Peygamberimiz(sav) ashabıyla birlikteyken, “Bu anne sevgiyle öpüp kokladığı şu yavrusunu ateşe atar mı hiç?" diye sorar. Ardından da "hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ kullarına karşı, bu annelerin yavrusuna olan şefkatinden çok daha şefkatli ve merhametlidir.” buyurur.

Kuşkusuz hiçbir anne yavrusunu dünyada ateşe atamaz; duyduğu şefkat ve merhamet buna engel olur. Dahası, yavrusu için gerekirse kendisini feda eder. Ancak inanan insanlar karşılarındaki insanın ahiretini düşündükleri için, inanan anne de çocuğunun öncelikle ahiretini düşünmelidir.

Allah Kur’an’da, “Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır... (Tahrim Suresi, 6) ayetiyle inananlara, öncelikle yakınlarını ahiret azabından sakındırmalarını buyurur.

Bugün toplumda birçok anne çocuğunu adeta ahiret ateşine atar gibi davranır. Çocuğuna Allah’ı tanıtmaz, ona Allah sevgisi ve Allah korkusunu öğretmez. "Henüz küçük, ilerde nasılsa öğrenir" diye düşünür ve Allah’ın yasakladığı davranışlarda bulunmasına ses çıkarmaz. Zaman ilerledikçe de çocuk çevresinden aldığı yüzlerce telkin nedeniyle gördüğü her şeye alışkanlık gözüyle bakar, yaratılışın delillerini göremez. Allah’a ve yaratmasına karşı duyarsız ve ilgisiz bir insan haline gelir.

Oysa çocuk doğduğu andan itibaren, öğrenme isteği içinde sürekli etrafını araştırır. Çocukluk döneminde gördüğü ve öğrendiği her yeni şeyden heyecan duyar. Bu süreçte çocuk için en önemli örnekler, anne - babası ve onların davranış biçimleridir. Eğitimde ilk aşama ailedir; çocuğun ilk öğretmeni de annesidir. Anne, çocuğunu yalnızca bedensel değil, ruhsal yönden yetiştirmekle de sorumludur.

Allah inancı çocuklara küçük yaşlarda öğretilmelidir. Dinin özü güzel ahlâktır. Allah’ın beğendiği üstün ahlâk özellikleri de, özellikle çocukluk döneminde şekillenmeye başlar.

Anne, çocuğuna öncelikle Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü, kendisini Allah’ın yarattığını, tüm evrenin yaratıcısının Allah olduğunu ve O’ndan başka kimsenin hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlatmalıdır.

Çocuğa rastlantılarla hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği çok basit örneklerle anlatılabilir. Böylece çocuk, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Evreni saran mucizevi güzellikler üzerinde bilgi sahibi olması, çocuğun bu apaçık gerçeği fark etmesini sağlayacaktır. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kur’an ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır.

Dini yeni tanıyacak çocuklar öncelikli olarak, Allah’a ve ahiret gününe iman konusunda bilinçlendirilmelidir. Allah’ın her şeyi gördüğü, bildiği, duyduğu, sahip olduğu her şey için O’na şükretmesi gerektiği, bir gün Allah’ın huzuruna gideceği ve dünyadaki tüm davranışları için hesap vereceği öğretilmelidir.

Kuşkusuz tüm bu hazırlıklar dua mahiyetindeki yapılır. Kalbe hidayeti verecek olan yalnızca Allah’tır. Ancak anne ve baba, ahlak, kişilik ve karakter özellikleriyle iyi birer örnek olurlar…

Bugün birçok anne, oruç tutabilecek yaş ve durumdaki çocuğunun, kendince ‘açlığa dayanamayacağı’ düşüncesiyle oruç tutmasına izin vermez. Ya da kendisi sabah namazına kalktığı halde çocuğunu ‘kıyamadığı için’ namaza kaldırmaz. Bu yanlış bir merhamet anlayışıdır; rahmani değil, şeytani bir merhamettir.

Merhamet anlayışı, Kur’an hükümleriyle çelişiyorsa, o şeytani bir merhamettir. İnsan kıstas olarak Kur’an’ı değil duygularını esas alıyorsa şefkat, merhamet ve acıma duyguları da Kur’an dışı ve sapkın bir biçimde yönlenir.

Bir annenin çocuğuna yapacağı en büyük iyilik, ona bütün gücün Allah’a ait olduğunu hissettirmek ve O’nu dost edinmesini sağlamaktır. Şayet çocuk inançlı ve tevekküllü yetiştirilirse karakteri sağlam olur. Ama tek güç sahibinin Allah olduğunu bilmiyorsa, yaşamı süresince insanlardan korkacak, insanları hoşnut etmeye çalışacak, onlardan yardım bekleyecektir.

Çocuk imanlı yetiştirildiğinde, bu onun tüm hayatını mutlu ve huzur içinde yaşamasına vesile olacaktır. Bu şekilde yetiştirilen bir çocuk, yaşı ne kadar küçük olursa olsun, olgun bir akla ve ahlaka sahip olur. Yaşadığı olaylar karşısında duygusal yıkıma uğramaz; olayların Allah’ın kontrolünde olduğunu bildiği için hoşuna gitmeyen bir şeyle karşılaştığında yakınmaz, tevekkül eder, güzel ahlak sergiler.

Unutmayalım, dinimiz bir çocuğun anlayacağı kadar açık ve kolaydır. Bu yüzden çocuklara Kur’an’ı okumak, ayetleri onlara açıklamak, Allah’ın beğendiği güzel ahlakı tanıtmak gereklidir.

Din ruhun gıdasıdır; çocuğun sağlıklı ve mutlu olmasını sağlayan ruhsal bir ilaçtır. Çocuğu Allah’tan ve imandan uzak yetiştirmek, onu dünyada sürekli olarak zarara uğratacağı gibi, daha da önemlisi ahiretini ve sonsuz cenneti kaybetmesine neden olacaktır.

Çocuğunuzu ateşe atar mısınız?..

Güzel söz yalnızca iltifat ya da sevgiyi ifade etmek amacıyla söylenmez. Kur’an’da tarif edilen güzel söz, bu özellikleri de içine alır ancak çok daha değişik ve geniş bir anlamı kapsar.

"Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle haber verildiği üzere, gerçek anlamda güzel söz Allah’a çağrıdır; söyleyen kişiler de Allah’ın bildirdiği ahlakı yaşamaya davet eden samimi iman sahipleridir. Müminlerin, Rabb’imizin her söze şahit olduğunu bilerek ve O’ndan korkup sakınarak yaptıkları konuşmalar -Allah’ın dilemesiyle- birçok insanın imana yaklaşmasına vesile olur.

Kur’an ahlakını anlatmak, Kur’an’la öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak; tümü birer çağrıdır ve en güzel sözlerdir. İnanan insanların Kur’an ahlakına davet eden sözleri, karşılarındaki kişiyi hoşnut etme amacına yönelik değildir. Müminin tek amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır; bunun dışında hiçbir çıkarı yoktur. Hata ve eksikleri konusunda öğüt vererek, güzel ahlak özelliklerini ve Allah’tan korkması gerektiğini hatırlatarak, karşısındaki kişiden de Rabb’inin razı olmasına vesile olmayı amaçlar.
İnsan ömrü, Allah katında belirlenen bir vakitte bitecektir ve dünya hayatındaki her yeni gün insan için yeni bir fırsattır. Bu nedenle, hatalarını hatırlatan sözlerle gafletteki insanları uyarmak ve Kur’an ahlakını yaşamaya çağırmak çok önemlidir. Güzel söz söylemek namaz, oruç gibi vakti geldiğinde kaçırılmaması gereken bir ibadettir. ‘O beklenen gün’ geldiğinde, bu salih ameli yerine getirmeyip ertelemiş olmanın pişmanlığı zorlu olabilir.

Din ahlakının yaşanması için verilen her öğüt, güzelliğe ve iyiliğe yönelik her çağrı, ölümün ve ahiretin kesin gerçekliğine dair her uyarı, -Allah’ın dilemesiyle- insanların sonsuz kurtuluşa ulaşmalarına sebep kılınır.

Samimi müminler, Allah’ın bu emrini yerine getirirken insanlardan bir karşılık beklemezler. Tarih boyunca hiçbir peygamber ve elçi de, din ahlakını tebliğ ederken maddi çıkar ve dünyevi beklenti içinde olmamıştır. Bütün elçiler Peygamberimiz(sav)’le ilgili olarak haber verilen, “Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi...” (Al-i İmran Suresi, 159) ayetinde bildirildiği gibi, şefkat göstererek, insanları Allah’ın dosdoğru yoluna çağırmışlardır.

Güzel ve yumuşak söz insanlar üzerinde çok etkilidir. Hz. Musa ve Hz. Harun’a, son derece zalim ve ilahlık iddiasında olan Firavun’a bile yumuşak söz söylemelerini buyurur Allah:

"İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 43-44)

Kur’an, inanan insanların inanmayanlara ve zulmedenlere karşı nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini de bildirir. “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir… (Fussilet Suresi, 34-35) ayetiyle de müminlerin kötülüğü iyilikle uzaklaştırmaları karşılığında düşmanların dost haline geleceği sırrını verir.

Allah’ın buyruğuna uyarak güzel ve hayırlı söz söylemeli, bu konuda kararlılık göstermeliyiz. Şu unutulmamalıdır ki, “Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir...” (Fatır Suresi, 10)

Yüce Allah, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle…” (Isra Suresi, 53) buyruğuyla iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa davetle sorumlu olduğumuzu çok açık bildirir. Ancak söylediğimiz sözü hikmetli kılacak olan ancak ‘nutku verip konuşturan’ Allah’tır. Dinleyenin kalbinde etki uyandıracak olan da tüm insanların kalbi elinde –Mukallib- olan Allah’tır; O, dilediği kulunun kalbini değiştirecektir. Bizim çabamız ise yalnızca dikili ağaçlarımızın sayısını artırmaktır…

“Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (İbrahim Suresi, 24)

Bu kez sonu hüzünlü biten bir hikaye ve GERÇEK...

DINAH(Goril), DOHUNG(Orangutan) ve OTA BENGA(İNSAN)...Hayvanat Bahçesinde Aynı Kafeste

Charles Darwin’in İnsanın Türeyişi adlı kitabıyla, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia etmesiyle, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler "yarı maymun-yarı insan" canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğini zannediyorlardı. 20. yüzyıl başlarında bu "canlı ara geçiş formu" arayışları bazı vahşetlere neden oldu. Yaşanan bu vahşetlerden biri, Ota Benga adlı pigmenin hüzünlü öyküsüydü.

Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo’da yakalandı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Bir hayvan gibi zincirlendi, kafese konarak Amerika’ya götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı’nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler.

İki yıl sonra ise New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi’ne götürüldü ve birkaç şempanze, Dinah adlı bir goril ve Dohung adındaki bir orangutanla birlikte "insanın eski ataları" adı altında sergilendi. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu özel "ara geçiş formu"na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yaptı, ziyaretçiler de kafesteki Ota Benga’ya sıradan bir hayvan gibi davrandılar. Ota Benga, sonunda yaşadığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti. (Philips Verner Bradford, Harvey Blume, Ota Benga: The Pygmy in The Zoo, New York: Delta Books, 1992)

Piltdown Adamı, Nebraska Adamı ya da Ota Benga... "İnsanın evrimi" efsanesinin sözde tüm kanıtlarına baktığımızda, benzer durumla karşılaşırız: Ortada, tümüyle bilim dışı, inanılmaz bir hikaye ve bu hikayeye tüm saçmalığına rağmen inanan gönüllüler...Bugün sayıları bir avuç kalmış olsa da...

En Akıl Dışı İşte Öylesine Hikaye

Bu hikayemiz olabilecek en akıl dışı hikaye; hatta buna masal desek daha yerinde olacak sanırım. Darwinistler’in en akıl dışı olan bu hikayeleri insanın, maymuna benzeyen ve tıpkı maymun gibi akla, iradeye ve yargı yeteneğine sahip olmayan, konuşamayan, düşünemeyen bir canlıdan rastlantılarla evrimleştiğidir.

Şimdi düşünelim....Acaba doğadaki hangi bilinçsiz mekanizma bir hayvana düşünme yeteneği verebilir?

Hangi mekanizma bir insanın uygarlıklar oluşturabileceği yetenekleri, aklı ve bilgiyi ona kazandırabilir?

Kim bir hayvana sanat şaheseri tablolar yapmayı, son derece gösterişli mimari yapıtlar meydana getirmeyi, renkleri, gölgeleri, ışığı en göz alıcı şekilde kullanmayı öğretebilir?


Doğadaki hangi mekanizma bir hayvanı atomun, proteinin, hücrenin yapısını, doğa yasalarını keşfedebilecek zekayı kazandırabilir?

Kim bir maymunu en son teknolojik aletleri icat edebilecek kadar üstün yeteneklerle donatabilir?

Doğada bir maymuna gördükleri üzerinde düşünüp sonuç çıkarmayı, akılcı çözümler üretmeyi, sevinmeyi, üzülmeyi, heyecanlanmayı, haz almayı, kısacası ruhun özelliklerini verebilecek bir güç var mıdır?

Kuşkusuz bunların hiçbirine bir maymun sahip olamaz ve doğada bulunan varlıkların tümü biraraya gelse dahi, bir maymuna veya herhangi bir hayvana bu özellikleri kazandıramaz.

Evrimciler yukarıdaki tüm soruları yanıtsız bırakırlar, çünkü insan gibi üstün bir canlının bir "rastlantıların ürünü" gibi gösterilemeyeceğini onlar da bilirler. İsterse dünyanın yaşı katrilyonlarca yıl olsun, yine de hiçbir rastlantı insan ruhunu yaratamaz. Çünkü insan ruhunu yaratan, yerin, göğün ve ikisinin arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah’tır. Bu gerçeğin dışında herhangi bir varsayıma inanmak büyük akılsızlıklıktır. Yalnızca insan ruhunu düşünmek dahi evrimcilerin rastlantı iddiasının ne büyük yanılgı olduğunun kanıtıdır.

"Siz yalnızca Allah’tan başka birtakım putlara tapıyor ve birtakım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın Katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17)

Bir bilim adamının sözlerini okumuştum; "insanın atasını aramak ışıktan çok ısı veriyor" diyordu. Gerçekten insana ata aradıkça Darwinistler karanlığa gömülüyor, ısındıkça ısınıyorlar. Bilim ise görebilenleri aydınlatıyor. Işıl ışıl aydınlatıyor...

Yalayarak Annelerinin Ter Bezlerini Süt Bezlerine Dönüştüren Yavrular

Memeliler ile sürüngenler arasında çok büyük yapısal farklılıklar vardır. Bu farklılıklardan biri de memelilerin sütleridir. Evrimciler sürüngenlerin memelilere dönüştüğünü iddia ederler. Ama o zaman bu canlının soyunu sürdürebilmesi için süt salgılamasına da bir açıklama getirmeleri gerekir. Bir sürüngenin nasıl olup da bir anda süt salgılamaya başladığını bakın bir Darwinist, nasıl ’öylesine bir hikaye’ ile açıklıyor:

Soğuk bölgelerde yaşayan bazı sürüngenler, vücutlarını ısıtacak bir yöntem geliştirdiler... Pulları giderek daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere evrimleşti. Bu arada gerçekleşen bir diğer adaptasyon ise terlemenin gelişmesi oldu; bu, canlıya gerektiğinde suyun buharlaşması sayesinde vücudunu soğutma imkanı veriyordu. Bu arada beklenmedik bir biçimde, bazı yavrular beslenmek için annelerinin vücudunda oluşan teri yalamaya başladılar. Bazı ter bezleri bu nedenle giderek daha zengin bir salgı salgılamaya başladılar ve bu salgı sonunda süt haline dönüştü. Bu sayede bu ilk memelilerin yavruları hayata daha iyi bir başlangıç yaptılar. (George Gamow, Martynas Ycas, Mr. Tompkins Inside Himself, Allen & Unwin, Londra, 1966, s. 149)

Bir canlının, annesinin vücudundaki teri "yalayarak" ortaya süt gibi son derece iyi hesaplanmış, besleyici değeri çok iyi ayarlanmış bir besini çıkarması, ancak öykülerde yeri olabilecek bir inanıştır. Dahası, son derece kompleks bir mekanizma olan ve vücut ısısının sabit tutulması için mutlak ihtiyaç duyulan terleme mekanizmasının, sürüngenlerde hiç yok iken memelilerde nasıl ortaya çıktığı bile evrimci mantıkla açıklanamaz.

Evrimci kaynaklarda sık sık yer alan bu ve benzeri hikayeler, evrim teorisinin bilimden ne denli uzak olduğunun bir kanıtıdır. Ancak burada yine üzerinde düşünülmesi gereken, bir bilim adamının buna nasıl inanabiliyor olduğudur. Şu sonuca varmak mümkün; Philip Johnson’ın belirttiği gibi, "Darwinciler için bir şeyin olduğunu hayal edebilmek, o şeyin gerçekleştiğine emin olmaları için yeterlidir." Philip E. Johnson, Objections Sustained, Intervarsity Press, 1998, s. 23

Tabi ki devam edecek...

Suda Yüzerken Balinaya Dönüşen Ayılar


Darwin, çok fazla suda yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğünü iddia edecek kadar bilimsellikten uzak bir insandı.


Aslında bu mantık bozukluğu Charles Darwin’den günümüz evrimcilerine miras kalmıştır. Darwin de çok fazla suda yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüklerini iddia ederek deniz memelilerinin nasıl oluştukları sorununa kendince çok pratik bir çözüm getirmişti. Frank Sherwin "Roadblocks to Whale Evolution" isimli makalesinde bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:


Gerçekten de, böyle ilginç hikayelerin biyolojiye girmesinden sonra türlerin kökeni hakkında araştırma yapan kimse garip anlatımlarla karşılaşabilir. Bu tarz, en ünlü hikayelerden birisi de kara memelilerinin eski denizlere nasıl girdiği ve balina olduğudur. Bu fikir ilk kez Darwin’in kitabı olan Türlerin Kökeni’nin ilk baskısında çıkmıştı. Doğa bilimci (!)Darwin şöyle diyordu: "Ayı ırkının doğal seleksiyon yoluyla, suyla ilgili daha fazla alışkanlıklar geliştirmesinde, ağzının gittikçe gelişmesi, ve sonunda yaratığın ağzının kocaman bir balina ağzı olmasında bir zorluk görmüyorum."...


Bu durum daha sonraki evrimciler tarafından da durdurulmadı. Mesela Sir Gavin de Beer, ilk balinalarla ilgili şöyle yazıyordu: "... Sahip oldukları dişler onların büyük hayvanları yakalamalarına imkan tanıyordu. Bazıları da balıkla avlanmaya devam etti ve dişleri hızla evrimleşerek azaldı. Sonunda balinaların yediği kalabalık sayıdaki karidesler de hızla evrimleşmeye başladı". Sherwin, "Scientific Roadblocks to Whale Evolution", Institute for Creation Research, "Vital Articles on Science/Creation", Ekim 1998, Impact No:304


Bir sürüngen yumurtasından aniden bir kuşun çıktığına inanan Schindewolf ve Goldschmidt ile Darwin’in arasındaki tek fark, onların değişimin aniden olduğunu söylerken, Darwin’in suya girip çıkan ayının yavaş yavaş balinaya dönüştüğünü iddia etmesidir. Aradan 150 yıl kadar bir zaman geçmiş ancak Darwinist’lerde bilgi ve mantık konusunda hiçbir değişiklik ve ilerleme yoktur...


Sizce bu teorilere bilimsel denilebilir mi? Yunan mitolojisi, Andersen masallarından birer alıntı, ya da yazı dizimizin başlığı gibi işte öylesine birer hikaye değildir de nedir tümü? Düşünsenize sudaki canlı önce karaya çıkmaya "karar veriyor", ardından karada sıkılıyor tekrar suya dönüyor... Buna bırakın bilimselliği, mantıklı bir açıklama getirebilir misiniz?


Ancak asıl endişe verici olan, birçok evrimci "bilim adamı"nın bunlara inanıyor olması ve bu hikayelerin evrimin sayısız sorununa çözüm getirdiğini sanmalarıdır.

Sürüngen Yumurtasından Çıkan Sevimli Yavru Kuş

Evrimcilerin tarihe geçen en ilginç hikayelerinden biri de "umulan canavar" (hopefulmonster) teorisi-pardon- hikayesidir. Ara geçiş formlarını bulamayan Darwinistler yaşadıkları bunalım nedeniyle, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığından söz etmeye başladılar. Bazıları değişimin yavaş yavaş ve aşama aşama değil, ani olduğunu iddia ettiler.

1940’larda Otto Schindewolf isimli bir Darwinist bilim adamı "ilk kuşun bir sürüngen yumurtasından çıktığını" iddia etti. Ve böylece sürüngenden kuşa geçişin nasıl olduğunu kendince açıklamış oldu. Öykü aynen şöyle:

Anne sürüngen sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca sürüngen yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha farklı olan yavrunun küçük kafası göründü. Anne sürüngen yeni doğan yavruya bakarak ; "Umarım değişir.." dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama yavrusu hala değişmiyordu. Çünkü o bir sürüngen değil, bir KUŞtu :)

Hepimizin severek okuduğu "Çirkin Ördek Yavrusu" masalını hatırlamışsınızdır. Darwinist tez de aynen sizin gibi bana bu masalı hatırlattı.

Bu mantıksız iddiaya göre sürüngenden kuşa böyle ani bir geçişin kanıtı kalamayacak; böylece de fosillerde delil arama sorunu da ortadan kalkacaktı. Böyle bir iddianın utanç verici olarak görülüp örtbas edilmesi gerekirken, bazı evrimciler bu komik iddiayı sahiplenmişler, hatta daha da geliştirmişler. Örneğin oldukça tanınan evrimci R. Goldschmidt "umulan canavar" olarak adlandırdığı makroevrimle, Schindewolf’un bu uç örneğini kabul ettiğini göstermiş.(Steven M. Stanley, Macroevolution: Pattern and Process, (1979), s. 159)

"Umulan canavar teorisi" olarak adlandırılan bu akıl ve mantık dışı hikayenin ilk aşamasının gerçekleşmiş olduğunu farz ederek devam etsek? Yani tüm akıl dışılığına rağmen, sebepsiz yere bu kuşun yumurtadan çıktığını kabul edelim. Bu kuşun yaşaması olası mıdır? Bu kuşun etrafında kendisini besleyecek, ihtiyaçlarını temin edecek bir başka kuş yoktur. Hadi bunun da gerçekleştiğini düşünelim ve şunu soralım; tesadüfen sürüngen yumurtasından çıkan bu kuş, kuş neslinin atası olabilir mi?

Bunun olabilmesi için, bir sürüngen yumurtasından daha aniden bu kuş için bir eş çıkmalıdır. Ancak bu şekilde yeni kuşlar oluşacaktır.

Şimdi neden "Çirkin Ördek Yavrusu" nu hatırlattığımı anlamışsınızdır umarım...En azından o bir masal. Bu ise birçok bilim adamının inandığı bir tez.

Kara canlısı olan sürüngenlerin nasıl olup da uçmaya başladıkları konusunda öne sürülen iki evrimci teori vardır. Arboreal ve Cursorial teori.

Arboreal teoriye göre kuşların ataları ağaçlarda yaşayan sürüngenlerdir ve bunlar zamanla "daldan dala atlayarak kanatlanmışlardır".

Cursorial teorinin temel argümanı ise, bazı sürüngenlerin böcek avlamak için ön kollarını uzun süre ve sık sık çırptıkları ve zaman içinde de bu ön kolların kanatlara dönüştüğü şeklindedir. Kanat gibi son derece kompleks bir organın, sinek yakalamak için birbirine çırpılan ön kollardan nasıl meydana geldiği hakkında ise hiçbir açıklama yapılmamaktadır. ial teorinin önde gelen savunucusu John Ostrom, her iki hipotezi savunanların ancak spekülasyon yapabildiklerini itiraf ederek şöyle der: " Benim ’Cursorial predator’ teorim gerçekten de spekülatiftir. Fakat arboreal teori de aynı şekilde spekülatiftir".- 1

Ayrıca herhangi bir mutasyonun bir sürüngenin ön ayaklarında belirsiz bir değişime neden olduğunu varsaysak bile, bunun üzerine yeni mutasyonlar eklenerek "tesadüfen" bir kanat oluşmuş olabileceğini öngörmek tamamen akıl dışıdır. Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek bir mutasyon, canlıya çalışır bir kanat kazandırmadığı gibi, onu ön ayaklarından da mahrum bırakacaktır. Bu ise, bu canlının, diğer türdeşlerine göre daha dezavantajlı (yani sakat) bir bedene sahip olması anlamına gelir. Evrim teorisinin kurallarına göre de, doğal seleksiyon vasıtasıyla bu sakat canlı elenecektir. Kaldı ki, biyofizik araştırmalara göre, mutasyonlar çok nadir gerçekleşen değişimlerdir. Dolayısıyla, bu sakat canlıların milyonlarca yıl eksik ve güdük kanatlarının küçük küçük mutasyonlarla tamamlanmasını beklemeleri, her yönden imkansızdır.

Bu teorilerin iddiasına göre, geçmişte dünya üzerinde "yaşamış olması" gereken ara geçiş formlarına da hiçbir zaman rastlanmamıştır.

...

Yazıda dikkatinizi çeken bir konu oldu mu?.. Sürüngen uçabilme çabası içinde olduğuna göre henüz uçabilen bir canlı olmaması gerekiyor. Ama farkettiğiniz gibi, sürüngenin ağzı sulanarak avlamaya çalıştığı canlı, saniyede 1000 kez kanat çırpan mükemmel kanatlara sahip bir sinek. Eee uçabilen canlı varmış, hem de mükemmel uçabilen. O zaman bu sürüngen ona özenmiş olmalı. Nasıl özenmesin saniyede 1000 kez kanat çırpmak, muhteşem bir sayı. Sinek bu sırada ısınmıyor ve yanmıyor da üstelik.

Tek güç sahibi Allah’tır. Güç sahibi olduğunu iddia edenler büyük yanılgıdadırlar.

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

1-John Ostrom, "Bird Flight: How Did It ı", American Scientist, January-February 1979, vol 67,

NOT: Bunu duyduktan sonra, kollarını çırparak geceleri gizlice uçma çalışmaları yapan Darwinistler olabileceğinden fena halde kuşkulanmaya başladım. Çırpınırken yakalanacak olurlarsa, uçamamalarına gerekçe olarak kollarını çırpma sayısını tam olarak tutturmamadıklarını bile söyleyebilirler :)

Bugün, bu saat, bu saniye, bir kez daha niyetimizi tazeleyebilir, yeni bir sayfa açabiliriz. Şu an, daha bilinçli, daha samimi, daha düzgün ve çok daha dikkatli bir şekilde, maddi ve manevi olanaklarımızı kullanarak, gücümüz yettiğince zamanımızı en hayırlı şekilde geçirmeye yeniden niyet edebiliriz. Allah’a kulluğumuzu çok daha büyük bir coşkuyla yerine getirip, fırsatları çok daha iyi değerlendirebiliriz. Birbirimizle nefsani yarış yerine, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için hayırlarda yarışabiliriz. “Bugün çok güzel ve hayırlı işler yaptım, bu kadarı yeterli” ya da “etrafımdaki insanlara göre ben çok daha fazla gayret içindeyim, birçok kişiye oranla ben çok daha iyiyim” diye düşünmeden, yeni bir adım daha atabiliriz.

İnsanları Rabb’i Katında değerli kılan özellik imanları, yalnızca Allah’ın rızasını amaçlayarak yaptıkları salih ameller ve kalplerindeki niyetleridir. Allah Katındaki asıl üstünlük ölçüsü Kuran’da “... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13) ayetiyle bildirilir.

Samimi insan hiçbir dünyevi çıkar beklentisi olmaksızın, yalnızca Allah emrettiği için salih amellerde bulunur. Katıksızca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar, yaptığı işlerde, söylediği sözlerde, ibadetlerinde ve günlük yaşamında gönülden Allah’a yönelir. Bu samimiyeti kişinin imanını arttırır ve onun ’takva’ sahibi bir kul olmasına vesile olur:

Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü’minlerle beraberdirler. Allah mü’minlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146)

İnsan “işittim, iman ettim” dediği anda, zaten yaşamını “göçecek yarın kenarına değil, Allah’ın hoşnutluğu temeli üzerine inşa etmiş, Kur’an’ı yaşamaya karar vermiştir. O andan itibaren, adımını Allah için atar, Rabb’ine teslimiyetin huzur ve coşkusunu içi titreyerek hisseder. Ancak imanını hiçbir zaman için yeterli görmez. Bebek gibidir iman, gelişmek için bakım ister. İnsanın da, yaşamının son anına dek, imanını daha da geliştirme, derinleştirme olanağı vardır. Bu nedenle insan her gün, her saat, her an, bir kez daha yeniden niyet etmeli, imanını tazelemeli, yaşamını insanların değil, Allah’ın en hoşnut olacağı davranışlarda bulunarak geçirmeye karar vermelidir.

İman etmiş bir insan kuşkusuz yaşadığı her anı, fıtrat olarak Kuran’a en uygun davranışları sergileyerek geçirir. Ancak kendisini yeterli görmeyerek, bu konuda daha derin bilinçle karar alan insanın durumu çok daha farklıdır. Söz edilen, bilinenden/yaşanandan çok farklı bir ruh halidir.

Öyle ki, etrafındakiler, bu insandaki değişimi fark eder, farklı ruh halini sezerler. Yeniden niyet eden insanın vicdani duyarlılığı çok yükselir. Yaşanan olaylara karşı herkesten çok daha fazla duyarlı ve ilgilidir. Zorlu ve yorucu işlere herkesten önce taliptir, çok daha ataktır. Ortamdaki diğer herkesten çok daha fazla güzel sözlüdür; kalplere hitap eder. Herkesten daha fazla ince düşünceli, herkesten daha fazla kibar, herkesten daha fazla sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla doludur. Hikmetli konuşur, yapıcı ve olumludur. Gerginlik anında yatıştırıcı, huzur ve güven veren bir üslupla ortamı yumuşatır. Kısacası artık daha farklı bir pozitif elektrik taşır.

Dini yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabır gerektiren birtakım zorluklar çıkacak, sergilediği davranışlarla da imtihan olacaktır. Ancak önemli olan, insanın Rabb’i ile bağlantısının her koşulda derin ve kesintisiz olmasıdır.

İmanın kuvveti oranında, insanın samimiyetle dini yaşaması da kolaylaşır. Ancak imanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.

Derin ve güçlü bir imana sahip olan insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Bu nedenle en önemli şey derin bir imandır. Derin bir Allah korkusu, derin bir Allah sevgisi yaşandığında dünya insana adeta cennet gibi gelir.

Bütün bunlar, “bir kez daha samimi niyet etmiş olmanın” insana kazandırdığı olumlu ahlak özellikleridir. Bu ahlakı kazanmaya çaba gösteren müminin hedefi, “Allah’ın en sevdiği kullarından” olabilmektir. Çabasını, yaptığı güzel işleri yeterli bulmaz; sonra yine bir kez daha, ‘daha samimi, daha duyarlı olmaya niyet eder. Her defasında ahlakı, imanı, kişiliği gelişir; sığlarda çırpınmaktan kurtulur, derine/batına iner.

Kur’an’da bu üstün ve derin ahlakı yaşayan müminlerin yarışıp öne geçtikleri haber verilir.

İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)

Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız. (Kehf Suresi, 30) buyurur Allah. O, samimi niyetimize binaen, bizim için her zaman en güzelini, en hayırlısını yaratır; karşılığını artırarak verir.

Bugün bir yazı dizisine başlıyoruz. "Darwinist’lerden İşte Öylesine Hikayeler"... “32 Kısım Tekmili Birden” mi derler eskiler? İşte öyle birşey....

Evrim literatürü, Rudyard Kipling’in hikayelerine benzeyen ve hiçbir şeyin kanıtı olmayan "işte öylesine hikayeler"le doludur.

İlk hikayemiz insanın dik yürüyüşü ve iki ayaklılığa geçiş üzerine. Bunu evrimciler su kökenli beslenmeye dayalı bir hikayeyle anlatmaya çalışırlar. Bazı Darwinistlerin kurguladığı hikayeye göre; su kıyısında yaşayan hominidler (hayali evrim sürecinde yaşadığı varsayılan insansılar), su kökenli beslenmenin sağladığı çeşitli avantajlardan yararlanmış olabilir, bu da sözde evrim sürecinde iki ayaklı bir hareket tarzı kazanmalarına yol açmış olabilir.

Bu beslenme şekliyle ilgili, gıda bulma yarışında diğer etçiller tarafından görece daha az rahatsız edilmek, gıda toplamak için daha az zaman, sosyal etkileşim ve alet yapımı için daha çok zaman, su kökenli beslenmenin sağladığı ve gelişimde önem taşıyan bazı yağ asitleri gibi avantajları sayılır. Primatların su kenarında ve suyun içinde iki ayak üzerinde durma eğilimleri de bu faydalara eklenerek, insanın iki ayaklılığının böyle bir süreçte tamamlanmış olması gerektiği ileri sürülür. [http://www.evrimteorisi.info]

R. Kipling de, filin hortumunu anlattığı hikayesinde şunları yazıyordu: "Günün birinde bir yavru fil annesinin gerektiği kadar yakınında durmuyordu. Nehrin parlak sularını gördü ve meraklı bir şekilde kıyıya yanaştı incelemeye koyuldu. Suyun yüzeyinde çıkıntı yapan bir tümsek vardı ve bunun ne olduğunu merak eden fil yavrusu daha yakından bakmak için suya doğru eğildi. Birdenbire o tümsek yukarı fırladı ve küçük filin burnunu yakaladı. [Bu, bir timsahtı]... Sonra filin yavrusu kalçasının üzerine oturdu ve kendisini geri itmeye başladı, itti, itti ve burnu giderek uzamaya başladı. Ve timsah çırpınarak kıyıya doğru çekildi ve kuyruğunun darbeleriyle suyu krema gibi beyaz yaptı; timsah da [filin burnunu] çekti, çekti ve çekmeye devam etti. "

Ne kadar benzer değil mi? Evrimcilerin "işte-öylesine" yaklaşımı hakkında ise kendisi de evrimci olan S. J. Gould şu sözleri söyler:

"...Bilim adamları bu masalların hikaye olduğunu bilirler; maalesef, bunlar profesyonel literatürde fazlasıyla ciddi ve gerçeksel alınırlar. Daha sonra bunlar [bilimsel] ’gerçekler’ haline dönüşür popüler literatüre girerler" ( Stephen Jay Gould, "Introduction, " in Björn Kurtén, Dance of the Tiger: A Novel of the Ice Age (New York: Random House, 1980), xvii-xviii)

Gördüğünüz üzere, Kipling’in hikayeleri gibi, Darwinist’lerin hikayeleri de sadece hayal gücüne dayanır. Suyun kenarında iki ayaklılık kazanan hayali ataların hikayesi, su kıyısında hortumu uzayan fil masalından farklı değildir.

Bilimsel görüş: Maymunların hareket şekli insanın iki ayaklı yürüyüşünden daha kolay, hızlı ve verimlidir. İnsan ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km . hızla koşabilir. Aksine insan, iki ayağı üzerinde çok daha yavaş hareket eder. Evrimin kendi mantığına göre, maymunların iki ayaklı yürümeye yönelmeleri anlamsızdır.

Ayrıca: Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir. (Ruth Henke, "Aufrecht aus den Baumen", Focus, Cilt 39, 1996, s. 178 ) Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün değildir.


II. Hikayeyle devam edeceğiz...

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors