’İmana zulüm karıştırmak’ insanın, Allah’ın büyüklüğünü, gücünü kavramasına, dünyada ve ahirette gerçek mutluluğu ve kurtuluşu için hak dine uyması gerektiğini bilmesine rağmen, din dışı ahlâk özelliklerinden kopamamasıdır.

Bu kişiler imanı yaşarlar ancak nefsani istekleriyle/çıkarlarıyla çelişen durumlarda ya da zorluk zamanlarında, Kur’anî davranışlar yerine din dışı tavırlar sergilerler.

"Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?" (Maide Suresi, 50)

Söz ettiğimiz kimseler, Allah’ın buyruklarını yerine getirir, mümin davranışları gösterebilirler. Ancak bazı konularda yaptıkları davranışın Kur’an ahlâkına aykırı olduğunu düşünemezler ya da düşünmek istemezler.

Örneğin, ölümün Allah’ın takdiri olduğunu ve her olay gibi ölümü de Allah’ın hayırla yarattığını her inanan insan bilir. Bu nedenle kişi, ölen bir yakınının sonsuz yaşamına başladığını düşünür ve eğer yakını müminse cennete gideceğini umut eder, mutlu olur. Dolayısıyla mümin, Allah’ın takdirinden hoşnut olur. Ancak birçok insan bu gerçeği bilmesine rağmen, ölüm karşısında aşırı tepkiler verir. Hatta Kur’an ahlâkına uygun olmayan sözler söyler. Bu davranışları gösteren kişilerin, Allah’ın beğendiği Kuran ahlâkından uzak oldukları açıktır.

Kur’an’da müjdelenen sonsuz cenneti isteyen her insanın, dine uygun olmayan ahlâk özelliklerinden arınması ve bunun yerine Kur’an’a uygun yaşaması gereklidir. Samimi iman eden her insan, Kur’an ayetlerinde bildirilen ahlâka ters davranış ve düşüncelerden sıyrılmalıdır. Kur’an ile haber verilen gerçekleri yalnızca bilmek yeterli değildir; hissetmek ve yaşamak önemlidir. Allah, insanın içindeki gizlinin gizlisini bilir; samimiyetsizlikleri de görür. İnsan Allah aşkını ve korkusunu içinde hissetmeli, olumsuz davranışlarından kendini kurtarmalıdır. Aksi takdirde gerçek anlamda iman etmemiş olacaktır.

"İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2–3) ayetiyle bildirildiği üzere kuluna şahdamarından daha yakın olan Rabb’i, içindekini ondan daha iyi bilir.

İnsan, belirli ibadetleri yerine getirdiği için kendisini yeterli görerek, eksiklerini göz ardı etmemelidir. Yüce Allah, her an insanın kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremeyeceği bir azap verebilir. Herkes ölecek ve yapıp ettiklerinden sorgulanacaktır. İnsan iman ederek, salih amellerde bulunmalı, Allah’ın sınırları içinde yaşamalıdır. O zaman ahirette en güzel karşılığı alacağını düşünür, içten umut eder.

İmanını zulümle karıştırmayan insanın dünyada alacağı karşılık da çok güzeldir. Allah’ın sınamak için yarattığı olaylar karşısında Rabb’inden hoşnut olmak, sabır ve tevekkülü yaşamak; imanı zulümden arındırmaktır. Yaşadığı olaylardaki hayır ve hikmetleri düşünmek, sonsuz akla sahip olan Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmak, insana gerçek mutluluğu getirecektir. Yaşanacak mutluluk ve güven ise, Allah’ın yalnızca samimi iman sahiplerine sunduğu büyük bir nimettir.

"İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir." (En’am Suresi, 82)

İçten O'na Yönelmek

5 Haz 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

İnanan insan, tüm varlığını Yüce Allah’a adamıştır, Allah için yaşar ve her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğunun bilincindedir. İzlediği her görüntüde Allah’ın sonsuz aklını, muhteşem sanatını ve gücünü takdir eder. Allah’ın Zatını görmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Ancak akıllı ve vicdanını kullanan bir insan, çevresindeki yaratılış örneklerine bakarak Allah’ın mutlak ve Yüce varlığını kavrayabilir. Allah’ın mutlak varlığına ilişkin deliller, görebilenler için tüm açıklığıyla gözler önündedir.

İnanan insanın en büyük korkusu ancak Kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegâne övülen Allah’ın sevgisini, rahmetini ve cennetini kaybetmektir. Yaşamındaki tek hedef Allah’ı hoşnut etmek olan mümin, her olayı Allah’a bağlar, her işinde Allah’a yönelip döner. Allah’a yönelmek, insanı tüm kötülüklerden arındıracak, insanın kalbine huzur ve güven indirecek ve ahirette kurtuluşa ermesine vesile olacak en önemli yollardan biridir.

Yüce Allah, "’Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın." (Rum Suresi, 31) ayetiyle inananlara gerçek imanın nasıl olması gerektiğini haber verir. Bir başka Kuran ayetindeki "… Bana ’gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana’dır, böylece Ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim." (Lokman Suresi, 15) ifadesiyle de, Rabbimiz doğru yolun, samimiyetle bu ahlakı yaşayan insanların yolu olduğunu hatırlatır.

Allah’a gönülden bağlanmak; her durum ve koşulda Rabb’imize iman etmekten, bağlılık ve sadakatten vazgeçmeyecek kadar çok sevmek ve O’na karşı içi titreyerek korku duymaktır. Allah’a bu şekilde gönülden bağlanan insan, O’nun hoşnut olmayacağı davranış sergilemekten şiddetle kaçınacak kadar büyük bir saygı duyar. Allah’a böyle güçlü bir inanç ile bağlı olan kişi, hem ibadetlerinde hem de Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek yaptığı diğer tüm işlerinde samimi ve içtendir. Bu samimi müminlerin ’Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanan kimseler’ (Hud Suresi, 23) oldukları bildirilir ve cennetle müjdelenirler.

Rabb’imiz insanları bütün ibadetlerinde samimiyet ve teslimiyete çağırır. Bir başka ayette ise Allah kendisine gönülden itaat eden kullarına ecirlerini iki kat vereceğini, “...sizden kim Allah’a ve Resûlü’ne gönülden - itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.” (Ahzab Suresi, 31) ayetiyle haber verir.

Müminlerin bu üstün ahlak özellikleri, Allah’ın kullarına müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği elçilerinde çok güzel örneklerle tecelli eder. Kur’an’da elçilerin gönülden Allah’a yönelen, O’nu birleyen itaatli insanlar oldukları pek çok ayette bildirilir.
"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 120)

"Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla. Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)

"Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi". (Sad Suresi, 30)

Bu ahlakı yaşayan müminler, Allah’a derin bir saygı gösterirler. Allah’ın yüceliğini ve gücünü gereği gibi takdir eder, O’na karşı derin bir sevgi, içli bir saygı ve korku duyarlar. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki küçük büyük hiçbir çıkar Rabbimiz’in rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir.

Allah Kendisi’ne teslim olan kullarının doğru yola iletileceğini “Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.” (Al-i İmran Suresi, 101) ayetiyle bildirir. İşte bu samimi kullar, “…Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi’ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13) ayetiyle müjdelenen, hidayete ererek gerçek kurtuluşa ulaşan kimselerdir.

Dünyadan geçmek muazzam güzel bir şeydir. İnsan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a yönelirse, o zaman kurtuluş bulur. Samimi mümin için arınıp Allah’a yönelmek önemlidir. İnsanın sürekli bunu kontrol edip kendini gözden geçirmesi ve “bugün nelerden arındım?” diye düşünmesi gerekir. “…İçten (Allah’a) yönelenden başkası öğüt alıp-düşünmez.” (Mümin Suresi, 13) ifadesiyle haber verildiği üzere içten Allah’a yönelenler öğüt alabileceklerdir.

Allah imanlı insanı dinç ve diri tutar. İman her derdin devasıdır. Kötü düşünceleri çıkarıp attığımızda çok rahatlarız. Bu gerçeklerin bilincinde olarak her an Allah’a yönelir, en büyük düşman olan şeytandan kurtulmak için Allah’a sığınırız. Samimiyetle Allah’a yönelen insan yaşadığı her şeyden ders alır, fıtratı yeniden aslına dönüşür ve en önemlisi Rabbi ona müjde verir:

Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. (Zümer Suresi, 17)

Allah’tan yüz çeviren ve şeytanın yoluna yönelen kişi ise, yardıma en çok ihtiyacı olduğu gün,-Allah’ın dilemesiyle- hiçbir yardımcı bulamayacaktır.

Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 54)

Sözün Güzeli

5 Haz 2011 In: Kur'an Ahlakı, İmani Konular, Tefekkür

Güzellikler, dostluklar, huzur ve güven özveri ister. İnsanlar kendi çıkarlarını düşünerek konuşur, çıkarlarını gözetir ve yalnızca kendi rahatlarını düşünürlerse, toplumda çatışma ve huzursuzluk olması kaçınılmazdır. Ancak Kuran ahlakını yaşayan ve Yüce Allah’ın sınırlarını koruyan müminler bu şekilde davranışlar göstermezler. Onlar Allah’ın Kuran’daki tavsiyesi gereği bağışlayıcı ve özverilidirler. Haksızlıkla karşı karşıya kaldıklarında dahi, insanların huzurunu sağlamak için “…insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir…” (Al-i imran Suresi, 134) ayetiyle haber verildiği üzere en güzel tavrı sergilerler.

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl Suresi, 125)

Güzel söz söylemek, Yüce Allah’ın insanlara verdiği çok önemli bir yükümlülüktür. Kur’an’da, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle…” (İsra Suresi, 53) ayetiyle Allah, insanlara güzel söz söylemelerini buyurur.

Samimi iman edenler yaşamları boyunca bir ibadet olarak güzel ahlakı anlatmakla, kendileri de yaşamak ve insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülüklerden sakındırmakla sorumludurlar. “Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirilen bu yükümlülükleri gereği, yakınlarını, ailelerini ve ulaşabildikleri herkesi Allah’ın dosdoğru yoluna, korkup sakınmaya ve güzel ahlakı yaşamaya çağırırlar.

Güzel bir yaşam isteyen insanın güzelliklere, iyilik isteyenin iyiliğe, doğruluk isteyen insanın da diğer insanları doğruya çağırması zorunludur. Bu çağrıyı yaparken bilinmesi gereken, güzel sözü insanlar üzerinde etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.

Sonsuz azaptan kurtulmanın yollarından biri de Kur’an ayetleriyle yapılan öğüt ve hatırlatmalardır. Bu nedenle Allah’a imana ve din ahlakına ilişkin yapılan her çağrıya icabet etmek her insanın kendi yararına olacaktır. Şu an dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın her biri için sonsuz azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Allah’ın sınırlarını korumaya çalışarak yaşayan insanın en önemli amaçlarından biri bu tehlikeden uzak kalma isteğidir.

Diğer taraftan insan, tehlikeden uzaklaşmak için bu kadar çabaladığı gibi, nimeti elde etmek için de çaba harcamalıdır. O halde kişinin, kendisini Allah’a çağıran her güzel söze uyması, bu azaptan kurtuluşu için yaşamsal önem taşımaktadır. İnsan, güzel söze uyduğu, uyarıları dikkate aldığı takdirde ise Yüce Allah’ın izniyle dünyada ve ahirette güzel bir yaşama kavuşabilecektir.

İnanan insanlar, Allah aşkıyla, sevgiyle bakmaları ve alçak gönüllü olmaları nedeniyle güler yüzlü ve güzel sözlü insanlardır. Yüce Allah, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (Isra Suresi, 53) ayetiyle iman edenlerin sahip olmaları gereken üslubu bildirmiştir. Bu nedenle müminlerin insanlara karşı da incitici, iğneleyici, alaycı, sert ve kınayıcı sözlerden şiddetle kaçınmaları gerekir.

Allah insana apaçık düşmanı işaret eder. Kötü söz söylendiğinde şeytan mutlu olur; çünkü güzel sözden hoşlanmaz. Rabbimiz ise güzel sözden hoşlanır, o halde O’nun rızasını gözeten insanın güzel söz söylemesi gerekir...

Güzel söz söylemek insanların kalplerini birbirine ısındırır ve aralarında dostluk ve güven oluşmasına neden olur. Kalbinde Allah aşkını taşıyan insan, etrafına da Allah aşkıyla bakar. Sözleriyle Allah’a olan yakınlığını ve sevgisini gösteren kişiye, çevresindekiler de sevgi ve saygı duyarlar. Bu durum müminlerin arasındaki sevgi ve bağlılığı pekiştirir. Rabbimiz müminlerin bu güzel davranışlarına karşılık olarak, onlara düşmanca bakanları dahi ‘sıcak bir dost’a çevirir. Kalpleri çeviren Allah, dilediği kişinin kalbini değiştirebilir.

İnanan insan karşısındaki mümine güzel söz söylemelidir. İnsanın buna ihtiyacı vardır. Aksi halde o kendine söyler; bu da onun nefsini kabartır, büyüklenmesine neden olur.

Yüce Allah’ın indirdiklerinin en güzeline uymak için her an yeni bir fırsattır. Yapamadıklarımız dolayısıyla kararsızlığa ya da ümitsizliğe düşmemeliyiz. Önemli olan geçmiş değil, yaşadığımız andır; vicdanımızın, doğrunun, güzelin ve hak olanın sözünü dinlemek, nefsimizin olumsuz telkinlerine karşı çıkmaktır.

Sözün güzel olanını söylemek inanan insan için rahatlık olur. Her güzel sözü O’na yükselen ve O’na yakınlığı artan insan Rabb’inin tecellisini üzerinde görebilecektir.

“Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (İbrahim Suresi, 24)

Kalpler Allah'ın Elindedir

5 Haz 2011 In: İmani Konular, Tefekkür

Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. (Enam Suresi, 110)


İnsan, Allah’ın kullarına mesajı olan Kur’an’ı bilmeden, onu yaşamadan, Rabb’ini gerçek anlamda tanıyamaz, dünyada varoluş amacını anlayamaz. Yaşamın, ölümün, ahiretin, cennet ve cehennemin gerçekliğini kavrayamaz. Canlı cansız trilyonlarca yaratılmışı kapsayan evrenin yaratılış hikmetlerini aklına dahi getirmez. Allah’ın kalbine iman yerleştirdiği insan tüm cevapları bulurken, gerçekleri göremeyen kişilerin ise, cevapları bir yana, bu önemli sorulardan bile haberleri yoktur.

Ancak Yüce Allah daha önce Kendisi’ne inanmayan, gaflet perdeleri nedeniyle gerçeklerden habersiz olan insanın kalbini çevirerek samimi bir duruma döndürebilir. Rabb’ine uzak, dine ilişkin olumsuz düşünceler içindeki insan olumlu düşünmeye, daha önce O’nun buyruklarını göz ardı etmekte iken bunları dikkatle uygulamaya başlar.
Allah’ın varlığının ve eşsiz yaratmasının kanıtlarının, katından rahmetiyle sunduğu güzelliklerin, korumasının, merhametinin farkında bile değilken, artık bunların bilincine varır. Adeta uykudan uyanmış gibi, sürekli Rabb’ini anmaya, şükretmeye başlar.

Çünkü, “Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.” (Hucurat Suresi, 7) ayetiyle haber verildiği üzere, Allah kulunun kalbine imanı sindirmiş, onu inkar ve isyandan çevirmiştir.

“Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur...” (Yunus Suresi, 100) hükmü gereği iman etmek ancak Allah’ın dilemesiyledir; dilediği anda da geri alabilir. Kalbi Allah’ın ayetlerine karşı yatışan ve yumuşayan insan, Allah’a teslim olur, samimi imanı kazanır.

İman etmeyenler ise çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah’ın varlığının apaçık kanıtlarından gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, inkarcıların kalpleri üzerinde kavramalarını engelleyen perde bulunmasıdır.

Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)

Bazen anlatılan gerçekleri kavrayamadıklarını inkar edenler kendileri de itiraf ederler. Kur’an’da bir kıssada Hz. Şuayb’a "…Senin söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz..." (Hud Suresi, 91) diyerek itirafta bulunan inkarcılar buna bir örnektir.

Kalbi üzerinde perde olan ve bu nedenle şuursuz yaşayan kişiyi ise Allah’ın dilemesi dışında doğru yola çevirmek mümkün değildir:

Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)

Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. (Muhammed Suresi, 16)

Allah, samimi olan, gönülden imanı dileyen ve Kendisi’ne yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı, Allah aşkını ve diğer müminlere karşı sevgiyi yerleştirir. Samimiyetsiz kimsenin de kalbini çevirerek, imandan geri döndürür. O dilediği kulunun kalbini dilediği anda çevirmeye gücü yetendir. O’nun çevirdiği kalbi tekrar geri döndürmeye ise güç yetirecek yoktur.

De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri ’çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da’ sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En’am Suresi, 46)

Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir. (Nahl Suresi, 108)

Yapmamız gereken, Rabb’imizle bağlantımızı kesintiye uğratmamak, Allah’ın sonsuz kudreti karşısında aczimizi görmek, ayaklarımızı sağlam kılıp kalbimize imanı raptedecek gücü vermesini istemek, için için dua etmektir.

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8)

Allah Kendisini Hatırlatır

5 Haz 2011 In: İmani Konular

Yüce Allah, insanların Kendisine yönelmeleri için çeşitli olaylar ve ortamlar yaratır; Kendisini hatırlatır. Yaşanan sıkıntı ve zorluklar da bu hatırlatmalardandır. Bir Kur’an ayetinde, "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar" (Tevbe Suresi, 126) şeklinde buyrulur. Bu zorlu zamanlar, içinde yaşadıkları gaflet halini fark etmeleri için insanlara tanınan büyük fırsatlardır. Çünkü Allah’tan yüz çevirerek yaşayan kişi, bu sıkıntı anlarında aczini anlar. Ardından vicdanının sesine kulak verdiğinde ise, hatalarını görür ve kendisini düzeltmeye gayret eder.

Bu, insana tanınan çok büyük bir fırsattır. Sürekli bencil tutkularını doyurma çabası içindeki nefsin, zor zamanlarda sesi pek duyulmaz olur; Allah’ın ilhamı olan vicdanın sesi ön plandadır. O anlarda kendisini Rabb’ine daha yakın hisseden insanın O’na içten yönelmesi kolaylaşır. Allah her şeye gücü yetendir, her şey Allah’tan gelir, tüm musibet ve belalar ancak O’nun dilemesiyle sona erecektir. İşte zor zamanlar, bu gerçeği kavrayan insan için tevbe etmeye ve Allah’a yönelmeye bir fırsattır. Allah Kuran’da bu samimi ruh haline kavuşan insanı şöyle haber verir:

Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki, siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmekteler iken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ’gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: "And olsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (Yunus Suresi, 22)
Ayetin devamında, Allah’tan başka yardım edecek bir güç olmadığını çaresiz kaldığında anlayan kişinin, sıkıntı sona erdiğinde ise gaflet içindeki yaşamına geri döndüğü haber verilir:

Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 23)

Doğal afetler, örneğin sel, deprem gibi felaketler insana acizliğini, hiçbir şeye güç yetiremediğini hatırlatır. İnsanı dehşetli korkuya sürükleyen bu olaylar Allah’ın sonsuz aklını ve üstün gücünü, ilmiyle her şeyi kuşattığını gösterir. İnsan korkulması gereken tek varlığın Allah olduğunun ve her an O’nun azabıyla karşılaşabileceğinin bilincine varır. Allah’tan yüz çevirmiş ve O’nun sınırlarını aşarak ömrünü geçiren insanın yaşadığı korku nedeniyle şuuru açılır ve kişi gerçekleri görmeye başlar. Ancak bu uyarı ve hatırlatmalardan gereken dersi çıkarmayan ve kesin bilgiyle iman etmeyen kişi biraz rahatladığında yeniden gaflet örtüsüne bürünür.

İnsanı zorlayan bu olaylar, Allah’ın katından bir rahmet olarak tanıdığı birer fırsattır. Allah bu uyarılarıyla sonsuz gücünü gösterir ve kulunun Kendisine yönelmesini sağlar. Sahip olunan bütün imkan ve özellikleri veren Allah’tır ve dilediği anda da hepsini geri alabilir. Yok olacak şeyler peşinde koşarak yaşanan dünya hayatının, ahiretteki sonsuz hayat yanında hiçbir değeri yoktur.

İnsanın, aklını örten uyuşukluktan kurtulabilmesi için mutlaka kendi başına bir musibet gelmesini beklememelidir. Çünkü insan çevresindekilerin yaşadığı zorlu olaylarla ya da başka bir yerde yaşanan doğal afetlerle de uyarılır. Bu uyarıları önemseyen kişi, aynı belanın kendi başına gelebileceğini, ona güç yetiremeyeceğini ve ne denli acz içinde olduğunu düşünür. Bu da Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edip, O’na yönelmesine sebep olur. Kuran’da da insanların okuyup ders çıkarması amacıyla, helak edilen birçok kavmin kıssaları anlatılır.

İnkarda direten bu kavimler hiç beklemedikleri anda azapla yakalanmış ve bir çoğu da yeryüzünden silinmiştir. Ne övünülen servetler, ne servetleri ile övünen insanlar, ne de hiç bitmeyeceklerini sandıkları yaşamları kalmıştır.

Biz, onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık; (şimdiyse) onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun? (Meryem Suresi, 98)

Yüce Allah verdiği bu örneklerle, dünyaya tutkuyla bağlı olanları uyarır. Bunlardan öğüt alabilenler, Allah’ın hiçbir olayı asla boşuna yaratmadığını, her an daha şiddetlilerini yaratmaya güç yetirdiğini anlayabilirler. Yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış olan dünyayı gerçek yurt edinenler, geçmişteki toplumların yaşadığı kayba uğrayabilirler. Öğüt alıp ders çıkaranlar kazançlı olacaklardır.

Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi?...(Secde Suresi, 26)

Çaresiz kalmış kişilerin durumlarına yalnızca üzülüp, acımak yerine, bunların aynı zamanda birer uyarı olduğunun farkına varmak önemlidir. İnsanların acizliklerini ve çaresizliklerini gösteren bu durumlar, gaflet perdelerinin aralanması için verilen yeni birer fırsattır. Zor anlar şuurlu müminler için ecre dönüşebilecek imtihan zamanlarıdır aynı zamanda. Zahiren kötü görüntülerle yüzleşme zamanında gösterilen tevekkül ve sabır, samimi müminler için kazanç olacaktır. Rabb’ine duyduğu aşkı kanıtlaması için tanınan bu fırsatları değerlendirerek, O’nun doğru yoluna yönelmek, umulur ki kurtuluşa ulaştırır…

Etrafınıza bir bakın…Görebildiğiniz yüzlerce canlı-cansız varlıktan başka göremediğiniz sayısız varlık vardır yeryüzünde..Gökyüzü, toprak, ağaçlar, çiçekler, insanlar ve diğer canlılar…Göremediğiniz diğer yerleri düşünürsek; dağlar, denizler, göller, milyarlarca insan ve hiç tanımadığınız milyonlarca çeşit canlı… Evrende ise; içinde yüz milyarlarca yıldız barındıran 300 milyar galaksi, her birinde yaklaşık 300 milyar yıldız, gezegenler, uydular, güneşler, kuyruklu yıldızlar ve diğer göremediğimiz sayısız gök cismini barındıran uçsuz bucaksız bir mekan…

Şimdi samimi olarak düşünürsek; tüm bu saydıklarımız neden ve nasıl var olmuştur? Mucizevi sistemlere sahip canlı ve cansız her şey, nasıl böyle kusursuz bir sistem içinde ve uyumla varlıklarını sürdürebilmektedir? Evrendeki bu muhteşem detaylara sahip olan canlılardaki -en başta da insandaki- üstün özelliklerin hikmeti nedir? Ve en önemlisi yeryüzündeki tek şuur sahibi varlık olan insanın yeryüzünde bulunuş amacı nedir?..

Son sorunun cevabı Rabbimiz’in tüm insanlığa kılavuz olarak indirdiği Kur’an’da haber verilir. İnsanın yeryüzünde bulunma amacı, kendisini yaratan ve nimetlerle rızıklandırarak yaşatan Allah’a kulluk ve ibadet etmesidir. Yüce Allah bunu, “…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirir.

İşte dünya, yukarıda saydığımız tüm detaylarıyla denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları, canlıları ile birlikte insanın bu kulluk görevini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için Allah’ın özel olarak yarattığı bir mekandır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın Rabbimizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için yaratılmıştır. Bunların yanı sıra insanın dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyada yaşadığı imtihanın birer parçasıdır.

Bu imtihan ortamında insan, her an Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek ve Allah’ın rızasına uygun davranmakla yükümlüdür. Bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınan, reddeden kişilerin ise, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kuran’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın bizlere verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır.

Buna rağmen çoğu insan garip bir duyarsızlık ve umursamazlık içindedir. Yaşamlarının gerçek amacını unutarak, farklı konularla ilgilenir ve bambaşka amaçlar edinirler. Dünya hayatına yönelik önemsiz bir konu için yıllarca çalışır çabalar, ama Allah’a karşı olan sorumluluklarını akıllarına bile getirmezler. Bu sorumsuzluklarının karşılığını ahirette azapla alacakları olasılığını hiç düşünmezler. Yeryüzünde bu gerçeklerden habersiz olduğunu söyleyebilecek bir kişi bile yoktur. Allah, Hz. Adem’den bu yana her dönemde insanlara Kendisini tanıtan, nasıl kulluk edeceklerini ve güzel ahlakı anlatan kitaplar indirmiş, uyarıcı elçiler göndermiştir. Bu nedenle insanlar, "biz bunlardan habersizdik" gibi bahaneler öne süremeyeceklerdir.

Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa Suresi, 165)

Allah’ın gönderdiği elçilerin, katından indirdiği kitapların yanı sıra, tarih boyunca pek çok imanlı insan diğer insanları Allah’ın dinine davet etmiştir. Dini tebliğ etmiş, çevresindeki insanlara cennet ve cehennemin varlığını hatırlatarak onları sorgulanacakları konusunda uyarıp korkutmuştur.

Tüm bunların yanı sıra insan etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemleri düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı olduğunu ve Yaratıcısına karşı sorumluluklarını hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.

Allah sonsuz merhamet sahibidir ve insanlara yaratılış amaçlarını, Kendisi’ne nasıl kulluk etmeleri gerektiğini birçok yolla haber vermektedir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanları hidayete yönelten Hadi sıfatının da bir tecellisidir.

Ancak buna rağmen çok sayıda insan gördükleri delilleri samimi bir bakış açısıyla ve vicdanlarıyla değerlendirmezler. Sonsuz yaşamda zarara uğramak olasılığına rağmen duyarsız ve umursuz davranışlar sergilerler.

Çevremize baktığımızda her an yoğun bir koşuşturmaca görürüz. Genç- yaşlı, kadın- erkek çoğu insan sanki ölümle hiç karşılaşmayacakmış gibi günlük işleriyle uğraşır. Kimi yoğun trafikte işine yetişmeye çalışır, kimi akşam gideceği davette giymek için kıyafet satın alma telaşında, kimi markette alışveriş yapar…

Tüm bunlar her insanın günlük yaşamındaki detaylardır ve normal davranışlardır. Ancak yanlış olan şudur; insanlar genellikle bunları gaflet içinde yaparlar. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden…

Bu kadar açık olan gerçeklere, Allah’ın karşısındaki acizliklerine rağmen neden insanlar böylesine duyarsızdırlar?

Allah’ın sayısız bunca kanıtına rağmen, nasıl gerçeklere gözlerini kapatabilmektedirler?

O gün Rabb’leri huzurunda tek başlarına sorgulanacaklarını nasıl düşünmemektedirler?

Yine o gün, sonsuz azabın kendilerini beklediğini anladıkları an yaşayacakları geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedirler?

Kuşkusuz bu, insanların gerçekleri anlayamamalarından değil, anlamazlıktan gelmelerinden doğmaktadır. Vicdanları doğruyu fısıldadığı halde, bu kişiler kendilerini kandırırlar; dünyaya olan bağlılıkları ve hırsları yüzünden görüşleri fludur. Birçoğu gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremezler.

Yüce Allah insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, “Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.”(İnsan Suresi,2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz ki büyük yanılgıdır.

Ey insan, ’üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? (İnfitar Suresi, 6)

Yüce Allah Kur’an’da sabredenleri sevdiğini haber verir. Bu sevgiyi kazanabilmek için, Allah’ın her olayı bir hikmet üzere ve müminler için hayırla yarattığının bilincinde olmak ve yaşananlar karşısında tevekküllü olmak gerekir. Mümin, tek güvenilir varlık olan Allah’a dayandığı için her konuda sabır gösterir, zorluklara boyun eğmez. Ve karşılığında da O’nun sevgisini kazanır. Samimi inanan insanın alabileceği en güzel karşılık Allah’ın sevgisini, hoşnutluğunu, rahmetini ve sonsuz cennetini kazanabilmektir. Bu güzellikler, dünyadaki hiçbir nimetle ya da zevkle kıyaslanamaz.

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Yüce Allah bir ayette, “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.” (Al-i İmran Suresi, 200) sözleriyle müminlerin bu ahlakı ve dolayısıyla sevgisini kazanmak için yarışmalarını buyurur.

Peygamberimiz (sav) söyle buyurur: “Müminin işi ne güzeldir! Allah onun hakkında ne hüküm uygularsa o mümin için hayır olur. Eğer ona iyilik dokunursa teşekkür eder, bu mümin için hayır olur. Ona bir zarar dokunursa sabreder, bu da onun için hayırdır.”

Kusursuz yaratılmış imtihan mekânı olan dünyadaki yaşam, Kur’an’da tavsiye edilen ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar için de aynı hızla geçmektedir. Bu kısacık yaşamda Rabbimiz’in imtihan için yarattığı olaylara sabır göstermeyen, isyan eden, kulluk ve ibadetlerinde kararlı olmayan kişi de belirlenen günde mutlaka ölümü tadacaktır. Allah’ın sınanmaları için yarattığı olaylara sabrederek, kaderlerine teslim olanlar, ahirette kurtuluşa ve eşsiz ağırlanma konağı olan cennete kavuşacaklardır. Dünya hayatında sabır değil, tahammülsüzlük gösteren, yaşadıkları zorluklardan sürekli şikâyet edenlerin ise, dünyadayken içinde yaşadıkları karanlık ahirette de sürecek, Allah onları nura çıkarmayacaktır.

Sabır toplumda zannedildiği gibi tahammül değildir; yaşananlar karşısında dişlerini sıkarak beklemek değildir. Sabır, zor zamanlarda Allah’ı hatırlamaktır. Allah’ın zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. Zorluk yaşamak, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, kulunu unutmadığının işaretidir. İsabet eden her zorluk, kulunu Allah’a yakınlaştırır. “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 153)

İnsana katından sayısız güzellik sunan Allah’ı hoşnut edebilmek için sabır göstermek muazzam güzeldir. Musibete sabretmek eziyet verici gibi görünse de, insan tevekkülü, teslimiyeti tam olarak yaşadığında acı değil, zevk duyar. Hayırla yaratılan olaylar karşısında üzülmek, sinirlenmek kadere saygısızlıktır. Yapılması gereken, ardındaki hikmetleri görmeye çalışmaktır.

O gün insan, dönüşü imkânsız bir pişmanlıkla “… Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık” (Mülk Suresi, 10) dememek için tüm güzelliklerin yolunu açan sabrı doruğunda yaşamalıdır.

Mümin, “Rabbin için sabret” (Müddessir Suresi, 7) ayeti gereği ömrü boyunca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak güzel bir sabırla sabreder. Rabbimiz de, bu samimiyetlerine karşılık onları ödüllendireceğini Kur’an’da müjdeler. Allah’ın vaadi haktır; sonsuz ödül yurdu cennetin kapıları samimi müminler için açılır ve melekler seslenirler:

Hangi Ses?

5 Haz 2011 In: Kur'an Ahlakı

İnsan, yaşadığı sıkıntı ve zorluk zamanlarında içinde iki farklı ses duyar. Bunlardan biri özveriyi, güzel ahlakı ve her zaman Allah’ın buyruklarına uygun davranmayı emreden vicdanının sesidir. Kişi bu sese kulak verdiğinde, her zaman Allah’ın hoşnut kalacağı tavrı gösterecek, sabır göstermeyi ve tevekkül etmeyi seçecektir. Duyduğu ikinci ses ise Kur’an’da Hz.Yusuf’un sözlerindeki gibi ‘ var gücüyle kötülüğü emreden’ nefsinin sesidir. Bu ses kişiye isyanı, bencilliği ve çirkin davranışları fısıldar. Bu ikinci sese uyanlar, çok büyük bir kayba uğrar ve nefsi sözcüsü olarak kullanan şeytanı kendilerine dost edinirler. Şeytan, insanları Allah’ın dosdoğru yolundan engellemek ister, insanı yanıltır ve kötü işlere sürükler. Bir zorlukla karşılaştığında insana her zaman için çıkarlarını düşündürür, özveriyi, merhameti çirkin ve zor gösterir.

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 168-169)

Şeytan, kıskançlığı ve büyüklenmesi nedeniyle Allah’a itaatsizlik ederek Hz. Adem’e secde etmemiş, kendinden aşağı gördüğü insanları Allah’ın yolundan saptırmaya and içmiştir. Kalplere sinsice kuruntular veren şeytan, insanları Allah’ın ve ahiretin varlığından kuşkuya düşürmeye çalışır, dünya hayatını insanlara süslü ve çekici gösterir. Gerçekte şeytan, vicdanın karşısındaki olumsuz güçlerin temsilcisidir.

Kişiye vicdanı her an doğruyu söylerken, şeytan hep yanlışı telkin eder. Ancak bunu sezdirmeden, sinsice yapar. Örneğin bir insanı, "sen zaten iyi bir insansın, Müslümansın, cennete gidersin” telkiniyle ibadet etmesine gerek olmadığına inandırmaya çalışır. Kişi, bunun şeytanın kasıtlı planı olduğunu anlamaz, kendi düşünceleri zanneder. Vicdanı insana her zaman gerçek dini yaşamasını söyler ancak şeytanın, nefsi aracılığıyla söyledikleri daha kolay geldiği için birçok kişi onun söylediklerine uyar.

Müminlerin zorluk ve sıkıntı durumlarında hemen vicdanlarına uymaları çok önem taşır. Çünkü önlerinde iki seçenek vardır; biri Allah’ın diğeri ise şeytanın ve onu izleyen taraftarlarının yoludur. Allah’ın yolu, vicdanlarına uyan samimi müminlerin yoludur. Diğerinde ise çıkarcılık, bencillik, ikiyüzlülük vardır; kısacası tüm kötü ahlâk özellikleri bu yoldadır.

Zorluk zamanlarında gösterilen sadakat üstün bir ahlâk özelliğidir. Musibetle karşılaşacak olurlarsa sadık ve güçlü olacaklarına dair yemin eden kimseler, zorluk anı geldiğinde yeminlerini unutur, kötü/çirkin davranışlar sergileyebilir, kin ve öfkeyle hareket edebilirler. Bir anda sabırsız, tevekkülsüz, isyankar davranabilirler. İşte bu zamanlar, nefsine ve vicdanına uyanların birbirlerinden ayrılacağı, kötü ahlâkın ortaya çıkacağı dönemlerdir.

Vicdanın, dünyada devam eden imtihandaki önemi burada karşımıza çıkar. Karşılaşılan her olayda hem vicdan hem de kötülüklerin kaynağı olan şeytanın sözcüsü nefis devrededir. Her ikisi de insanı kendi yoluna çağırır. Bu iki sesi ayırt ederek vicdanlarına uyanlar, Allah’ın hoşnutluğunu elde ederler.

Aslında bu hayatî seçim insan için hiç de zor değildir. Çünkü Rabb’i, insanı vicdanının sesine uymaktan haz alacağı şekilde yaratmıştır. Dine göre yaşamak, insan fıtratına en uygun olandır.

Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

İnsanlar ahireti, sonsuz cennet ve cehennemi düşünmediklerinden, dünyada çeşitli mazeret ve yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Ancak yaşayacakları rahatlık geçicidir, kaçtıkları gerçeklerle ‘o gün’ karşılaşacaklardır, kesinlikle karşılaşacaklardır.

Güzellik insana mutluluk ve huzur veren somut bir lezzettir. İnsanlar yaşamlarının her aşamasını bu lezzete ulaşabilmeyi umut ederek, zevk aldıkları güzelliklere göre biçimlendirirler. Güzelliğe olan düşkünlük, bu lezzete olan bağımlılık, insanlar için vazgeçilmezdir. Seçim yapması gereken kişi, her zaman tercihlerini beğenisine göre en güzel olandan yana kullanır. Hiçbir insan hoşuna gitmeyen ve çirkin bulduğu bir şeyi seçmez, istemez. Nedeni de insan ruhunun, görüntünün, ahlakın, sözün kısası her şeyin güzel olanından zevk alacak şekilde ve güzelliğe düşkün duyarlılıkta yaratılmış olmasıdır.

İnsanların güzel olana bu denli yoğun istek ve ilgi duymalarının nedeni, ruhlarındaki güzelliğe ulaşma arzusuna yanıt verebilmektir. Pembe bir gül, beyaz bir lale, göz kamaştıran bir mücevher, güzel bir çocuk, güzel, bahçeli bir ev, yeni bir araba ya da güzel bir köpek… İnsan tüm bunları gördüğünde, içinde bu güzelliklere sahip olmak arzusu oluşur. Kuran’da, bu güzelliklere sahip olma arzusunun, insanların dünya hayatında sınanması amacıyla süslü ve çekici kılınmış tutkular olduğu haber verilir.

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

‘Yarattığı herşeyi en güzel yapan’ Allah, insanların hissedip zevk alabilmeleri için yarattığı tüm güzellikleri evrenin her santimetrekaresine yerleştirmiştir. Baktığımız her yerde O’nun Cemil (güzel), Musavvir (tasvir eden, şekil ve suret veren), Sani (Sanatçı) ve Bedi (örneksiz yaratan) isimlerinin tecellilerini görebiliriz. Güneş doğar ve batarken gökyüzünde oluşan görsel şölende, Allah’ın Sani isminin tecellisini izleriz. Bir kelebeğin kanadındaki kusursuz simetriyi ve yanardöner renkleri fark ettiğimizde Allah’ın Musavvir isminin tecellisini görürüz.

’Ol!’ buyruğuyla atomlardan, moleküllerden, hücrelerden, canlılardan, gezegenlerden, yıldız ve galaksilerden oluşan, insanın kavrayış gücünün dışındaki sonsuz âlemin muhteşem güzelliklerini düşündüğümüzde sonsuz ilim ve güç sahibi olan Allah’ın Bedî ismini hatırlar, tecellisine hayranlık duyarız.

Çok güzel bir çocuk gördüğümüzde; duru teni, ışıl ışıl gözleri; yüzündeki mükemmel simetri Allah’ın Cemil isminin bir tecellisidir ve Allah aşkıyla bakan onu görür.
Yüce Allah, insanı yaratırken Kendi ruhundan üflemiştir. Ve insan, "…Bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar…" (Enbiya Suresi, 101) ayetiyle bildirildiği üzere Allah’ın güzelliğinden bir parça taşır. Güzelliği arayan insan, gerçekte Allah’ın benzersiz sanatından, üstün ilminden, eşsiz güzelliğinden ruhuna zevk verecek olanı arar. Güzellikten alınan zevk de Rabbimiz’in bu özelliğinin kulu üzerindeki tecellisidir. Peygamberimiz’in de hadisinde belirttiği gibi, “Allah güzeli sever”, O’nun ruhunu taşıyan kulları da güzeli severler.


İnsanın istek duyup elde etmek için çaba harcadığı ve sahip olduğu tüm güzellikler, dünya koşullarında bozulacak, eskiyecek, yıpranacak ve sonunda da yok olacaktır. Çok güzel bir insanın güzelliği, zamanla yıpranıp yok olacak, muhteşem güzellikteki bir çiçek birkaç gün içinde solacak, kuruyacak ve güzelliğini yitirecektir. Çok gösterişli bir ev ya da araba bile zamanla yıpranacaktır.

Görüldüğü gibi dünya üzerindeki tüm güzellikler zamanın yıpratıcı özelliği ile bir gün yok olur. Yeryüzünde zamanın yıpratamadığı hiçbir güzellik yoktur. Yüce Allah dileseydi sonsuz gücüyle sonsuza dek sürecek güzelliklerle dünyanın her yanını kuşatırdı. Ancak, imtihan gereği, kullarının Kendisi’ni tanımaları, gücünü anlamaları ve cennet özlemi duymaları için eksiklik ve acizlikleri de yaratmıştır. Gerçekte insanın güzelliği arzu etmesi bir ‘kusursuzluk’ arayışıdır. İnsan Kuran’da, "..Tümüne güzelliği (cenneti) vaat etmiştir;..." (Nisa Suresi, 95) ayetiyle bildirilen ve inananlara vaad edilen gerçek güzelliğin ardından koşmaktadır.

Birçok insan, güzelliklerin ardında koşarken hırs ve tutkuyla boşa bir çaba harcar. Oysa kalıcı olmayan güzellik için bu denli çabanın bir anlamı yoktur. İnsanın asıl çabası cennetteki huzur ve mutluluk dolu sonsuz yaşama ulaşmanın yollarını aramak olmalıdır. İnsan, içindeki kusursuz güzellik isteğine, gerçek anlamda yalnızca cennette kavuşabilecektir. Bu gerçek Kuran’da "...Orda nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de sizindir." (Fussilet Suresi, 31) ayetiyle haber verilir.

Yüce Allah’ın tüm evrene olan hakimiyetinin kanıtları çok açıktır. Rabbimiz güzellikleri sonsuz ilmiyle yaratır ve düzenler. Evrenin tümündeki ihtişam, herşeyi örneksiz yaratan ve her güzelliğin kaynağı, tüm güzelliklerin sahibi olan Allah’ın üstün ve benzersiz sanatıdır.

O Allah ki, Yaratan’dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ’şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. (Neml Suresi,58)

İnsan ne zaman nerede doğacağını, nasıl öleceğini bilemez. Dünya koşullarında, başına ne zaman ne geleceği, ne yaşayacağı belli değildir. Belki bir anda yaşamı tamamen değişebilecektir, kontrol edemez; yalnızca tedbir alır. Ancak aldığı tedbirler de kesin güvenilir değildir.

Korunmasız bir varlık olan insan, ummadığı bir anda bir tehlike ile karşılaşabilir; yaşadığı olay sonucunda, bedensel kayba uğrayabilir. Bu yüzden insanın kendisinde güç görerek, Yaratıcı’sına karşı büyüklenmeye kalkışmasının çok akılsızca olacağı açıktır. İnsana sahip olduğu tüm olanakları ve özellikleri veren Yüce Allah’tır ve dilerse tümünü geri alabilir. Ahiretteki sonsuz yaşamın yanında dünya hayatının hiçbir değeri yoktur.

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)

Bizler yüzlerce tehlikeyle birlikte yaşarız. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar, dünyanın derinliklerine inildikçe binlerce derece sıcaklıkta magma tabakası… Ayrıca koruyucu bir tabaka olduğu halde, fırtınalar ve tayfunlar gibi yıkıcı sonuçlara yol açabilen doğa olaylarının gerçekleştiği atmosfer…

Dünyada sık sık can ve mal kaybıyla sonuçlanan depremler, yanardağ patlamaları, seller, dev dalgalar, yangınlar kısa bir süre içinde bir kenti, orada yaşayan tüm canlıları yok edebilir, büyük hasarlara neden olabilir. En önemlisi de insanların bunları engellemeye kesinlikle güç yetirememeleridir.

Her olay sebep-sonuç ilişkisi içinde, akla uygun bir şekilde yaratılır. Tüm doğa olaylarının akla uygun/bilimsel bir nedeni ve açıklaması vardır. Örneğin depremin, fay hatlarının bulunduğu yerde gerçekleşmesi gibi. Allah’ın bu olayları sebepsiz olarak da yaratmaya gücü yeter. İşte olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle yaratıldığındandır ki, bazı insanlar yaşananları Allah’a değil, nedenlere bağlarlar.

Oysa her doğal felaketi Allah yaratır ve hepsi gerçekte insanlar için bir uyarı niteliği taşır. Tümü Allah’ın insanlar üzerindeki rahmetindendir. Allah, böylece insanlara acizliklerini ve Kendisi’ni hatırlatır. İnsan bu olaylardaki aczini görüp, üzerinde düşünüp öğüt alabilir.

Yaşananlar, içinde bulundukları gaflet halinden kurtulmaları, büyüklenmekten vazgeçerek Allah’ın dosdoğru yoluna girmeleri ve dünyaya tutkuyla bağlanmamaları için insanlara tanınan birer fırsattır.

İnsan, Allah’ın dilemesi ile gerçekleşen felaketler karşısında, ne kendisine, ne de çevresindekilere yardıma güç yetiremez. Herşey Allah’ın elindedir; O’ndan başka zarar verecek ya da yarar sağlayacak kimse yoktur. Bu gerçek, Kur’an’da, “Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir.” (Enam Suresi, 17) ayetiyle bildirilir.

Tarih, büyük uygarlıklar kurmuş, ancak doğal afetlerle yok edilmiş toplumlarla doludur. Bu kavimler büyüklenmiş, sahip olduklarını Allah’ın vermiş olduğunu kabullenmemiş ve inkarları nedeniyle helak edilmişlerdir.

İnsanların deprem, sel, fırtına gibi olaylara karşı tedbir alması oldukça doğaldır; alınan tüm tedbirler fiili birer dua anlamına gelir. Ancak yalnızca tedbirlere güvenerek, Allah’ın sonsuz gücünü görmezden gelmeye çalışmak hata olur. Aldıkları tedbirlere güvenen ve kendilerinde güç gören kavimler, öğüt almak için birer örnektir.

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını bir görsünler. Onlar, kendilerinden (sayıca) daha çoktu ve yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından daha üstündüler. Fakat kazandıkları şeyler, (azaba karşı) onlara hiç bir şey sağlayamadı. (Mümin-82)

Ahlâk dışı yaşayan Pompei halkı, limanda tehlike anı için bekletilen gemilerine rağmen, kendilerine gelen ölümden kaçamamış, kimi yemek yerken kimi yatarken aniden yakalanmışlardır. Felaket öylesine ani olmuştur ki, şu an dahi her şey binlerce yıl öncesindeki gibidir. Pompei kalıntılarında, yüzlerinde şaşkınlık ifadesi bulunan taşlaşmış insan cesetleri hiç bozulmadan kalmıştır.

Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda ’derin bir kavrayışa sahip olanlar’ için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır. (Hicr Suresi, 73-76)

İnsana acizliğini ve çaresizliğini gösteren Allah’ın uyarılarından ders çıkaran samimi inananlar ise, Allah’ın büyüklüğünü kavrayıp takdir etmeye çaba gösterirler. İçleri titreyerek Allah’tan korkarlar ve Rabb’leri karşısındaki acizliklerini sık sık vurgularlar. Çünkü ne övünülen servetler, ne hiç bitmeyeceği zannedilen yaşamlar, ne de güç ve servetleri ile övünen insanlar, ne de fısıltıları kalmıştır.

Biz, onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık; (şimdiyse) onlardan hiçbirini hissediyor veya onların fısıltılarını duyuyor musun? (Meryem Suresi, 98)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors