Toplumda gerçek İslami yaşamın "bir lokma bir hırka" anlayışıyla yaşanabileceği gibi yanlış bir inanış yerleşmiştir. Bu anlayışa göre Müslüman zengin değil, yoksul olmalı, elindekilerle yetinmeli hatta gerektiğinde aç kalmalıdır. Bu şekilde daha takva sahibi bir mümin olunacağı iddia edilir. Allah Kur’an’da, aktif bir mümin modeli önerirken, toplum pasif bir Müslüman modeli dayatır. Ve bunu Kur’an adına yaptığını iddia eder.


Var olan her güzellik onu yaratanın ürünüdür. Tüm güzellikler onları takdir edebilen müminler içindir ve bunlarla kıyaslanamayacak nicesi de "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır..." (Araf Suresi, 32) ayeti gereği ahirette yalnız müminlere verilecektir.


Samimi inananlar tüm malın ve mülkün Allah’a ait olduğunun, O’ndan geldiğinin ve yine Allah’ın dilemesiyle gideceğinin bilincindedirler. Kendisine mal ve mülk verilen mümin, bundan dolayı gururlanmaz, büyüklenmez ya da şımarmaz. Ayrıca kaybetme duygusu da yaşamaz. Hepsi için Rabb’ine şükreder ve verilen her nimeti Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla kullanır.


Kur’an’a baktığımızda Hz. Süleyman kıssasında bu konuda çok güzel örnekler görürüz. Kıssa, müminlerin dünyevi servete, gaflette olan insanlardan ne kadar farklı bakacağına ve sahip olduğu malların Allah’ı zikretmesi için bir vesile olacağına işaret eder. Hz. Süleyman, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin." (Sad Suresi, 35) ayetindeki duasıyla bildirildiği gibi malı, Allah’ın rızası için sevmekte ve O’nun yolunda kullanmak için kimseye nasip olmayan büyük bir mülk istemektedir. O halde ayette de çok açıktır ki Müslüman, Allah yolunda harcamak için dünya hayatında zenginlik ve mülk isteyebilir.


Mümin bilir ki, Rabb’i mülkü ve ihtişamı birer nimet ve imtihan vesilesi olarak verir. Bu, onun Allah aşkını ve korkusunu daha da artırır. Örneğin Hz. Süleyman, muhteşem bir güç, servet ve iktidara sahip olmasına rağmen, her zaman Allah’a karşı içinde derin bir saygı taşımış ve tüm imkanlarını O’nun yolunda kullanmıştır.


"...Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim..." (Sad Suresi, 32) ayetiyle, Hz. Süleyman’ın mala olan sevgisinin kaynağının Allah’ı anmak ve yüceltmek olduğunu vurgulanır. Bazı Kur’an ayetlerinde, mal sevgisinin insanı saptırabileceği bildirilir. Örneğin "Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi buna şahiddir. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı çok katıdır." (Adiyat Suresi, 6-8) ayetinden, mal ve mülk sevgisinin insanların kalbini katılaştırıp onları dinden uzaklaştırabileceğini anlıyoruz. Sahip olduklarını kendilerinden zannetmeleri ve Allah’a muhtaç olduklarını unutmaları, insanların kulluk bilincini kaybetmelerine ve hep daha fazlasını kazanma hırsı taşımalarına sebep olur. Mal, mülk müminin şükrünü ve ecrini artırır; inkarcının ise azgınlığını ve azabını artırır.


Müminlerin servet sahibi olmalarının hikmetlerinden biri, insanların kalplerini İslam’a ısındırmada oynadığı roldür. İhtişamlı mülkler, güç ve iktidar, dinden uzak olan kimseleri başlangıçta etkiler, dine ve dini yaşayan insanlara ilgi duymalarını sağlar. Bu konuda Kur’an’ın verdiği örnek, Sebe Melikesi’nin Hz. Süleyman’ın sarayının ihtişamından etkilenerek İslam’ı kabul etmesidir.


Ayrıca Müslüman zengin olmalıdır ki zekat, infak gibi ibadetleri yerine getirirken çok fazla ihtiyaç sahibine, çok daha fazla verebilsin. İnsan, Allah katından bir imtihan olarak yoksul olabilir. Mallardan eksiltme ile imtihan olan mümin, zor zamanlarında da Rabb’ine tevekkül eder kararlılıkla sabreder. Ancak yoksulluğun tercih edilmesi ya da özendirilmesi çok farklıdır ve yanılgıdır. Allah, Kur’an’da Peygamberimiz’i(sav) de yoksul iken bulup zengin ettiğini bildirir. (Duha Suresi, 8)


Kur’an’daki, “Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92) ayetinde söz edilen müminlerden olmak yerine, Allah yolunda canı ve malıyla mücadele eden bir mümin olmanın, İslam için çok daha hayırlı olacağı açıktır. Alan el yerine veren el olmak daha iyi değil midir?..


... Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe Suresi, 17) buyurur Allah. Zenginlikle imtihan, yoksullukla imtihandan daha zordur. Ama mümin zora talip olur. Müminin duası Allah yolunda mücadele için kullanacağı ve şükretmesine vesile olacak bir zenginlik olmalıdır.


"... Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)

Ücretim Alemlerin Rabb’ine Aittir

27 Haz 2011 In: Tefekkür, Toplum

Yüce Allah, bir Kuran ayetinde, “Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.” (Yasin Suresi 21) buyurarak, uyarıcı ve müjdeci olarak yolladığı peygamber ve elçilerine uyulmasını emreder. Ancak insanlar, içinde yaşadıkları cahiliye toplumunda çok fazla sayıda ‘zararlı’ ve ‘tehlikeli’ kişilerin bulunması nedeniyle, karşılarındaki çoğu kişiye kuşkuyla bakar ve mesafeli davranırlar. Bu nedenle, uyaran elçinin kendilerine zarar verebileceği gibi çok yersiz bir düşünceye kapılabilirler. Elçiler, Şuara Suresinin 107, 125, 143, 162, 178. ayetlerinde, “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” şeklinde ifade edildiği gibi güvenilir insanlardır. Bir başka ayette elçinin üstün ahlak özellikleri, “(Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi katında şereflidir. Ona itaat edilir, sonra güvenilirdir.” (Tekvir Suresi, 20- 21) ayetiyle açıklanır.

Kuran’da anlatılan kıssalardan, Peygamberlerin ve elçilerin son derece güvenilir, asla kendi çıkarını gözetmeyen, yalnızca Allah’ın rızasını hedefleyen ve O’nun emriyle hareket eden insanlar olduklarını anlıyoruz. Kavimlerini Allah’a kulluk etmeye davet ederken öncelikli olarak güvenilirliklerini vurguladıklarını görmekteyiz. Örneğin, Ad kavmine gönderilen Hz. Hud, şöyle söyler:

“...Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?” (Hud Suresi, 50-51)

Hz. Nuh ise, kendisine “… Biz sizi yalancılar sanıyoruz...” (Hud Suresi, 27) diyen kavmine şöyle seslenir:

“Dedi ki: Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız? Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir...” (Hud Suresi, 28-29)

Allah, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl Suresi, 125) ayetiyle, müminlerin Kendi yolunda mücadele etmesini ister.

Peygamber ve elçilerin yolunu izleyen samimi müminler, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşamak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak ve diğer insanların da bu güzellikleri yaşamalarına vesile olmak için çaba gösterirler. Toplumda Kur’an ahlâkı üzerine yaşamın inşası için mücadele etmek, doğruyu, güzeli, iyiyi anlatmak samimi müminlerin görevleridir. Onlar son derece güvenilir, asla kendi çıkarını gözetmeyen, yalnızca Allah’ın rızasını hedefleyen insanlardır. Toplumu yalnızca Allah’a kulluk etmeye davet ederken gösterdikleri çabanın karşılığında asla ücret talep etmezler. Bu nedenle de, Kur’an ahlâkını yaşamayan kişiler tarafından ‘saflıkla’ itham edilebilir, küçük görülebilirler. Oysa samimi müminlerin mücadelesi Allah katında öylesine değerlidir ki, ücretini O’ndan başka hiç kimse veremez.

Müminlerin cahil toplumdan aldıkları tepkiler, genellikle karşı tavır alma, manevi baskı ve kınama şeklinde ortaya çıkar. Ancak, Allah’a gönülden yönelmiş, derin bir imana sahip olan müminler, bu baskılar karşısında dinlerinden en ufak bir ödün vermezler. Karşılığında da Allah’ın yardım ve desteğini kazanır, inkârcılara karşı kesin bir zafer elde ederler. Bu Allah’ın sünnetidir. Her devirde bu şekilde olmuştur ve olacaktır.

(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın. (Fetih Suresi, 23)

Samimi müminler, her dönemde Allah’a olan derin imanları, aşkları, Allah’tan içleri titreyerek korkmaları nedeniyle asla bu tepkilerden korkmaz, örnek bir cesaret ortaya koyarlar. Dini yayma faaliyetlerinde samimi ve cesurdurlar. Müminlerin azimli çabasının kaynağında Allah aşkı, Allah korkusu ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma arzusu vardır. Bu nedenle üstün ahlâkı yaşama konusundaki cesaretleri koşullara bağlı değildir. Her ortamda, her durumda, her koşulda, mümin, Allah’a güvenip dayanıyor olmanın kazandırdığı kararlılığını korur.

Batıl fikir sisteminin savunucuları, kınamalara aldırış etmeyen, etkilenmeyen güçlü kişiliğe ve güzel ahlâka sahip müminleri engelleyemeyeceklerini kısa zamanda anlarlar. Din ahlakını yaşamayanların yaptıkları baskılar, eziyetler, attıkları iftiralar müminleri korkutmaz aksine daha da şevklendirir ve motive eder.

Rabb’inin sınırlarını gözeten, merhametli, adil, özverili, tevekküllü, hoşgörülü olan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, Allah’ın sınamak için yarattığı her olayda hayır gören, Kur’an ahlâkını yaşamada kararlı davrananlar asla küçük düşmezler, asla mağlup olmazlar. Karşılarına çıkan her engel onların azimlerini artırır, fitne ile mücadele yolunda coşku verir ve zafere ulaştırır. Allah, tüm yapıp ettiklerine karşılık Katından bir rahmet olarak, inkara karşı fikir mücadelesi içinde olan müminleri, derece olarak üstün kıldığını müjdeler. Ve onlara, yapıp ettikleri karşılığında, en büyük ücret olan cennetini vaat eder.

Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Mao ve Darwinizm

İnsanlık tarihinin en azılı katillerinden Mao da tam bir Darwinistti. Mao’nun emirleri,10 milyona yakın insanın doğrudan öldürülmesine yol açtı. İtaatsizlik eden yaklaşık 20 milyon insan da cezaevlerinde yaşamlarını yitirdi. Mao, kurduğu düzenin felsefi kaynağını,"Çin sosyalizminin temeli, Darwin’e ve Evrim Teorisi’ne dayanmaktadır" diyerek açıkça belirtmişti.[15] Marksist, ateist ve evrimci olan Mao, "ileriye doğru büyük sıçrama" olarak adlandırdığı hareketin okuma materyallerinin Charles Darwin’in eserleri ve ayrıca evrim teorisini destekleyen diğer materyaller olacağı emrini vermiştir.[16] Çin komünistleri iktidar olduklarında evrim teorisini ideolojilerinin temeli olarak aldılar. Hatta Çinli entelektüeller evrim teorisini çok önceden kabul etmişlerdi:

19. yüzyılda Batı, Çin’i, izole olan ve eski gelenekleri sürdüren bir uyuyan dev olarak görüyordu. Çok az Avrupalı, Çinli entelektüellerin Darwin’in evrim teorisini hevesle benimsediklerini ve değişim için ümid vaat ettiğini kavradıklarını anladı. Çinli yazar Hu Shih’e göre 1898’de Thomas Huxley’in Evrim ve Etik kitabı yayımlandığında Çinli entelektüeller tarafından hızla onaylandı. Zengin kişiler ucuz Çin yayımlarına sponsorluk ettiler, böylece kitlelere geniş bir şekilde yayılabildi.[17]

Tüm bu bilgiler, Darwinizm karşısında pasif ve aciz bir yaklaşım sergilemenin, bu sapkın teoriyle fikir mücadelesini gereksiz görmenin ne büyük bir yanılgı olduğunun göstergesidir.

Darwin’in dogması, genç beyinlere aslında bir hayvan olduklarını ve hayvanlar nasıl yaşam mücadelesi içinde iseler kendilerinin de öyle davranmaları gerektiğini öğretir.

P.J. Darlington -ki bir evrimcidir- Evolution For Naturalists (Natüralistler İçin Evrim) isimli kitabında vahşetin, evrim teorisinin doğal bir sonucu olduğunu ve hatta bunun meşru görülmesi gerektiğini düşündüğünü itiraf eder:

Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.[18]

Darwinizm topla, tüfekle, silahla değil bilimse mücadeleyle fikren ortadan kaldırılmalıdır. Darwinist eğitimden vazgeçmek, insanlara sorumsuz bir hayvan olmadıklarını, Allah’ın yarattığı, ruha sahip ve bir gün sorgulanacak insanlar olduklarını anlatmak gereklidir... Darwinist-materyalist eğitim verip, sonra da bu zihniyetin ürünü olan eylemlerinden dolayı insanları sorgulamak büyük çelişkidir.

Zararlı ideolojilerin kaynağı olan Darwinizm’in fikren tam anlamıyla çökertildiğinde, ortada yalnızca tek bir gerçek kalacaktır. O da, tüm insanları ve tüm kainatı Allah’ın yarattığı gerçeğidir. İnsanları yıllarca küçük ve aşağılık gören bu sahte fikir sistemi, yüzyılın en büyük deccali sistemidir. Ancak günümüzde bu teorinin bilimsel bir gerçek olmadığı, yalnızca yaratılışa bir alternatif ve materyalizme dayanak olması amacıyla savunulduğu ortaya çıkmıştır. Evrim teorisi bilime dayanmayan, bilime “rağmen” savunulan adeta bir kitle hipnozudur. Ancak artık insanlar bilinçlenmiştir ve bugün bu aldatmaca Darwinistlerin şaşkın bakışları altında enkaz haline gelmektedir. Yeniden inşası Allah’ın dilemesiyle artık mümkün olmayacaktır.

Bitti.

Kaynaklar

15. K. Mehnert, Kampf um Mao’s Erbe, Deutsche Verlags-Anstalt, 1977
16. http://www.fixedearth.com/hlsm.html
17. Robert Milner, Encyclopedia of Evolution 1990 s.81
18. Komünizmin Kara Kitabı, s. 17
19. P.J. Darlington, Evolution for Naturalists, 1980, s. 243-244

http://evrimteorisi.info/ sitesinden alıntılar yapılmıştır. Teşekkürler.

Darwinizm ve Mussolini

Hitler’in, Darwinizm’i kullanarak politikasını belirlemesi gibi, müttefiki B. Mussolini de İtalya’yı emperyalist ve faşist temeller üzerine oturtmak için aynı Darwinist kavramlardan yararlandı. Savaşın devrim getireceğine inanan Mussolini tam bir Darwinistti. İmparatorluğun zayıflamasını, sözde "evrimin en önemli itici gücü olan savaştan kaçmaya çalışmasına" bağlıyordu.[5]

Dünyayı Kana Bulayan II. Dünya Savaşı ve Darwinizm

Faşist ideologlar da Darwinizm’e dayanarak, savaşı bir zorunluluk olarak görmüşlerdi. Ve II. Dünya Savaşı ile hem kendi halklarına, hem dünya halklarına acılar yaşatmışlardı. II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan acıların sorumluları arasında C. Darwin’in de vardır. Prof. Dr. Jerry Bergman, Darwinizm’in II. Dünya Savaşı’nın üzerindeki etkisi hakkında şunları söyler:

"Darwinist fikirlerin Alman düşünce sistemi ve uygulaması üzerinde çok büyük bir etkiye sahip olduğuna dair deliller çok açıktır... Aslında Darwinist fikirlerin II. Dünya Savaşı’nın çıkması, 40 milyon insanın ölümü ve yaklaşık olarak 6 trilyon doların kaybedilmesinde çok büyük bir etkisi vardı. Evrimin gerçek olduğuna kesin olarak inanan Hitler kendisini insanoğlunun modern kurtarıcısı olarak görmüştü... Daha üstün bir ırk üretmek suretiyle, dünya Hitler’e, insanlığı evrimin daha üst bir seviyesine çıkarmış olan adam olarak bakacaktı."[6]

Kuşkusuz Darwinizm’den önce de dünyada savaşlar yaşanmıştır. Ancak, bu teorinin etkisiyle savaş ilk kez, bilim tarafından onaylanmıştı(!) Max Nordau, Amerika’da geniş bir yankı uyandıran "The Philosophy and Morals of War" (Savaşın Felsefesi ve Ahlakı) isimli makalesinde Darwin’in savaşlar konusunda oynadığı kötü role şöyle dikkat çekiyordu:

"Tüm savaş taraftarlarının en büyük otoritesi Darwin’dir. Evrim teorisi ilan edildiğinden beri doğal barbarlıklarını Darwin ismiyle kapatarak, sahip oldukları zalim içgüdülerinin bilimin son sözü olduğunu iddia etmektedirler."[7]

Darwinizm Marx ve Engels

Marx ve Engels, materyalist felsefeyi "diyalektik" denilen yöntemle açıklamaya çalıştılar. Diyalektik, evrendeki tüm gelişmenin, çatışma ile elde edildiği görüşüydü. İkisi, bu varsayıma dayanarak tüm dünya tarihini yorumlamaya çalıştılar. Marx, insanlık tarihinin bir çatışmadan ibaret olduğunu, bugün çatışmanın işçiler ve kapitalistler arasında geçtiğini ve yakında işçilerin ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklarını söylüyordu.

En önemli özellikleri ise, Allah inancına büyük bir düşmanlık beslemeleriydi. Birer ateist olan Marx ve Engels’e göre, dini inançların yok edilmesi komünizm açısından zorunluydu. Yalnız bir eksikleri vardı; daha geniş bir kitleyi etkileyebilmek için ideolojilerinin bilimsel bir görünümü olmalıydı. Bu noktada, 20. yüzyılı acılara, katliamlara sürükleyen ve kana boğan tehlikeli ittifak ortaya çıktı. Darwin’in, Türlerin Kökeni’ndeki iddiaları, Marx ve Engels’in aradıkları açıklamalardı. Darwin, canlıların "yaşam mücadelesi" sonucunda, yani "diyalektik bir çatışma"yla ortaya çıktıklarını ileri sürüyordu. Dini inançları reddediyor olması ise Marx ve Engels için arayıp da bulamadıkları bir fırsattı.

Darwinizm, komünizm için müthiş önemliydi. Engels, Darwin’in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx’a şunları yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem". {8] Marx ise 19 Aralık 1860’da Engels’e cevap olarak şöyle yazıyordu: "Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur."[9] Marx, bir başka sosyalist dostu Lasalle’a 16 Ocak 1861’de yazdığı mektupta, "Darwin’in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor."[10] diyerek, evrim teorisinin komünizm için çok önemli olduğunu açıklıyordu.

Marx, Darwin’e olan hayranlığını ise en önemli eseri olan Das Kapital’i Darwin’e ithaf ederek gösteriyordu. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şunları yazmıştı: "Charles Darwin’e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx’tan".[11]

Engels de, Darwin’e olan sempatisini bir başka yerde şöyle ifade ediyordu:

Tabiat metafizik olarak değil, diyalektik olarak işlemektedir. Bununla ilgili olarak herkesten önce Charles Darwin’in adı anılmalıdır.[12]

Marx ve Engels’in Darwin’in teorisini "komünizmin doğa bilimleri açısından temeli" saydıklarını, birbirlerine yazdıkları mektuplardan anlıyoruz. Engels, Darwin’den de etkilenerek yazdığı Doğanın Diyalektiği kitabında Darwin’e övüyor ve "Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü" adlı bölümde evrim teorisine kendince katkıda bulunmaya çalışıyordu.

Dahası Engels, Darwin’i, Marx ile eş tutacak şekilde övüyor ve "Darwin nasıl organik doğadaki evrim yasasını keşfettiyse, Marx da insanoğlunun tarihindeki evrim yasasını keşfetti" diyordu.[13] Marksizm-Darwinizm ilişkisi bugün herkesin kabul ettiği çok açık gerçektir. Karl Marx’ın yaşamını anlatan kitaplarda bile bu bağlantıyı görmek mümkündür:

Darwinizm, Marksist felsefeyi destekleyen, gerçekliğini kanıtlayan ve geliştiren bir dizi gerçeği takdim etti. Darwinist evrimci fikirlerin yayılması, toplumda bir bütün olarak Marksist düşüncelerin emekçi halk tarafından kavranılması için elverişli zemin yarattı… Marx, Engels ve Lenin, Darwin’in düşüncelerine büyük değer verdiler ve bunların taşıdığı büyük bilimsel öneme işaret ettiler, böylelikle bu düşüncelerin yaygınlaşmasına hız kazandırdılar.[14]

Devam Edecek...

Kaynaklar:
5. Henry Morris, The Long War Against God: The History and the Impact of the Creation, Evolution, Conflict, 8.baskı, Michigan: Baker Book House, Mart 1996, s. 81
6. http://www.fixedearth.com/hlsm.html
7. Max Nordau, The Philosophy and Morals of War, North American Review 169 (1889):794 cited in hofstadter, social darwinism, s.171)
8. Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology and the Social Scene, Philadelphia; the University of Pennsylvania Press, 1959, s.527
9. Marx ve Engels, Mektuplar, s. 426
10. Marks Engels, Mektuplar, cilt 2, s.126
11. Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology, and the Social Scene (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1959), ss. 85-87.
12. Engels, Ütopik Sosyalizm-Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, 1990, s.85)
13. Gertrude Himmelfarb, Darwin and the Darwinian Revolution, London: Chatto & Windus, 1959, s. 348
14. Karl Marx Biyografi, Öncü Yayınevi, s. 368

19. yüzyılda Charles Darwin canlılığın yaratılmadığı, rastlantılarla oluştuğu ve insanın hayvanlarla ortak bir atadan evrimsel bir süreçle meydana gelmiş gelişmiş bir organizma olduğu aldatmacasıyla ortaya çıkmıştı. O dönemde insanların birçoğu bu iddianın sonuçlarını tahmin edememişti. Ancak 20. yüzyılda bu iddianın sonuçları çok acı deneyimlerle yaşandı. İnsanların gelişmiş birer hayvan olduğunu düşünenler, zayıf olanları ezerek yükselmekten, hasta ve güçsüz olanları bir şekilde ortadan kaldırmaktan, farklı ve aşağı gördükleri ırkları yok etmek için katliamlar yapmaktan çekinmediler.

Ancak Darwinizm ve materyalist ideoloji hakkında bilgi sahibi olmayan insanlar, Darwinizm’in tehlikesinin de farkına varamayabilirler. Evrim teorisinin sosyal ve ahlaki yönden getirdiği büyük felaketleri bilmedikleri için de, Darwinizm’le yapılan fikir mücadelesinin ne kadar hayati olduğunu anlayamabilirler. Oysa Allah’ın varlığını ve insanların Allah’a karşı sorumlu olduğu gerçeğini reddeden Darwinizm, insanlara kör rastlantılar sonucu evrimleşerek gelişmiş sözde bir tür hayvan oldukları telkinlerini yapmış ve büyük yıkımlara zemin hazırlamıştır. Darwinizm için hayat bir mücadele alanıdır ve zayıflar ezilmeye mahkum bireylerdir. Böylece yalnızca güçlüler hayatta kalacaktır. Darwinizm’le bilimsel mücadele çok önemli ve çok acildir. Bu mücadele gereklidir, önemlidir ve evet bir hedef göstermedir! Ancak bu mücadele bazı kişilerin anladığı anlamda " bomba patlatmak", "kan dökmek" ya da "kılıç sallamak " gibi Kur’an ahlakına tamamen aykırı bir yolla olmayacaktır. Çözüm, Darwinizm’i kendi silahıyla yenmektir: BİLİM ile.

Yapılacak fikir mücadelesinin önemini anlamak isteyen kişi, bu teorinin iddialarını, kökenlerini ve 150 yıldır insanlığa getirdiği büyük yıkımı incelemelidir.

Darwinizm en başta ateizme destek olmuş bir teoridir. Önce İngiltere’de ve sonra tüm Avrupa ve Amerika’da ateizme sağladığı destek, Prof. Alister Mc Grath tarafından şöyle ifade edilir:

"Charles Darwin’in evrim teorisinin, Viktorya İngilteresi’nde için için hareketlenmeye başlayan inanç krizini alevlendirdiği tartışılmaz bir gerçektir. Batı dünyasını ateizme yönelttiği iddia edilecek bir teori varsa, o da hiç kuşkusuz Charles Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında ortaya koyduğu teoridir... "[1]

Toplumda başta gençler arasında olmak üzere ahlaki dejenerasyonun ve suç oranlarının artmasının ardında yatan gerçek, Darwinizm’in telkinleridir. Gençlere sözde değersiz ve amaçsız bir hayvan türü oldukları ve çatışmanın yaşam kanunu olduğu telkin edilip, daha sonra da "ne olacak bu gençliğin hali?" sorusunu sormak samimiyetsizliktir. Dejenerasyonun çözümü Darwinist telkinlere son vermek, Darwinizm’in fikren etkisiz hale getirilmesi ve Kur’an ahlakının anlatılması ile mümkündür.

20. yüzyılda yaşanan savaşlara, çatışmalara, anarşik olaylara baktığımızda kaynağında hep Darwinizm’i görürüz.

Darwinizm ve Hitler

Hitler, Almanların asli unsurunu oluşturan ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna inanıyordu. Bu ırkın, bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Irkçı görüşlerine bulduğu sözde bilimsel dayanak ise evrim teorisiydi. Kitabı Kavgam’ın adını koyarken, Darwin’in doğada bulunduğunu iddia ettiği "yaşam mücadelesi" yanılgısından esinlenmişti. Hitler de, tıpkı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüde görüyordu. Ve diyordu ki: "Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz ".[2]

1933’de, Nürnberg toplantısında " Yüksek ırkın aşağı ırkları idare ettiğini, bunun doğada görülen bir hak olduğunu ve tek mantıklı gerçek olduğunu " ileri sürdü.[3] Ari ırkın üstünlüğüne inanan Hitler, bu üstünlüğün tabiat tarafından verildiğine inanıyordu. Nazi hareketinin asıl hedefi de buydu. Öncelikle yapılması gereken, aşağı ırkları, üstün ırk olduğuna inandıkları Aryan ırkından ayırmaktı. Naziler bu aşamada, Darwinizm’i uygulamaya geçirdiler ve yine Darwinizm’den kaynaklanan "öjeni teorisi"yürürlüğe kondu.

Darwinizm ve Öjeni Katliamı

Öjeni kuramı, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına geliyordu ve 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplamıştı. Bu sapkın öğretiye göre, sağlıklı hayvanların çiftleştirilmesiyle iyi hayvan cinsleri elde edildiği gibi, bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi. Öjeni teorisini ortaya atan kişiler de yine Darwinistlerdi. İngiltere’deki öjeni akımının başında C. Darwin’in kuzeni Francis Galton ve oğlu Leonard Darwin vardı. Öjeni, Darwinizm’in doğal bir sonucuydu. Bu gerçek, öjeniyi savunan yayınlarda vurgulanıyor, "Öjeni, insanın kendi evrimini kendisinin yönlendirmesidir" deniyordu.

Almanya’da öjeniyi ilk benimseyen ve yaygınlaştıran kişi, evrimci biyolog Earnst Haeckel oldu. Şu bildiğimiz Haeckel; evrime delil olması için insanın sahte embriyo çizimleri yapıp, sahtekarlığı ortaya çıktığında da itiraf eden Haeckel. Haeckel, Darwin’in yakın bir dostuydu. Yeni doğan sakat bebeklerin öldürülmesini, böylece toplumun evriminin hızlandırılmasını öneriyordu. Hatta ona göre cüzzamlılar, kanserliler ve akıl hastaları da öldürülmeliydi; çünkü bu kişiler topluma yük olacak ve evrimi yavaşlatacaklardı. Haeckel 1919’da öldü ancak fikirlerini miras alan Naziler, iktidara geldikten sonra, resmi bir öjeni politikası başlattılar. Hitler, bu yeni politikası hakkında şu sözleri söylüyordu:

"Devlet için, zihin ve beden eğitiminin önemli bir yeri vardır, ancak insan seçimi de en az bunun kadar önemlidir. Devletin, genetik olarak hastalıklı veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun olmadıklarını deklare etme sorumluluğu vardır... Ve bu sorumluluğu hiçbir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını beklemeden acımasızca uygulamalıdır... 600 yıllık bir zaman dilimi boyunca vücudu sakat olan veya fiziksel olarak hasta olan kimselerin üremesini durdurmak... insan sağlığında bugün elde edilemeyen bir gelişim sağlayacaktır. Eğer ırkın en sağlıklı olan üyeleri planlı bir şekilde ürerlerse sonuçta bugün hala taşıdığımız hem ruhsal hem de bedensel açıdan bozuk tohumların olmadığı.... bir ırk oluşacaktır."[ 4]

Bu acımasız politika gereği, toplumdaki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve genetik hastalıkları olanlar, özel "sterilizasyon merkezleri"nde toplandılar. Bir süre sonra evrimsel ilerleyişini bozan asalaklar gözüyle bakılan bu insanlar, Hitler’den gelen gizli bir talimatla öldürüldüler.

Devam Edecek...

Kaynaklar
1. Alister McGrath, The Twilight Of Atheism, s. 98
2. Carl Cohen, Communism, Fascism and Democracy, New York: Random House Publishing, 1967, ss.408-409
3. www.trueorigin.org/holocaust.ht
4. Adolf Hitler, Mein Kampf, München: Verlag Franz Eher Nachfolger, 1993, s. 44, 447-448; A.E. Wilder Smith, Man’s Origin, Man’s Destiny, The Word For Today Publishing 1993, s. 163, 164

http://evrimteorisi.info sitesinden alıntılar yapılmıştır.

Şeytanın mantığıyla hareket eden deccal, bozgunculuk çıkararak, huzur ve düzeni bozarak, barışı engelleyerek faaliyettedir. Tüm dünyada şiddet, terör ve anarşiyi körükleyerek görevine devam etmektedir. Nedensiz başlayan ve süren savaşlar, yine belli bir nedeni olmaksızın yaşanan iç çatışmalar, masum insanların ölümüyle sonuçlanan terörist saldırılar ve günlük yaşamdaki bireysel şiddet; bunların tümü son dönemde Deccal’in sayısını artırdığı bozgunculuk örnekleridir.

Deccal’in fikir sistemi ve kurduğu tuzaklar, insanları Allah’ın yolundan engellemek için kurulmuş özel yöntemlerdir. Peygamberimiz’in (sav) de hadislerinde dikkat çektiği Deccal’in tuzaklarının büyüklüğü ve fitnesi, samimi müminler dışında, neredeyse tüm insanlığı içine alabilecek boyuttadır. Bugün tüm dünyada yaşanan ahlâki dejenerasyon ve karmaşa ortamı, bu fitnenin boyutlarını gösterir.

Peki Deccal böylesine yoğun faaliyet halinde iken Müslümanlar, dünyayı etkisi altına alan bu mücadelenin neresinde?

Allah, samimi müminleri yeryüzünde varis kıldığını haber verir ve "İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. (Mü’minun Suresi, 10) ayetiyle müjdelerken, Müslümanlar bu müjdeyle müjdelenenlerden olmak için ne kadar gayret ediyorlar?

Allah, İslam’ın hakimiyetini ve Kendi nurunu tamamlayacağını, "Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9) ayetiyle vaad ederken, bunu gerçekleştirmek için Müslümanlar ne kadar çaba içerisinde?

Kur’an’da, "Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82) buyrulurken, Müslümanlar Allah’ın dinine ne kadar yardım ediyorlar?

Peygamberimiz’in(sav) hadislerinde ve İslam alimlerinin yorumlarında bildirildiğine göre, İslam ahlakının hakimiyetinin en önemli aşamalarından biri İttihad-ı İslam’ın yani İslam dünyasının birliğinin sağlanmasıdır.

Ahir zaman ve Kur’an ahlakının dünya hakimiyetini kitaplarında sıklıkla konu eden Bediüzzaman, İslam Birliği kurulması üzerinde önemle durur. Bediüzzaman, İslam Birliği’nin kurulmasını ve İslam ahlakının dünyaya hakim olmasını, İslam dünyasının büyük bir bayramı olarak niteler. Bediüzzaman bu konuyla ilgili olarak şu sözleri söyler:

Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam’dır (İslam Birliği’dir) (Hutbe-i Şamiye, s. 90) .

... İnşaAllah, alem-i İslamın (İslam aleminin) da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i islamiyenin (İslam cumhuriyetlerinin birleşmesinin) kudsi kanun-u esasiyelerinin (kutsal kanunlarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’an-ı Hakim, istikbale tam hakim olup beşeriyete (insanlığa) tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var. (Emirdağ Lahikası-ll, s. 76)

Kur’an, katıksızca iman edenlerin yeryüzüne mirasçı kılınacaklarını "Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 32-33) ayetleriyle haber verir.

Müslümanlar’ın, namaz, oruç gibi ibadetleri farz kabul edip, "Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın... (Al-i İmran Suresi, 103) ayeti gibi birliği emreden ayetleri göz ardı etmesi ne büyük yanılgıdır. Hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hakim kılmak için birleşmek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmek tüm Müslümanlar üzerine farzdır. Bir Müslüman, İslam ahlakının dünya hakimiyetini istemez ve bunu ütopya olarak görebilir mi? Allah bu dini, Kitabı, Peygamberini(sav) hakim olsun diye göndermişken, İslam birliğinden yana olmayan kişi, Müslümanlardan yana olur mu? Müslümanların bunu dile getirmemeleri ve arzu etmemeleri büyük yanılgı değil midir?

Bediüzzaman, bu konuda özür beyan edenlere de “bu özrünüz kabul değil” der ve şöyle devam eder: “Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve İttihad-ı İslam ile milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. İşte, seyyie böyle binlerce çıktığı gibi, bu zamanda hasene-yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik-yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana mânen fayda verebilir.” Yani İttihad-ı İslam’ı isteyen bir insanın, bu amaçla yaptığı herhangi bir faaliyetin, bütün İslam alemine fayda vereceğini söyler Bediüzzaman.

Verilecek zararın ise bütün İslam alemi için kayıp olacağını ilave eden Bediüzzaman, İslam aleminin bir bütün olduğunu söyler. "Onun için, neme lâzım deyip kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil!” diyerek Müslümanları uyarır.

Bediüzzaman, Müslüman alemini çok fazla çark ve dolapları bulunan bir fabrikaya benzetir ve o fabrikanın çarklarından birinin geri kalması halinde tüm fabrikanın duracağını, sonuç alınamayacağını tefekkür eder. Ve “Onun için, İttihad-ı İslâm’ın, İslam Birliği’nin tam zamanı gelmeye başlıyor.” der. “Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir” sözüyle de kişisel kusurlarla uğraşmanın vakit kaybı olacağına dikkat çeker.

Kur’an ahlâkının yeryüzü hakimiyeti, Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadi iken bazı Müslümanların bu konuda ümitsiz ve şevksiz olmaları hata olur. Ümitsizlik, insanın, din ahlâkını şevk içinde yaşamasını engelleyen en önemli unsurlardandır. Allah, inananlara hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamalarını, Kendisine dayanıp güvenmelerini emreder. Bediüzzaman, ümitsizliğin Müslümanlar üzerinde adeta öldürücü etkiye sahip olduğuna dikkat çeker:

"Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, “Herkes benim gibi berbattır” diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor."

"Yeis, ümmetlerin, milletlerin kanser gibi dehşetli bir hastalığıdır " der Bediüzzaman ve ümitsizliğin korkak, aşağı ve acizlerin tavrı ve bahaneleri olduğunu bildirir. Yeisi bırakan Arap milletlerinin, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerini haber verir."(Hutbe-i Şamiye)

Gözardı ederek, önemsemeyerek ya da ümitsizlik içinde; mazeret her ne olursa olsun "neme lâzım, başkası düşünsün" demek çok yanlıştır. Yalnızca bulunduğu coğrafyaya değil, tüm dünyaya aydınlık getirecek olan bu birliğin inşası için vicdanlı Müslümanlar birlikte hareket etmelidir. Büyük bir şevk ve heyecanla beklenen bu beraberlik için her Müslüman coşku ve çaba içinde olmalıdır.

Deccalin fitnesine karşı Allah’ın hoşnutluğu için birlikte saf bağlayarak hareket edildiğinde, zorluk ve sıkıntılar hep birlikte aşılacaktır. Deccalî/şeytanî sistem yerine Kur’an ahlakının tüm dünyaya yayılmasına vesile olacak bu büyük dayanışmanın, kuşkusuz ödülü de büyük olacaktır.

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ’yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Evrendeki mucize yaratılış örnekleri sayılamayacak kadar fazladır. Bizler bilimsel gelişmeler sonucunda hemen her gün yeni bir bilgiye ulaşıyoruz. Her araştırma sonucu açıklandığında, inanan insanlar Allah’a biraz daha yaklaştıklarını hissediyorlar; evrenin her milimetrekaresindeki ayetleri görüyorlar çünkü. Ayet yalnızca Kur’an surelerindeki bölümler değildir. Ayet, delil anlamına da gelir ve her mucizevi yaratılış delili, Allah’ın ayetidir.

Son astronomik bulgular, sistemdeki diğer gezegenlerin varlığının, Dünya’nın güvenliği ve yörüngesi için büyük önem taşıdığını göstermiştir. Jüpiter’in konumu da buna bir örnektir. Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya’nın dengesini sağlamaktadır. Astrofizik hesaplamalar, Jüpiter’in bulunduğu yörüngedeki varlığının, sistemdeki Dünya gibi diğer gezegenlerin yörüngelerinin istikrarlı olmasını sağladığını ortaya çıkarmıştır. Jüpiter’in Dünya’yı koruyucu ikinci bir işlevini ise, gezegen bilimci George Wetherill "Jüpiter Ne Kadar Özel" adlı bir makalede açıklar. [1]

" Jüpiter’in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve kuyruklu yıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu... Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı, şu anda biz de Güneş Sistemi’nin kökenini araştırmak için var olamazdık." [2]

Çok açıktır ki Güneş Sistemi’nin yapısı, insan için özel bir tasarıma sahiptir. Dünya’nın uzaydaki konumu, bu evrenin insan yaşamı için tasarlanmış olduğunu gösteren kanıtlar içermektedir. Bir başka deyişle, evreni Allah’ın yarattığı ve düzenlediği apaçık bir gerçektir.

Zaman ve mekanın sıfır olduğu bir noktadan evreni yaratan Allah, hızların, büyüklüklerin, ısıların ve mesafelerin yanı sıra, canlılık için en elverişli ortamı, tam da olması gerektiği gibi hazırlamıştır. O, Mahid’dir; yeryüzünü yarattıkları için yararlı ve elverişli olarak yaratandır.

Evrendeki bu denli hassas denge ve düzen, kuşkusuz bunların hiçbir aşamasında rastlantıların yerinin olamayacağının en önemli kanıtlarındandır. Her patlama düzensizlik getirirken, Big Bang dediğimiz patlamayla tüm evren büyük bir düzenle ortaya çıkmış ve canlılık için sayısız koşul özel olarak var olmuştur. Evren kaos, karmaşa ve tesadüflerin ürünü değildir. Günümüzde "ince/hassas ayar" (fine-tuning) kavramı ile ifade edilen bu koşullar, yeryüzünde canlılığın oldukça hassas bir dengeye bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

20. yüzyılın bilimsel bulguları, hem astrofizik hem de biyoloji alanlarında, evrenin ve canlıların yaratıldığını kanıtlar. Bir yandan Darwinizm’in tezleri birer birer çökerken, diğer yandan da evrenin yoktan yaratıldığını gösteren Big Bang teorisi, dünyada kusursuz bir tasarım ve "hassas ayar"ın varlığını gösteren bulgular, materyalizmin aldatmacalarını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Canlılığın oluşması için gerekli olan koşullara baktığımızda, yalnızca Dünya’nın böylesine özel bir ortama sahip olduğunu görürüz. Yaşam için elverişli olan bu ortamı sağlamak için tüm koşullar aynı anda, kesintisiz olarak gerçekleşmektedir. Evrende yaklaşık 300 milyar galaksi ve her birinde milyarlarca yıldız ve gezegen olduğu düşündüğümüzde, Dünya’nın farklı durumunu ve önemini daha iyi anlayabiliriz.

Ancak kimi insanlar, kendi bedenlerinden uzayın derinliklerine, bitki ve hayvanlardan denizlerin derinliklerine kadar tüm varlıklardaki sistemleri, ön yargısız bir biçimde düşünemediklerinden kavrayamazlar. Vicdanı kabul ettiği halde, birçok insan -bilim adamı da olsa- büyüklenme nedeniyle direnir, Allah’ı ve kusursuz yaratmasını inkar eder. Düşünen insanlar için ise yaratılmış her şey, üstün güç ve sonsuz akıl sahibi Allah’ı tanıtan birer ayettir...

Aklını kullanabilen her insan, evrende herşeyin bir amaçla yaratıldığını, "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır..." (Sad Suresi, 27) ayetiyle bildirildiği gibi Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan her şeyi yaratmış ve düzenlemiş olduğu gerçeğini görebilir.

[1] http://www.evrimteorisi.info

[2] G. W. Wetherill, "How Special is Jupiter?", Nature, vol. 373, 1995, s.470

Tüm dünyada Müslümanların akıtılan kanlarının, zulüm görmelerinin en önemli nedeni Müslümanların parçalanmışlığıdır. Gazze’ye yardım götürmek üzere Türkiye’den yola çıkan Mavi Marmara gemisinin 31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail ordusu tarafından aşırı güç ve şiddet kullanılarak durdurulması, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Ancak bu katliamların, bu acıların hiçbiri yeni değildir. Özellikle son dönemde yaşanan olaylar, İslam dünyasının birlik olarak manevi bir lider önderliğinde hareket etmesine, tüm dünyanın huzur ve barışı için büyük bir ihtiyaç olduğunu göstermiştir.

Bugün artık ‘Hamiyet-i İslamiye feveran etmiştir. (İslam’a hizmet duyguları taşmıştır.) Bediüzzaman bu konuda şu sözleri söyler: “Böyle bir cemaat-ı azime (Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in soyundan gelen büyük seyyidler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (harekete geçirecek) ve uyandıracak hadisat-ı azime (büyük olaylar) vücuda geliyor.” Bediüzzaman, işte bu olayların büyük kuvvetteki büyük koruma hissinin feveran etmesine sebep olacağını söyler.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 473)

Bediüzzaman bu sözleriyle, yaşadığımız dönemde, Müslümanları şevklendirecek, onların imanlarını ve İslam’ı koruma duygularını artıracak, Kur’an ahlakını yaygınlaştırmak için mücadele etme azimlerini harekete geçirecek büyük olayların meydana geleceğini Resulullah’ın (sav) hadisleri ışığında haber verir. İçinde bulunduğumuz dönem Türk İslam aleminin birlik olmasına, bir ve bütün olarak hareket etmesine en çok ihtiyaç duyulan dönemdir.

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73) ayeti hükmü gereği Müslümanların birlik olması şarttır. Müslüman alemi Allah’ın bu buyruğuna uyup birlik oluşturmadığı sürece son olarak Mavi Marmara gemisinde yaşanan olayların ve acıların süreceği açıktır. (Doğrusunu Rabb’im bilir.)

Dünyanın dört yanında yaşanan acıların, katliamların, sıkıntıların ve çilelerin hiçbiri yeni değildir. Müslümanlar hemen hemen yüzyıldır baskı altında yaşamaktadırlar.

Bugün, Doğu Türkistan’daki Müslüman kardeşlerimiz yaklaşık 60 yıldır işkence görmekte ve akıl almaz baskılar yaşamaktadırlar.

Filistin’de Müslüman kardeşlerimiz yarım yüzyıldan fazla süredir öldürülmekte ve topraklarında sürgünü yaşamaktadırlar.

Irak’tan gelen ölüm haberleri sürmekte, Kerkük’te ölüm korkusuyla yaşanmaktadır.

Kırım’da Müslümanlar zorluk ve sıkıntılar altında yaşamakta, Afganistan’dan her gün Müslümanların ölüm haberleri gelmekte, Pakistan’da binlerce Müslüman zor koşullarda mülteci konumunda yaşamlarını sürdürmektedirler.

Daha dün Bosnalı Müslümanlar dünyanın gözü önünde acımasızca soykırıma tabi tutulmuşlardır.

Ayrıca dünyanın çeşitli ülkelerinde hapishaneler, düşünce ve inançları nedeniyle tutuklu olan Müslümanlarla doludur.

Dünyanın farklı bölgelerinde Müslümanlara büyük acılar yaşatan deccalî fitnenin son bulması, sadece Müslüman aleminde değil tüm dünyada barışın sağlanması ancak Türk İslam Birliği’nin kurulmasıyla mümkündür. Bu acil durum göz önündeyken, bu birliğin kurulmasının imkansız olduğunu düşünenler, bu birlik için çaba göstermeyenler, yapılan çalışmaları desteklemeyenler büyük vebal altına girerler. Unutmayalım ki zulme rıza göstermek de zulümdür. Fiili çaba içerisinde olamayan Müslüman, bu birliğin kurulması için dua edebilir. Aksi halde akan kandan, yıkılan evden, açlık ve yokluk içinde yaşayan ya da şehit olan her insandan sorumlu olur.

İnsanlar Allah’a itaat etmediklerinde sürekli bozgun olur ve sürekli ezilirler. Özellikle son dönemlerde Müslümanlar sürekli ezilmekteler; çünkü darmadağınıktırlar ve bu dağınıklığı makul görmektedirler.

Allah uyuyan Müslüman alemini zorluk vererek böyle uyandırır. Diğer ülkelerdeki kardeşlerinin yaşadığı acıları görmezden gelen, kendi işine gücüne bakan, bencillik eden Müslümanları Allah, bu şekilde daldıkları uykudan uyandırır. Müslümanların eza göreceklerini bildirir Allah. Nedeni de bölünmeleri, parçalanmalarıdır. Allah intikam alıcıdır; uyuyan kullarını -adeta silkelercesine- yoğun uykudan uyandırır, ayağa kaldırır. Allah’ın uyandırmada kullandığı yöntemlerden biri de budur. İsabet eden bela/musibet sonucunda insanlar doğru yola gelir, hidayet bulur, ıslah olurlar. Allah ıslah etmeyi bilir; O Cebbar sıfatıyla ıslah eder.

Türk İslam Birliği’nin kurulması Allah’ın Kuran’da gösterdiği, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde detaylarıyla anlattığı çözümdür. Deccaliyetin tüm dünyaya yaydığı zehrin panzehiri bu birlik olacaktır. Rahmani ve Allah’ın ahlakına dayalı nur bir sistem olan Türk İslam Birliği, tüm Müslümanların duası olmalıdır. “Kahrolsun ...” ve benzeri sloganlarla bir yere varılamaz. Müslümanlar Kur’an’a göre hareket etmelidir. Kitabımız neyi emrediyorsa, Peygamberimizin (s.a.v.)’ın sünneti neyse, onu uygulamamız gereklidir.

Dileğimiz, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…”( Al-i İmran Suresi, 103) hükmü gereği bir araya gelerek Türk İslam Birliği’nin kurulması, tüm dünyanın huzur ve güvenliğe kavuşmasıdır. Kur’an, Müslümanların bu sorumluluğunu şöyle bildirir:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd etmiyorsunuz (çaba harcamıyorsunuz)?” (Nisa Suresi, 75)

Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar. (Ra’d Suresi, 21)

Allah korkusu, Allah’a aşkla bağlı insanın hissettiği korkudur. Allah’ın hoşnutluğundan mahrum kalmaktan korkmaktır... Seven insan sevdiğini gücendirmekten, onun sevgisinin yok olmasından çekinir. Allah korkusu böyle bir korkudur ancak çok daha şiddetlidir. İnsan Allah’tan korktuğunda O’nun buyruklarına çok titiz olur, en çok O’nu sever ve en çok O’na saygı duyar.

İman eden insanın, kalbindeki Allah korkusu nedeniyle içi içine sığmaz; Rabb’inin rızasını kazanmanın, yaşadığı güzel ahlâkın, nimet ve güzelliklere sahip olmanın, İslam’ın dünyadaki yükselişini görmenin verdiği mutluluklar… Ancak hepsinden önemlisi Allah’ın varlığının, sonsuz gücünün kontrolünde olmanın, O’na yakın olmanın mutluluğudur.

Mümin, yarattığı muhteşem sistemler karşısında Allah’ın haşyetini, Allah’ın büyüklüğünü tefekkür eder; heyecan ve sevinç duyar. Sürekli mutludur mümin; duyduğu korku nedeniyle dehşeti yaşamaz. Müminin Allah korkusu, ona ızdırap veren bir duygu değildir. Mümin ahirette cehennemin kenarına getirildiğinde de yine Allah’tan korkar ancak bu, sevgi ve coşkuyla dolu bir korkudur. Genelde bilinen anlamda bir korku değildir.

Örneğin üzerine silah doğrultulan ve çaresiz kalan insan dehşetle korkar. Müminin hissettiği bu tarz bir korku değildir; bu, yoğun bir şekilde saygı içeren bir korkudur. Bu duygu, Allah’a itaat, Allah’ı sevmek ve O’na güvenmekle birlikte yaşanır. Dolayısıyla Allah korkusunda acı, ızdırap ve dehşet yoktur. Allah korkusunu dünyevi korkulara benzetmek, bu duyguyu yanlış anlamaktır. İnsan, Allah’ı aşkla sever ve O’na güvenirken, ızdırap duyacak şekilde korkmaz.

Yüce Allah Kur’an’da, müminler hakkında “derin bir saygıyla Allah’tan korkarlar ” buyurur. Bu, örneğin vahşi bir hayvanın saldırısıyla karşı karşıya kalan ya da alevlerin arasında kalarak çıkış yolu bulamayan insanın yaşadığı dehşetli korkuyla asla kıyaslanmaz. Allah korkusunun nedeni Allah sevgisidir. Allah’ın yarattığı her şeye karşı aşk ve tutkuyu yaşatma amaçlıdır. Aşkın ve tutkunun kökeninde Allah korkusu vardır.

Mümin, Allah’ı gazaplandırmaktan korkar, Allah’a karşı saygıda kusur etmekten korkar. Başta, kendisinden uzaklaşmasını istemez; sevdiği kulları arasında olmak ister. Rabb’ine aşık mümin için Allah’tan uzak kalmak büyük bir ızdıraptır. “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) ayetinden öğüt alır mümin. Çünkü Rabb’inin darılması cehennem ateşinin vereceği azaptan daha şiddetlidir. Dolayısıyla mümin bundan çok çekinir. Allah, her samimi müminin sevgilisidir. O’nu darıltmak, Allah’ın ona karşı olan sevgisini yitirdiğini bilmek çok büyük bir azaptır, acıdır. İşte mümin bundan kaçınır; yani Allah korkusunun kökeni budur.

Allah korkusu, bildiğimiz ve anladığımız anlamda bir korku olsaydı, gerçekten inançlı bir insanın bütün sağlığının bozulması gerekirdi. Böyle bir korku hisseden bir insan ne yemek yiyebilir, ne uyuyabilir, ne de kişinin konuşacak gücü kalırdı. Yalnızca Rabb’inin rızası için yaşayan takva sahibi bir müminin, ızdırap ve acıdan müthiş bir gerilim hissedip acı içerisinde ölmesi gerekirdi. Dolayısıyla kastedilen bu değildir. Rabb’ine içi titreyerek aşk ve korku duyan mümin, aksine, son derece neşeli, canlı, şevkli ve hayat dolu bir ruh haline sahiptir. Dahası Rabb’inden korkana başka korku yoktur.

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)

C. Darwin Darwinistler’i Uyarıyor; Şşşşş... Boşa yaygara yapmayın arkadaşlar. Benim gibi itiraf edin ve bilime kaybettirdiğiniz yıllar ve yüzyıllardır insanlığa verdiğiniz zarar için özür dileyin!

Bakın ben yıllar önce ara-geçiş formlarına ait fosiller bulunmadığı takdirde teorimin çökeceğini söylemiştim. Aradan geçen 150 küsur yıl boyunca sizler tek bir ara-geçiş formu ortaya çıkaramadınız. Ama yaratılışı kanıtlayan 300 milyon fosil var. Oysa evrimin gerçekleştiğini söyleyebilmemiz için 300 milyondan kat kat fazla fosil olmalıydı. Hadi arkadaşlar siz de benim gibi itiraf edin artık:

"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu, benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır." (Charles Darwin, The Origin of Species, s.172-280)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors