Toplumdaki Yanlış Telkinler-II

23 Haz 2011 In: İmani Konular, Toplum

“Cehennemde Bize Yer Kalmaz”

Cahiliye insanlarının bir başka ilkel mantığı da daha vardır. Onlara göre, cehennem dar ve kısıtlı bir mekandır, ancak az sayıda insan oraya sığabilir. Şimdiye kadar yaşamış ve yaşayacak insanların sayısının cehennem için çok fazla olduğunu ve kendilerinden önce daha azgın ve günahkâr kişilerin cehenneme gireceklerini zannederler. Kendilerinin ise cennete gireceklerini düşünürler.

Oysa Yüce Allah sonsuz güç sahibidir ve dilediği genişlikte bir mekan yaratabilir. Bu nedenle cehennemin dolması ve sığmayan insanların cennete konulması gibi bir durum olamaz. Ayrıca Kuran’da cehennemin, inkarcıların sayısı ne kadar çok olursa olsun, hepsini alacak kadar geniş bir mekan olduğu, “O gün cehenneme diyeceğiz: “Doldun mu?” O da: “Daha fazlası var mı?” diyecek.” (Kaf Suresi, 30) ayetiyle bildirilmektedir.

Cehennem, aynen cennet gibi Allah’ın sonsuz adaleti gereği vardır. Her insan, dünyadaki tavırlarının karşılığını ahirette “...Onlar, ‘bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa Suresi, 49) hükmü gereğince eksiksiz olarak alacaktır. Dünyada Allah’a kulluk etmekten kaçınan kişilerin, -Allah’ın dilemesi dışında- ahirette cehennem azabından kurtulmaları mümkün olmayacaktır.

“Hayatın Gerçekleri Vardır”

Cahiliye toplumlarında ‘hayatın bazı kesin gerçekleri’ olduğuna inanılır. Onlara göre ‘büyük balık küçük balığı yutar’, ‘iyilik yapmak saflıktır’, ‘doğru söyleyen kaybeder’, ‘para her kapıyı açar’…İşte bunlar ‘hayatın gerçekleridir’. Bu çarpık prensipler cahiliye insanlarının yaşamlarına yön verir.

Çok açıktır ki asıl gerçekler imanın gerçekleridir ve bu tanımlanan hayat gerçekleriyle uzak ya da yakın benzerliği yoktur. Kur’an’a tamamen aykırı olan bu yaşam, Rabb’imizin inkar edenlere ahirette vaadettiği azap dolu yaşamın başlangıcıdır. Kısıtlanmamak, özgür olmak adına imanı yaşamaktan kaçınan kişiler, ahirette zincirlere vurulacak ve üzerlerine kilitlenmiş daracık mekanlarda hapis hayatı yaşayacaklardır:

Boyunlarında demir-halkalar ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde sürüklenecekler; (Mü’min Suresi, 71)

Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar. (Furkan Suresi,13)

Oysa Yüce Rabbimiz, insanları onlarca farklı ilaha kulluk etmekten kurtararak, yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indirmek için elçilerini göndermiş ve onları hayat verecek kurtuluş yoluna davet etmiştir. Bir Kur’an ayetinde Peygamberimiz (sav) hakkında şöyle buyrulmaktadır:

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye uyarlar; o onlara marufu emrediyor, münkeri yasaklıyor, temiz şeyleri helal murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)

Rabbimiz insana dünyada ve ahirette nimetler içerisinde mutlu ve huzurlu yaşaması için, kolay, güzel ve doğru olanı göstermiştir. İçinde yaşadığı cahiliye toplumunu terk eden, Allah’a derin bir saygı, korku ve sevgi duyan ve O’nun sınırları içinde yaşamayı seçen samimi insanlar için her zaman kurtuluş yolu vardır.

Dinden uzak yaşayan cahiliye toplumlarında insanlara çocukluklarından başlayarak yapılan birçok telkin vardır. Bu telkinler toplumlara göre pek farklılık göstermez, genelde birbirinin aynıdır. O halde kaynağı da aynıdır; apaçık düşman olan şeytanın, insanları Allah’ın yolundan saptırmak için adeta paket program gibi hazırlayıp toplumu yönlendirdiği telkinlerdir bunlar. Ailede başlayıp yaşam boyu devam eden bu telkinler neler, kısaca göz atalım…

“Fazla Düşünmek İyi Değildir”

Cahiliye toplumlarında derin düşünmenin insana zarar vereceği yönünde yaygın bir inanış vardır. Öyle ki, insanlar birbirlerini “fazla düşünme delirirsin” sözleriyle uyarırlar. Oysa düşünmek Kuran’da yüzlerce ayetle emredilen bir ibadettir. Rabbimiz, (Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (Sad Suresi,29) ayeti gibi birçok ayette insanlara uyarılarda bulunduktan sonra, düşünenlerin temiz akıl sahipleri olduğunu ve yalnızca düşünebilenlerin öğüt alabileceklerini haber verir. Yanlış olan, insanın olumsuz düşünmesi ve gereksiz kuruntulara kapılmasıdır.

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Ayetten inanan insanların her an yaratılmışlar üzerinde düşündüklerini ve düşündükçe Allah’ın rahmetini kaybetme konusundaki korkularının arttığını anlıyoruz. Düşünmek; insanın Allah’a yakınlaşması ve imanının artmasına sebep olur. Allah Kur’an’da –toplumdaki çarpık inanışın aksine- ancak iyiden iyiye düşünenlerin öğüt alabileceğini haber verir.

Düşünen insan, her şeyden önce dünyanın geçici bir imtihan mekânı olduğunu anlar ve ahiretteki gerçek yaşamında sonsuz mutluluğa kavuşabilmek için yaşamı boyunca sürecek bir çaba içine girer. Yalnızca Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek, içinde O’nun rahmetine ve cennetine kavuşma umudu taşır. Dünya hayatı göz açıp kapama süresi kadardır; bu nedenle nefsani tutkuların ardında koşarak vakit geçirmek büyük aldanış olacaktır.

Kur’an ahlakını yaşamayan kişiler, ölümü, kıyamet gününü, sonsuz ahireti düşünmekten kaçarlar. Bu konular açıldığında sözü değiştirirler. Herkesin bir gün ölümü tadacağını ve kendilerinin de ölüme çok yakın olduklarını akıllarına bile getirmezler. Cahiliye toplumlarında bu durum adeta kuşaktan kuşağa aktarılan bir büyü gibidir.

Bu kişilerin düşünmeme nedeniyle flulaşan görüşü, ölümle birlikte netleşecektir. Oysa insan henüz yaşarken de şuurlu bir bakış açısına sahip olabilir. Çözüm, vicdanının sesini dinlemek, bu gerçekler üzerinde samimi olarak düşünmektir. İnsan Allah’ın eşsiz yaratmasının delillerini inceler ve derin düşünürse, Rabb’imizin kudretini gereği gibi takdir edebilir:

“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?” ( Nahl Suresi, 17)

İnsanları Yüce Allah’a kulluktan alıkoyan, din ahlakını yaşamaktan uzaklaştıran, sinsice şeytanî sisteme çeken ve insanların başına sayısız acı ve bela getiren bir tehlike vardır. Bu tehlike, çok farklı durumlarda kendisini gösterir. Bazen öfkeyle sıkılmış bir yumrukta bazen bir komünist marşta bazen de bir gencin sevgilisine yazdığı aşk mektubunda bu tehlikenin izlerine rastlayabiliriz. Birbirinden oldukça farklı şeylerden söz ediliyor gibi değil mi?

Konuyu biraz daha açacak olursak; insanların büyük çoğunluğunun bu konuyu bir tehlike olarak görmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca dine tamamen aykırı bir ruh hali olduğu halde, insanların çoğunun bu ruh halini bir yanılgı olarak değil, beğenilen bir özellik olarak gördüklerini de ekleyebiliriz.

Bu tehlike, duygusallık ya da romantizmdir. Duygusallık, cahiliye toplumunda iyi insanlara has beğenilen bir özellik olarak görülür. Oysa duygusallık, en önemli özelliklerden biri olan ’aklı’ tamamen devreden çıkarır, kişiyi tutkularına, öfke ve zaaflarına göre yaşamaya yönlendirir.

Romantizm, milyarlarca insanı tutsak etmiş bir cahiliye kültürüdür. Romantizmin tetikleyicisi gerçekte şeytandır ve şeytan duygusallık telkini vererek çok sayıda insanı Allah’ın yolundan alıkoyar. Çünkü duygularının tutsağı olan insan aklını kullanamadığından, ne Yaratıcısını hakkıyla takdir edebilir, ne O’nun yarattığı olaylar ve hikmetleri üzerinde düşünebilir, ne de dinini tam anlamıyla yaşayabilir. Çünkü Allah’ı bilen/kavrayan akıldır ve akıl devre dışı kaldığında din gereğince yaşanmaz. Ve Kur’an, "ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye" (Sad Suresi, 29) indirilmiş kitaptır; yalnızca temiz akıl sahipleri öğüt alabilir.

Romantizm adeta bir hastalıktır ve tedavi edilmediği sürece kişi dini gerçek anlamda yaşayamaz. İnanan insanın namazı, ibadetleri, dirimi ve ölümü alemlerin Rabbi olan Allah’ındır. (En’am Suresi, 162) Akıl tam kapasite kullanılmadan da insanların kendilerine yaptıkları zulmün, acının, hüzün, gözyaşı ve saldırganlığın ortadan kalkması mümkün değildir.

Romantizm, çoğu zaman ’sevgi’ duygusu başlığı altında kişiyi etki altına alır. Bu nedenle ’sevmek’ eylemi yanlış yönlendirildiği ve romantizmin kıskacında geliştiğinde birçok insanı şirke bulaştırır. Örneğin, romantik milliyetçiler, kendi milletlerini çok ’severler’; diğer milletlere karşı düşmanlık duyar hatta kimi zaman saldırganlaşırlar. Yine bir gencin sevgilisine duyduğu romantik ’sevgi’, genç kızı yaşamının merkezi haline getirir, hatta genç onu canına kıyacak kadar sever.

Sevgi, kuşkusuz Allah’ın insanın kalbinde kıldığı en güzel duygulardan biridir. Ancak bu sevginin kime, neden ve ne şekilde hissedildiği önemlidir. Romantizmin yönlendirdiği çarpık sevgi anlayışı ile Allah’ın bize Kur’an’da tarif ettiği gerçek sevgi birbirinden oldukça farklıdır.

Kur’an, layık olanlara sevgi duymamız gerektiğini, layık olmayanların ise sevilmeyeceğini haber verir. Sevgiye layık olanlar, Allah’ın beğendiği ahlakı yaşayan ve yaşama çabası içinde olan insanlardır. Bu ahlakı yaşamayan ve yaşamaktan kaçınanlar ise sevgiye layık değildirler. Allah’a karşı isyan içinde olanlara ve nankörlük edenlere sadece ’buğz’ edilir, yani kalben soğukluk duyulur.

Söz edilen kimselere karşı sevgi duymak büyük bir yanılgıdır ve Allah Kur’an’da iman eden kullarını bu konuda uyarır.

Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır... (Mümtehine Suresi, 1)

İman edenler Allah’ın buyruğuna uyarak inkarcılara sevgi duymazlar. Ancak mümin, Allah’tan yüz çevirmiş birine karşı bir sevgi duymasa da, o insanın iman etmesi için elinden gelen çabayı gösterir. Ayette söz edilen, sevgi yöneltmemektir. Bu kuşkusuz, o kişiye öfke duyma, onun kötülüğünü isteme anlamına gelmez. Mümin tam aksine öğüt alabilecek olan insanlara dini tebliğ etmek, ölümü, ahireti, cennet ve cehennemi anlatmak, Kur’an’la uyarmakla yükümlüdür. Bu görevleri isteyerek ve şevkle yapar. Hatta tüm çabasına rağmen iman etmeyen kişiye, bozgunculuk çıkarmadığı sürece adil ve hoşgörülü davranır.

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever... (Mümtehine Suresi, 8-9)

Duygusallık batağında çırpınan birçok insanın yaşamında, bu yanlış yönlendirmenin sonuçlarına rastlayabiliriz. Nefsinin tutkularına, nefret, kin ya da öfke gibi duygularına yenilmiş insanlar, yaptıkları akılsızca işlere gerekçe olarak "ne yapayım, seviyorum" ya da "ne yapayım, içimden böyle davranmak geliyor" gibi sözler söylerler. Oysa insanın ’içinden gelen’ her şey doğru değildir. Şeytanın sözcüsü olan nefis insana sürekli kötülüğü emreder. O halde, çaresizce kendisini bu sözlerle savunmaya çalışan kişi, nefsinin tutkularının esiri olmuş, şeytanın sisteminde yaşamaktadır. Allah’ın hoşnut olmayacağı davranışlar sergileyen insanlardan Kur’an şöyle söz eder:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)

Kur’an ayetlerinde çok önemli rahmani bir bakış açısı tarif edilir. Örneğin, “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır... (Maide Suresi, 8) ayetinde de olduğu gibi, insanın duyguları değil, aklı ve vicdanı yönlendirici olmalıdır. Çünkü insanın duyguları, aradan belli bir süre geçtikten sonra kendisinin de hayrete düşeceği davranışlar sergilemesine sebep olur. Doğru noktaya ulaşabilmek için akıl ve irade yönlendirici olmalıdır. Kısacası duygular akıl ve iradeyle terbiye edilmelidir.

Hastalık insana Rabb’inin üstün gücü karşısındaki aczini hatırlatır. İnsan, gözle görünmeyen mikroskobik bir virüsün bedeninde meydana getirdiği zayıflığa engel olamadığında, aczini ve Allah’ın yardımına ne denli muhtaç olduğunu daha iyi kavrar.


Sağlıklı olan, ağrısı acısı olmayan insan genellikle sağlığının değerini tam anlamıyla bilemez. Sık hastalanmayan, dolayısıyla ağrı ya da acı çekmeyen insan hep o şekilde sağlıklı yaşayacağını zanneder. Ancak ani bir hastalık durumunda sağlıklı olmanın büyük bir nimet ve lütuf olduğunun bilincine varır.

Ciddi ve zorlu bir hastalıkta insan, ölümü ve ahireti daha çok düşünür. Tedavisi zor bir hastalığa yakalandığında ya da bir organını yitirdiğinde insan bunu kötü bir olay olarak değerlendirebilir. Oysa bu hastalık dert ya da musibet olarak değil, yalnızca Kendisine yönelmesi için Allah Katından bir nimet olarak verilmiştir.

Hastalık, insanın Allah’a olan duasını ve yakınlığını artırır. Örneğin iyileşme süresi uzadıkça insan, ölümü daha fazla düşünmeye başlar ve gönülden Allah’a yönelerek sağlık vermesi için dua eder.

Allah’a tam olarak teslim olmamış kişi, belki hastalığı vesilesiyle güzel özellikler kazanabilir. Geçici ve sonlu dünya hayatındaki sıkıntılara sabretmesi karşılığında, sonsuz yaşamında nimetlere kavuşmayı umut edebilir.

Geleceği için yaptığı planların her zaman tasarladığı şekilde gerçekleşmesini bekleyen bir insanın, bir hastalıkla karşılaştığı anda tüm yaşamı alt üst olur. Çünkü yaptığı planlarda hastalık ya da kaza gibi bir olayın yeri yoktur. Her gün binlerce kişinin başına gelebilecek bu gibi olaylarla kendisinin de karşılaşabileceğini hiç düşünmemiştir.

Aniden ihtimal dışı böyle bir olayla karşılaşan kişi isyankar bir tutum içine girebilir. "Neden benim başıma bu geldi?" gibi düşüncelerle kadere imana uygun olmayan bir davranış sergileyebilir. Kur’an ahlakından uzak yaşayan kimseler, hastalık ya da kaza anında tevekkül edemez, yaşadıkları olaya hayır gözüyle bakamazlar.

Oysa insan birçok acizliğe sahiptir. Çabuk hastalanır, gözle görülemeyen bir virüsün etkisiyle günlerce hasta yatabilir. Hatta grip, soğuk algınlığı gibi sıradan hastalıklar dahi insanın vücut direncini ciddi anlamda güçsüzleştirebilir.

Birçok insan, başına gelen hastalığın nedeni olarak yalnızca virüsleri veya mikropları görür. Oysa hastalığa neden olan her mikroorganizma, Allah’ın sebep olarak yarattığı varlıktır. Ve hiçbiri başıboş değildir; Allah’ın kontrolündedir. Bir virüs tesadüfen insan bedenine girmez. Hastalığı meydana getiren, tedaviyi yapan doktoru ve ilacı yaratan, onları şifaya vesile eden Yüce Allah’tır.

İnsan ne yaparsa yapsın kaderinden tek bir anı bile değiştiremez; çünkü kader bir bütün olarak yaratılır. Hastalıklar, musibet gibi görünse de sonu hayırla bitecek geçici imtihanlardır. Önemli olan sonsuz güç sahibi Allah’a ve O’nun yaratmış olduğu kadere teslim olarak, zorluk ve hastalık anlarında güzel ahlak göstermektir.

Hastalık anında dua eden, Rabb’ine tevekkül eden ve O’ndan şifa bekleyen insan, kullandığı ilaçlar etki etse de etmese de bunda bir hayır olduğunu bilir. Hastalığı iyileşmiyor gibi görünse de, o kişi sabrı, tevekkülü ve gösterdiği güzel ahlak özellikleri sebebiyle Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilir.

Allah, ilacı, hastalığın iyileşmesi için sebep olarak yaratır. Hastalığı iyileştiren ilaç olsaydı, aynı tedavi şeklinin uygulandığı tüm hastaların iyileşmesi gerekirdi. Bu, ilacın yalnızca bir sebep olduğunun kanıtıdır.

Fiziksel bir rahatsızlıkla karşılaşmak, güzel ahlak göstermek için bir imtihandır; hastalığı da, şifayı da yaratan yalnızca Allah’tır. Kuşkusuz mümin, din ahlakını tebliğ edebilmek için Allah’tan sağlık ister, hastalığa dua etmez. Ancak hastalandığında, ardınaki hayır ve hikmeti düşünür, sabreder. Hastalığı şükür, ecir kazanma ve Rabb’ine yakınlaşma fırsatı olarak görür. Allah’a olan sevgisini -hastalık dahil- O’ndan gelen her şeyden hoşnut olarak kanıtlar. Hastalığın getirdiği eksikliği musibet olarak değil, sonsuz ahireti için rahmet olarak görür.

Bediüzzaman, hastalıkların Allah’tan bir hediye olduğunu söyler. “Ey hastalıktan şikâyet eden biçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir hazinedir, gayet kıymetli ilahi bir hediyedir. Her hasta kendi hastalığını o çeşit hayal edebilir. Madem ecel vakti belli değil; Cenab-ı Hak, insanı mutlak ümitsizlik ve mutlak gafletten kurtarmak için, korku ve ümit ortasında, hem dünya ve hem ahireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ölüm gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, ahireti düşündürür, ölümü hatırlatır, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki; yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.

Madem hastalıkların böyle menfaati var, ondan şikayet değil tevekkül, sabır ile, belki şükredip, ilahi rahmete itimat etmektir.”


Hastalıkların, hem dünyanın geçiciliğini hem de Allah’ın sonsuz gücünü kavrayabilmemiz açısından birçok hikmeti olduğu gerçeğini kalben kavrayabilmemiz ve zorluk anlarında güzel ahlak sergileyebilmemiz çok önemlidir.

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O’dur; bana yediren ve içiren O’dur; hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur; beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur."(Şuara Suresi, 78-81)

Geride bıraktığımız yüzyıl savaşların, acıların, kıtlıkların ve baskıların yaşandığı bir yüzyıl oldu. Bütün bu yaşananların ilk göze çarpan nedenleri Komünizm ve Faşizm gibi ateist ve materyalist ideolojilerdi. Çok sayıda insan öldürüldü, yerinden yurdundan edildi, açlık ve insanlık dışı davranışlarla karşılaştı. Söz ettiğimiz batıl ideolojilerin kaynağında ise hep aynı kanlı materyalist felsefe vardı: Darwinizm.

Şiddet ve terör yanlısı her ideoloji, geniş halk kitlelerini etkileyebilmek için Darwinizm’in sapkın felsefesinden yararlanır. Darwinist fikirlerle yıkanan beyinler, bu batıl/pagan dinin öğretileriyle adeta büyülenir. İnsanların yaratılışa dair tüm düşünceleri bilim ve akıl dışı bu görüşlerle olumsuz etkilenir. Sonuç olarak bu sapkın ideolojinin etkisiyle adeta hipnoz altındaki insanlar, bazen farkında dahi olmadan, Darwinizm dininin mensupları haline gelirler.

Terörizmin felsefesi, diyalektik materyalist felsefedir ve Darwinizm, bu felsefenin temel dayanağıdır. Darwinizm yok edilmediği ve materyalizmin sonu gelmediği sürece, bu felsefenin kanlı mantığı terörizmi beslemeye devam edecektir.

PKK, örgüt üyelerine öncelikle diyalektik materyalizm ve bu felsefenin temeli olan Darwinizm eğitimi verir. Bu nedenle anti-Darwinist, anti-Materyalist, anti-Komünist propaganda gereklidir. Terör örgütünün din ahlakına düşman olarak eğittiği üyeleri, dindar Doğu insanının huzur ve güvenliği için büyük tehdittir.

Bölücü terörün gıdası olan Darwinizm’in yalanlarına göre, hayat bir mücadele ve savaş yeridir. Yaşayabilmek için savaşmak ve bu savaşı kazanmak zorunludur. İnsanlık tarihinin bir çatışmadan ibaret olduğunu ve ancak savaşla toplumların gelişebileceklerini iddia eden komünizm, bu temelsiz görüşten kaynak bulur. İnsanlara sorumsuz bir hayvan olmadığını ve ahirette Yüce Allah huzurunda yaptıklarından sorgulanacağını anlatmak gerekmektedir. Bu konuda çeşitli kurumlara da sorumluluklar düşmektedir.

Bir yandan teröre lanet edilir ve şehitler verirken, diğer yandan Darwinizm’in okullarda okutulması büyük bir yanılgıdır. Komünist ideolojinin kökeninde Darwinizm varken buna duyarsız kalmanın yanılgı olacağı açıktır. Sözü edilen mücadele kapsamında somut adımlar atılmalıdır. İnsanlara sorumsuz birer hayvan olmadıkları, Allah’ın yarattığı bireyler olduklarını anlatmak gerekmektedir. Bu konuda çeşitli kurumlara da sorumluluklar düşmektedir.

PKK’nın ideolojik temellerini doğru teşhis etmek ve bunu kitlelere duyurmak, yapılacak fikir mücadelesinin ilk adımıdır. Bu mücadele devlet eliyle ve yaratılışa inanan değerli bilim adamlarının katılımları ile yapılmalıdır. Devlet silaha silahla karşılık verecektir kuşkusuz, o halde fikre de fikirle karşılık verilmeli ve terörün dayandığı sahte ideolojiler çürütülmeli; kısacası, bataklık kurutulmalıdır.

Sonuç Olarak;

Doğu insanı, dindar ve örnek ahlak sahibidir. Onuruna ve şerefine düşkün, devletine sadık ve insancıldır. Konuklarına karşı son derece misafirsever, özverili ve sevgi doludur. Bölücü terör örgütünün ateist ve komünist yapısı doğu insanımıza anlatıldıkça, bölücü terörün hayat damarları tamamen kesilecektir. Allah’a imanın, peygamber sevgisinin, vatan aşkının ve Kur’an ahlakının gerçek anlamda yaşandığı yerde bölücü terör geri çekilecek ve Allah’ın izniyle yok olacaktır.

İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesad) olur. (Enfal Suresi, 73

Yeryüzündeki tüm varlıklar muhteşem detaylara sahiptirler. Bir canlıyı incelediğimizde, sahip olduğu her detayda sayısız yaratılış mucizesi görürüz. Detaylardaki mucizeler, tüm canlılığın yapıtaşı olan atomlarda başlar, olağanüstü dengeler ve düzenlere sahip gökyüzü, galaksiler, Güneş, insan vücudu, bitkiler, dağlar ve denizlerdeki sayısız detay ve özelliklerle devam eder. Hepsinin sahip olduğu özelliklerde bir sanat vardır. Bu, Allah’ın muhteşem yaratma sanatıdır. Tüm canlılara dilediği şekli veren, tüm doğaya hakim olan, üstün güç sahibi Yaratıcı’nın sanatı…

Rabbimiz evrendeki her şeyi en küçük detayına dek üstün bir ilim, hassas bir ölçü ile yarattığını, "Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2) ayetiyle bildirir ve ayetlerinin canlı örneklerine şahit olmamızı ister.

İnsanın yaratılışında da, Allah’ın bir örnek edinmeksizin yaratmasının çok sayıda mucizevi delili vardır. Örneğin, embriyonun gelişimi sırasında bütün hücreler adeta görev yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük hareket ederler. Sonra aynı organı oluşturacak hücre grupları birbirine yapışarak birikir ve organları oluşturmak için hazırlanırlar. Bu yoğun faaliyetler sonucunda, kemik hücreleri kemiklerin olması gereken yerde, kas hücreleri kasların olması gereken yerde birikirler. Bazıları daha iç kısımlara giderek iç organları yapmaya başlarlar. Bazıları beyni, bazıları gözleri, bazıları ise damarları oluştururlar. Bu sürece zamanla yeni süreçler de eklenir; örneğin hücrelerin tesbit edilmiş yönlere doğru göç etmesi, programlanmış hücre ölümleri ile bazı organların inşa edilmesi vs… Kısacası bu başkalaşım sürecinde mükemmel bir strateji uygulanmakta, hücreler belirli bir plan doğrultusunda hareket etmektedirler.

Rabb’imiz insandaki bu muhteşem tasarımla benzersiz sanatını gösterir ve bu gerçekler üzerinde düşünmemizi buyurur:

Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun? İnsan demektedir ki: "Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri olarak çıkarılacağım?" İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (Meryem Suresi, 65-67)

Bir plana göre hareket eden, zamanı geldiğinde görev değişikliği yapan, nerede durması gerektiğini bilen, görev yerini terk etmeyen, ekip çalışması yapabilen, gereken maddeleri gereken zamanlarda üretebilen varlıkların tümü vücuttaki hücrelerdir. Gözle görülmeyen bu varlıkların davranışlarında çok açık bir akıl vardır. Bu şuursuz ve cansız atomlardan oluşan hücrelerin düşünüp karar verme gibi özellikleri olamaz. Bu üstün şuur ve akıl Yüce Allah’a aittir.

Rabbimiz, evrende yarattığı canlı- cansız her varlığa yerleştirdiği ayetlerinin önemini, Kuran’da şöyle haber verir:

Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de. Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. Denizi de sizin emrinize veren O’dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O’nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. Ve işaretler de; onlar yıldız(lar)la da doğru yolu bulabilirler. Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 10-17)

Tüm evren, yeryüzündeki tüm canlılar sahip oldukları muhteşem sistemlerle bir mesaj verir, bu mucizevi sistemleri yaratan ve sürekli denetimi altında tutan Rabbimiz’in üstün aklını işaret ederler.

Hep anlatılır; Archimedes ”buldum, buldum!” diyerek neyin heyecanıyla kendini hamamdan sokağa atmıştı? Suyun kaldırma kuvveti olarak bilinen doğa yasasını bulmanın heyecanıyla! İnanan insan ise bu doğa yasasını Yaratanı bulmuştur. O halde daha büyük şevk ve heyecan taşımalı, çabası daha fazla olmalı, Rabb’inin nimetlerini durmaksızın anlatmalıdır…

Bir insan, Kur’an’ın tüm açıklamalarını öğrendikten ve bunların doğru olduğunu da kabul ettikten sonra Allah’ın hükümlerine uymakta direnirse, bu o kişinin samimiyetsizliğinin bir delilidir. Çünkü hala, yanlış olduğunu öğrendiği bir sistemde yaşamakta ısrar etmekte olan bir insanın samimiyetinden söz edilemez. Eğer bu tavrında ısrar ederse, kısa sürede tam bir inkarcı durumuna düşebilir. Ve inkarcılar, Kuran’ın bildirdiğine göre, akletme yeteneğini yitirmiş, körleşmiş ve sağırlaşmışlardır:

“Şimdi sen, kendi hevasını (bencil tutkularını) ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?” (Casiye Suresi, 23)

Böyle bir yaşam ise, kuşkusuz sonsuz azapla sonuçlanacaktır. Birçok hayra vesile olan itaatin önemli bir mümin özelliği olduğu, bir başka ayette ise şöyle bildirilir:

“Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, Kitaplarına ve elçilerine inandı. "O’nun elçileri arasında hiçbirini ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sanadır" dediler.” (Bakara Suresi, 285)

“İşittim ve iman ettim” diyen bir mümin, Allah’ın Kuran’da bildirdiği emir ve yasaklarına kalbinde hiç bir kuşku duymaksızın tam bir teslimiyet göstereceğine ve itaat edeceğine söz vermiş olur:

“Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve: İşittik ve itaat ettik dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir.” (Mâide Suresi, 7)


Yüce Allah, emrettiği ibadetleri yapan müminlere rahmet edeceğini müjdeler. Her türlü eksiklikten münezzeh olan Yüce Allah, itaat edenlere merhamet edeceği müjdesini ise “Allah’a ve elçisine itaat edin, ki merhamet olunasınız.” (Al-i İmran Suresi, 132) ayetiyle haber verir.

Kişi, “Allah’a verilen söz ise, ağır bir sorumluluktur.” (Ahzab Suresi, 15) ayeti gereğince verdiği bu söze son derece titizlikle uyar. Samimi bir şekilde Allah’a yönelen kimse, artık Rabb’i yolunda  canıyla ve malıyla çaba gösterecektir.

Çağrıyı İşitebilmek

22 Haz 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

İtaat etmek,  inanan insanların en önemli özelliklerindendir. Kuran’da itaat konusundan, bir çok ayette sık sık hatırlatılan iyiliği emredip kötülükten sakındırma, namaz ve zekat gibi ibadetlerle birlikte söz edilmesi, onun çok önemli bir ibadet olduğunun göstergesidir. Örneğin, Kur’an’da şöyle bir mümin tanımlaması yapılır:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71)

“Rabbimiz, biz: Rabbinize iman edin diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik…” (Al-i İmran Suresi, 193) ayetiyle bildirildiği üzere Allah’ın iman nasip ettiği bir kişi için, yaşadığı toplumun kuralları geçerliliğini yitirir. Artık onun için kıstas Kur’an’dır.

Bu çağrıyı işitebilmek de çok önemli bir şükür vesilesidir. Ancak, “ Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca, bizim ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ki onlar müslümanlardır.” (Rum Suresi, 52-53) ayetiyle bildirilir; işitebilenler yalnızca Müslümanlardır.

Rabbimiz,  “Ey iman edenler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Siz de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.” (Enfal Suresi, 20) ayetiyle bildirildiği üzere iman edenlerden itaat etmelerini, yüz çevirmemelerini ister.

Üstteki ayette geçen “siz de işitiyorken” ifadesi, insanın işitememe gibi bir kayba uğrayabileceğine işaret eder. Kuran’da; “eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir…se..” (En’am Suresi, 46) ayetiyle haber verildiği gibi gerçekten de, işitiyorken yüz çevirmek ve Allah’ın işitme duyusunu alıvermesi, hem dünyada hem ahirette yaşanacak çok büyük kayıp olur. Bu pişmanlığı yaşamak istemeyen ve kendisine sadece Allah’ın rızasını hedefleyen kişi, ‘işitiyorken’ itaat etmelidir.

“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Resûlü’ne iman ettiler, sonra hiç bir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.” (Hucurat Suresi, 15)

Sebepler Birer Perdedir

22 Haz 2011 In: Bilim, İmani Konular, Tefekkür

Etrafımızda gerçekleşen her şeyin oluşumu belli sebeplere bağlanır. Yaşamımızda birçok mucize vardır ve ’sebepler’ nedeniyle birçok insan bunları göremez. Örneğin ’gölge güneş nedeniyle oluşur’ düşüncesi gibi, her şeyin bir başka ’şey’nedeniyle oluştuğu mantığı, insanların çevrelerine alışkanlık gözüyle bakmalarına neden olur. Bu bakış açısıyla oluşan ülfet, birçok insanın gaflet içerisinde yaşamasının sebebidir.

Yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurtanın 100 trilyon hücreden oluşan, akıl ve ruha sahip bir insana dönüşmesi kuşkusuz büyük bir mucizedir. Dahası bu dönüşümün her aşaması birer mucizedir. Ancak insan, bağlı bulunduğu sebep sistemi nedeniyle bunu olağan bir olay gibi görür.

Ey insan, ’üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ’sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitâr Suresi, 6-7-8)

İnsanın meydana gelişi normal karşılanır ama yeni doğmuş bir bebek aniden konuşup yürümeye başlasa; bu, şahit olan her insanın aklının ihtiyarını kaldırır. Ancak Allah, yılları sebep olarak yaratır ve örneğin yaşlanma herkes için çok olağan bir durum haline gelir.

Evrendeki 300 milyar galaksinin ve her birindeki milyarlarca yıldızın ayrı ayrı kendi yörüngelerinde hareket etmeleri, hatta bazen galaksilerin birbirlerinin arasından geçmeleri sanki çok olağanmış gibi karşılanır. Çünkü onları yörüngelerinde tutan ve düzeni sağlayan bir çekim kuvveti vardır. Üzerinde yaşadığımız Dünya’nın hem bu gök cisimlerinden zarar görmemesi, hem iç katmanlarındaki mağmadan etkilenmemesi çok hassas dengelere bağlıdır. Gerçekte sebep mantığına göre düşünecek olursak bu dengelerin bozulması an meselesidir. Ancak böyle bir şey yaşanmaz, yeryüzünde canlılık sürer gider. Bu, Yüce Allah’ın rahmetinin ve korumasının her an üzerimizde olması nedeniyledir.

Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32)

Sebeplerin olması Allah’ın sonsuz aklını ve gücünü kavramamız için çok önemlidir. Sebeplerin her birinin birbiriyle bağlantılı oluşu da, hiçbir şeyin rastlantı sonucu olamayacağının kanıtıdır. Çünkü Allah üstün aklıyla her şeyi en küçük detayına kadar takdir eder ve düzenler.

Allah hem yarattığı olayları, hem de sebepleri her an kontrolü altında tutar. Yüce Allah Kur’an’da, gölgeyi yarattığını ve ardından güneşi gölgeye sebep kıldığını bildirir:

’Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. ’(Furkan Suresi, 45)

Enfal Suresi’ndeki bir ayette de Allah, olacak olanı gerçekleştirmek için bir başka olayı delil kıldığını haber verir:

Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar, kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 42)

İnsanlar gerçekleşen bir olay karşısında yine sebep sistemi gereği, "bu sebepler bu sonucu yarattı" derler. Oysa ayetteki ifadeden çok açıktır ki, aslında bu sonuç için bu sebepler yaratılmıştır.

Güneşin sıcaklığının uzay boşluğunda dağılmadan hedefe kilitlenmiş gibi ilerleyerek Dünya’ya ulaşması ancak Allah’ın dilemesiyledir. Gökleri ve yeri zeval bulurlar diye her an kudreti altında tutan, göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş kuşları boşlukta tutan, devasa gemileri suda batmadan tutan sonsuz güç sahibi Yüce Allah’tır. Ancak yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti gibi doğa kanunları, bu durumlara sebep kılınmıştır.

İnsanlara çevrelerindeki her şeyi olağan gösteren sebepler, gerçekte üzerinde derin düşünülmesi gereken iman hakikatleridir. Canlı ya da cansız Allah’ın yarattığı varlıkların özellikle detaylarındaki iman hakikatleri, Allah’ın sonsuz ilmini kavrayabilen kullarının Rabb’ine yakınlaşmasına vesile olur.

Herşeyin sebeplere bağlı gibi yaratılmasındaki hikmetlerden biri de, insanın sürekli imtihan olmasıdır. İnsan hem Allah’ın yarattığı olaylar hem de sebeplerle de imtihan olur. Ve bunlar karşısında gösterdiği ahlak ile sınanır. Olaylar sebepsiz olarak yaratılsaydı, imtihan ortadan kalkardı. Allah, oluşan her mucizeyi aklın kabul edeceği şekliyle yaratır. Ve böylece kullarının gaybe imanını ve Kur’an ahlakına uygun davranışlar gösterip göstermediklerini sınar.

Sebeplerin birer perde hükmünde olduğunu söyleyen Bediüzzaman’ın bu konudaki tefekkürü şöyledir: "Ey sebepler dairesinde meydana gelen işleri, hadiseleri sebeplere isnat eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar ancak o kudretten gelen hakiki tesirleri ilan ve neşretmekle muvazzaftırlar... Yalnız gafil ve cahil olanlar hadiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri görmediklerinden, Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbab(sebepler) vaz’edilmiştir."

Her olay için sebepleri en ince ayrıntılarla oluşturup, aklımızın kabul edeceği kurallar zinciri içinde yaratan Allah, dilediği her şeyi, dilediği anda ve dilediği gibi yaratmaya gücü yetendir.

“Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir.” (Yasin Suresi, 81)

Allah dileseydi her şeyi sebepsiz olarak da yaratabilirdi. Ancak kılınan sebepler, bizlerin aklımıza uygun olması içindir. Biliriz ki imtihan dünyasında sebepler bizim içindir, O sebeplerden münezzehtir. Yüce Allah, Tek olan, Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan, yoktan var edendir; O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Yaşlanma ve Ölüm Korkusu

22 Haz 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı

İnsanların geleceğe dönük en büyük korkulardan biri yaşlanmadır. Bazı insanlar, yaşlılık konusu açıldığında korku ve endişeye kapılırlar, ancak kısa bir süre sonra hiçbir şey yokmuş gibi günlük yaşamlarına devam ederler. Bu kişilerin yaşlanacaklarını hatırlamak istememelerinin en önemli nedeni, yaşlılığın, dünyada sonsuza dek var olamayacaklarını ve ölümü kendilerine hatırlatmasıdır. Bu yüzden geç bile olsa karşılaşacakları bu dönemden pek söz etmez; önlerinde uzun yıllar olduğunu, yaşlılığın ve ölümün çok ileride olacağını düşünmeye çalışırlar. Kuran’da bu gibi insanların içerisine düştüğü bu yanılgı, “Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi…” (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle haber verilir.

Alınan hiçbir tedbir insan bedenindeki kırışıklıkları, sarkmaları, saç dökülmesini, beyazlamasını, görme ve işitme kusurlarını, yaşa bağlı olarak yeni hastalıkların ortaya çıkmasını engelleyemez. Yaşlılık nedeniyle meydana gelebilecek bu olasılıkların bir tanesi dahi, dinden uzak yaşayan kimselerde ciddi korkulara neden olur. Kişi iyice yaşlandığında ise, ciddi bir hastalıkta ya da bakıma muhtaç olma durumunda, çocuklarının kendisine bakıp bakmayacağının endişesini taşır. Bu kimseler ayrıca ölümünün şekli ve yeri konusunda da kaygılanırlar. Yaşlıların en önemli endişelerinden biri de eşinin kendisinden önce ölmesi durumunda yalnız kalma korkusudur.

İnsan doğar, gelişerek belli bir yaşa ulaşır. Gençlik dönemi olan en güçlü çağında tüm bedeninin kendisine ait olduğunu zanneder ve kendisini tüm dünyanın odak noktası olarak görür. Ancak belli bir süre sonra gücünün ve güzelliğinin, yaşlanma ile yok olmaya başladığını fark eder ve bu durum karşısında bir şey yapamaz. Çünkü dünya hayatı geçici bir mekandır ve Allah, insanı, gerçek yurt olan ahiret için hazırlık yapmasını sağlayacak acizliklerle birlikte yaratmıştır.

Pek çok insanın düştüğü hata ise, ahireti uzak görüp veya hiç inanmayıp, dünyayı ondan üstün tutmalarıdır. Bu kişiler sahip oldukları fiziksel özelliklerin hiç yok olmayacağını zannederler. Bu kibirlenmelerinden dolayı da Allah’a ve O’nun vaat ettiklerine yüz çevirme cehaletini gösterirler. Bu kişilerin karşılaşacakları son bir ayette şöyle bildirilmiştir:

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir. (Yunus Suresi, 7-8)

Allah’a tevekkül etmeyen kişilerin en çok korktukları konuların başında ölüm gelir. Bu yüzden imanı kalbine yerleştirememiş kimseler, dünya hayatında çok uzun yıllar hatta sonsuza dek yaşama hırsı içindedirler.

“Andolsun, onları hayata karşı insanlardan ve şirk koşanlardan daha ihtiraslı bulursun. Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir. (Bakara Suresi, 96)

Ölüm, her canlının tadacağı önemli bir gerçektir. Ancak ölüm bir son değil, yeni ve “bitmeyen zamanlar boyu” sürecek olan sonsuz yaşamın başlangıcıdır. Dünya hayatında bedenen bir son olsa da ölümün ardından ahiretteki sonsuz hayat başlayacağı için yaşam devam edecektir.

İnsan asla yok olmaz. Başlangıcı vardır insanın ancak sonu yoktur. Kaderimizde belirlenen süre dolduğunda, herhangi bir sebeple yaşamımız sona erer. Ölümün sebebi ne kaza, ne de hastalıktır; bütün sebepleri yaratan Yüce Allah’tır. Ve insan, ne yaparsa yapsın, kendisi için belirlenmiş olan ölüm anından bir saniye fazla yaşayamaz. Daha insan doğmadan, Allah sonsuz öncede onun yaşamını dakikası dakikasına planlamıştır. Ve o plan aynen uygulanır. Ölüm anını geri ya da ileri almaya kimse güç yetiremez.

Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)

İnsanın ahiretteki sonsuz yaşamının azapla mı, yoksa güzellikler içinde mi geçeceği ise, dünya hayatında Allah’ın sınırlarını korumasına ve O’nun hoşnutluğunu gözetmesine bağlıdır.

İnsanın korkarak, düşünmeyerek ölümden kaçamayacağı çok açıktır. Bu nedenle yapılması gereken ölümden korkmak yerine, Allah’ın kaderde tespit ettiği süreyi, O’na gereği gibi kulluk ederek geçirmeye çaba göstermektir.

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors