suresi, 55) ayetiyle haber verildiği gibi yapılacak her uyarı onlara yarar sağlayacaktır.


Öğüt verilen kişi Kuran’a uygun olmayan davranış bozuklukları içinde de olsa, mümin Kur’an ahlakı gereğince yine de güzel ahlakla ve hoşgörüyle yaklaşır. Yüce Allah Hz. Musa ve Hz. Harun’u, azabının üstünde olacağı konusunda uyarmaları için Firavun’a gönderirken dahi onlara, belki öğüt alabileceğini ve bu nedenle güzel söz söylemelerini buyurur.

"İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 43-44)

Mümin hatırlatmada bulunurken “bunu böyle yapma, hoşuma gitmiyor” şeklinde konuşmaz; bu nefsani olur. Karşısındaki kişiye “…Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45) buyruğuna uyarak tavırlarının Kur’an’a uygun olmadığı yönünde ayetlerle öğüt verir. Mümin “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et…” (Nahl Suresi, 125) emri gereği de, güzel sözle davet eder, ancak hidayeti verecek olan Yüce Rabbimiz’dir. Kişi, yalnızca Allah dilerse verilen nasihatten yararlanabilecektir:

"Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz." (Hud Suresi, 34)

Günümüzde Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan birçok konu vardır. Fikir birliğine varılamaması nedeniyle birçok konu tartışma ve çatışmaya dönüşmektedir. Oysa aklın ve vicdanın yolu bir olmalı, kanlı ideolojiler yok olana kadar fikir mücadelesi sürmelidir. Bu çarpık görüşlerin yeryüzünden tamamen kalktığını ancak, terör, anarşi ve zulümler durduğunda anlayabiliriz. Hala masum insanlar katlediliyor ve birçok yerde zulümler devam ediyorsa, bu kanlı ideolojilerin taraftarları bugün de iş başında demektir.

Sorunlar deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür. Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça, yaşanan ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir.

Bugün dünyanın dört köşesinde akan kanı durduracak olan Müslümanlar’ın bir araya gelmeleri, kardeşlik ve birlik ruhunu yeniden inşa etmeleridir. İmkanlarını birleştirerek elbirliği ile insanları zulme karşı korumaları son derece önemlidir. Bu fikir mücadelesinde ne kadar çok hizmet edilirse, ’yeryüzünde fitne kalmaması’ daha çabuk gerçekleşecektir.

“…Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma…” (Haşr Suresi, 10) ayetindeki dua, duamız olmalı, geçmişte yapılan hatalar, deccali fitne nedeniyle yaşanan düşmanlıklar unutulmalıdır. Kin ve buğz, Allah’ın beğendiği üstün ahlâkla bağdaşmaz. Allah’ın rızasını kazanmak, cennet ehlinin özelliklerine sahip olabilmek için kin ve nefretten arınmamız şarttır. İnanan insanların merhamet, adalet, hoşgörü, özveri gibi üstün ahlâk özellikleri sergileyerek, kardeşlik bağlarını daha da güçlendirme yönünde çabalarını artırmaları gerekir. Çünkü sonsuz barınma ve mutluluk yurdundaki kardeşliğin temelleri burada atılır.

" Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47)

Yüce Allah, ‘Müminler ancak kardeştirler…’ (Hucurat Suresi, 10) ayetiyle müminlerin kan bağına gerek olmaksızın kardeş olduklarını ve aralarında sevgi bağı kıldığını bildirir. İnanan insanların arasındaki bu son derece güçlü bağ, kaynağını Allah aşkından alan gerçek sevgidir. Peygamber Efendimiz (sav) de Allah’ın bu buyruğu gereği, müminler arasındaki kardeşliğin asla bozulmamasını ister ve veda hutbesindeki sözleriyle bunu vasiyet eder.

“Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler... Birbirinize hased etmeyiniz. Birbirinizle buğz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz. (Mace ,Cilt 10, s. 32)

Ülkeleri, kültürleri, dilleri ve aileleri farklı da olsa samimi müminleri bir araya getiren ve kardeşlik bağıyla bağlayan, Allah’ın din olarak seçip beğendiği İslam dinidir. Müminlerin birbirlerine duydukları derin sevgi, Allah sevgisi/korkusu temelleri üzerinde kurulmuştur ve bu sağlam temeller üzerinde yükselir.

Müminlerin birlikteliğinin önemli özelliklerinden biri, Allah rızası için birbirlerini sevmeleri nedeniyle güçlü olmalarıdır. Az sayıda da olsalar, sayıca daha çok olan bir topluluğa kalplerindeki iman nedeniyle galip gelecek güce sahiptirler. Nicelik değil nitelik önemlidir ve gerçek anlamda güçlü olan, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği ruha sahip mümindir.

Allah, “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saf Suresi, 4) hükmüyle müminlerin aralarındaki bağın nasıl olması gerektiğini haber verir.

Ancak insanları saptırmak için kuruntular veren, taktik ve tuzaklar geliştiren şeytan, müminlerin arasındaki birliği, sevgi ve dayanışmayı bozma çabası içindedir. Allah, "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) ayetiyle, şeytanın bu çabasına dikkat çeker.

Şeytanın planlayıp, fırsat bulduğu an uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için, müminler, birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Sonsuz ahiretlerini düşünerek birbirlerinin hatalarını düzeltmeye çalışırlar. Samimi mümin, kardeşi hata yaptığında onun samimiyetini, iyi yönlerini ve Allah yolundaki salih amellerini düşünerek, hatasını örter, güzel ahlakla ona destek olur, yardım eder. Hastalanan çocuğunu yalnız bırakmayan anne gibi, mümin kardeşinin yanında olur…

Samimi inanan insan, ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz mutluluğuna vesile olabilmeyi ister. Bu sevgi herhangi bir dünyevi çıkar kaygısı ile bozulmamış sevgidir; Allah’ın müminlerin kalplerinde kıldığı bir nimettir.

Bediüzzaman müminlerin kardeşliği konusunda şöyle söyler:

“… Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez (eleştirmez), dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine yardım eder; yoksa o vücud-u insanın (insan bedeninin) hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne geçmeye çalışmaz, birbirinin kusurunu görerek eleştirmek suretiyle şevkini kırıp yılgınlığa uğratmaz. Belki bütün meziyetleriyle, birbirinin hareketini genel amaca yönlendirmek için yardım ederler, hakiki bir dayanışma ve bir birlik ile yaratılış gayelerine doğru yürürler. Eğer zerre mikdar bir saldırı, bir zorbalık karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz meyvesiz bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak... “ (21. Lema, Sayfa 668-669)

Belalar, musibetler müminlerin üstüne yağmur gibi yağar ama akar gider. Yağış şiddetli olduğunda biraz nem kalır; ancak güneşle o da kurur; çünkü müminler birbirlerine güneş etkisi oluştururlar.

Bugün de tüm Müslümanlar, Kur’an’a iman eden, Allah’ın buyruklarına ve Peygamberimiz’in (sav) sünnetine uyanları kardeşleri olarak görmeli, bunun gerçek sevginin gereği ve yaşamaları gereken üstün bir ahlâk olduğunu unutmamalıdırlar.

Kur’an ahlâkının özünde, inanç birliği ve ortak değerler vardır. Bizlere düşen bunu özümsemek ve ayrılığa düşmekten sakınmaktır; Allah’ın ipine sarılmak, dağılıp ayrılmamaktır. Bu, Yüce Allah’ın tüm iman sahiplerine buyruğudur.

"Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran Suresi, 103)

Evrende her olay Allah’ın kontrolü ile gerçekleşir; herşey O’nun bilgisi ve buyruğu ile hareket eder. Allah sonsuz güç sahibidir; tek bir yaprak bile dalından Allah’ın dilemesi dışında düşmez. Gökten yere bütün işleri Allah evirip, çevirir. Bunlar yalnızca doğa olayları ya da doğum, ölüm gibi daha önemli görülen olaylar değildir. Akla gelebilecek her iş, her olay, var olan her sistem Allah’ın dilemesiyle ve kontrolünde yürür. O’nun bilgisi dışında yaşanan tek bir an yoktur.

Planlayarak ya da planlamadan yaşanan tüm olaylar O’nun hakimiyetindedir…
Gördüğümüz herşey O’nun sonsuz gücünün ve sonsuz aklının yansımasıdır. Allah dilerse tüm evreni, olayları sebeplerden bağımsız olarak da yaratabilir. Allah dilediğini dilediği zaman, dilediği şekilde ve örneksiz olarak yaratandır ve O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah’ın yaratması için aslında bir sebebe de gerek yoktur; dünyada sebeplerin, doğa kanunlarının olması insanları yanıltır. Tüm sebeplerin Yaratıcısı olan Allah, tümünden münezzehtir.

Ancak gerçekleri göz ardı eden birçok insan, Allah’ın yaratmasına inandıkları halde, O’nun çok uzaklarda olduğunu ve dünya işlerine pek karışmadığını zannederler. (Allah’ı tenzih eder, yüceltirim) Oysa Allah her yerdedir ve varlığı herşeyi kuşatmıştır. O doğunun da batının da, her yerin Rabb’idir.

Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)

Allah’ın yetkisi sonsuzdur ve O yaşamın her alanına, her anına hükmeder. Evrendeki mucizevî sistemlere hükmettiği gibi, yeryüzündeki herşeyin varlığı ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tespit ve tayin eden de O’dur.

Bazı insanlar, sorulduğunda Allah’a inandıklarını söyledikleri halde, gücünü gereği gibi takdir edemez, yaşamlarını Allah sevgisi, korkusu ve rızası üzerine kurmazlar. Kendilerinde Allah’tan bağımsız güç görürler.

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?

İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz? (Yunus Suresi, 31-32)

Allah’a inandıkları halde, O’nun yeryüzüne ve yaşamlarına müdahale etmediğini zanneden bu kişiler, büyük bir yanılgı içindedirler. Kişi iman ettiğini söylüyorsa, Rabb’inden bağımsız bir yaşamı olmadığını da kabul etmelidir. Her şeyi sarıp kuşatan Allah, her an bizi de çepeçevre kuşatır ve bize şah damarımızdan daha yakındır...

Allah ile hiçbir güç baş edemez. Allah’ın dilediği olaya, tüm dünya bir araya gelse karşı duramaz; O her şeyin, her yerin Rabb’idir. Diğeri, putperestler gibi deniz, orman ya da yeraltı tanrısı gibi tanrılar edinmektir. "Benden başka İlah yoktur, öyleyse Bana ibadet edin." (Enbiya Suresi,22)

Uzay boşluğunda dönüp duran 300 milyar galaksiden, dünya üzerindeki tek bir mikroorganizmanın beslenmesine kadar, yaşamın devamı için gerekli olan tüm faaliyetler Yüce Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. O’nun denetlemediği tek bir varlık yoktur.

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi, 56)

 

Dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak inananların karşılaşacağı pek çok zorlu olay yaratılır. Ancak Allah’ın her olayı hayırla yarattığını unutmamak gerekir. Yaşanan tüm olaylar bir hikmet üzeredir ve mükemmeldir. 

İnkar edenlerin müminlere tuzaklar ve hileli düzenler kurmaları da Allah’ın kanunudur. Tüm bu tuzaklar, imtihanın bir gereğidir. Kurulan tuzaklar, bazı durumlarda hemen bozulmayabilir; tuzakların bozulması ve gerçeklerin ortaya çıkması çabuk gerçekleşemeyebilir. Müminin üzerindeki sorumluluk; ne kadar sürerse sürsün her imtihana Rabb’i için güzel bir sabır göstermek, Allah’a tevekkül etmek, O’ndan hoşnut olmaktır.

Müminler, Allah’ın çok detaylı yarattığı kader dahilinde türlü zorluk ve sıkıntılarla karşılaşırlar. Kur’an’da da söz edildiği gibi peygamberler ve beraberlerindeki tüm inananlar benzer imtihanlar yaşamışlardır. Ancak örgütlenen bütün düzenler belirli bir süre devam etmiş, Allah’ın takdir ettiği süre geldiğinde ortadan kalkmıştır.

Yaşanan imtihan ve zorlukların uzun ya da kısa sürmesi karşısında müminin inancı, ahlâkı ve davranışları değişiklik göstermez. Çünkü inanan insanlar Rabb’lerinin “düzen kurucuların en hayırlısı" olduğu gerçeğini bilirler.

Hani o inkâr edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Yaşadığı olay insana şer gibi görünüyor olsa da, Kur’an’da haber verildiği gibi, gerçekte hayırdır. Hayır gibi görünen durum ise insan için bazı durumlarda şer olabilir. Bu ilim yalnızca Alim olan Allah’a aittir. İnsan O’nun ilminden yalnızca O’nun dilediği kadarına sahiptir. Ve bir ot bile meydana getiremeyen insana düşen, Rabb’inin sonsuz gücü karşısındaki aczini kabullenerek, tam bir teslimiyetle teslim olmaktır. Tüm imtihanlara karşı sabır göstermek ve Allah’ın hoşnut olacağı en güzel davranışları sergilemektir.

İmtihan olmak, Allah’ın kulunu unutmadığının işaretidir. İnsana ne kadar zorluk isabet ederse, insan Allah’a o kadar yakınlaşır.

Gözleri görmeyen insana bir operasyonla gözlerinin açılabileceği ancak bu süreçte oldukça acı çekeceği söylense, itiraz eder mi? Asla itiraz etmeyeceği çok açıktır. Kişi çekeceği bütün acılara göğüs gerer, sabreder; çünkü sonunda aydınlığa kavuşmayı umut eder. İnanan insan da aydınlığa kavuşacağını umut ederek yaşadığı tüm zorluk ve sıkıntılara sabır gösterir. Ve ne kadar fazla zorluk isabet ederse, Rabb’ine olan aşkını kanıtlayacağı birer fırsatlar da artar.

Zorluk, inanan insana yemek içmek gibi lazımdır ancak bu zahirinde bir zorluktur. Çünkü zorlukla beraber kolaylık olacaktır. Allah imtihan eder, ardından kolaylığı verir. Üst üste de olsa zorluklar, belirlenmiş olan zamanda kolaylık gelecektir.

Peygambere, “Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" diyerek savaşı isteyen, ardından savaş öngörüldüğü zaman, yüz çevirenler gibi olmayalım. (Bakara Suresi, 246) Çıkmayacağımız savaşı istemeyelim. En büyük savaş nefsimizle verdiğimiz savaştır; işte çıkmamız gereken savaş budur. Şeytan bizimle bedensel boyutta savaşmaz, bizler de onun boyutunda savaşmalıyız. Aksi, boşa kılıç sallamak olur. Rastgele, göremeyenler gibi kılıç sallamak olur…

Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim’dir (cezayı vermekte acele etmeyendir). (Tegabün Suresi, 17)

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Yaratıcısı olan Allah, kainattaki her şeyin tek sahibidir. Tüm varlıkları yaratan ve dünyayı insanın ihtiyacı olan sayısız nimetle donatandır; Rezzak’tır. Kullarının sahip olduğu her türlü zenginlik O’na aittir; mülkün ebedi sahibi O’dur; Malik-ül Mülk’tür.

Allah dilediği insanı zengin kılar; Muğni’dir. Ancak servet sahibi olan da, hiçbir şeye sahip olmayan da unutmamalıdır ki; sahip olunan her şeyi veren, bunların tek ve gerçek sahibi olan Allah’tır.

Rabbimiz, imkanlarını artırarak ya da daraltarak kullarını dener; böylece şükredenler ve nankörlük edenler birbirinden ayrılır. Çok açıktır ki, insanların elde ettikleri ya da elde edemedikleri şeyler kendileri için bir kazanım değildir; Allah’ın yarattığı imtihanlardır. İnsanların geçici dünya hayatını mı yoksa gerçek yurt olan ahireti mi istedikleriyle sınanmasıdır.

Yüce Allah, bu gerçeğin bilincinde olmayan, sahip olduklarını kendisinin zannederek cimrilik yapan ve Kendi istediği gibi harcamayan kişinin imkanlarını daraltabilir. Sahip olduğu her şeyin Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak kullanması için verildiğinin şuurunda olan kişinin ise imkanlarını artırır. Asıl yurt olan ahirette de onlara en güzel karşılığı verir:

Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar ... (Tegabün Suresi, 16-17)

Tüm nimetlerin gerçekte Allah’a ait olduğunu bilerek hareket eden samimi müminler, tüm servetlerini Rabb’lerinin hoşnutluğunu amaçlayarak kullanırlar. İnanan insanlar, "... mala olan sevgilerine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere" (Bakara Suresi, 177) verecek üstün ahlaka ve özveriye sahiptirler. Ve gösteriş amacıyla değil, tam aksine "... yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak ve imanlarını kökleştirip-güçlendirmek için" (Bakara Suresi, 265) infak ederler.

Yüce Allah hesapsız rızık verendir. O, kullarının sabrını imtihan etmek, ecirlerini artırmak ve onları eğitmek için de mallarından eksiltebilir. Böyle bir durumda inanan insanlar, din dışı cahiliye toplumu bireylerinin davranışlarının aksine, sabrederler ve ardındaki hayır ve hikmetleri beklerler. Bilirler ki, Rabb’leri kendileri için en hayırlı sonucu yaratacaktır.

De ki: "Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, herşeye güç yetirensin." (Al-i İmran Suresi, 26)

Yüce Allah Kendi yolunda infak eden müminlere “…Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe Suresi, 39) ayetiyle, vereceği karşılığı bildirir; ne infak ederlerse yerine bir başkasını vereceğini vaadeder. Bu, Rahman, Rahim olan Allah’ın çok güzel tecellilerinden biridir. Allah, kullarının yalnızca Kendi hoşnutluğunu aramaları ve yalnızca ahiret güzelliğini umut ederek yaptıkları harcamalar karşılığında, onlara kat kat artıracağını haber verir:

Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûrdur (şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halimdir (cezayı vermekte acele etmeyendir). (Teğabün Suresi, 17)

İnkarcıların malları onlara dünyada yarar sağlamayacak, tam aksine dünyada ve ahirette azap konusu olacaktır. Verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve sonsuz nimetler vererek ödüllendiren, sevdiğini sevmediğini ayırt etmeyerek sayısız nimetlere kavuşturan Allah, Kendisine güzel bir borç verenlere Katından kat kat fazlasıyla karşılık verecektir. Bu, Allah’ın vaadidir; Allah vaadinden asla dönmez.

“…Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Müzzemmil Suresi, 20)

Birçok insan, içinde yaşadığı toplumun telkinleri nedeniyle dinin baskıcı, sıkıntılı ve özgürlüğünü kısıtlayıcı bir hayat sunacağını zanneder.

Ancak insan kendisini ve herşeyi yaratan Yüce Yaratıcı’yı tanıdığında, iman etmenin asla ‘zannettiği’ gibi kabus dolu bir yaşam sunmayacağını anlayabilir. Allah’ın Kendisini tanıttığı mesajı olan Kur’an’ı samimiyetle okur, Allah korkusunu ve sevgisini hisseder, gafletten kurtulur, kulluğunu kabullenir, ölümü ve ahireti tefekkür ederse, onu sonsuz mutluluk ve kurtuluşa götürecek yola girmeyi başarabilir.

İman etmek insan hayatının en önemli konusudur; insana hem dünyada hem ahirette mutlu ve huzur dolu bir yaşam sunar. İman eden insanların, Allah’a karşı duydukları sevgi, bağlılık ve kadere olan teslimiyetleri, onları huzursuz edebilecek her türlü nedeni ortadan kaldırır. Çünkü inanan insan için hayatı boyunca ‘kötü’ olarak nitelendirebileceği hiçbir şey yoktur. Yüce Allah’ın, zahiren ‘şer’ gibi olan herşeyi, kendisi için ‘hayra’ dönüştüreceğini çok iyi bilmektedir. Bu da müminin her zaman imani bir coşkuya sahip olmasını sağlar. Herkesin karamsar olduğu ortamlarda bile, onu üzecek herhangi bir neden mevcut olmadığından, neşesinden hiçbir şey kaybetmez.

Allah’a inanan, O’na dua eden ve tevekkül eden insanların, diğer insanlardan hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının sebebi, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirir. İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların konusu olmuştur. Bir bilimsel araştırma sonucuna göre, inanan gençlerin inanmayan gençliğe oranla daha mutlu oldukları ortaya çıkmıştır. Associated Press bu araştırmayı ,“Birçok çocuk için inanç mutluluğun anahtarıdır” başlığı ile dünyaya duyurmuştur.

Harvard Üniversitesi’nden Dr. Herbert Benson’ın dini inanç ile bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları da, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah’a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson’ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin “Allah’a iman etmeye göre ayarlı” olduğudur. (Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı)

İman etmeyen insanlar, ne kadar gayret etseler de, imani bir neşeye sahip olamadıklarından, hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar. Çok isteseler bile, bir türlü samimi ve içten bir neşe ile hareket etmeyi başaramazlar. Çünkü mutluluk hissini insan ruhuna hissettiren Allah’tır ve sadece iman eden kullarına bu hissi verir. İmanın kendilerine getireceği huzurdan uzak kalan insanlar gerçek anlamda rahat olamaz, karşılarındaki insanlara da rahatsızlık verirler. Çevrelerine ‘hikmetle bakan bir iç göz’leri yoktur, o nedenle olayları sadece zahiri yönden değerlendirebilirler. Batınını göremezler; sadece bakarlar. Allah’a samimi ve kesin bilgiyle iman ederek kazanacakları mutluluğu, akılsızlıkları yüzünden kaybedip mutsuz bir yaşam sürerler.

İman etmeyen insanlar, mutsuzluklarını itiraf etmekten kaçınır ve bu durumun çeşitli sebepleri olduğunu ileri sürerler. Onları mutsuz eden ve ‘tesadüfen’ kendilerine gelip çattığını düşündükleri herşey, aslında Allah’ın onlar için yarattığı imtihanlardır. Yaşadıkları zorlukları, Allah’ın bir hikmet üzerine kendilerine verdiğinin şuurunda olmadıkları için, nefislerinin hoşuna gitmeyen olaylar onları üzer, mutsuz eder.

Hüküm verenlerin hakimi Allah, Kendisine iman etmeyen, dolayısıyla akıl erdiremeyen bu insanların üzerine bir ‘pislik’ çökerteceğini bildirir:

Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)

İman edenler ile inkar edenler arasındaki bu fark dünyada olduğu gibi ahiret gününde de ortaya çıkar.

O gün yüzler ışıl ışıl parlar. Rablerine bakıp-durur. O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir. Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. (Kıyamet Suresi, 22…25)

O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.
Ve o gün, öyle yüzler vardır ki üzerini toz bürümüştür. Bir karartı sarıp-kaplamıştır.
İşte onlar da, kafir, facir olanlardır. (Abese Suresi 38…42)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors