Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve ’seher vakitlerinde’ bağışlanma dileyenlerdir. (Ali İmran Suresi, 17)

İnsan, Allah’a dua ederek samimi imanını, sevgisini ve korkusunu gösterebilir. Tek dost ve veli olarak Allah’a teslim olduğunu, yalnızca O’ndan yardım dilediğini sözle ifade edebilir.
Allah’ı ve sonsuz gücünü gerektiği gibi takdir edemeyen kişi, Allah’ın dualara icabet eden sıfatını da kavrayamaz. Dua, kulu Rabb’ine yakınlaştıran çok değerli bir ibadettir. Allah’ın verdiği nimetler bitmez/süreklidir; insanın da kendisine sunulan nimetler karşısında dua etmesi, bağışlanma dilemesi ve şükrü sürekli olmalıdır.

İnanan insan dua ettiğinde, Allah’ın kendisini işittiğini ve duasına icabet edeceğini bilir. Çünkü hiçbir olay başıboş ve rastlantılarla değil, Allah’ın sonsuz öncede belirlediği kadere göre gelişir, O’nun dilediği şekilde ve O’nun kontrolünde oluşur. Bu nedenle mümin, samimi duasına karşılık göreceğinden kuşku duymaz.

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)  

Kullarına karşı iyiliği çok olan, "... sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisine dua ettiği zaman icabet eden..." (Neml Suresi, 61-62) Allah, sıkıntıdaki kullarının dualarına en hayırlı şekliyle karşılık verir. Bir tuz tanesi büyüklüğündeki yumurtadan insanı yaratan Allah için, herhangi bir duaya karşılık vermek çok kolaydır. İnsanın yapması gereken tek şey inançla istemek ve sabırla beklemektir.   

Kur’an’da, gece ve sabah namazı vaktine, dikkatin daha kolay sağlanacağı bu saatlerdeki duaya dikkat çekilir. Ayetlerde "...seher vakitlerinde bağışlanma dileyenler"den söz edilir ve günün bu en erken saatinin önemi vurgulanır. Seher vaktine dikkat çekilmesinin birçok hikmeti vardır. Çünkü bu zamanlarda samimiyet daha fazla yaşanır, Allah korkusu daha fazla hissedilir; korku ve umut duyguları daha yoğun yaşanır.

Samimi bir dua ile güne başlayan ve Rabb’i ile kesintisiz bağlantı kuran insan, gün içinde yaşadıklarını Kur’anî bir bakış açısıyla değerlendirir. Allah’ın her an kendisini izlediğinin, her şeyi sarıp kuşattığının bilinci ile hareket eder. Attığı her adımı Allah için atar; karşılaştığı her olayı Allah’a bağlar.

Dua etmek çok önemli bir şeydir ve samimi imanla edilen dua büyük sırlar içerir. Dua, aynı sözleri, cümleleri tekrarlayıp durmak değildir. Niyet edip, için için, yalvara yalvara etmeliyiz duayı. Yüce Allah’ın icabet etmediği dua yoktur.

Zorluk anları, Allah’ın inananlar için yarattığı çok önemli zamanlardır. Zorlukla karşılaşan mümin, ardından gelecek olan hayrı bekler. Allah’ın kendisi için hikmetle yaratmış olduğu olay, onun için bir ecir fırsatıdır. Mümin imtihanında çile çekerken, Rabb’ine olan aşkını, sadakat ve teslimiyetini gösterir.

Allah, Katından bir nimet olarak insana bela ve musibet verir. Her zorlukla Allah kuluna Kendisini hatırlatır. Zor zamanda mümin Allah’a daha sığınır, halisane teslim olur, sabreder; çile de çekse kalbi mutmaindir.

Yaşamda her şey kusursuz olsa, imtihan olmaz. Allah kulları için sade, tekdüze, “pembe panjurlu, bahçeli bir evde” yaşanan huzur dolu bir hayat dileseydi dünyayı yaratmazdı. Kullarını cennette yaratırdı. Dünya hayatı imtihan içindir; dünya da kusursuz hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve Allah kullarını, açlıkla, canlardan ve mallardan imtihanla sınar. İmtihan anında Rabb’i için güzel bir sabırla sabreder, tevekkül eder, çile de çekse Allah’ın kendisi için hazırladığı kaderinden hoşnut olur mümin. Hoşnut olur ki Rabb’i de ondan hoşnut olsun.

Toplumda, Müslüman olduğu halde yaşamını yalnızca dünyevi şeyler üzerine kurmuş, Kur’an ahlakını tebliğden ve Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmaktan kaçınan çok sayıda insan görürüz. Bu insanların en önemli amaçları para kazanmak, çocuklarına iş kurmak, geleceklerini garantiye almak, onları ev bark sahibi yapmaktır. Belirli ibadetleri yaparlar ancak Kur’an ahlakının anlatılması ve yaygınlaştırılması amacıyla yapılan mücadelede hep geride kalırlar. Yaşamlarında ve iman anlayışlarında canlı, akılcı ve aktif bir yaklaşımları yoktur. Çünkü başlarına bir bela gelmesinden, risk almaktan, eziyet ve çile çekmekten korkarlar.

Oysa Kur’an ahlakını anlatmak, iyiliği emredip kötülükten menetmek müminler için en önemli sorumluluklardandır.

Bu sorumluluk yalnızca erkeklere ait değildir. Samimi Müslüman kadınlar da, erkekler gibi Allah’ın buyruğu olan fikir mücadelesinin içinde olmalıdırlar. “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar” mücadele, bütün müminlerin sorumluluğudur. İnanan kadınlar için yaşamlarıyla örnek olan sahabe kadınlar da, müminler arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Yaşadığımız dönemde de mümin kadının görevi yalnızca eş ve annelikle sınırlı olmamalıdır. İnanan kadın dini anlatmada aktif, cesur ve atak bir tavır içerisinde ve çileye talip olmalıdır.

Müslümanlar Allah yolunda mücadeleden kaçınmamalılar. Candan bir mücadele içerisinde olmayanların ahirette sorumlulukları ağır olur. Kur’an’da, İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah’ın izniyle idi. (Bu, Allah’ın) mü’minleri ayırt etmesi; Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi...” (Al-i İmran Suresi, 166- 167)ayetiyle mücadeleden kaçmanın münafık özelliği olduğuna dikkat çekilir. Bu gerçek anlamazlıktan gelinemez. İnsanın kendi kafasına göre de bir din anlayışı olmaz.

Allah, “Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214) buyurur Kur’an’da. Daha önce gelip geçenler, yani Hz.Yusuf’lar, Hz. İbrahim’ler, Hz. İshak’lar, Hz. İsa’lar, Hz. Muhammed’ler(sav); onlar büyük zorluklar yaşamışlar, Allah’ın yardımını umutla beklemişlerdi. O halde geçmişte yaşayan müminlerin zorlu imtihanlarındakine benzer olaylarla imtihan olmamız lazım ki Rabb’imiz bize cennetini lütfetsin.

Mücahit, yaşamını Allah’a adayan, Allah için çaba gösteren, cehd eden, İslam’ı yaymak için var gücüyle gayret eden, maddi, manevi bütün imkanlarını kullanan insandır. Peygamberimiz (sav) de bir mücahitti. O bütün malını, mülkünü, yaşamını tam anlamıyla Allah’a adamıştı. Sabah erkenden kalkıp Müslümanları hazırlıyordu. Sabahtan akşama kadar cihad ve tebliğ yapıyordu. Örneğin Hz. İbrahim (a.s) de bir mücahitti; çok genç yaşta iken kavminin saygı duyduğu, önünde bel büküp eğildiği putları kırmıştı. Hz. Nuh(a.s) da en yakınları olan eşi ve oğlu da içlerinde olmak üzere kavminin neredeyse tamamı iman etmezken, 950 yıl dini tebliğ etmekten vaz geçmemişti.

Mümin, “Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.” (Ali İmran Suresi, 146) ayetinde söz edilen inananlar gibi cesur olmalı, çileye sabretmelidir.

İnsan genellikle zorlukta Allah’ı anıp, kolaylıkta unutur. Samimi mümin zorlukta da kolaylıkta da Rabb’ini anar, imtihan geldiğinde hoşnut olur; her anına şükreder. Mümin her çileyle Allah’a yakınlaşır. İman etmeyen ise uzaklaşır. “Sopayla kilime vuranın gayesi; kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.Allah tozunu alıyor niye kederlenirsin? ’ (Mevlana, Mesnevi)

Rabb’ine aşık insan, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda ilerlerken çektiği çileyle sağlık bulur, şevki artar. Çile onu asla yıpratmaz; ruhunu/imanını olgunlaştırır, onu inceltir.

Her an bir bela ve musibet gelebilir, hazır olmalıyız. Yaşadığımız imtihanda Rabb’imizi görmeli, imtihanımızı sevmeliyiz. Sonsuz ahireti düşündüğümüzde, yaşanan geçici imtihanların ne denli önemsiz olduğunu anlayabiliriz.

Cennet çile ehli içindir; yaşanan acılar cennetten alınacak hazzı artırır. Çile ve zorluklar için Allah’tan uzun ömür isteyelim. Allah’a aşkımızı başka türlü nasıl kanıtlayabiliriz?

"Her çile cennet yolunun bir taşıdır, imtihandan kaçan ahireti kaybeder." Hz. Muhammed(sav)

Günümüzde birçok insan, kalabalık kentlerin boğucu atmosferinde, tekdüze ve kalıplaşmış bir hayata kendisini kaptırmış bir şekilde yaşam sürer. Bu kişiler olayların üzerinde düşünmezler; oldukça yüzeysel bir bakış açıları vardır. Bu yüzeysel bakış onları zamanla, duyarsız, umursuz, düşüncesiz ve kaba biri haline getirir.

Gün içinde kimi zaman karşılaştığımız öfkeli, gergin, bezgin, düşüncesiz, kaba veya saygısız kimseler, Kur’an ahlakını gerçek anlamda yaşamayan insanlardır. Karşılaştığı olayların Rabb’i tarafından bir hikmet üzere yaratıldığının bilincinde olan insan ise söz ettiğimiz kötü ahlak özelliklerini sergilemekten kaçınır.

Yüce Allah Kur’an’da, manevi derinlik ve kavrayışa sahip olmayan, yalnızca dar kalıplar ve basit mantıklar içinde yaşayan insanlara örnek olarak “bir kısım Bedevi” leri gösterir. Bedeviler, Peygamberimiz (sav) zamanında, çölde yaşayan göçebe kabilelerdir. Kentlerdeki Araplar edebiyat, sanat ve estetik kültürüne sahiptir ancak Bedeviler cahil ve kaba karakterli bir toplumdur.

“Bedevi karakteri” cehaleti, kabalığı, düşüncesizliği temsil eder. Bu karakteri düzeltmek ise insanın derin düşünebilmesi, Allah’ın, evrenin her santimetrekaresine yerleştirdiği delillerini/ayetlerini görebilmesi ile mümkün olabilir.

Peygamberimiz (sav) dönemindeki Bedevîler gibi, bugün de din ahlakının inceliklerini kavrayamayan yüzeysel, sığ ve basit insanlar oldukça fazla sayıdadır. Bu yüzeysel kimselerin saygısız, nezaketten uzak üslup ve davranışlarını samimi müminlerde görmek mümkün değildir. İçinde Allah aşkı ve korkusu taşıyan bir insanın davranışları, çevresindekilere rahatlık verir. Her zaman samimi ve mütevazı davranışlar sergiler. Düşüncelerini ima ya da laf dokundurma şeklinde saygısızca değil, açıkça ifade ederler. Vicdanlı, akılcı, karşılarındaki kişiyi kanırtmayacak hareketleri ve anlatım biçimleri vardır. Kur’an’ın, "... Sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." (Lokman Suresi, 19) ayeti gereği, ses tonlarını dahi yükseltmezler.

Allah’ın beğendiği güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar, "7 sinde ne ise 70 inde de aynıdırlar" ve inananlarla bir arada olsalar dahi kendilerini değiştirme gereği duymazlar. Vicdanlarının sesini bastırır, şeytanın yoluna uyarlar. Bu yüzden samimi müminlerin ince davranışları ile kendi kaba ve yüzeysel ahlaklarını kıyaslamazlar. Zaten bu kıyası yapabilecek kapasiteye de sahip değillerdir. Onların akılları en üstündür, davranışları da kendilerince doğaldır.

Bedevi karakterini yaşayan kişiler, Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ve Peygamberimiz’in(sav) yaşamında en güzel örneklerini gördüğümüz kaliteyi ve modernliği yaşayamazlar. İmanları zayıftır, düşünce yapıları dardır ve zeki de olsalar düşük akıllıdırlar. Bu nedenlerle Kur’an ahlakını yaşamlarına uygulayamazlar. Yaşadıkları karanlık ruh halini bakışlarından, konuşmalarından, espri anlayışlarından, estetik ve güzellikten anlamayan kaba tavırlarından anlamak mümkündür.

Bedevi karakteri, gerçekte iman edenlerin kendilerini sakındırmaları gereken ve Kur’an’da detaylarıyla tarif edilen kötü ahlak özelliklerine verilen genel isimdir. Bugün en gelişmiş metropollerde yaşayan insanlarda bile sıkça rastladığımız bu Kur’an dışı karakter, insanların bulundukları ortam, kültür düzeyi, kariyerleri ve sosyal statülerine göre değişebilen bir özellik değildir. Allah’ın beğendiği güzel ahlaktan haberi olmayan her insan bu karakteri yaşayabilir.

Kendilerine bile saygı duymayan bu kişilerin sahip oldukları kötü ahlak bedenlerine ve davranışlarına yansır. Kadınlara değer vermez, asabi, patavatsız ve görgüsüzdürler. Bu kötü ahlak özelliklerini Allah Kur’an’da yerer, insanları böyle bir yapıdan uzak durmaları konusunda uyarır. İman edenler için en güzel örnek, “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21) ayetiyle bildirildiği üzere Peygamberimiz (sav)’dir.

Bu görgüsüz, kaba ve yüzeysel karakter, her ne kadar davranışlarıyla kendini deşifre etse de, gerçekte ruhta yaşanan bir sorundur. Bundan kurtulmanın yolu da son derece kolaydır. Allah’a yönelmek, O’ndan gücü yettiğince korkmak ve Kur’an ahlakını yaşamaya içten niyet etmektir. İman eden ve Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılan insan, bu basit karakter özelliklerinden kurtulur. Nefsinin fücurunu örtmesi ve vicdanını devreye sokması onu, yüzeysel/basit davranışlardan sakındırır.

Gerçek Kur’an ahlakı özellikleri sevgi dolu, merhametli, şefkatli ve özenli olmak, lafının nereye gideceğini bilmek, temizliğe dikkat etmek, insanları rahatsız etmemektir. Yaratandan ötürü yaratılmışları sevmek, çiçeklere, bitkilere, çocuklara, güzelliklere, her şeye karşı bir hayranlık duymak, onları koruyup kollamak, olayların batınını görebilmektir.

Tüm içtenliğiyle Allah’a teslim olmaya karar veren, O’nun hoşnut olacağı şekilde yaşamaya ve kendini yenilemeye tam olarak niyet eden insan, bedevi karakterinden Allah’ın dilemesiyle kolaylıkla kurtulup, bu özelliklere sahip olabilir.

Günümüzde, evrendeki canlı cansız bütün varlıklardaki üstün tasarım, bilim vesilesiyle ortaya konmuş, her birindeki kusursuz sistemlerin, rastlantılarla meydana gelemeyeceği kanıtlanmıştır. Bu gerçek karşısında bazı insanlar bir Yaratıcı’nın var olduğunu ancak canlılığı bir evrim süreciyle yarattığını ileri sürmektedirler.

Allah sonsuz güç ve akıl sahibidir. Yaratmasının aşamalı ya da aniden olması ise O’nun takdirindedir. Bizler yaratışının nasıl gerçekleştiğini O’nun mesajı olan Kur’an’dan ve tüm evrende sergilediği bilimsel kanıtlardan anlayabiliriz. Ancak her iki kaynakta da ’evrimle yaratma’ olgusuna dair hiçbir ip ucu yoktur. Kur’an’daki " Size ne oluyor ki, Allah’tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır." (Nuh Suresi, 13-14) ayetinde geçen "tavır tavır" kelimesini evrimsel yaratılışı savunanlar "evrim merhalelerinden geçirerek" şeklinde çevirirler. Oysa ayetteki "etvaren" kelimesinin "evrim merhaleleri" şeklinde çevrilmesi bu kimselerin kişisel yorumlarıdır ve İslam alimleri tarafından da kabul görmez. Başta Elmalılı olmak üzere birçok alim, bu ayette geçen aşamaların, insanın sperm olarak ulaştığı anne rahminde, önce embriyo, ardından bir et parçası, sonra kemik ve et halinde gelişip, sonunda da bir insan olarak dünyaya gelişini ifade ettiğini söyler. [1]

Ayrıca bazı yorumcular, Kur’an ayetlerindeki "canlıların sudan yaratılması" ifadelerinin evrime işaret ettiğini iddia ederler. Bu ayetlerde canlılığın temel malzemesinin su olduğu haber verilir. Bu gerçeği modern biyoloji de ortaya koymuştur. Ancak bunun da evrimle uzaktan yakından alakası yoktur.

Kur’an insana, canlılığa, evrene ve yaratılışlarına dair pek çok ayet içerir. Bu ayetlerin hiçbirinde canlıların birbirlerinden türeyerek oluştuğuna işaret eden bir bilgi bulunmaz. Tam aksine canlılığın ve evrenin Allah’ın "Ol!" emriyle yoktan var edildiği haber verilir.

Bilimsel çalışmalar sonucunda elde edilen bulgular da bu olgunun söz konusu olmadığını kanıtlar. Yapılan kazılar sonucu elde edilen fosiller ve fosil kayıtları, farklı canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız olarak, özgün yapılarıyla ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Yaratılış, her canlı grubu için ayrı ayrı gerçekleşmiştir.

İddia edildiği gibi "evrim süreciyle yaratılış" var olsaydı, bunun kanıtlarının mutlaka bulunması gerekirdi. Allah, her şeyi, bir düzene göre kanunlar ve sebep sonuç ilişkisi içerisinde yaratmıştır. Kur’an’da, gemileri yüzdürenin, kuşları gökyüzünde tutanın Allah olduğu haber verilir. Ancak insanın aklının ihtiyarının kalkmaması için Allah belli kanunları da yaratmıştır. Gemilerin suda batmamasını suyun kaldırma kuvvetiyle, kuşların havada kalmasını da aerodinamik kanunlarla açıklarız.

O halde aşamalı bir evrim sürecini açıklayabilmek için de bazı kanunlar ve genetik bilginin gelişmesini sağlayan bazı sistemler olmalıdır. Fosil kayıtlarının yanı sıra, laboratuvar çalışmalarında da bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüşebileceğinin kanıtları bulunmalıdır. Deneyler sonucunda, canlıya yarar sağlayan enzim ve hormon gibi moleküllerin üretilmesini sağlayacak genetik bilginin, o canlının genetik yapısına eklenmesi mümkün olabilmelidir. [2]

Yine laboratuvar çalışmalarında mutasyondan yarar gören canlılara rastlanmalıdır. Dahası bu mutasyonların sonraki nesillere aktarılıp, o türe yeni bir özellik kazandırdığı görülebilmelidir.

Ayrıca -ki en önemlisi diyebiliriz- geçmişte yaşamış ve ara geçiş formu denebilecek canlıların milyarlarca fosili bulunmalıdır. Hatta bugün bile, evrildiği canlının özelliklerinin bir kısmını taşıyan, oluşumlarını tamamlamamış çok fazla sayıda ara geçiş canlıları görülmelidir.

Bu saydıklarımızın hiçbiri gerçekleşmemiştir. Bir türün mutasyon gibi değişikliklerle diğer bir türe dönüştüğünü gösteren tek bir kanıt yoktur. Bilimsel tüm bulgular, canlı türlerinin ataları olmadan ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Tüm bu gerçekler, hem canlılığın rastlantılar sonucu ortaya çıktığını ileri süren evrim teorisini, hem de Allah tarafından yaratılıp, ardından aşamalı bir evrim sürecinin gerçekleştiğini tamamen geçersiz kılar.

Allah canlıları, yalnızca bir "Ol!" buyruğuyla yaratmıştır. Canlıların yeryüzünde aniden ortaya çıktıklarını kanıtlayan çağdaş bilim de bu gerçeği destekler.

"Allah canlıları evrim yoluyla yaratmış olabilir" görüşü, gerçekte Darwinizm ile Yaratılış arasında bir "uzlaşma" arama çabasıdır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bu görüşte olan kişiler, Darwinizm’in ana mantığını ve hangi felsefe için savunulduğunu gözden kaçırmaktadırlar. Darwinizm, canlı türlerinin birbirine nasıl dönüştüğünün açıklaması değildir. Darwinizm, gerçekte, canlı türlerinin kökenini madde faktörüyle açıklayabilmek için verilen bir mücadeledir. Allah’ı ve yaratmasını inkar edip, canlıların doğanın bir ürünü oldukları iddiasını ’bilim maskesi’ altında insanlara kabul ettirme çabasıdır. Bu nedenle evrim teorisi ile Allah inancı arasında hiçbir ortak nokta yoktur.

Bir uzlaşma bulma adına, Darwinizm’in bilimsel bir teori olduğu iddiasını onaylamak, büyük bir yanılgıdır. Bugün artık ortaya çıkmıştır ki, Darwinizm, materyalizm ve ateizmin omurgasıdır ve ortak nokta bulma arayışı bu gerçeği asla değiştirmeyecektir.

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. [Bakara Suresi, 117]

Yine de Allah’a tevbe edip bağışlanma istemeyecekler mi? Oysa Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 74)

İnsanların hatasızlık arayışı içinde olması yanlıştır; her insan hata yapabilir, günah işleyebilir. İnsan gaflet sonucu unutarak ya da yanılarak hata yapmaya yatkın yaratılıştadır. Yüce Allah, insanın imtihan gereği olan bu zayıflığını, “Allah, sizi bir za’ftan yarattı...” (Rum Suresi, 54) ayetiyle haber verir. Bu zaaflarının ve acizliklerinin farkında olan insan, hataları nedeniyle Allah’a sığınır, bir daha o günahı işlememek için Allah’a söz verir ve bunun için O’ndan yardım diler. Tevbe ‘dönmek’tir; kesin bir kararlılıkla günahtan dönmek, hatadan pişmanlık duyup vazgeçmektir.

Kişi işlediği günah için tevbe edebilir, ardından gaflete kapılıp aynı günahı tekrar işleyebilir. Ancak Yüce Allah’ın rahmeti sonsuzdur. Bu kucaklayıcı rahmeti nedeniyle defalarca tevbesini bozmuş da olsa, insan gerçekten nasuh/kesin bir tevbe ile Rabb’ine sığınabilir.

Kur’an ayetlerinden anlaşıldığı gibi insanın ahirette Rabb’i huzurunda yapayalnız sorgulanırken, dünyada yapıp ettikleri nedeniyle pişmanlık yaşamaması için yapması gerekenlerden biri günaha girmekten şiddetle kaçınmasıdır. Ancak Allah, sonsuz merhametiyle, “salih amellerde bulunan kullarının kötülüklerini örteceğini” bildirir.

"... Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter... " (Tegabun Suresi, 9)

Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan her eylem salih bir ameldir. Kur’an ahlakını insanlara anlatmak, tevekkülsüz birine kaderi hatırlatmak, dedikodu yapanı uyarmak güzel söz söylemek, insanlara ölümü ve ahireti hatırlatmak, kötülüğü iyilikle uzaklaştırmak gibi her davranış Allah’ın rızası hedeflenerek yapıldığında salih birer amel olur.

Kullarını en iyi bilen, sonsuz şefkat sahibi olan Rabb’imiz, salih amellerde bulunan müminler için bu konuda da bir kolaylık yaratır. Bu samimi kullarını kolay bir hesap ile sorguya çekeceğini bildirir:

"Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, o, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır." (İnşikak Suresi, 7-9)

Allah’ın kulları üzerindeki rahmeti, inkar edenlere çeşitli şekillerde yapılan çağrılarda da görülür. İman etmemek için direniyor dahi olsalar Allah, elçileriyle ve Katından indirdiği kitaplarıyla onları sürekli doğru yola çağırır. Elçilerin tebliğine uymayan kavimleri "belki düşünürler" diye çeşitli sıkıntı ve zorluklarla imtihan eder. Dünya hayatında “azap, sıkıntı, kuraklık, ürün kıtlığı" olarak bilinen zorluklar gerçekte, Allah’ın doğru yolu bulamamış kullarına olan merhametinin tecellileridir. Dünya hayatında hidayeti bulabilmeleri ve ahiretteki sonsuz azaptan kurtulabilmeleri için onlara sunulmuş fırsatlardır; birçok Kur’an ayetinde de bildirildiği gibi hepsi Allah’ın birer lütfudur.

Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık. (Araf Suresi, 130)

Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevi) azaptan da taddıracağız. (Secde Suresi, 21)

Allah’ın günahları bağışlayan ve tevbeleri kabul eden olması, insanların cezalarını ertelemesi ve onlara yaşamları boyunca her an yeni fırsatlar tanıması, çok büyük rahmettir. Eğer insanlar günahları nedeniyle hemen cezalandırılsalardı, Kur’an’ın da haber verdiği gibi yeryüzünde canlı hiçbir varlık kalmazdı.

Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir ne de öne alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)

Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir ve tevbe etmemiz gerekiyorsa, karşımıza bir olay çıkarır ve tevbe ederiz. Allah ne yaptırmak isterse, ona uygun bir şey çıkarır karşımıza; tümü Allah’ın rahmetindendir, böylelikle arınırız.

Nefsimizin bencil ve haris duygularından sıyrılmalı, tutkularımızdan arınmalıyız. Hatamız olmuşsa, geç olmadan hemen tevbe etmeliyiz. Kolumuzda kesik varsa, yara bandına bakmak yerine, hemen yaraya yapıştırmalıyız.

İnsan için yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın başlangıcı vardır, ancak sonu yoktur. O sonsuzluk, insanın doğumuyla başlamıştır; sınanması ve imanının olgunlaşması amacıyla dünyadadır. Bu konuda ona yol gösterecek ve hidayet verecek olan ise "Bu (Kur’an), insanlar için basiret (nuruyla Allah’a yönelten ayet)lerdir, kesin bilgiyle inanan bir kavim için de bir hidayet ve bir rahmettir." (Casiye Suresi, 20) ayetiyle bildirildiği üzere Kur’an’dır. Kur’an tüm insanlık için bir çağrıdır. Ve Peygamberimiz yalnızca kendi kavmine değil, tüm insanlığa gönderilen uyarıcıdır.

Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe Suresi, 28)

İnsanın dünya hayatında yapması gereken, Allah’ın mesajını okumak ve onu yaşamına hakim kılmaktır. Ancak kişi, art niyetle, taraflı olarak ve samimiyetsizce Kur’an’ı okuduğunda onu anlayamaz. Bu Yüce Allah’ın kanunudur. Ön yargılı olarak Kur’an’a yaklaşan kişiler, Kur’an ayetlerini farklı yorumlar ve çelişkiye düşerler.

Bu kişiler dini, Allah’ın ayetlerini hafife alır, eleştirir- Allah’ı tenzih ederim, yüceltirim- acizliklerini kabullenmez, enaniyet yapar, Kur’an ahlakını yaşayan insanlar karşısında alaycı bir tavır takınırlar. Ne büyük akılsızlıktır ki; Allah’ı ve Kuran’ı inkar etmenin kendilerine üstünlük kazandıracağını, etraflarındaki insanların gözünde büyüyeceklerini düşünürler. Oysa kendileri de çevrelerindeki insanlar da Allah’a muhtaç, ahirette sorgulanacak aciz varlıklardır.

Rabbimiz’in sonsuz kudreti ve yeniden diriliş konusundan gafletteki bu kişiler, diriliş zamanını da alay konusu edinirler:

Dediler ki: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?"
De ki: "İster taş olun, ister demir."
"Ya da göğüslerinizde büyümekte olan (veya büyüttüğünüz) bir yaratık (olun)." Bizi kim (hayata) geri çevirebilir" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında." (İsra Suresi, 49-50-51)


Gerçekleri kavrayamayan bu kimselerin, dirilişe ilişkin bu mantık dışı sorularına en güzel cevap yine Kuran’dan gelir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

İman etmeyen kişilerin, tüm yaşamlarını Allah’tan uzak, nefislerinin bencil istek ve tutkularının ardında geçirdikten sonra, sorgulanmak işlerine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendilerini kandırır, ayetlerdeki gibi akıl dışı örnekler verirler. Tuz tanesi büyüklüğündeki embriyodan muhteşem sistemlere sahip düşünen, konuşan, akleden, trilyonlarca hücreden oluşmuş insanı yaratan Rabbimiz, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Sonsuz ilim sahibi yüce Allah’ın her şeye olduğu gibi, ahiret yaratmasına da gücü yeter:

"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır,bilendir. (Yasin Suresi,81)

Ölümün yok oluş olmadığına, kıyamet gününe, yeniden dirilişe, hesap verileceğine, cennet ve cehenneme kesin bilgiyle iman eden müminler, dünyada Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, ahirette de nimetlerle dolu cennetinde ağırlanmak için çalışırlar.

Yüce Allah’ın, Kur’an’da haber vererek uyardığı ahiretteki azapların şiddetini düşünmeyen insan, sonunda Rabb’i huzurunda yapayalnız durduğunda gerçeklerle yüz yüze gelir. Sur’a üfürüldüğü gün, suçlu günahkarların tümü bir araya getirilecekler ve yapıp ettiklerinden sorguya çekileceklerdir.

Beklemedikleri bir anda ve daha önce hiç duymadıkları bu sesle, insanlar kendilerine verilen sürenin sona erdiğini anlayacaklardır. Surun sesi, iman etmeyenlerin yaşayacakları korku ve dehşetle dolu, zorlu bir günün başladığının haberini verecektir. Bu olay Kuran’da, "Çünkü o boruya (sur’a) üfürüldüğü zaman, İşte o gün, zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir." (Müdessir Suresi, 8-10) ifadeleriyle açıklanır.

Dünya, imtihan gereği çekici binlerce süsle donatılmıştır ve kusursuz bir düzene sahiptir. Çok sayıda insan da bu düzenin bir sona doğru hızla ilerlediğini düşünmeyerek yanılır ve hepsinin gerçek sahibi olan Allah’tan uzak yaşarlar. İşte Rabbimiz’in yarattığı bu muhteşem düzen, O’nun belirlediği zamanda, tek bir emriyle ve yine muhteşem bir şekilde son bulacaktır. Bu gün ile kesin olarak karşılaşmayacağını zanneden kişi, o gün gafletten uyanacaktır. Kendisinin ve doya doya tadını çıkarmaya çalıştığı düzenin artık son dakikalarıdır. Duyduğu halde kesin bilgiyle inanmadığı bu sarsıcı gerçek kendisini aniden yakalamıştır. Ancak gafletten bugün uyanmanın bir yararı olmayacaktır, çünkü artık her şey için çok geçtir.

Azap üzerine hak olan kişi, o gün yaşadığı pişmanlığı dile getirecektir. Kuran’da birçok ayette cehennem halkının pişmanlıklarını içeren konuşmalar haber verilir.

Ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının). Zümer Suresi, 58

Dünyada yaşanan bütün pişmanlıkların telafisi mümkündür. Ancak ahirette yaşanan en büyük pişmanlığın asla geri dönüşü yoktur. Ahiret, dünyada yapılan iyi ve kötü işlerin karşılığının alınacağı yerdir. Kesin bilgiyle iman etmeyen kişinin, sonsuz azaptan kurtulması için, ahiretteki pişmanlığı ve geriye dönüşün asla olmayacağını düşünmesi gereklidir.

 


Norveç’li fotoğraf sanatçısı Kjell Sandved, 24 yıllık bir çalışmanın ardından kelebek kanatlarındaki desenlerden alfabenin bütün harflerini ve 1′den 9′a bütün rakamları fotoğraflara yansıttı.

Sandved, kelebek kanatlarındaki şekillerin, harfleri andırdığını fark edince, alfabeyi fotoğraflamaya karar vermiş ve ortaya işte bu sanat eseri çıkmış…

Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi nin tavanarasında, bir köşede eski bir Havana pürosu kutusu egzotik kelebeklerle doluydu. Bir tanesinin kanadının üzerinde gümüşi bir F harfi keşfedileceği günün ! gelmesi için yıllarca bekledi.

Nihayet 1960 yılında Kjell Sandved in müzeyi ziyaret etmesiyle "o gün" geldi. Sandved daha önce müzik ve sanat konusunda iki ansiklopedi yazmıştı. şimdi de yeni bir araştırma yapıyordu. Müze yöneticisi Sandvel e çalışmalarını sürdürmesi için bir ofis verdi. Bir gün, kutularla dolu tavanarasında raflarda birşey ararken Sandvel Havana pürosu kutusunu buldu. Ve işte oradaydı… Kelebeğin kanadı üzerindeki gümüşi "F" harfi parıl parıl parlıyordu. Yardımcısı o anı şöyle anlatıyor. "Bu muhteşem dizaynı bir de mikroskopun altında inceledik. Harf öylesine iyi tasarlanmıştı ki büyülenmemek mümkün değildi. Dünya üzerindeki hiçbir kaligraf bu nitelikte bir "F" harfi tasarlayamazdı. Doğa mükemmel harfleri üretiyordu. Bunun üzerine başka harfler de olmalı dedik ve araştırmaya karar verdik." O gün Sandved ve yardımcısının bulduğu bu harf her ikisinin de hayatını değiştirecekti.

Herşeyden önce ne kelebekler ne de fotoğrafçılık hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı. Önce Kjell temel fotoğrafçılığı öğrendi. Makro fotoğraflar çekebilmeyi öğrenmek için iki yılını verdi. Mikroskobun altında binlerce kelebek kanadına baktıktan sonra müzedeki kelebek koleksiyonlarından birşeyler bulmanın imkansız olduğunu anladılar.

Koleksiyoncuların topladığı tüm kelebeklere insan eli değiyordu ve kanatları zedeleniyordu. Onlar da kelebek kanatlarındaki harfleri doğada kelebeklere el sürmeden çekmeye karar verdi. Kjell bu fotoğrafları çekebilmek için özel bir fotoğraf makinası bile tasarlamıştı. Bu arada Kjell in asistanı Barbara bir yıl boyunca dünyadaki kelebek guruplarını araştırmış ve fotoğraflamaya en uygun kelebeklerin Yağmur Ormanları bölgesinde olduğuna karar vermişti. Ama araştırma bitmedi. Bu bölgedeki en doğru alanı bulabilmek için Amazon dan Yeni Gine ye kadar olan bölgedeki tüm bahçeleri, milli parkları araştırdılar. Sonunda aradıkları bölgeyi ve kelebekleri buldular.

Örneğin A harfi sadece Uzak Doğu ülkelerinden Bhutan’da yaşayan bir kelebek türünün kanatlarında bulunuyor. Z harfini ise Güney Amerika ülkesi Peru’da yaşayan bir kelebek türünde bulmuş.

Doğadaki tüm dizayn elementleri arasında "O"harfi, yani daire, sıfır ya da göz, en sık rastlanan harfti… Özellikle kanadında göz şeklinde bir tasarım olan kelebekler düşmanları bir anda korkutmak için kanatlarını açıyor ve onlara bir çift göz sana bakıyor imajını veriyordu. Simetrik olan harfler "C," "D," "I, "L," "M" ve "O" bulması nispeten kolay olan harflerdi. Ama asimetrik olanlar, özellikle, "B," "H," "K," "Q," "T," ve "X," çok zordu.

"Materyalist-Darwinist" olarak bilinen bu kimseler tesadüfleri üstün bir akıl gibi sunan, art arda meydana gelen milyonlarca tesadüfün toplamını "yaratıcı bir güç" olarak gösteren batıl bir fikrin savunucularıdır.

Materyalist-Darwinistlere göre tesadüfler, dünyadaki bütün insanların aklından çok daha büyük bir akla sahiptirler. Yüz binlerce yıldır gelip geçmiş ne kadar insan varsa, hepsinin beynini, aklını, düşünme kabiliyetini, muhakeme ve hafıza gücünü, fiziksel özelliklerini ve daha yüzlerce binlerce özelliğini şekillendiren gücün, "tesadüf" isimli bir "deha" olduğunu iddia ederler. Bütün bunlar tesadüflerin eseri olabilir mi?

Hayat Verecek Yola Çağıranlar

27 Haz 2011 In:

Yüce Allah’a kulluk, yaşamın her alanını kapsar. Allah’ı tanımak, O’na yakın olmak ve O’nun sınırları içinde, O’nun yolunda yaşamaktır kulluk.

İnsan nefsi ise unutmaya yatkındır. Allah’ı unuttuğu anda, bencil tutkuları devreye girerek kişiye yeni sözde ilahları işaret eder. Nefsinin tutsağı olduğunda da kişi, kendisine can veren, "düzgün bir adam kılan" (Kehf Suresi, 37) Rabb’i yerine başka varlıklara kulluğa; onları sevmeye, razı etmeye, onlardan yardım ummaya ve O’nun dışında onlarca şeyden korkmaya başlar.

Bu yapıdaki bireylerden oluşan toplum ise, doğal olarak, dinden uzak ve Allah’ı "arkalarında unutuluvermiş önemsiz bir şey" (Hud Suresi, 92) olarak kabul eder. Yaşanan adeta ‘sürü psikolojisi’dir ve var olan inkar böylece toplumda daha da yaygınlaşır.

Yanlış yol göstericiler edinen toplumda gittikçe körleşen, akıl ve vicdandan kopuk bir sistem yerleşir. Bu yapı öylesine kemikleşir ki, insanların Allah’ın varlık delillerini görmeleri ve ahirette O’nun huzurunda sorgulanacaklarını hatırlamaları mümkün olmaz.
Söz ettiğimiz cahiliye sistemi, Allah’ın bir ‘yol gösterici’ göndererek insanları gerçeklere davetine kadar sürer.

"Kitap Ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar, (bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi. (O delil de) Allah’tan gönderilmiş-bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır." (Beyyine Suresi, 1-2)

‘Gönderilenler’

Cahiliye bireyinin Allah’ın delillerini ve doğruları görebilecek yeteneği yoktur. Allah, sonsuz merhametiyle, yaşamın gerçek amacını haber verecek uyarıcı ve müjdeci peygamberler gönderir.

"Andolsun, Biz her ümmete: ’Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün." (Nahl Suresi, 36)

‘Gönderilenler’, Yüce Allah’ın katından sunduğu rahmettir. Kurak topraklara inen yağmur gibi, yaşadıkları topluma bereket getirirler.

Her Peygamber içinde bulunduğu toplumunun bireyidir; yaşamının belirli bir aşamasında görevine başlayacaktır. O, Allah’ın özel yarattığı ve seçtiği insandır. Vicdanı, dürüstlüğü ve aklıyla cahiliye toplumunun genelinden farklıdır. Allah’ın verdiği doğruyu yanlıştan ayıran anlayışla, yaşadığı toplumdaki dejenerasyonu ve çarpıklığı fark eder. Farkına vardığı gerçekleri yaşadığı toplumun bireylerine anlatmakla, onları Rabb’inin yoluna davet etmekle sorumludur. "Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun..." (Maide Suresi, 67) buyruğuyla Allah, Peygambere tebliğ görevini bildirir.

Her peygamber bu çok zorlu işi, çevresinde pek az iman eden insanla birlikte, kendisine düşman olan çok sayıda kimseye rağmen hakkıyla yerine getirir.

O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi’ne yöneleni hidayete erdirir. (Şura Suresi, 13) ayetiyle bildirilir; Allah katında din tektir. Parçalara ayrılıp özünden saptıkça, bozuldukça Allah resûller göndererek gerçeği tekrar hatırlatmış, tüm peygamberler aynı hak dini tebliğ etmişlerdir.

Tüm peygamber, elçi ve beraberlerindeki inananlar insanları doğru yola iletebilmek için çeşitli tehdit ve baskılara sabretmişler, Allah’ın buyruğu olmadığı sürece görevlerini bırakmamışlardır. Kur’an’da birçok peygamberin ve mübarek insanın hicret ettiklerinden söz edilir. Bunun nedeni inkarcıların baskıları değil, Allah’ın bu konudaki buyruğudur; ancak Allah dilediği anda hicret edilir.

Hicret, yaşanan toplumdan bedenen ve ruhen ayrılarak yola çıkmaktır. Allah’ın mübarek elçilerinin ortak kaderidir; onların yolundan gidenlerin de yaşamlarında kısmen tattıkları, zafere ulaştıran fiili bir duadır. Hicret mücadeleden kaçmak değil, zulme direnmek, karşı durmaktır.

Peygamberlerin yaşadıkları ibret alınacak her olaydan ayrı ders çıkarmak, her birinden en güzelini almaktır bize düşen ve her birini ayrım yapmadan sevmek…

Allah’a ve Resûlü’ne inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayanlar, işte onlara ecirleri verilecektir. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nisa Suresi, 152)

Ve Allah’a olan derin imanı, tevekkülü, teslimiyeti ile övülen Hz. İbrahim gibi bir ahlâk gösterebilmek, ‘Allah’a dost’ olabilmek, dinine uyabilmek…

İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel din’li kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)

Allah’ın kutlu peygamberlerini örnek alarak Allah’a yakınlaşmak, O’nun hoşnut olduğu bir insan olabilmek için, kalbimizi batıl inançlardan, çarpık düşüncelerden uzaklaştırmalı, arınarak gönülden Rabb’imize yönelmeliyiz.

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır…”( Mümtehine Suresi, 4) ayetinde haber verildiği üzere onların yolunu izlemeli ve Allah’ın ayetlerini uygulamadaki titizlikleri, zorluk zamanlarındaki tavizsiz davranışları, sabırlı ve tevekküllü kişilikleriyle onları örnek almalıyız.

Hz.Adem(a) şeytana ve nefsine kanarak yasak ağaca yaklaşmıştı; karşılığında aşağılara indirildi. O, dünyayı bilmediği için kıyas yapamamıştı ancak bizler Allah’ın tarif edip tanıttığı cenneti dünyadaki güzellikler vesilesi ile kıyaslama imkânına sahibiz. Nefsimize kanıp yasağa yaklaştığımızda düşeceğimiz yer aşağıların aşağısıdır.

Nefsinin bencil tutkularını gözeterek yaşayan ve sahip olduklarıyla büyüklenen insan gerçekte küçülür; nefsini ezen insan ise ezdiği her şeyin üzerinde yücelir…

Sonuç olarak;

Tüm inananlara örnek ve ‘alemlere rahmet’ olan Peygamberimiz’in (s) sünnetlerini, İmam Malik Hz. Nuh’un gemisine benzetir ve şöyle söyler: "Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur" (Süyuti, Miftahu’l Cenne, s. 53-54)

Yüce Rabbimiz, yaşanan dönemde Nuh’un gemisine binenlerden olmayı, ya da son anda da olsa tutunabilmeyi nasip etsin bizlere…

İman etmeyen insanlar için hayat tam bir karmaşadır. Kendilerini ve çevrelerindeki insanları Yüce Allah’tan bağımsız birer varlık olarak görürler ve etraflarında gelişen olayları kendilerinin yönlendirdiğini düşündüklerinden, sürekli gerilim içinde yaşarlar. Herşeyin Yüce Yaratıcı’nın dilemesiyle kaderlerinde yaratıldığını, yine O’na tevekkül ederek huzurlu ve rahat bir hayat sürebileceklerini bilmemeleri, stresli ve sıkıntılı bir hayat yaşamalarına neden olur.

İnanmayan insanların en belirgin özelliklerinden biri, karşılaştıkları olayları hemen zahiri
yönüyle değerlendirmeleridir. Rum Suresinde; “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” ayetiyle bu bilgi haber verilir.

İman eden insan ise, dünya hayatında yaşadığı olayların zahirine aldanmaz. Her zaman olaylara batınından bakar, ardında gizlenen hayırları, hikmetleri görmeye çalışır. Ve daima Rabbimiz’in hayırlarla dolu yarattığı kaderi şükürle, sabırla, tevekkülle izlemeye çaba gösterir.

Nefsine yarar sağlamaya çalışarak, kısacık süren dünya hayatına yönelen insanlar, olayları biraz akılcı değerlendirebilseler ve gerçekleri düşünseler, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu Allah’ın izniyle fark edebilirler. Dünya hayatının çok kısa ve geçici bir süre olduğuyla ilgili Kuran’da çok önemli bilgiler verilir;

Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş (kimseler) değildi. (Yunus Suresi, 45)

İstek ve tutkularını tatmin için yaşayan insan, hedeflerine ulaşmak için büyük bir hırsla çalışır ve bunlar için her şeyi göze alır. Çevresinde bulunan insanları hatta yakınlarını kırmayı bile göze alabilir. Fakat istediğini elde ettiği an, o şey her ne olursa olsun önemini yitirir. Sahip olduğu her meta, dünya hayatına aldanan bu insanların tatminine değil, tatminsizliğine yol açar. Çünkü elde ettikleri her şeyin mutlaka daha güzeli, daha mükemmeli ve gösterişlisi olacaktır. Elde ettiğiyle tatmin olmayan, doymak bilmeyen nefis, bu kez elde ettiğinden daha mükemmelinin peşinden koşmaya başlar. Onu da elde edene kadar mücadelesi devam eder.

Kazandığı parayla, sahip olduğu iş, ev, aile ve gururlandığı kariyeri ile şımaran, kendini üstün gören, azgınlaşan insanların sonları da azap olacaktır. İnsanların sahip olduğu her şey Allah’ın onları sınamak için verdiği nimet ve ihsanıdır. İnsan, elindekileri ne kendi kazanmıştır ne de ’hak etmiş’tir. Bunun farkında olmayan insan, Allah’ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşır, şımararak sevince kapılır, şükretmez. Allah sonsuz rahmet sahibidir; bu nedenle Varlığını hatırlaması ve Kendisine yönelip şükretmesi için insanları birtakım olaylarla, zorluklarla ve felaketlerle uyarır:

"Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar" (Tevbe Suresi, 126)

Dünya hayatında karşılaştıkları belalar, insanlar için hatalarını fark etmelerini sağlayacak büyük birer fırsattır. Çünkü insanlar böyle anlarda Rabbimiz karşısındaki acizliklerini anlarlar. Bu durumda vicdanına kulak verebilen insan, hatalarını görür, hatalarını görebildiği için şükreder ve tevbe ederek Allah’a yönelir..

Ancak yine de hatalarının farkına varmaz ve tutkularının peşinde koşmaya ve şımarıp azgınlaşarak aldanmaya devam ederlerse, iman etmeyen bu insanların sonları azap olacaktır. Yüce Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) da vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka birşey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Kısacası; hırsla dünya hayatına yönelen insanın göz önünde bulundurması gereken en önemli gerçek şudur; Allah’a iman etmediği sürece dünyada her neye sahip olursa olsun asla gerçek huzuru bulamayacaktır.

Nelerden Arınalım?

27 Haz 2011 In: İmani Konular, Kur'an Ahlakı, Tefekkür

Hani o, Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti. (Saffat Suresi, 84)

Kur’an insana hem maddi hem manevi temizliği gerçek anlamda öğretir. Kur’an ahlâkını yaşayan insanlar maddi temizlikte olduğu gibi manevi temizlik konusunda da son derece duyarlıdırlar. Nefislerini arındırır, vicdanlarını tam kapasite kullanır, imanlarını beslerler; böylece Rabb’lerinin rahmetini, rızasını ve cennetini hedeflerler.

Yüce Allah’ın dünyada yarattığı imtihan süresince insanlar pek çok hata yapabilir, yanlış davranışlar sergileyebilirler. İman sahiplerinin amacı hata, kusur ve eksikliklerinden bir an önce arınarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve cennete yakışır güzel ahlaka ulaşmaktır.

Vicdanlı insan, Allah’ın sınırlarını korumaya çalışır, kendini Rabb’inin rahmetinden yoksun bırakabilecek kötü ve çirkin davranışlardan kaçınır. Hata yapacak olsa farkettiğinde hemen Allah’tan bağışlanma diler; O’na yönelir ve tevbe eder. Bu yüzden mümin arınmıştır, saf ve temizdir. Ve müminin arınmışlığı yüzünden okunur.

Kesin bilgiyle iman eden müminin içiyle dışı birdir; oldukça dürüst, açık ve nettir. Samimiyet, insanın gerçek düşüncelerini saklamadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimi insan içinden geldiği davranır, yapaylıktan uzaktır ve bu nedenle etrafındaki kişileri de olumlu etkiler.

Samimi insan hiçbir dünyevi çıkar beklentisi olmaksızın, yalnızca Allah emrettiği için salih amellerde bulunur. Katıksızca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar; yaptığı işlerde, söylediği sözlerde, ibadetlerinde ve günlük yaşamında gönülden Allah’a yönelir.

Cahiliye insanına has yüzeysellik insanları mahvetmekte, insanlar sevgiyi kendi elleriyle öldürmektedirler. Bu nedenle samimiyet, candanlık gibi ahlak özellikleri çok önemsenmektedir. İnsanın derinliği olması, karşısındaki kişinin de bunu keşfedebilmesi muhteşemdir. Her şeyin başı samimiyettir; çok candan olmak, çok güzel huylu olmaktır.

İnsanda sevgi ve samimiyet yok olduğunda geriye adeta bir ceset kalır. Birbirinden farklı olmayan, çalışarak, yemek yiyerek, televizyon izleyerek, eşiyle anlamsız nedenlerle tartışarak, ardından yatıp uyuyarak geçirilen günler... Ertesi gün yine bir öncekinin aynıdır; kısacası kişi sevgisiz, samimiyetsiz, azap dolu bir yaşam sürer.

Oysa insan biraz düşünse, en kolay, rahatlatan, Rabb’i ile bağlantısını güçlendiren samimiyetle, aradığı huzuru tadabileceğini anlar. İnsan ancak, Allah’a ve diğer insanlara karşı samimi ve içten olduğunda din ahlakını gereğince yaşayabilir.

Allah’tan uzak yaşadığı halde “benim kalbim temiz” diyerek tevil yapmak büyük samimiyetsizliktir. Gerçek kalp temizliği, insanı Allah’tan uzaklaştıran engellerin kalpten arındırılmasıdır. Allah’ı inkâr eden, ahlaksızlık yapan, günah içinde yaşayan kişi, ancak bağışlanma dileyip tevbe ettiği ve samimi olarak Allah’a yöneldiğinde O’nun rahmetini umabilir. Temizlenip arınması kişinin yalnızca kendi lehinedir.

... Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah’adır. (Fatır Suresi, 18)

Samimi Mümin Nelerden Arınır?

Mümin, Allah’tan başka hayali ilahlardan ve yaşamındaki insanlardan yardım ummaktan, onların hoşnutluğunu aramaktan arınmıştır. O, yalnızca Allah’a kulluk eder, Allah’tan korkar, O’nu hoşnut etmeye ve sevgisini kazanmaya çalışır. En çok Rabb’inden korkar, en çok Rabb’ini sever. Müminin sevgisi berrak ve saf bir sevgidir. Çünkü sevgisinin gerçek muhatabı Allah, sevgisinin gerçek kaynağı da Allah aşkıdır. Etrafına Allah aşkıyla bakar, baktığı her şeyde Rabb’inin tecellilerini görür. Katıksız, saf imana kavuştuğu için mümin, hiçbir durumda üzüntü ve acı yaşamaz.

Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah’tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)

Şirkten arınmış müminler yalnızca Allah’a güvenip dayanır, yalnız O’na kulluk eder, yalnız O’ndan yardım isterler. Onlar, Kuran’daki ifadeyle "iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır".

Tertemiz, katıksız imanı yaşayan müminlerin ahiretteki alacakları karşılık Kur’an’da “... Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146) ayetiyle bildirilir.

Allah’ın dost edindiğini bildirdiği Hz. İbrahim(as), hem kendi toplumuna hem de kendisinden sonraki toplumlara güzel ahlakıyla örnek olmuştur. Kur’an, Allah’a "arınmış bir kalp ile teslim olan" Hz. İbrahim’de(as) ve onunla birlikte olan müminlerde birçok güzel örnekler olduğunu bize haber verir.

Müminler, Rabb’lerine olan teslimiyetleri ve tevekkülleri sayesinde cahiliye toplumunun yaşamını azaba çeviren duygulardan arınmışlardır. Onlar, yaşadıkları her olayın Allah’ın kontrolünde olduğunu ve kendileri için bir hikmetle yaratıldığını bilirler. Yaşadıkları olay zahiren kötü gibi de olsa, hikmetlerini görebilmek için derin düşünür, ardındaki hayrı beklerler. Bu yüzden her durumda, katıksız imanlarının getirdiği şevk ve heyecanı eksilmeden yaşarlar.

İman her derdin devasıdır. Maddi temizlikle insan nasıl sağlık buluyorsa, saf iman da insanı diri ve dinç tutar. İçimizdeki kötü düşünceleri çıkarıp attığımız ve katıksızca Allah’a yöneldiğimizde huzuru yakalarız. Ahiretteki sonsuz huzur için ise kulluk bilincini asla kaybetmemeli, nefsimizin fücurundan arınmalı, tam teslimiyeti yaşamalı, imanımızı sürekli tazelemeliyiz.

"İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır." (Taha Suresi, 76)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors