Mümin dünyaya Allah’a aşkla bağlanmak için gelir. Yalnızca O’na kul olmak, O’na şevkle ibadet etmek, içinde tutkulu aşkı hissetmek, Rabb’ine deli aşık olmak için gelir.

Mutluluk Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla olur, bunun dışında kalpler tatmin olmaz, kurtuluş gerçekleşmez. İnsan yüzlerce yol dener ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, samimi Allah sevgisi ve gerçek Kuran ahlakıdır.

Aşık sevdiğini gücendirmekten, onun sevgisinin yok olmasından çok çekinir. Allah’a aşkla bağlı insan, bundan daha şiddetle içi titreyerek Allah korkusunu yaşar. Allah’ın hoşnutluğundan mahrum kalmaktan korkar... Allah’tan gücü yettiğince korkan insan, O’nun buyruklarına uyma konusunda çok daha dikkatli olur; en çok Rabb’ini sever ve en çok O’na saygı duyar.

Her an Allah aşkıyla yanmak, insana bir enerji ve canlılık verir. Bu ruhla yaşayan, Allah’a derin bir teslimiyeti ve Allah korkusunu derinden hisseden, Kur’an’a tam tabî olan mümin için tedirgin olacağı, rahatsızlık duyacağı bir şey yoktur. İnsan ancak Allah aşkıyla huzur bulabilir, tevekkül edip rahat olabilir.

Samimi mümin, Allah’ın vereceği her şeye razıdır. Her türlü sonuca razı olarak Allah’a teslim olur. Allah’ın razı olması için, o da Allah’tan razı olur. Allah ne musibet verirse versin, aşkla sever Allah’ı, ne yaşarsa yaşasın aşkı devam eder.

“Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden ’içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.” (Beyyine Suresi, 8)

Bediüzzaman Allah aşkını şu sözlerle dile getirir: “ Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere yönelik olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî sevgili, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, kalıcı bir sevgili arattırır; geçici sevgiliye değil, Allah’a olan aşka dönüşür.”

Allah’a derin aşkla bağlı mümini Rabb’ine kavuşturacak olan, ölümdür. Ölüm, dünya metaına olan hırsı ortadan kaldıran kesin delildir ve mümin için cennete açılan bir kapıdır. Nefsi müthiş terbiye eden, ahlakı güzelleştiren en önemli sebeplerin başında gelir. Ölüm korkusu, cehennem korkusu insanları çok etkiler. Bu korkular, insanların daha merhametli, şefkatli, daha akılcı, daha sevecen, daha ince düşünceli olmalarını sağlar. Ve güzel ahlakın kökenini oluşturur. Bu nedenle ölüm, mümin için cennete vesile olma, Rabb’ine kavuşma yönünde bir nimet anlamındadır.

Ölümle her şeyin biteceğini, yok olacağını düşünmek korkunç bir şeydir. Oysa sonsuza kadar Allah aşkıyla yanmak, sonsuza kadar aynı şiddetli aşkla yaşamak muhteşem güzel bir duygudur. Milyarlarca yıl da geçse, Allah’ı aynı muhabbetle sevmeye devam etmek... Dileyelim Allah bu aşkı bizlere katıksızca yaşatsın; tükenmesi olmasın…

Kur’an ayetlerinde, pek çok insanın dünya hayatına tutkuyla bağlı oldukları ve bu tutkunun onlara ahiret hayatında hiçbir yarar sağlamayacağı bilgisi verilir. İnsanın dünya hayatında önemsediği, elde edebilmek uğruna pek çok şeyi göze aldığı değerler, eğer Allah’ın hoşnutluğu hedeflenerek ve yine Allah yolunda kullanılmıyorsa, insana yalnızca kayıp getirecektir. Dünyadaki imtihan ortamının gereği olarak çekici kılınan geçici metaya birçok insan hırsla bağlanır ve bütün ömrünü bunlara sahip olabilmek için harcar. Oysa dünyevi her şey tutkulu birer oyalamadır.

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Ayette de bildirildiği üzere pek çok insan için dünya hayatındaki en büyük hedef mallara, çocuklara sahip olmak ve bunlarla övünmektir. Dünya üzerindeki tüm toplumlar için geçerli olan en önemli tutkunun ise evlat olduğu çok açık gerçektir. Yaşamın amacının evlat edinmek olduğu telkini çocukluk yıllarından itibaren başlar. Çocuk, insanlar arasında hem anlamsız bir rekabet unsuru hem de geleceğe yönelik bir güvence anlamındadır.

Yüce Allah ölümden, kıyamet gününden ve sonsuz ahiret hayatından gaflette olan bu kişilere, dünyada çeşitli olaylar yaratarak, güvende olmadıklarına dair hatırlatmalarda bulunur. İnsanlar yaşanacak o büyük günden önce de, dünya hayatında birçok felaket ve musibetle karşılaşırlar. Bu musibetler Yüce Allah’ın terbiye etme, ıslah etme metodudur. Ve dünya hayatında yaşanan her felaket; depremler, seller, musibetler ve ölüm, hepsi haktır..Çünkü hepsi Hak’tan gelir. Birçok Kuran ayetinde haber verildiği gibi, insan hiçbir azabı kendisinden uzaklaştırmaya güç yetiremez.

O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? (Veya) Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (Araf Suresi, 97-98-99)

İnsanların birçoğu ise böyle bir günü, yaşanacak korkuyu ve felaketi kendilerinden çok uzak görür, “Şimdi bunlar, kendilerine Allah’ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken kıyametin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?” (Yusuf Suresi,107) ayetindeki gibi kendilerini güvende hissederlerdi.

Ancak ‘o gün’ artık ne malların ne de çocukların bir değeri yoktur. Annelik- babalık duyguları anlamını yitirmiştir. Kişi dünya hayatında en değer verdiği kimseleri; kendi çocuğunu bile kıyamet gününün dehşetli sarsıntısı karşısında unutacaktır. Dünyadayken canını dahi verebileceğini düşündüğü evladını, kurtulabilmek için fidye olarak vermek isteyecektir. Kimse kimsenin durumunu sormayacak, hatta yakınları bu kişilerin aklına dahi gelmeyecektir:

Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak. (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister; kendi eşini ve kardeşini, ve onu barındıran aşiretini de; yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. (Mearic Suresi, 8-14)

Daha önce benzeri görülmemiş bu beklenmedik olaylar karşısında insanlar ne yapacaklarını şaşırırlar. Korku öylesine ani ve umulmadık bir zamanda, öylesine şiddetli bir şekilde gelmiştir ki, hamile kadınlar bu şok nedeniyle çocuklarını düşürür, bebeği olan kadınlar yaşadıkları panikle emzirdikleri çocuklarını unuturlar:

Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. (Hac Suresi, 2)

Kıyamet günü, dünyadayken kendisine yapılan çağrıları dinlemeyen, öğüt almayan, Kuran’dan yüz çeviren, gerçek dost ve yaratıcısı olan Allah’ı unutanların birbirlerinden kaçıp kurtulmak istedikleri zorlu gündür. O günün dehşeti, “Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. “ (Abese Suresi, 34-37) ayetiyle bildirildiği gibi öylesine büyüktür ki; kimse yakınıyla ilgilenmez, herkes kendi derdine düşmüştür.

Tüm bunları düşününce çok açıktır ki, yaşam her an sona erebilir; insan her an ölüm melekleriyle karşılaşabilir. Kurtuluşa ulaşmanın yolu ise, her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran, Kendisine yalvaranların isteklerine icabet eden Yüce Allah’a sığınmak, O’na dua etmektir…Çünkü; “Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.” (Mearic Suresi, 28)

Toplumda dindar olduğunu iddia ederek, Allah adına din dışı hükümler, kurallar, helaller, haramlar koyan ve bu şekilde şirk içinde yaşayan müşrik bir kesim vardır. Bu kişiler, dini kendi arzularına, çıkar ve bağnazlıklarına göre değiştirir, özünden saptırırlar. Kuran hükümlerinde eklemeler, çıkarmalar ve değişiklikler yapar ve böylece gerçek dinle aynı adı taşıyan ancak dinden tamamen farklı olan batıl bir din kurarlar.

Müşrikler, Allah’ın buyurmadığı hükümler öne sürerek Allah’ın nimetlerini haram kılar, Allah’ın helal kıldıklarını kendilerince yasaklarlar. Yasakçı ve katı bir görüşe sahiptirler ve dini de zorlaştırmaya çalışırlar. Allah adına ortaya çıktıklarını zanneden bu kişiler dinde karmaşa çıkarır, Yüce Allah’a iftira ederler. Onların, Allah’ın hoşnut olmadığı bambaşka bir din kurdukları, “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler (bir şeriat kıldılar)?..” (Şura Suresi, 21) ayetiyle haber verilir.

Söz ettiğimiz bu batıl dinin mensupları her ne kadar dindar olduklarını ileri sürseler de gerçekte Allah Katında müşriktirler. Kur’an birçok ayetinde bize müşrikleri tanıtır. Nesiller boyu atalarından öğrendikleri aynı sapkın görüşleri sürdürerek birbirlerine aktaran müşrikler, Allah’ın değişmeyen kesin belgelerinden yüz çevirir, zan ve tahminle hareket ederler.

Bağnazca atalarının dinine uymakta ısrarlı olan müşriklerin laf anlamaz, tutucu ve öğüt almaz yapıları pek çok ayette tarif edilir.

Ne zaman onlara: "Allah’ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)

Müşrikler kendilerine Kur’an’ı ve sünneti temel almamaları nedeniyle doğru yoldan saparlar. Onlar, Allah’ın buyrukları ve Peygamberimiz (sav)’in hadisleri yerine atalarının izinden gider, onların din adına koydukları ve miras bıraktıkları batıl kuralları benimser ve uygularlar. Allah’ın farz kılmadığı bu kurallara uymalarının gerçek imanla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Allah’tan korkan ve O’nun hoşnutluğunu amaçlayan bir insan, atalarının geleneğini sürdürmek ve korumakla değil, yalnızca Kur’an’ın buyruklarını uygulamakla sorumludur.

Her dönem müşriklerin karakterleri ve kötü ahlak özellikleri birbirine benzerlik gösterir. Peygamberimiz (sav) dönemindeki toplum da, Hz. İbrahim’e vahyedilen hak dinden saparak şirk temelli bir inanç sistemini benimsemişti. Bu kişiler Allah’ın varlığını biliyor, ancak edindikleri putları aracı kılıyor ve bunların Allah Katında kendileri için şefaatçi olacaklarını zannediyorlardı.

Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah Katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve Yücedir." (Yunus Suresi, 18)

Kur’an tüm çağlara hitap ettiği için, bu ayetlerin günümüze bakan hikmetleri çok açıktır. Allah’ın mesajında, din adına ortaya batıl bir şirk dini çıkarıp sonra buna uyanların ve diğer insanları da buna davet edenlerin çarpık inanışları çok açık tarif edilir. Bugün de aynı uydurulmuş bir şirke dayalı dini yaşayanlar, Kur’an ayetlerinde tarif edilen konumdadırlar. Günümüzde de müşrik kesim, Allah adına dinde hüküm koyar, helaller, haramlar, farzlar, yasaklar öne sürer, ‘Allah’a karşı yalan yere iftira’ düzerler, ‘Allah’ın indirdiğine değil, atalarının dinine’ uyarlar. Cahilce, ‘Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri’ söylerler.

Dahası müşrikler kendilerini dinsiz olarak görmezler; aksine dine kendilerinin sahip çıktığını, kendilerinin gerçek dini yaşadıklarını iddia ederler. Bu nedenle tarih boyunca, hak dinden uzak müşrik toplumlar, kendilerini Allah’ın dosdoğru yoluna, gerçek dine döndürmek için gönderilen peygamberleri, elçileri, uyaran samimi müminleri sapkın, kendilerini ise dinlerinde kararlı gerçek müminler olarak görmüşlerdir. Kur’an ayetlerinde de haber verildiği üzere birçok kavim elçilerini "Allah’a karşı yalan düzüp uyduran" kişiler olmak gibi akıl dışı zanlarla suçlamıştır.

Söz konusu kişiler, dünya hayatında doğru yolda olduklarına kendilerini inandırmışlar; yalnızca kendilerini kandırmışlardır. Hesap gününde de bu kimseler, müşrik oldukları kendilerine bildirildiği zaman müşrik olduklarını kabul etmezler. Ahirette kendilerini azabın ortasında bulduklarında en çok şaşkınlığa uğrayacak olanlar onlardır.

Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı. (Enam Suresi, 22-23)

Affı ve kullarına karşı iyiliği çok olan Allah’ı dost edinmek, O’nun her şeyi sarıp kuşatan rahmetine sığınmak, insana hatalarının bağışlanacağını bilmesi nedeniyle büyük huzur verir. Her hatasında hemen Allah’ın affediciliğine sığınan ve tevbe eden mümin, Allah’ın kendisine kesinlikle yardım edeceğini, koruyup gözeteceğini ve bağışlayacağını bilir. Hatası ne denli büyük olursa olsun, samimi niyetine binaen Rabb’inin hatasını bağışlayıp, kendisini hayra yönelteceğini umut eder.

Mümin bir hata yaptığında nasıl Allah’ın sonsuz şefkat, merhamet ve bağışlayıcılığına sığınıyorsa, kendisi de diğer müminlere merhametli ve affedici olmalıdır. Bir Kur’an ayetinde, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) buyurur Allah. Kalbi Allah’ın zikriyle hastalıktan arınmış/yumuşamış olan mümin, karşısındaki müminlere de hüsn-ü zan eder, bağışlayıcı olur. Bu Rabb’inin buyruğudur ve önemli bir yükümlülüktür.

Allah’tan kendi hataları için bağışlanma dileyip, müminlere karşı katı ve sert bir ahlâk sergilemek, samimi müminin fıtratına uygun değildir. Mümin Allah’ın beğendiği ahlâkı her durumda kararlılıkla uygular; zaten istediği de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak değil midir?…

Müminin bağışlayıcılık anlayışı, cahiliye insanınınkinden çok farklıdır. İnkar eden kişinin ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığı müminin asla benimsemediği bir tavırdır. İnanan insan herhangi bir hata veya kusur defalarca da devam etse dahi, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz.

Af olmazsa sevgi diye bir şey kalmaz. Af olmasa o kadar çok insan birbirine darılabilir, sürtüştükleri o kadar çok konu olabilir ki… Ancak Allah, affedicilik özelliğiyle müminleri sağlıklı yaşayabilecekleri şekilde yaratmıştır. İman etmeyen insan kinlendiğinde kini bir ömür boyu devam eder; hoşgörü ve bağışlayıcılığının bir tahammül sınırı vardır. Ard arda gelen hataları ve yanlışları sonucunda ‘bardak dolar’ ve ‘son damla’nın da taşmasıyla karşısındaki kişiyi artık affedemez duruma gelir. “Ben onu çizdim, benim için bitti” der örneğin. Oysa mümin, binlerce kez hata yapmış da olsa sevdiğine karşı merhametlidir. Asıl Allah’tır bağışlayıcı olan; bizler ceza veremeyiz.

Affetme sıkıntı, azap, çile içinde olmamalı, gönülden olmalıdır. İntikamın şeytani bir tadı vardır; ondan kaçınıp, samimi, içten affetmek, şefkatle bakmak gerekir. Affetmek, müminler arasındaki sevgi zeminini oluşturmada Allah’ın sunduğu sayısız nimet ve güzellikten biridir. Affetmek, sevginin önündeki engelleri kaldıran temizleyicidir.

Allah’ın beğenmediği bir ahlâk gösterdiği anda kişi ölüm meleklerini karşısında görse, telafi edecek zamanı olamayacağını anlar. İşte içi titreyerek Allah’tan korkan bir mümin, Allah’ın razı olmayacağı bir ahlâk göstermekten, O’nun katında makbul olmayan bir davranış sergilemekten titizlikle kaçınır. Her olay ve her hatalı davranış karşısında merhametli olur; bu en güzel ahlâk özelliklerinden biridir. Bu şekilde müminlerin birbirlerine karşı sevgi ve bağlılıkları artar ve şeytan aralarını açıp-bozamaz.

Kur’an’da, ’Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. ’ (Nur Suresi, 22) buyrulur. Allah’ın bizi bağışlamasını sevmez miyiz?..En çok ihtiyacımız olan nimet de bu değil midir?...

Yüce Allah, insanı üstün özelliklerle ve kusursuz sistemlerle yaratmış, ancak “…insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28) ayetiyle Kur’an- Kerim’de haber verildiği üzere ona acizliğini hatırlatacak birçok eksiklik vermiştir. Rabbimiz dileseydi, insanı eksiksiz olarak da yaratabilirdi. Ancak bu acizliklerin yaratılması da bir hikmet üzeredir ve Allah’ın merhametinin göstergesidir. Çünkü acizlikler dünya hayatındaki imtihanın bir gereğidir ve insana Rabb’imizi hatırlatır.


İnsan ne kadar aciz olursa imtihanı o kadar mükemmel ve güzel olur, insanı Allah’a o kadar yaklaştırır. Örneğin Rabbimiz dileseydi insanları da çiçek gibi güzel kokacak şekilde ya da sabah yüzünü yıkamasına gerek kalmayacak kadar temiz yaratabilirdi. Ancak insan temizlenip bakım yapmadığında, kirli, kötü bir görünüme ve kokuya sahip olmaktadır.


İnsan ne doğacağı ne de öleceği zamanı ve yeri belirleyemez. Yaşadığı sürece başına gelebilecek hiçbir olay konusunda da bir bilgisi yoktur. Hiç ummadığı bir anda tüm hayatını değiştirebilecek olaylar yaşayabilir ve hiçbirini kontrol edemez. Yalnızca tedbir alabilir, ancak aldığı tedbirler de onu koruyamayabilir.


Her an insan bir virüs bedenine girip onu yatağa düşürebilir, hatta ölümüne sebep olabilir. Hastalıklar da insana acizliğini ve Rabb’imize muhtaç olduğunu hatırlatır. Mikroskobik bir virüsün kendi bedeni üzerinde meydana getirdiği zayıflığa engel olamayan insan, böyle anlarda Yüce Allah karşısındaki acizliğini hatırlar ve tek şifa verecek olan Şafi Allah’a yönelir, O’na sığınır.


Bu konuya Bediüzzaman Said Nursi şu sözleriyle dikkat çeker: “Hem hastalık, insandaki acizliğini zayıflığını hatırlatır. O acizliğin lisanıyla ve zayıflığın diliyle haliyle ve sözleriyle bir dua ettirir. Cenab-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir za’f vermiş. Ta ki daimi bir surette ilahi dergâha sığınıp istesin etsin, dua etsin.” …

Diğer yandan, yaşadığımız dünya içeriden ve dışarıdan da yüzlerce tehlikeyle doludur. Göktaşları, karadelikler, kuyruklu yıldızlar dıştaki tehlikelerden yalnızca bir kısmıdır. Güçlü çekim alanlarıyla, çevrelerinde bulunan herşeyi yutan karadelikler, kendilerinden çok büyük yıldızları, hatta galaksileri dahi kendilerine çekebilirler. Dünya da bu sonsuz boşluk içinde, her an bir karadeliğin etki alanına girebilir. Uzayda büyük çarpışmalar ve dev patlamalar olmakta, dünyadan milyonlarca ışık yılı uzakta gerçekleştiğinden insan bu olayları kendisinden uzak görmektedir.

Dahası, dünyanın derinliklerinde binlerce derece sıcaklıkta magma tabakası ve ayrıca dünyayı dıştan kuşatan atmosfer vardır. Atmosfer koruyucu bir tabakadır, ancak son derece kuvvetli ve yıkıcı etkileri olan şiddetli rüzgârlar, fırtınalar ve tayfunlar burada gerçekleşir.


Dünyada sık sık mal ve can kaybıyla sonuçlanan doğal afetler gerçekleşir. Depremler, yanardağ patlamaları, seller, yangınlar kısa bir süre içinde canlıları yok edebilir ve büyük hasarlara yol açarlar.


İnsan, hiç beklemediği bir anda bu tehlikelerden biriyle karşılaşabilir, övündüğü ve gurur duyduğu fiziksel bir özelliğini ya da mallarını yitirebilir. Kişinin, hiçbir şey kontrolünde değilken, gökten yere her işi evirip çeviren Rabbimiz karşısında acizliği nedeniyle boyun eğmeyip, büyüklenmesinin akılsızca bir davranış olacağı çok açıktır.

O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? (Veya) Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (A’raf Suresi, 97-98-99)

Yüce Allah her olayı sebep-sonuç ilişkisi içinde yaratmıştır ve bu yüzden bütün doğa olaylarının bilimsel birer açıklaması vardır. Üstün güç sahibi Allah, tüm bu olayları sebepsiz olarak da kolayca yaratabilirdi, ancak bilimsel sebepler, yaşanan olaylara mantıklı bir açıklama getirir. Bu nedenle pek çok insan bu olayları Yüce Allah’a değil, sebeplere bağlar. Oysa Rabbimiz bu olayları sebep kılarak, insanlara acizliklerini gösterir. Ve bütün bunlar aklını kullanabilenler için birer düşünme ve öğüt alma vesilesi olur. Yüce Allah Kur’an’da birçok ayette uyarılarda bulunur.

Yoksa gökte olanın üzerinize ’taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar’ göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam nasılmış bilip-öğreneceksiniz. (Mülk Suresi, 16-17)

Yüce Allah verdiği musibet ve belalarla insanlara ölümün yakınlığını gösterir, dünyada varoluşlarının nedenlerini ve amaçlarını hatırlatır. Rabb’imiz bu olaylarla aslında insanlara merhamet etmektedir. Çünkü zorluklar, hem onları yaşayan insan, hem de şahit olan kişiler için dünya hayatının geçiciliğini ve her an sona erebileceğini kavramaları içindir.


İnsan hiçbir bela ve musibeti kendisinden uzak görmemelidir. Bu felaketleri, zarar gören kişiler de bela gelmeden önce muhtemelen kendilerinden uzak görmekteydiler. Her insan dünyada yaşayacağı ortalama 60-70 yıl için, sonsuz hayatını feda etme yanılgısından kurtulmaya çalışmalıdır. Çünkü ‘o gün’ herkes Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.


Sahip olunan bütün imkan ve özellikleri veren Allah’tır ve dilediği anda da hepsini geri alabilir. Yok olacak şeyler peşinde hırsla koşarak yaşanan dünya hayatının, ahiretteki sonsuz hayat yanında hiçbir değeri yoktur.


Bu konular üzerinde derin düşünen insan, dünyanın geçici ve eksikliklerle dolu bir mekan olduğunu ve Yüce Allah’a karşı aczini fark eder, acizliğinden kaynaklanan hataları için Allah’tan bağışlanma diler, tevbe eder. İnsanın kendi acizliğini kavrayabilmesi, Yaratıcı’sının üstünlüğünü ve gücünü gereği gibi takdir edebilmesine, O’na muhtaç olduğunu anlayabilmesine, dolayısıyla gerçek kurtuluşuna vesile olabilir.


Rabb’imiz insanlara sayılamayacak kadar fazla nimet verir. İnsan durmaksızın nefes alır, her organı mükemmel çalışır, kalbi vücuduna sürekli kan pompalar. Ve bunların hiçbirinin işleyişinde insanın bir rolü yoktur. Ancak insan yemek yemeden, su içmeden, uyumadan yaşayamaz. Bütün bu mucizevî sistemleri sonsuz güç sahibi Allah idare eder. Ancak çoğu kişi inatla yüz çevirerek şeytanın sisteminde yaşamaya devam eder.


Yüce Allah, “ Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle müminin üstün olduğunu bildirir. Mümin, Rabb’i karşısında aciz olduğunu kabul ettiği için üstündür.

Bir kısım insanlar dine inandıkları halde, bazı Kur’an ayetlerini bilinçsizlik ya da kendi Kur’an dışı mantıkları nedeniyle önemsemezler. Oysa Kur’an hükümlerini bilerek göz ardı etmek, Allah Katında büyük bir sorumluluktur. Yüce Allah ayetlerinde, buyruklarından yüz çeviren kimseleri, sonsuz ahiret yaşamında karşılaşacakları azaba karşı uyarır.

Bu görüşteki kişiler, Allah’ın Kur’an’la haber verdiği hükümlerde önem ve öncelik sıralaması yaparlar. Dahası, bazı hükümleri yaşamlarından çıkarırlar. Yaşanan bu dinin mensupları, kendilerince öncelikli ve önemli gördükleri buyruklara uymadıklarında, vicdani bir rahatsızlık duyabilirler. Ancak yine kendilerince önemli görmedikleri hükümleri yerine getirmediklerinde aynı rahatsızlığı duymazlar. Kuran’daki birçok hükmü, "yaparsam sevap kazanırım ama yapmazsam da bir şey olmaz" şeklinde değerlendirir, bir kısmını da, "Allah bağışlayıcıdır, nasılsa bağışlar" düşüncesiyle rahatlıkla göz ardı eder. Bu sapkın dinî görüş, atadan/dededen aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.

Oysa namaz, zekat, oruç gibi ibadetler nasıl Allah’ın kesin hükümleri ise, diğer emir ve yasaklara da aynı ölçüde uyulması gerekir.

Örneğin, hırsızlık gibi Allah’ın yasakladığı çirkin bir davranıştan kaçındığı halde kişi, Allah’tan yüz çeviren inkârcılarla dostluk kuruyor ya da müminlere iftira atıyorsa mümin karakterini tam olarak yaşamıyordur. Kazancından infak etmiyor, Allah’a şükretmiyor, hamd etmiyor, öfkesini yenmiyor ya da Kur’an ahlâkını yaşamayı kendince önemsiz görüyorsa, bu kimsenin yaşadığı din de, tam olarak Allah’ın seçip beğendiği İslam dini değildir.

Bu kişiler aslında, toplumdaki örf, adet ve geleneklerden oluşmuş, çok az İslami motifler de içeren bir ‘gelenek dini’ yaşarlar. En önemli hataları da, Yüce Allah’ın buyruklarından bir kısmına uyuyor olmalarından dolayı kendilerini yeterli görmeleridir. İbadetlerini Rabb’inin hoşnutluğunu gözeterek yapan bir insan, gönülden yaptığı tüm ibadetlerin karşılığını Allah’ın dilemesiyle ahirette görecektir. Ancak diğer Kur’an hükümlerini bilerek önemsemiyor ve uygulamıyorsa, bu durumda yaptığı ibadetler de boşa gidebilir. Yüce Allah insanları Kur’an’da uyarır ve bu sapkın görüşü terk etmeye çağrıda bulunur.

"Ne zaman onlara: "Allah’ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170)

Allah’ın beğendiği gerçek Kur’an ahlâkı, ancak Kur’an’a tam olarak uyulduğunda yaşanabilir. Allah’ın indirdiği dışında açıklamalar getirmeye çalışmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirir. Yüce Allah, "... Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve yol göstericisinin, indirdiği hükümler olduğunu haber verir. Bundan başka yollar, insanı aydınlığa değil, karanlıklara çıkaracaktır.

Resulullah (sav) da yalnızca Allah’tan yardım isteyen ve O’nun emirlerini yerine getiren kutlu peygamberdir. Onun, bu gerçeği tebliğlerinde açıkça dile getirdiği Kur’an’da bize haber verilir.

Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım." (Yunus Suresi, 15)

Allah’ın hak dinini terk ederek büyük bir bozulmaya uğrayan kavminden Peygamberimiz’in de şikayetçi olacağı, "…Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kuran’ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30) ifadesiyle Kur’an’da bildirilir.

Allah’ın bildirdiği gibi yaşayanlarla, yüz çevirerek yaşayanlar arasında hayatlarının her anında önemli aykırılıklar vardır. Kur’an, nefsinin bencilce tutkularına uyanlarla, Allah’ın sınırları içerisinde yaşayanlar arasındaki bu büyük farklılığı şöyle bildirir:


Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ’süslü ve çekici gösterilmiş’ ve kendi heva (istek ve tutku)larına uyan kimseler gibi midir? (Muhammed Suresi, 14)

Nefsinin heveslerine uyan kişi, nefsi adına sınır tanımaksızın her türlü kötü ve ahlak dışı davranışı meşru görebilir. Dünyevi çıkarları için her türlü utanmazlığı yapabilir, yalan söyleyebilir, çalabilir, sözünde durmayabilir, diğer insanları ezebilir. Sonuç olarak adaletsizlik, eşitsizlik, ahlaksızlık, kavga, isyan ve zulüm gibi olumsuz özelliklerin yaşandığı bir toplum modeli oluşur. Kur’an ahlâkı tam anlamıyla yaşanmadığı için en yakın insanlar bile birbirine düşman olur. İnsanlar üzüntü, güvensizlik, huzursuzluk, düşmanlık gibi zorluklarla iç içe yaşarlar; toplum ciddi bir dejenerasyona sürüklenir.

Yüce Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle Kendisi’nin sevdiği ahlâkı yaşayanları en güzel sonuçla müjdeler. Gerçek din, Kur’an’ın bildirdiği dindir ve doğru yol da Kur’an’a tabi olanları kurtuluşa ulaştıracak olan yoldur.


Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (Bakara Suresi, 147)

Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim. (Ta-ha Suresi, 15) ayetiyle de haber verildiği gibi, kıyametin vuku bulacağı ana doğru hızla yaklaşıyoruz. Birçok insan kıyamet vaktini ayetlerde belirtildiğinin aksine uzak olarak görür ve kendilerinden çok sonraki nesillerin karşılaşacakları bir olay olarak düşünür. Kuşkusuz önceki nesiller de aynı şekilde düşünmüşler ve ‘uzak gelecekteki’ bu olayı akıllarına bile getirmemişlerdir.

Oysa dünya üzerinde, ilk insandan itibaren yaşamış, şu an yaşayan ve bizlerden sonra yaşayacak olan herkes, kıyamet günü gerçekleşen olaylara tanık olacak, Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiç kimse için de bir kaçış söz konusu olmayacaktır. Dahası o günün, günlük yaşamımıza devam ederken ya da geleceğe ilişkin planlar yaparken gelmeyeceğine dair bir güvencemiz de yoktur. Kesin bir gerçek olan kıyamet saatinin bilgisi, “De ki: "Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?" O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.)” (Cin Suresi, 25-26) ayetiyle de açıklandığı gibi, Rabb’imizin Katındadır.

Allah, muhteşem bir düzenle yarattığı yaşamı, belirlediği vakitte tüm düzeniyle birlikte sona erdirecektir. Evrenin sonunun nasıl olacağı konusunda insanın aklına, bilime dayanan pek cok sebep gelebilir, ancak Allah dilediği takdirde böyle bir olay hiçbir sebep olmadan, bir anda da gerçekleşebilir. Bilimsel çalışmalar sonucunda ortaya atılan birçok olasılık, üzerinde düşünmemiz ve o gün gelmeden Allah’a dönüp yönelebilmemiz için yalnızca birer uyarı niteliğindedir. O zorlu gün, Rabbimiz ne şekilde dilerse o şekilde gerçekleştirecektir. İman edenler için kıyamet gününü tefekkür etmek, Allah’ın sonsuz gücünü de hakkıyla takdir etmeye vesile olur. “... kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, Biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi, 42) ayetiyle de bildirilir ki; mağlup edilmesi mümkün olmayan, galip olan Allah her şeye güç yetirendir; kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerindedir.

Evrendeki düzenin bozulması ve dünya üzerindeki canlılığın yok olması için binlerce neden vardır. Üstelik bu nedenler zaman ilerledikçe daha da artmaktadır. Evren belirlenmiş sona doğru hızla hareket etmektedir ve bunun çok açık alametleri vardır.

İnsanların büyük çoğunluğu ise, yaşanacak bu sondan kuşku duyar ya da inanmaz; inkârı tercih eder. Ancak Allah’ın vaadi olan bu son gün, “Daha doğrusu onlara va’dedilen (asıl azap) (kıyamet) saatidir. O saat, ’kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela’ ve daha acıdır.” (Kamer Suresi, 46) ayetiyle de bildirildiği üzere, inkarcılar için oldukça zorlu ve dehşet verici bir gündür. Hükümlerinde asla ortağı, benzeri, dengi bulunmayan Allah’ın, iman etmeyenlere dünyada verdiği sıkıntılı yaşam, o gün yaşayacakları korku ve paniğin yanında çok hafiftir. Dünya hayatında gösterdiği uğraşların ‘boş bir çaba’ olduğunu kıyamet saatinde kavrayan kişinin duyduğu pişmanlık, tarif edilemeyecek kadar şiddetli ve zorludur.

Ancak o, ’herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. (Nazi’at Suresi, 34-35)

 

Dünyanın geçici değerlerine sahip olmanın yeterli olduğunu düşünen insanlar, hayatın kesin gerçeği olan ölüm gerçeğinden kaçarlar. Yaşamlarındaki her saniye onları daha da yaklaştırdığı halde ölümü göz ardı eder, diriltilecekleri günü hatırlamamaya çalışırlar.

Tüm bunları düşünmeyerek kendilerince bir kaçış yöntemi geliştiren bu çarpık mantıktaki kişiler, Allah’a olan yükümlülüklerinden uzak, yalnızca kendi tutkularına göre yaşayabileceklerini zannederler. Bunu yalnızca ‘zannederler’; çünkü kıyamet günü kesin bir gerçektir ve Kuran’da da haber verildiği üzere “…Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir…” (Hicr Suresi, 85)

Kur’an’da, kıyamet günü gerçekleşecek olan olaylar oldukça detaylı tasvir edilir. O gün yeryüzünde ve tüm evrende dehşet verici olaylar meydana gelecektir. İnsanların tüm benliklerine hakim olacak, davranışlarına yansıyacak büyük şaşkınlık, korku, dehşet ve panik, Kur’an’da çok açık bir şekilde anlatılır.

Kusursuz olarak yoktan var edilen kainat, yine kusursuz ve olağanüstü görkemli bir şölenle sona erecektir. Gezegenler yörüngelerinden kayacak, dağlar yerlerinden oynayarak ‘renkli yün’ gibi etrafa saçılacaklardır. Her şeyin rastlantılarla oluştuğu iddiası ile Yüce Allah’ı inkar edenler, ilah edindikleri doğa kanunlarını ve evrendeki tüm dengeleri altüst eden bu muhteşem olaylar karşısında rastlantıların değil, yalnızca tek büyük güç olan Allah’ın hükmünün geçerli olduğunu anlayacaklardır. Rabbimiz kıyamet gününde gerçekleşecek olaylarla ilgili olarak Kur’an’da şöyle bilgi verir:

De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah’ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 12)

Artık Sura tek bir üfürülüşle üfürüleceği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15)

Allah o günün dehşetinden, azabından, korkusundan ve pişmanlığından esirgesin bizleri. Allah’a emanetiz.

Etrafımızda gördüğümüz her ürün mutlaka bir amaca yönelik tasarlanmıştır. Bindiğimiz otomobilden, oturduğumuz koltuğa kadar… Tasarım, parçaların belli bir amaçla düzenli bir şekilde bir araya getirilmesidir. O halde insan ve yük taşımaya yönelik yapılmış olan otomobil de, evimizde rahatça oturmamıza yarayan koltuk da birer tasarımdır. Masamızda duran küçücük bir ataç dahi, kağıtları tutabilme amacına yönelik tasarlanmış ve telin bükülmesiyle yapılmış bir cisimdir.

Canlılara baktığımızda ise; örneğin bir kuş ve onun uçuş sistemi de bir tasarımdır. İçi boş hafif kemikler, bu kemikleri hareket ettirecek güçlü göğüs kasları ve havada tutunmayı sağlayacak nitelikteki tüyler uçma amacına yöneliktir.

Diğer canlılarda da aynı gerçek karşımızdadır. Tüm canlılar- insan dahil- çok iyi birer tasarım örneğidirler. Bilim adamlarının en modern teknolojilerle yaptıkları robotların elleriyle kıyas dahi edilemeyecek mükemmellikte işlevlere sahip ellerimiz ve en gelişmiş kameradan daha net görüntü sağlayan gözlerimiz…

Elbette ki tüm bunları yaratan Allah’ın tasarım yapmaya ihtiyacı yoktur. Yalnızca, O’nun muhteşem sanatı ve üstün aklı ile yaratmış olduğu ve her an yaratmaya devam ettiği her varlıktaki plan ve sistemleri açıklayabilmek amacıyla bu kelime kullanılır.

Yeryüzündeki tüm varlıklarda sayısız yaratılış mucizesi görürüz. Detaylardaki mucizeler, tüm canlılığın yapıtaşı olan atomlarda başlar, olağanüstü dengeler ve düzenlere sahip gökyüzü, galaksiler, Güneş, insan vücudu, bitkiler, dağlar ve denizlerdeki sayısız detay ve özelliklerle devam eder. Hepsinin sahip olduğu özelliklerde bir sanat vardır. Bu, Allah’ın muhteşem yaratma sanatıdır. Tüm canlılara dilediği şekli veren, tüm doğaya hakim olan, üstün güç sahibi Yaratıcı’nın sanatı…

Akıl ve hikmet gözüyle bakabilen bir insan, bir kelebeğin kanatlarındaki yanardöner renklerde ve desenlerinde gördüğü sanatın yanı sıra, detaylarındaki tüm sistemleri de öğrenecek, Allah’ın üstün ilmine ve sonsuz gücüne daha yakından şahit olacaktır. Allah, yarattığı tüm canlılara ayetlerini yerleştirmiş, varlığının delillerini insanlara göstermiştir:

"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır." (Casiye Suresi, 4)

Evrende, maddeyi oluşturan atomlardaki elektronların yörüngesinden, gezegenlerin yörüngesine kadar her şey muhteşem bir tasarım ve düzene sahiptir. Tüm maddelerin yapıtaşı olan atomun çekirdeğini bir arada tutan ’güçlü nükleer kuvvet’ , fizik kurallarının tanımlayabildiği en büyük kuvvettir. Bu kuvvet daha da güçlü olsa çekirdekteki protonlar ve nötronlar birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp gidecek ve hiçbir varlık oluşamayacaktı. İşte bu kuvvet Büyük Patlama’nın ilk saniyelerinden itibaren atom için gerekli olan en uygun değere sahiptir. Evrendeki yıldızların, gezegenlerin yörüngelerinde kalmalarının nedeni olan ’kütle çekim (yerçekimi) kuvveti’ ise evrendeki diğer kuvvetlere oranla şiddeti en düşük kuvvettir. Bu kuvvetin değerlerinde bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız. En küçük bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar, dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine gireriz. Bu düzenin sahibi Yüce Allah, mucizevi bir yaratışla, en küçük kuvvetle yıldızları yörüngelerinde tutmakta, en büyük kuvvetle küçücük atomun çekirdeğini kaynaştırmaktadır. Bütün kuvvetler, O’nun koyduğu ‘ölçü’lere göre hareket etmektedir:

"Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi,12)

Evrende düzeni sağlayan tüm fizik yasaları, Allah’ın yaratmış olduğu düzenin insanlar tarafından yapılan bir açıklamasıdır. Evrendeki düzeni düşünüp Allah’ın üstünlüğünü kavramamız ve verdiği nimetlere şükretmemiz için hizmetimize verilmiştir.

Rabb’imizin koyduğu kanunlardan biri olan yerçekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu?.. Koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji harcarlardı. Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi. Çekim kuvveti daha zayıf olsaydı?.. O zaman da hafif şeyler yeryüzünde sabit durmayacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı. Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle onlardan elektrik enerjisi elde edilemeyecekti.

Bu düzenin tek sahibi Allah, evrenin yaratılışındaki ‘belli bir ölçüyle’ hesaplanmış dengelere “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2) ayetiyle dikkat çeker. İnsanın yaratılışında da, Allah’ın bir örnek edinmeksizin yaratmasının çok sayıda mucizevi delili vardır. Örneğin, embriyonun gelişimi sırasında bütün hücreler adeta görev yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük hareket ederler. Sonra aynı organı oluşturacak hücre grupları birbirine yapışarak birikir ve organları oluşturmak için hazırlanırlar. Bu yoğun faaliyetler sonucunda, kemik hücreleri kemiklerin olması gereken yerde, kas hücreleri kasların olması gereken yerde birikirler. Bazıları daha iç kısımlara giderek iç organları yapmaya başlarlar. Bazıları beyni, bazıları gözleri, bazıları ise damarları oluştururlar. Bu sürece zamanla yeni süreçler de eklenir; örneğin hücrelerin tespit edilmiş yönlere doğru göç etmesi, programlanmış hücre ölümleri ile bazı organların inşa edilmesi vs… Kısacası bu başkalaşım sürecinde mükemmel bir strateji uygulanmakta, hücreler belirli bir plan doğrultusunda hareket etmektedirler.

Bu hazırlığın nasıl yapılacağı her hücre grubuna ayrı ayrı ilham edilmiştir. Her hücre DNA’sında yazılı olan bilgi aynıdır. Ancak her hücre grubu bu bilgiyi ancak kendilerine ilham edilen programda kullanır ve her organın görevini yerine getirmesi için gereken özel yapıları elde ederler. Bir yandan bu şekilde farklılaşırken bir yandan da sürekli bölünerek sayılarını artırırlar. Bu muhteşem organizasyonda asla bir karmaşa yaşanmaz.

Allah’ın eşsiz yaratmasındaki gerçekleri sürekli akılda tutmak, bu mucizevi olaylar üzerinde düşünürken derinleşmeye ve Allah’ın sonsuz yaratma sanatına şahit olmaya vesile olması bakımından çok önemlidir.

Tüm tasarımların gerçekte tek bir sahibi vardır ve O’nun yaptığı işlerde hiçbir zorluk yoktur. Allah tüm canlıları kusursuzca ve tek bir "OL" emriyle yaratır. Kuran’da bu gerçek, "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117) ayetiyle bildirilir.

Gördüğü her şeye hikmetle bakabilen ve derin düşünebilen her insan –yine O’nun izniyle- Yüce Allah’a kesin bilgiyle iman eder:

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ’Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru’. (Al-i İmran Suresi, 190-191)

Samimi inanan insanlar, tüm işlerini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yaparlar, her adımlarını Allah’ın razı olacağı yönde atarlar. Karşılarına çıkan zorluklardan dolayı yılgınlığa kapılmaz, Peygamberimiz(sav)’i örnek alarak Kur’an ahlâkını uygulamaktan yana hiçbir zaman taviz vermezler. Yaşamlarını şekillendiren yalnızca Yüce Allah’ın hoşnutluğudur. Kur’an’da, “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.” (Tevbe Suresi, 109) ayetinde bildirildiği gibi, binalarını ‘göçecek yar kenarına’ değil, Allah rızası üzerine kurarlar.

Çünkü iman edenler, Rabbimiz’in " Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah’a ulaşmaz, ancak O’na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O’nun size hidayet vermesine karşılık Allah’ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver.." (Hac Suresi, 37) ayetiyle bildirdiği gibi, yaptıkları ibadetleri Allah Katında değerli kılacak olanın, kalplerindeki niyetleri olduğunu bilirler. Bu nedenle de samimiyetle hareket etmeye titizlik gösterirler.

Mümin zorluk durumunda dahi şevkini yitirmez, zorluklardan olumsuz etkilenmez. Sıkıntı ve zorlukların, Allah’ın kendisini imtihan etmek ve eğitmek için dünya hayatında yarattığı imtihanın bir parçası olduğunu bilir. İmtihan için yaratılan olaylarla yüzleşme zamanlarında sabır ve tevekkül gösterir. Bıçak bedene saplanır, acıyı ruh çeker; insan tam tevekküllü olursa acı duymaz. ‘Maddeye olan bağımlılıktan’ kurtulup Allah’a yakın olduğunda insan, tüm sınavlarını nezaket ve sabırla karşılar.

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Yüce Allah "...Nefisler ise ’kıskançlığa ve bencil tutkulara’ hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128) ifadesiyle, müminleri nefislerinin bencil tutkularına karşı uyarmış ve güzel ahlakta kararlılık göstermelerini buyurmuştur. Allah’ın tavsiye ettiği Kuran ahlakını yaşayan insan, kendisinden çok diğer insanları düşünen ve elindekini paylaşan özverili biri haline gelir. Kararlılığını her zaman korur, koşullara göre değişmez. Kötü sözle dahi karşılaşsa, her zaman için ’sözün en güzelini’ söyler. Mümin duruma göre değişik karakter sergilemez, oturmuş bir kişiliği vardır.

Yaşanan sıkıntılar ya da musibetler nedeniyle üzülmemek ve gevşememek, Yüce Allah’ın Kuran’daki buyruğudur. Hz İbrahim ateşe girdiğinde ateş ona dokunmamıştır? Bedene acı gelen, ruha tatlı gelir; ecir alır çünkü. Allah Kuran’da, kararlılıkla teslimiyeti yaşayan ve yolunda sürekli şevk içinde olan müminin üstün olduğunu haber verir:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)

İnsanın “varım” diyebilmesi çok önemlidir. O zaman ruhunu terbiye etmesi, ‘takva elbisesi’ ile donanması gerekir.

Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ’süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. (Araf Suresi, 26)

Doğru yolda ilerlerken eksikliklerimizi düzelttiğimizde takva sahibi oluruz. Yüce Allah bu yolda yarış koymuştur; hayırlarda/takvada yarış. Allah yolunda yapılan bu rahmani yarışta ‘son durak’, -Allah’ın sakınan kullarına vaadettiği ve onlar için hazırladığı sonsuz cennet olacaktır.

"Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va’dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır." (Furkan Suresi, 15)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors