Münafıklar, Müslümanlar arasında yaşarlar ya da Müslüman gruplardan çıkarlar. Müminler gibi gönülden olmasa da, namaz kılar, oruç tutarlar. Ancak mücadele, cihad gibi zorlu olaylara girmezler. Tehlikeli olduğunu, örneğin ailesine ve çocuklarına zarar vereceğini düşündükleri için Allah yolunda mücadeleden kaçarlar. Oysa ayette, "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü?nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24) buyrulur. Allah intikam alacaktır; ancak münafıklar, Allah’ın intikamının nasıl şiddetli olacağının şuuruna varamazlar.

Münafıklar, müminlerin felaket haberlerini dışarıdan beklerler. Müslümanlara yapılacak bir saldırı, bir hakaret, bir oyunu sadece uzaktan izler; dışarıda oldukları için de kendilerini güvende görürler. Müslümanlar, o göğüs göğüse mücadelede galip geldiğinde haset ederler ancak Müslümanlara bir saldırı olduğunda haz alır, “Allah bizi korudu” derler. Ailelerine, kendilerine, mallarına zarar gelmediği için heyecanla olayı seyreder, onların arasında olmadığı için müthiş sevinir ve çok akıllı olduklarını düşünürler. Oysa yaşadıkları olayda Allah’ın vaadini görmeleri müminlerin imanlarını artırır:


"Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah’ın ve Resul’ünün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir." Ve (bu) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.”(Ahzab Suresi, 22)

Aslında münafıklar, Müslümanların mücadele içinde olmalarından vicdan azabı duyar, rahatsız olurlar; çünkü aşağılanmış olurlar. O nedenle kalben müthiş nefret ederler. Yaşamları yalan üzerine kuruludur. Dünyada iken Allah’ı –haşa- aldattıklarını zannederler. Ancak Allah kuşkusuz onların yalan söylediklerini bilir. Dünyada inkar etseler de ahirette derileri, dilleri aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. O zaman kendileri de yaptıkları ahlaksızlıkları savunamayacak, Allah’ı aldatmaya çalışmalarının ne büyük yanılgı olduğunu tam anlamıyla kavrayacaklardır.

Münafıklar, müminlerin kıymetini artırmak için özel yaratılmış bir gruptur. Allah, onlarla kıyaslayarak müminlerin değerini insanlara gösterir. Ayrıca Münafıklar olmasa müminlerde rehavet olur. Münafıklar mücadele etmezse müminler farklı yollara giderler, birbirleriyle uğraşırlar. Münafık ise müminin zihnini açar, mücadele azmini ve çabasını artırır; onu hareketli canlı, kararlı ve şevkli tutar. Münafıklar müminler için adeta nimettir, müminlerin heyecanını kamçılar; adrenalin etkisi yapar. Müminler onları gördükçe güzel ahlakın, sevginin, dostluğun önemini daha iyi anlarlar.

Allah onların cehennemin en derin tabakasına konacaklarını bildirir; en şiddetli azap onlara yapılacaktır.

Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır. (Tevbe Suresi, 68)

Yüce Allah, münafık karakteri ve özellikleri konusunda birçok Kur’an ayetinde bilgiler verir. Öyle detaylı bilgi verir ki, müminleri uyarmak amacıyla "Munafikun" (Münafıklar) adıyla sure indirmiştir. Münafık son derece tehlikeli, dünyanın en aşağılık varlığıdır ve toplumdaki en zararlı virüstür. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, Allah’ın ahdini onu kesin olarak onayladıktan sonra bozan, inkarcılarla dostluklar kuran, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gören, " münafıklara müjde ver, onlar için gerçekten acıklı bir azap vardır" ayetiyle azapla müjdelenen münafıklar, mümin grupların içinden çıkarlar. Ancak müminlere kin duyar, onların aleyhine bilgi taşır, fitne çıkarırlar. Dinsiz ya da ateist olduğunu açıkça söyleyen kişiden, yapabilecekleri nedeniyle önlem alınabileceği için zarar gelmez. Ancak münafık kendini gizler, Müslümanların içine girer, onlarla yakın bağı varmış gibi davranır. Sonra Müslümanların aleyhinde alçakça faaliyet yapar; onları köşeye sıkıştırmaya kalkar.

Münafıklar sözleri ve bakışlarıyla kendilerini ele verirler. Ancak kesin teşhis münafığın münafıklığını açıkça ilan etmesiyle olur. Müslümanlara karşı açıkça tavır koyması, onların dağılması için çaba göstermesi, Müslümanların içinde bulunup onlara dair bilgiyi dinsizlere, Müslümanlara düşman olanlara aktarması, onlarla ittifak ederek Müslümanlara saldırmasıyla kendisini deşifre eder. Ama münafıklar korkak olduklarından ne küfür ehlinin ne de Müslümanların tarafına tam olarak geçemezler. Müslümanlar zafer kazandıklarında "biz de sizinle değil miydik?" diyebilmek için...

Onlar, Müslümanlar’la konuşurken "sizdeniz" diye yemin ederler. "Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur" buyurur Allah. Şeytanın pisliği ruhlarını kapladığı için içleri kaynar; sürekli korku, vesvese, gerilim içinde yaşarlar, rahat değillerdir. "Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri gibidirler" (Müddessir Suresi, 50)

Münafıklar her dönem aynı yapıdadırlar. Örneğin, Peygamber Efendimizin (sav) zamanında, yanında iken dost gibi görünürler, dışarı çıktıklarında onun aleyhinde konuşurlardı. "O biraz önce ne söyledi?" derlerdi. Bir kısmı da "Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik"dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (Ali İmran Suresi, 167) ayetinde anlatılan münafıklar da savaşmayı bilmediklerini söylerler, oysa yalnızca çıkarlarını gözetirler. Örneğin karşılığında para verilse savaşa çıkacaktır; bu tam bir münafık karaktersizliğidir.

Peygamberimiz (sav) onları bir mücadeleye çağırır. Münafıklar bu sıcakta biz çıkamayız derler. Kur’an’da, "yakın bir yarar olsaydı" gelirlerdi buyrulur. Gerçekte çıkarlarına uygun olmadığı için mücadeleden kaçarlar. Bir kısmı da "evimiz açıkta" diyerek, ailelerini bahane eder. Samimi insan, kendi ailesi ve çocuklarını düşündüğü kadar, diğer çocukları da düşünmelidir. Allah, bunun da bir münafık tavrı olduğunu haber verir.

Kur’an’da, "Onlar, müminleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. ’Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, ’bütün kuvvet ve onur,’ Allah’ındır."( Nisa Suresi, 139) ayetiyle münafıkların inkarcılarla işbirliği halinde oldukları bildirilir. Bir kuvvete, bir desteğe ihtiyaçları vardır; küfrü kendi düşük akıllarınca daha güçlü gördüklerinden onları dost edinirler. Ancak zorlu bir durumda kafirleri de bırakır, onlara da destek olmaz, kendi çıkarlarının peşine düşerler. Kur’an ayetlerinden anlıyoruz ki, münafıklar gerçekten çok azgın yaratıklardır.

"Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkar eden kardeşlerine derler ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar." (Haşr Suresi, 11)

“Hani Evi (Kâ’be’yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim’in makamını namaz yeri edinin…”(Bakara Suresi, 125)

Yüce Allah’ın hoşnutluğunu, sevgisini ve yakınlığını kazanabilmek ve sonsuz yaşamda O’nun cennetine, sunduğu güzelliklere ulaşabilmek için tüm kulluk ve ibadet görevlerini samimiyetle yerine getirmek gerekir.

Bütün inananlara farz kılınan namaz da, titizlikle korunması ve samimiyetle yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. İnsan, namaz vesilesiyle, huzurunda Rabb’i ile güçlü bir manevi bağ kurar. Namaz her gün düzenli olarak yapılan bir ibadet olduğundan, bu bağ kesintisizdir, hep diridir.

Kur’an’da, ibadetlerin Allah’a karşı gönülden boyun eğerek yerine getirilmesi buyrulur. ’Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın." (Rum Suresi, 31) ayetiyle Allah, iman sahiplerine ibadetlerinde samimiyet ve teslimiyete çağrıda bulunur.

Birçok Kur’an ayetinde, Allah’ın hoşnutluğu amacıyla, katıksızca O’na yönelerek, dosdoğru kılınan namazın değeri hatırlatılır. Bilinçsizce, düşünmeden, samimiyetle Allah’a yönelmeden yapılan ibadetin Allah Katında değeri olmayabilir. Yapılan ibadet kişinin takvasını artırıyor, ahlakını güzelleştiriyor, onu Allah’a yakınlaştırıyor ve kötülüklerden uzaklaştırıyorsa o zaman değerlidir.

Kılınan namaz, "Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. .." (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle bildirilen özellikleri taşımıyor, kişiyi çirkin utanmazlıklardan engellemiyorsa, Allah’ın beğendiği ve emrettiği ‘dosdoğru namaz’ özelliğini taşımayabilir. Yüce Allah, “İşte (şu) namaz kılanların vay haline”  (Ma’un Suresi, 4) ayetiyle bu gerçeğe dikkat çeker.

Kur’an’da da bildirildiği üzere namaza isteksizce gelmek münafık özelliğidir. Müminler namaza karşı isteksizlik ve üşenme gibi duygulardan titizlikle sakınırlar. Namazlarını zamanında şevk ve özenle kılar, aksatmaz ve ertelemezler. “…Ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.  (Nur Suresi, 37)

Namaz müminin Rabb’ine yakınlaşması, herşeyden kendini çekerek O’na boyun eğiciliğini göstermesi, huşû içinde O’nu düşünebilmesi için vesiledir. Peygamberimiz’in(sav) namazları da, her konuda olduğu gibi inananlar için güzel bir örnektir. Onun da buyurduğu gibi " Bu dinin başı İslâm’dır, direği namazdır. " (Kütüb-ü Sitte, 4627)

Her gün düzenli olarak aynı ibadetleri yerine getiriyor olmak, müminlerde alışkanlıkla yapılan uygulamalara dönüşmez. Çünkü mümin bu ibadeti Rabb’ini zikretmek için yaptığının bilincindedir ve bu onun içini her defasında yeni bir heyecan ve yeni bir şevkle doldurur. “Müminler gerçekten felah bulmuştur. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır.” (Müminun Suresi, 1-2)

Namaz, müminin Allah’a yakınlaşması, O’na boyun eğmesi, dünyevi her şeyden sıyrılarak Rabb’ini düşünebilmesi için bir yöneliştir. Namaz gafleti kaldırır, insanın bilincini ve şuurunu canlı tutar. Namazla imanı derinleşen, samimiyeti artan müminin ahlakı güzelleşir, nefsani tutkularından ve kötü düşüncelerinden arınır. Mümin, secdelerinin ardından ettiği dua ile de her isteğini Rabb’ine iletir, O’na yakınlaşır.

Allah’ı zikretmek, O’nu yüceltmek amacıyla kıldığımızı düşünerek her namazımıza titizlik gösterelim… Kıyama durduğumuz anın, Allah’ın huzuruna çıkacağımız an olduğunu şeytanın unutturmasına fırsat vermeyelim… Şeytan insanı sarıp-kuşatır ve Allah’ın zikrini unutturur. Biz namazımızı kararlılıkla ve hep huşû içinde kılabilmek için O’na sığınıp dua edelim.

"Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur." (İbrahim Suresi, 40)

Uyandığımız her yeni gün Allah’ın O’na yönelmemiz, yakınlaşmamız ve hoşnutluğunu kazanmamız için lütfettiği bir rahmettir. Bir günü sıradan bir 24 saatlik süre olarak değerlendirmek yanılgı olur. Önündeki 24 saati, Allah’ı hoşnut edebileceği bir süre olarak değerlendirmesi, insanın zamanı kendi lehine olacak şekilde kullanması oldukça önemlidir.

İnsan yaşadığı her günü, yeni bir başlangıç, yazılacak olan yeni/boş bir sayfa gibi kabul etmeli ve üzerine elinden geldiğince fazla sayıda salih amel eklemeye çalışmalıdır. Bu çabanın sonunda sayfasının Allah rızasını kazanmasına vesile olabilecek güzelliklerle dolduğunu görmesi, vicdani açıdan kişiye huzur verecektir. Ertelemeden, vaktinde yapılan her ibadet ve her salih amel müminin kazancıdır. Gösterdiği teslimiyet, yaptığı iyilikler; tümü, inanan insanın karşılığını Allah Katında bulacağı kendi lehine olan davranışlardır.

" Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim kötülük yaparsa, artık o da kendi aleyhinedir. Sonra siz Rabbinize döndürüleceksiniz." (Casiye Suresi, 15)

Bediüzzaman’ın bu konudaki tefekkürü şöyledir: "Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil. Hiç olmazsa günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal (gerçek gelecek, ahiret) için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır." (Sözler, s. 246, (yeni tanzim, s. 431))

Yüce Allah, insanların Kendisine yönelmeleri için çeşitli olaylar ve ortamlar yaratarak hatırlatmalarda bulunur. Yaşanan sıkıntı ve zorluklar da bunlardandır. Bir Kur’an ayetinde, "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar" (Tevbe Suresi, 126) ifadesiyle, yaşanan musibet ve belaların hatırlatma olduğu haber verilir.

Zor zamanlar, içinde yaşadıkları gaflet halini fark etmeleri ve Allah’a yönelerek bağışlanma dilemeleri için insanlara tanınan büyük fırsatlardır. Allah’tan uzak yaşayan kişi, bu zorlu zamanlarda Rabb’i karşısındaki aczini anlar. Ardından vicdanının sesini dinlediğinde ise, hatalarını fark eder ve kendisini düzeltmeye gayret eder. Sürekli bencil tutkularını doyurma çabası içindeki nefsin, zor zamanlarda sesi pek duyulmaz olur; duyulan Allah’ın ilhamı olan vicdanın sesidir. Yaşadığı zor anlarda kendisini Rabb’ine daha yakın hisseden insanın, O’na içten yönelmesi kolaylaşır. Allah her şeye gücü yetendir; her şey Allah’tan gelir, tüm musibet ve belalar ancak O’nun dilemesiyle sona erecektir. İşte başına gelen her bela, bu gerçeği kavrayan insan için tevbe etmeye ve Allah’a yönelmeye bir fırsattır.

Yaşadığımız günden eksilen her saat, her dakika, hatta her saniye ölüme, yeniden dirilişe ve Allah huzurunda verilecek hesaba yaklaştırır insanı. Bu ilerlemeyi yavaşlatmaya, durdurmaya ya da geri çevirmeye kimse güç yetiremez. Bütün insanların izleyeceği yol budur ve her geçen gün bu kaçınılmaz sona doğru akar.

"Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O’na varacaksın." (İnşikak Suresi, 6)

İnsan Rabb’ine duyduğu aşkı kanıtlaması için tanınan fırsatları değerlendirmeli, her yeni gün O’nun doğru yoluna yönelme çabası içinde olmalıdır. Umulur ki Rabb’i onu bu çabası karşılığında sonsuz kurtuluşa ulaştırır…

Sevgiye Sarılalım

20 Haz 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı, Tefekkür

İnsanların çoğunluğu için sevgi, bugün genellikle dillerde sözcük olarak kalmış, gerçek anlamda kalplerde yaşanmayan bir duygu. Sevgiden söz edildiğinde birçok insan genellikle sevgi için zamanı olmadığını, şimdi ekmek parası kazanmanın derdinde olduğunu söyler. Hayatında sevgi yoksa o zaman insan ne için çalışır?....

İnsanlar karşılaştıkları kişiden genellikle ’negatif elektrik’ alırlar. Daha başlangıçta sevgisizlik ruhlarına hakim olur. Oysa insan, karşılaştığı kişiye önce hüsn-ü zan etmelidir. İyi bir insan olduğunu düşünmeli, sevgi duymalıdır. Zamanla kötü davranışlarını gördüğünde ise kişiyi güzel sözle uyarmalı, düzeltmesi için yardımcı olmalıdır. Sevgiyi kaybetmemek için çaba göstermeli, sevgiye sarılmalıdır. Ancak, kişinin düzelmemekte ısrarcı olması durumunda arkadaşlığını gözden geçirmelidir.

Eğer kişi Allah’a karşı küfür içindeyse o taktirde buğz edilmelidir. Çünkü Allah’ı sevmeyene duyulan buğz, O’na olan sevginin kanıtıdır. Ama kişi Allah’a yöneldiğinde buğz biter. Devam etmesi yanlıştır; o nefsani bir duygudur.

Sevginin asıl kaynağı Allah sevgisidir. Allah sevgisi olmadığında, şefkat, merhamet, sabır olmaz, mutluluk olmaz. Materyalist kafayla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır. Allah için sevmeyen, Allah’a sadakat göstermeyen kişiden talep edilen sevgi ve sadakatin hiçbir anlamı olmaz. Allah tek sevgili hale getirilmeden mutlu bir hayat yaşanmaz.

Gerçek sevgi vefa, sadakat, fedakarlık ve samimiyet gerektirir. Sevgi sanattır; o sanatı gerçek sanatçı -Sani- olan Allah yaratır.

İnsanın Allah’a olan imanı arttıkça, sevgi gücü de artar. Bu, kişinin çaba göstermesi sonucunda elde edeceği bir şey değildir. Allah, samimi iman sahibi olan her kulunun kalbine bu duyguyu ilham eder. Mümin, bu nimeti elde edebilmek için samimi olarak dua eder, bunu Allah’tan sürekli ister. Allah’a herkesten ve her şeyden çok daha derin bir sevgi duymasına rağmen, bununla yetinmez; sürekli olarak Allah’ı çok daha da fazla sevmek için yine O’na yalvarır. Allah’a olan sevgisi arttıkça Allah’ın yarattığı güzelliklere olan sevgisi de artar. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah’ın yarattığı güzellikleri sevmede bir sınırı yoktur.

Samimi inananlar, Allah’ın verdiği en büyük nimetlerden olan ’sevgi gücünü’ çok iyi kullanmaya ve Allah rızası için sevgiyi yaşama konusunda tüm engelleri kaldırmaya çaba gösterirler.

Gerçek ve samimi sevgi; Allah’ın yalnızca samimi inananlara verdiği en büyük nimetlerden biridir. Allah’ın hoşnutluğunu amaç edinmeyenler ve tavsiye ettiği güze ahlakı yaşamayanlar, gerçek sevgi gibi bir nimete asla ulaşamazlar. İnsanların birçoğu sevginin taklidini yapar ve gerçek sevgiyi yaşıyormuş gibi görünmeye çalışır. Ancak sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek layık olan Yüce Allah, Kur’an’da, iman etmeyenlere bu sevgiyi vermeyeceğinin, yalnızca iman edenler için bir sevgi kılacağının bilgisini verir:

“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96)

31 Ağustos 2010’da, TRT 1’de, 13.00 Haber Bülteni’nde "Elmanın İlk Kez Gen Haritası Çıkarıldı" başlığı altında bir haber geçildi. Ardından, çıkarılan haritaya göre, hayatta kalabilmek için elmanın da değişikliğe uğramış olduğu açıklandı. Ancak her açıdan Darwinizm propogandası kokan bu haberin devlet televizyonunda bu şekliyle yayınlanması hata olmuştur. Haberin devamındaki bir cümleden zaten yapılan araştırmanın sonucunun bilimsel bir kanıt değil yalnızca Darwinistler’in DÜŞÜNCESİ olduğu açıktır. Cümle şöyle:

Bilimadamları, "Bunun, özellikle dinozorların da aralarında bulunduğu diğer birçok türün yeryüzünden silinmesine yol açan kitlesel tahribe karşı bir hayatta kalma tepkisi olduğunu DÜŞÜNÜYORUZ " dediler.

Yani bildiğimiz ELMA hayatta kalabilmek için TEPKİ KOYMUŞ ve kromozom sayısını DEĞİŞTİRMİŞ...(!)

Evrim teorisi, bitkilerin kökeni konusuna pek girmez çünkü bu konuda büyük çıkmazdadır. Bunu birçok Darwinist de ifade eder. Yazının altında bazı Darwinistlerin bu konudaki açıklamalarını/itiraflarını bulacaksınız.

Bitkilerin evrimleşerek meydana geldiklerine dair tek bir bilimsel delil bulunmamaktadır. Bitkiler, fosil kayıtlarında, günümüzdeki bitkilere benzer özelliklerle birdenbire belirmektedirler. Bu ise, onların diğer canlılar gibi yaratıldıklarını göstermektedir. Birçok bilim adamı yaratılış gerçeğini kabullenmek istemediği için, her fosili evrim teorisine göre değerlendirmeye çalışmakta, ancak her seferinde bilimsel ve mantıksal yanılgılar sergilemektedir. Bu yanlı haberler izleyenlere Darwinist kaynaklardan, olduğu gibi değil, objektif değerlendirmeler yapılarak aktarılmalıdır.

Evrimci birkaç itiraf:

Chester A. Arnold, Michigan Üniversitesi’nde fosil bitkiler üzerine çalışmalar yapan bir botanik profesörüdür. Paleobotaniğe Giriş isimli kitabında şöyle der:

"Şimdiye kadar hiçbir modern bitkinin başlangıcından bugüne kadar olan evrimsel akrabalık tarihini izleme şansımız olmadı." (Chester A. Arnold, Paleobotanige Giris, New York: Mc Grow-Hill,1947, s.7)

Daniel Axelrod ise The Evolution of Flowering Plants, in The Evolution Life adlı kitabında şöyle söyler:

"Angiospermlere, yani çiçekli bitkilere yol açan ilkel grup, fosil kayıtlarında henüz tespit edilmemiştir ve yaşayan hiçbir angiosperm böyle bir bağlantıya dikkatleri çekmemektedir." (Daniel Axelrod, The Evolution of Flowering Plants, in The Evolution Life, s.264-274 (1959))

Burada, tam bir yaratılış mucizesi olan insanın yaratılış aşamasındaki çok ilginç bir noktaya değinmek istiyorum. Yeryüzündeki bütün insanların vücutlarında bulunan 100 trilyon hücrenin tamamında 46 kromozom vardır. Yalnızca üreme hücreleri istisnadır; bunlarda 23’er kromozom vardır. Neden trilyonlarca hücremizde 46 kromozom varken sadece ve sadece üreme hücrelerimizde 23 kromozom vardır?

Yumurta ile spermin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan yeni hücrede toplam kromozom sayısı diğer hücrelerdeki gibi 46’yı bulur. İşte bu nedenle bir sperm ile yumurta birleştikten sonra ikinci bir spermin içeri girmesi engellenerek kromozom sayısının daima 46 da kalması sağlanır. Yeni kromozom sayısının 46’dan farklı olması doğacak bebek için son derece vahim sonuçlar doğurur. Kuşkusuz bir yumurta ve sperm hesap yapabilme gibi bir yeteneğine sahip değillerdir. Dahası kromozom adlı bir yükü taşıdıklarından haberleri dahi yoktur. Peki nasıl olur da 100 trilyon hücrenin içinden sadece ikisi ileride 23 kromozomlu bir hücre ile karşılaşacağını, bunun için kendisinde de 23 kromozom olması gerektiğini bilebilmektedir?

Kısacası Darwinistler’in açıklama getirmesi gereken milyonlarca soru vardır. Ama onların, akla ve bilime uygun, verebilecekleri tek bir yanıtları yoktur. Olmamıştır ve olmayacaktır da. Yaratılış gerçeği tüm dünyayı sarmıştır. Bilim Yaratılışın kanıtlarını sunmakta, Darwinistler farkında dahi olmadan Yaratılışa hizmet etmektedirler.

Yüce Allah, “OL” demiştir ve her şey olmuştur. İnandığını söyleyen insan için doğrular Rabb’inin mesajıdır. Kur’an’da evrim delili arayanlar büyük yanılgıdadırlar. O halde akıl ve vicdan sahibi insanın sorumluluğu, aklın, mantığın, vicdanın ve bilimin doğrularına uymak ve her varlığı Allah’ın yarattığı gerçeğini kabul etmektir. Allah’ın, insanların övgüsüne, teslimiyetine, takdirine ve ibadetine ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan yalnızca insanın kendisidir. Evrende tek bir toz tanesi hükmünde bile değilken Allah’a karşı büyüklenmek insana dünyada ve ahirette yıkımdan başka bir şey getirmeyecektir.

Allah’ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece Biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). (Fatır Suresi, 27)

Anne Babaya İtaat ve Sınırları

19 Haz 2011 In:

Kur'an ahlakında anne-babaya karşı nasıl davranılması gerektiği son derece açıktır. Kur'an'da birçok ayette anne-babaya karşı iyi ve güzel davranmak emredilir. İnanan insan, anne-babasına karşı saygılı, ölçülü, anlayışlı ve itaatlidir. Güzel söz söyler, onları üzecek ve incitecek davranışlardan kaçınır. Ancak Allah'ın emir ve yasaklarını içeren konularda taviz vermeye varan bir saygı şekli olmaz. Bu saygının sınırları şöyle açıklanır:

... Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi, 8)

Yüce Allah müminlere, iman etmeyen anne ve babalara dini konularda itaat edilmemesini, dünyevi konularda ise iyilikle davranmak gerektiğini haber verir:

Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır. Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban), hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma'ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve Bana 'gönülden-katıksız olarak yönelenin' yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim. (Lokman Suresi, 14-15)

Yüce Allah'a itaat insanın yaşamının tamamını kapsar. Anne-babaya itaat ise, Allah'ın izin verdiği kadardır. Anne-babanın, "Benim isteklerim herşeyden önemli, benimkileri yerine getirmelisin" şeklindeki bir isteğine boyun eğmek, anne-babayı Allah'a şirk koşmak anlamına gelebilir. Bir mümin için böyle bir itaat söz konusu olamaz.

Günümüz toplumlarında, din ahlakıyla yaşayan anne-babalar dışında, çocuklarının dine yönelmelerine şiddetli tepkiler veren aileler de vardır. Bu durumdaki bazı anne babalar, dini yaşamak isteyen çocuklarını yaşadıkları cahiliye toplumuna geri çekebilmek için, "anne babaya karşı gelinmez, bu en büyük günahtır", "anne-baba hakkı herşeyin üstündedir", "dediklerimi yapmazsan sana hakkımı helal etmem" gibi hatalı sözler ve davranışlar sergiler.

Kur'an'da anne-baba konusundaki ayetlerde Allah'a ortak koşulmaması, Allah'tan başkasına kulluk edilmemesi gibi emirler özellikle vurgulanır. Ve yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere yoluna tabi olunması önerilen, yaşadıkları cahiliye toplumuna çağıran anne-baba değil, 'gönülden-katıksız olarak Allah'a yönelen' insandır.

Kur'an'ı incelediğimizde, inananların bir bölümünün aileleriyle ya da yakın akrabalarıyla imtihan edildiklerini görürüz. Bunların arasında peygamberler de bulunur. Örneğin Hz. İbrahim (as), kendi ilahlarından yüz çevirdiği için onu bu konuda tehdit dahi eden babasına karşı, Kur'an'da emredilen 'itaat etmeme ancak iyi geçinme' yöntemini uygulamıştır:

Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o, doğruyu söyleyen bir peygamberdi. Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? "Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım." "Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır. "Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Babası) Demişti ki: "İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, (bir yerlere) git." (İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır" dedi. (Meryem Suresi, 41-47)

Rabb'imiz duygusallığı değil, akılcılığı tavsiye ettiği için, müminler bu konuda son derece dikkatlidirler. Mümin Allah'ın rızasının en çoğunu gözettiğinden, sevgisini yalnızca Rabb'imize ve O'nun hoşnut olduğu kişilere yöneltir. Çünkü aksi, Kur'an'da 'ortak koşma' adı verilen durumu oluşturacaktır. Bir Kur'an ayetinde Hz. İbrahim'in sözleriyle bu durum şöyle açıklanır:

(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebut Suresi, 25)

Allah'a ve dine karşı düşmanca tavırlar sergileyen bir kimseye sevgi beslemek de, söz konusu kişi insanın annesi, babası, çocuğu, eşi, kardeşi ya da herhangi bir yakını da olsa aynı durumu oluşturacaktır. Yüce Allah bu konuyu oldukça açık detaylandırır:

Ey iman edenler, eğer imana karşı inkârı sevip-tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte bunlar zulmeden kimselerdir. De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cehd etmekten (çaba harcamaktan) daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 23-24)

Kur'an'da, Allah'ın emirlerini yerine getirebilmek için evlerinden, ailelerinden ayrılmak zorunda kalan müminlerden söz edilir. Bunlardan bazıları, baskıcı krallarının zulmünden ve şirk içinde yaşayan toplumlarından kopup ayrılan Kehf Ehli ve yalnız başına Hz. İsa'yı dünyaya getiren Hz. Meryem'dir. Hz. Meryem genç ve korumasızdı, ancak Allah'a güvenip sığınmış, O'nun emrine boyun eğerek tek başına ailesinin ve kavminin yanından ayrılmıştı.

Cahiliye toplumunu terkeden insanın ailesi Kur'an ahlakına sahip değilse ve çocuklarını da Allah'ın hoşnutluğunu kazanma çabasından engellemeye çalışıyorsa, onlara güzellikle doğrular anlatılır. Bu yararlı olmadığında ise, onlara karşı takınılacak tavır yine Rabb'imizin emirlerine uygun şekilde olmalıdır.

Tüm babaların Babalar Günü'nü kutlarız...

Günümüz çocukları oldukça zekidir; “anlamaz, çocuktur bir şey bilmez” diye düşünmek çok yanlıştır. Çocuğa eğer din öğretilmezse çocuğun ruhu boşlukta kalır. Özellikle ölüm konusu çocuğa çok dikkatli anlatılmalıdır. Anne - babasının bir gün ölerek yok olacağını düşünen çocuk, psikolojik açıdan dengesini yitirir. Kendisinin bir gün öleceğini düşünen çocuk da aynı ruh haline sürüklenir. Oysa anne ve babasıyla cennette kavuşacağını, onlarla birlikte olacağını bilen bir çocuk, ruhen ve bedenen çok sağlıklı ve zinde olur.

Ölümü yok olmak olarak anlaması çocuk için yıkımdır. Annesini ya da babasını kaybeden bir çocuk için, anne - babasının bir daha asla gelmeyecek olması dehşet verici bir düşüncedir. Dolayısıyla “bizleri Allah yarattı, ahirette, cennette yine hep birlikte olacağız” dendiğinde, çocuk ruhsal yönden rahatlık içinde olur; sevgisi devam eder.

Din ruhun gıdasıdır; insanların sağlıklı, mutlu, huzurlu olmasını sağlayan ruhsal bir ilaçtır. Yüce Allah, insanları, bilim adamı H. Benson’ın ifadesiyle “Allah’a iman etmeye göre ayarlı” olarak yaratmıştır. İman yaşanmıyorsa önce insanların, ardından ailelerin, daha sonra da toplumların sağlığı bozulur. Çevremize baktığımızda, insanların ne kadar mutsuz olduğunu görmemek mümkün değildir. Bu, toplumda din eğitiminin gerçek anlamda ve yeterli düzeyde yapılmamasından kaynaklanır.

Çocuklara Sevgi ve Saygı

Çocuklara büyük insan gibi davranmak, sevgi ve saygıyla yaklaşmak önemlidir. Bu, akılcı bir yaklaşım tarzı olur. Çocuğa içten, candan ve Allah aşkıyla yaklaşmak gerekir. Büyüklerindeki o samimi imanı görürse çocuk dine daha yakınlaşır. Allah’ın kutlu peygamberleri de küçük yaştan itibaren mükemmel yetişmiş, çocuk yaşta Allah aşkını çok güçlü kazanmış insanlardır.

Din, dünyanın en kaliteli insanının yaşadığı sistem, dindar insan da dünyanın en kaliteli insanıdır. Mümin en akıllı, basiretli, ferasetli, vicdanlı, makul düşünen ve en güvenilir insanıdır. Kur’an, dünyayı en mükemmel şekilde kullanma sanatını anlatır. Aynı zamanda sevmenin sanatını öğretir. Çocuğa bu bakış açısıyla yaklaşılırsa – Allah’ın dilemesiyle- çok güzel sonuç alınır.

Çocuklara din, gerici ve tutucu bir üslup ile anlatılmamalıdır. Hurafe dolu bir anlatım, çocuk için din değil, aklının alamayacağı bir kâbus olacaktır. Dini Kur’an ve sünnet çizgisi dışında hurafelerle yorumlayan kişiler, kendi ruhlarındaki karanlığı ve şirk düşüncesini Kur’an’a ve Peygamberimizin hadislerine uygulamaya çalışırlar. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğa “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak konuyu açmaza götürür. Çocuğa baskı, dayak, şiddet uygulanmamalıdır. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh, peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah’a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.

Anne – Babanın Her Konuda Eğitimli Olması Önemlidir

Kuran’da bildirilen eğitim anlayışının kapsamı oldukça geniştir. Vicdan sahibi her Müslüman, bilimsel konularda kendini geliştirmelidir. Çünkü bilim, evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah’ın sanatındaki kusursuzluğu, yaratışındaki üstünlüğü delilleriyle açıklamanın yoludur. Anne babalar, kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur’an’da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmede gayret ettikleri kadar, bilime dair konularda da kendilerini eğitmelidirler. Bütün bu özellikler, çocuklarının alacağı ilk tebliğ için ailelere yardımcı olacaktır.

Kuşkusuz bunların tümü dua mahiyetindeki hazırlıklardır. Kalpleri etkileyecek ve hidayeti verecek olan yalnızca Yüce Rabb’imizdir. Ancak anne baba, her konuda bilgi birikimine sahip olmanın yanı sıra ahlakı, kişiliği ve karakter özellikleriyle de hayranlık uyandıran bir Müslüman olarak, çocukları için örnek birer model olurlar…

İslamiyet pırıl pırıl aydınlık bir dindir. Kur’an ışıl ışıl aydınlıktır; karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Ve bize sevgiyi, şefkati, özveriyi, merhameti, dostluğu emreder. İnsanları sevmemizi, bitkileri, hayvanları, Allah’ın bütün yarattıklarına aşkla sevgi duymamızı ister.
O halde, dini yaşayan vicdan sahibi bir nesil için, çocuklarımıza Peygamberimiz’in (sav) hadisindeki gibi en güzel mirası bırakalım:

"Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512)

İnsan, doğduğu andan itibaren, öğrenme isteği içinde sürekli etrafını araştırır. Çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu her yeni şeyden heyecan duyar. Bu süreçte çocuk için en önemli örnekler, anne - babası ve onların davranış biçimleridir Eğitimde ilk aşama ailedir; çocuğun ilk öğretmeni de annesidir Anne, çocuğunu yalnızca bedensel değil, ruhsal yönden yetiştirmekle de yükümlüdür

Allah, insanı din fıtratı üzerine yaratmıştır Batılı psikologların, “doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel” adını verdikleri kavramları, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklamak mümkündür.Son zamanlarda bazı batılı psikologlar, tarafsız ve önyargıdan uzak bir şekilde yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmişlerdir.

Allah inancı çocuklara küçük yaşlarda öğretilmelidir Dinin özü güzel ahlâktır. Allah’ın beğendiği üstün ahlâk özellikleri de, özellikle çocukluk döneminde şekillenmeye başlar

Çocuğa Neler, Nasıl Anlatılabilir?

İmam Gazali’nin çocuk ruhu ve kalbi hakkında önemli görüşleri vardır. O, fıtrat hadisini esas alarak, çocuğun kalbini “tertemiz, bomboş, saf, her şeyi almaya kabiliyetli ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak nitelemektedir. Bunun yanısıra Gazali, ruhun yaratılışı itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli olduğuna ve Allah’ı bulup kavrayacak gücün de onda bulunduğuna inanmaktadır.O nedenle her şeyi almaya ve yönlendirildiği her şeyi yapmaya hazır olan çocuğa anlatılacak ve onu yönlendirilecek konular çok önemlidir.

Çocuğa öncelikle Allah’ın varlığı, büyüklüğü ve gücü anlatılmalıdır. Çocuk, çevresinde gördüğü her şeyin, içtiği suyun, soluduğu havanın, yediği sebze - meyvenin, sahip olduğu bedenin, gözlerinin, kulaklarının, kalbinin nasıl var olduğu ve bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye yönlendirilmelidir.

Evrendeki düzen ve denge, mucizevi tasarımlarla yaratılmış galaksiler –ki çocuklar bu konulara oldukça fazla ilgi duyarlar- hakkında bilgiler verilmeli ve tümünün üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığı anlatılmalıdır.

Gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ve hissettiğimiz herşey, bize göklerin, yerin ve arasındakilerin Yaratıcısı olan Allah’ı tanıtır. Evreni saran mucizevi güzellikler üzerinde bilgi sahibi olması, çocuğun bu apaçık gerçeği fark etmesini sağlar. Rastlantılarla hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği çok basit örneklerle çocuğa anlatılabilir. Böylece çocuk, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır.

Ardından, Kur’an’ın hak ve korunmuş kitap olduğu, hükümlerine uymak gerektiği, dinin kolay ve insanın yaratılışına uygun olduğu anlatılmalıdır.

Dini yeni tanıyacak çocuklar öncelikli olarak, Allah’a ve ahiret gününe iman konusunda bilinçlendirilmelidir. Çünkü dinin gereklerini yapması için önce mantığını kavramalıdır; böylece ibadetleri istekle yapacaktır. Böyle olmadığında çocuk, ne yaptığının farkında olmadan taklidi bir şekilde yapar. Ya da ibadetin mantığını bilmediğinden yapmak istemeyebilir. Bu nedenle çocuğu dinin ibadetlerini uygulamak isteyeceği, anlayacağı düzeye getirmek öncelikli olmalıdır. Bu zaman süreci içerisinde, ibadete yönelik baskıcı, zorlayıcı teklifler getirilmemelidir. Çocuk sevgiyle ve samimi bir kalple Allah’a inandığında, ibadetleri yerine getirmeyi kendiliğinden isteyecektir...

Şu an karşınızda bir anda ölüm meleklerini görseniz; yaşadığınız yılların hesabını verebilecek misiniz?

Şu ana kadar Allah’ın rızasını kazanabilmek için neler yaptınız?

Allah’ın sınırlarını koruma konusunda yeterince dikkatli oldunuz mu?

Bu sorulara samimiyetle yanıt vermeye çalışın. Belki tümüne vereceğiniz cevaplar olumsuz olabilir. Ancak şu anda Allah’tan bağışlanma dileyip, tevbe edebilir ve hayatınızı Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak yaşamaya karar verebilirsiniz.

Yüce Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir ve insanları iyiliklere ulaştıracak fırsatlar yaratır. Dünya hayatı da sonsuz mutluluğa ulaşabilmek için Allah’ın yarattığı çok önemli bir fırsattır. Bu fırsatı göz ardı eden kişiler, ahiretteki sonsuz azabı gördüklerinde, dünyada verilen fırsatları değerlendirmemenin ve Allah’tan uzak yaşamanın pişmanlığını yaşayacaklardır.

Allah, dünyadaki yaşamları süresince de insanlara zaman zaman pişmanlıklar yaşatır. Kaçınılmaz son gelmeden düşünmeleri ve doğruyu görmeleri için hatırlatmalarda bulunur, pişmanlık duygusunu onlara tattırır. Dahası pişmanlık duyan kişilere, hatalarını düzeltebilecekleri bir süre de verir. Sonsuz merhametiyle Allah, kuluna, henüz yaşıyorken tevbe etme ve yaşamını Allah’ın rızası üzerine kurma olanağını da tanır.

Dünyada yaşanan pişmanlık duygusu, Rabb’inin insana tanıdığı çok önemli bir fırsattır. Hatasının ardından pişmanlık yaşayan ve Kendisine gönülden yönelen kulunu Rabb’i, sonsuz kurtuluşa ulaştırır. Tanınan bu fırsatları göz ardı etmenin sonu ise, Allah’ın dilemesiyle sonsuz pişmanlık olacaktır.

"Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisi’ne) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır" (İsra Suresi, 25) ayetiyle Allah’ın kuluna olan yakınlığı haber verilir. Rabb’i kulunun samimi olup olmadığını bilir ve Kendisine gönülden yönelen kulunu bağışlar.

İnsan, her geçen saniye yaşamın kaçınılmaz gerçeği olan ölüme yaklaşır. Ölümden asla kaçış yoktur; her an gelip insanı bulabilir. Bu nedenle ölüm, hesap verme anı ve dönüşü imkansız pişmanlıklar derin düşünülmelidir. İnsan bu konularda düşünürse ders çıkarır, hataları nedeniyle pişmanlık duyar, kesin bir tevbe ile tevbe eder. Yitirilecek tek bir an bile olmayabilir…

Yüce Allah kullarını bağışlayan ve esirgeyen, tevbeleri kabul eden, yasaklanan büyük günahlardan kaçınan kullarının kusurlarını örten, yapılan iyiliğin karşılığını on katı olarak veren, günahları iyiliklere çevirendir.

Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Furkan Suresi, 70)

Ve Rahman olan Allah, Kendi yolunda çaba gösteren iman sahibi kullarının salih amellerinin karşılığını ise katından en güzel şekilde ödüllendirecektir.

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Bu en önemli kurtuluş müjdesidir. Dünyadaki hatalarımız sonucu yaşadığımız her pişmanlık, bize ahiret pişmanlığını hatırlatsın. Umulur ki bu, daha dikkatli olmamızı sağlayacaktır.


Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors