Hz. İsa bazı yönleriyle diğer peygamberlerden farklı bir konuma sahip bir peygamberdir. Babasız dünyaya gelmiş, henüz beşikteyken konuşmuş, dünyada kaldığı süre içerisinde büyük mucizeler göstermiştir. Bir diğer önemli özel durumu ise Allah’ın onu Katına yükseltmesi ve tekrar dünyaya gönderecek olmasıdır.

Kur’an'da anlatıldığı üzere, inkar edenler Hz. İsa'yı öldürmek amacıyla bir tuzak kurarlar. Bir kısım bağnaz Yahudi din adamı (kahinler), Hz. İsa'yı Romalı yöneticilere karşı faaliyet yürüten bir kişi olarak tanıtırlar. Onu öldürmek için harekete geçer ancak başaramazlar; onun bir benzerini, Hz. İsa zannederek öldürürler. Çünkü düzen kurucuların en hayırlısı Allah’tır ve Hz. İsa'yı Kendi Katına yükselterek, hazırlanan tuzağı boşa çıkarır:

Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)

Allah, çok büyük bir mucize yaratarak İsa (as)’a hainlik yapan Yahuda İskaryot’u Hz. İsa’ya benzetir. Hz. İsa’yı çarmıha germek üzere almaya geldikleri sırada orada bulunan Yahuda İskaryot, Hz. İsa zannedildiği için alınıp götürülür ve çarmıha gerilir. Yüzü kana bulandığı için de halk, çarmıha gerilen bu kişinin Hz. İsa olmadığını anlamaz.

“… Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur.” (Nisa Suresi 157)

İncil’de Hz. İsa’nın son sözleri olarak aktarılan, “Tanrım! Beni neden terk ettin?” gibi isyan sözlerinin ise Rabbine halisane teslim olmuş olan Hz. İsa’ya ait olmadığı  çok açıktır.

Bazı Hıristiyan mezhepleri bunu reddetse de, günümüzde Hıristiyan aleminin tamamı Hz. İsa'nın öldürüldükten sonra dirilerek göğe yükseldiğine inanır. Ancak Kur’an ayetlerini incelediğimizde olayın aslının böyle olmadığını görürüz:

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim (müteveffiyke), seni Kendime yükselteceğim (rafiuke), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55)

Ayetteki "Vefat ettirmek" ifadesi Türkçede kullanılan ölüm anlamından farklı anlamlara gelir. Arapça'da "vefea" kökünden türeyen teveffa fiilidir ve bu fiil, "canın alınması", "teslim alınması" manalarına gelir. İnsanın canının alınmasının ise her zaman ölüm anlamına gelmediğini yine Kur'an bize bildirir. Örneğin "teveffa" kelimesinin kullanıldığı bir ayette insanın ölümünden değil, uykuda canının alınmasından bahsedilir.

Allah, ölecekleri (mevt) zaman canlarını alır (teveffa); ölmeyeni de uykusunda (canını alır) (lem temut). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı (el mevte) verilmiş olanı tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir... (Zümer Suresi, 42)

Ayette kullanılan "teveffakum" kelimesi ölüme işaret etmez, "geceleyin canlarınızı alan" anlamına gelir. Eğer "teveffa" kelimesini ölüm olarak kabul edersek, o zaman tüm insanların her gece uykularında biyolojik olarak öldüklerini söylemek gerekir.

Bediüzzaman gücü her şeye kadir olan Allah’ın, Hz. İsa'yı ikinci kez dünyaya getirmeye muktedir olduğunu hatırlatır.

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel netice) için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil... belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

Dinsiz ideolojilerin hakim olduğu bir dönemde Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğini müjdeler Üstad ve yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kur’an'la hükmedeceğini, Kur’an'a tabi olacağını haber verir. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşecek, dinsizlik akımına karşı Kur’an ahlâkını yaşayarak üstün geleceklerdir.

Hz. İsa'nın gelişi konusu Hıristiyanlık için çok önemlidir. Bunun sebebi Kitab-ı Mukaddes'i oluşturan Eski Ahit (Tevrat ve Musevilerin diğer kutsal yazıları) ve Yeni Ahit'te (dört İncil ve diğer risaleler) ahir zaman ile ilgili açıklamaların olmasıdır. Özellikle Hz. İsa'nın gelişi konusu İncil metinlerinde önemli yer tutar.  (http://www.hazretimehdi.com/ )

“Şüphesiz” diyor Allah, hiç şüphe etmeyin diyor, “Hz. İsa kıyamet vakti için bir alamettir.” Kıyamet alametidir gelişi, bu da ahir zamanda İsa’nın geleceğine dair delildir. Çünkü hiçbir Peygamber için söylenmemiştir kıyamet alameti olduğu Hz. İsa için söylenmiştir. Mehdi ve İsa’nın gelişi kıyamet alametidir. Öyleyse, zaten bak Allah vurgu yapıyor, “öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın” yani hiç şüphe etmeyin diyor. “Ve bana uyun dosdoğru yol budur.” (Zuhruf Suresi 61) Said Nursi’nin izahlarında da bu çok kapsamlı anlatılıyor, mesela yine ayette işari olarak anlatılan bir konu, Maide Suresi 110’da; “Allah şöyle diyecek; Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla, ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim. Beşikteyken de, yetişkinden de insanlara konuşuyordun, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim.” Kitap ve hikmet işte onun öğreneceği kitap Kuran’dır. Kur’an’da söylenen bu söz Allah ona kitabı, Kur’an’ı öğretecek. Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i zaten biliyor, şimdi de Kitabı öğrenecek İnşaAllah, Kur’an’ı öğrenecek. Ayrıca Buhari’de de, Müslim’de de, Ebu Davud’da da çok detaylı olarak anlatılıyor. Zaten Kütüb-i Sitte’nin tamamında da çok kapsamlı olarak anlatılan bir konudur bu.” (http://a9.com.tr/ )

Müslümanlar, Hz. İsa'nın ahir zamanda yeniden dünyaya geleceğine inanırlar; ancak Hz. İsa geldiğinde Medhi (as)'a tabi olacak, bu iki kutlu insan Allah'ın dilemesiyle hak din İslam’ın yeryüzü hâkimiyetine vesile olacaklardır. Bu bilgi pek çok sahih hadiste yer alır.

Hz. İsa ile ilgili olarak henüz gerçekleşmemiş olan üç İlahi vaat vardır. İlk olarak, İsa Peygamberin her insan gibi yaşadıktan sonra öleceği bildirilmektedir. İkinci vaat, tüm Ehli Kitap'ın onu cismani olarak göreceği ve ona yaşarken itaat edeceğidir. Şüphesiz söz konusu bu iki haber de Hz. İsa'nın kıyamet öncesindeki gelişinde gerçekleşecek olaylardır. Ayetteki üçüncü haber olan Hz. İsa'nın Ehli Kitap hakkındaki şahitliği de kıyamet gününde gerçekleşecektir. ( http://ahirzaman.net/ )

Kur’an ayetlerinde, Tevrat ve İncil'in zaman içinde tahrif edildikleri ve bu nedenle de içlerinde çeşitli yanlış inanışlar içerdikleri haber verilir. Bu kitaplarda elbette hak bölümler olduğu gibi insan elinin değdiği hatalı bilgiler de bulunur. Bu sebeple Tevrat ve İncil'de yer alan açıklamaları Kur’an ayetleri ve Peygamberimiz(asm)'ın hadislerini kıstas alarak değerlendirmek gerekir.

 

 

 

Önceki yazımda İngiliz derin devletinin yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olduğunu, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ettiğinden söz etmiştim. Devamla…

İngiliz derin devleti henüz 1. Dünya savaşı devam ederken Osmanlı'nın ve Orta Doğu'nun parçalanma haritasını çizmiştir. Sykes Picot gizli antlaşmasına göre Trabzon, Bitlis, Erzurum, Van ve güneydoğunun bir kısmı Rusya'ya, Doğu Akdeniz, Antep, Urfa, Adana, Mardin, Diyarbakır, Musul ve Suriye kıyıları Fransa'ya, Hayfa ve Akka limanları, Bağdat, Basra ve Güney Mezopotamya İngiltere'ye verilecektir.

Bu süreçte görev alan pek çok kişiden biri de, yine bir İngiliz vatandaşı olan Charles Darwin’dir. Darwin, “Türklerin aşağı bir millet olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini” anlatan sözleriyle yaptığı propaganda ile bu amaca hizmet etmiştir.

Charles Darwin, İngiltere'nin Osmanlı'ya yönelik siyasi planlarına katkıda bulunmak amacıyla, teorisini kullanmış ve  Türk Milleti'ni geri bir ırk olarak göstermeye çalışmıştı. Günümüzün Türk düşmanları hala Darwin'in bu hezeyanlarından destek alır.

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, Bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini, (yokedileceğini) görüyorum.” ( Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt 1, New York: D. Appleton and Company, 1888 ss. 285-286)

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Bu propaganda etkili de oldu. Darwin'in "Türk Milleti yakında yok olacaktır; bu evrimin kanunudur" anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi.

İngiltere'nin, Darwin'in kehanetini gerçekleştirme hevesi, asıl olarak I. Dünya Savaşı'nda hayata geçti. 1914'de başlayan bu büyük savaş, bir yanda Almanya ve Avusturya-Macaristan, diğer yanda ise İngiltere-Fransa-Rusya ittifaklarının arasındaki çıkar çatışmalarından doğmuştu. Ancak savaşın içindeki en önemli hesaplardan biri, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma hedefiydi. (http://www.darwinizmdini.com/)

İngiliz derin devletinin ırkçı sosyal Darwinizm'i tüm dünyada ayakta tutma çabası da bu sebepledir. Temel felsefesi budur çünkü.

İngiliz derin devletinin PKK bağlantısı da ortadadır. YDG-H'nın kurucularıından Kerem Berti, "PKK, İngiltere tarafından kurulan bir örgüttür" itirafında bulunuyor.

PKK liderlerinden Duran Kalkan, İngiliz derin devletinin 135 yıllık bu politikasını günümüzde dillendiren isim olarak karşımıza çıkıyor. Kalkan, “Erdoğan ve AKP iktidarı açık şekilde ‘bin sefer baş kaldırsanız bin sefer ezeceğiz’ diyor. Sen bin sefer ezmeye çalışırsan, bu halk da seni bin yıl önce geldiğin yere kovalayana kadar direnecektir” sözleriyle PKK’nın amacını ve kimlerin taşeronu olduğunu bir kez daha dile getiriyor.

İngiliz derin devleti kuruluşu Chatham House, Türkiye'nin bölünmesi projesini şöyle açıklıyor; "Türkiye'nin son hali Osmanlı'nın son dönemi gibi. Bu konuyu (PKK'ya otonom verilmesini) tartışmamalıyız, Türkiye buna mecbur… Ana dil, güvenlik birimleri...gibi konular gündemin ilk sırasında değil. Sınır kabul edilirse ana dil, güvenlik ve yargı birimleri gibi konular zaten arkadan gelir. PKK yönetimi Batı ile benzer görüşlere sahip.”

"TC isteneni yapmak (PKK'ya otonomi vermek) zorunda. Yapmazsa uluslararası hukuk devreye girer. Bunun için yeterince malzeme verdi. PKK resmen tanındı. Türkiye itiraz ederse, yaptırımlar gündeme getirilir. Hatta yaptırımların eşiğindeyiz."

Sevr'de yaptığı gibi sınırlar çizme peşinde Chatham House; "Batılı ülkeler bu çerçevede tavır belirlemeli. Geri adım söz konusu olamaz. Sınır çizilmesi aşamasındayız. PKK/HDP sınır çizilmesi koşuluyla belli tavizler verebilir. Sınırların çizilmesi ve bölgenin Kürt bölgesi olarak tanınması kritik eşik."

Şimdi PKK lideri Öcalan'ın "Bizim konumuza en akıllı yaklaşan İngiltere'dir. Bazı lordlar, 'sizi destekliyoruz dediler... Gizli olarak en büyük destek hep İngiliz'lerindir" (H. Atilla Uğur, A. Öcalan'ı nasıl Sorguladım kitabı) sözleri daha bir anlam kazanmıyor mu?

"İngiltere, bizim konumuza en akıllı yaklaşan ülkedir… Politikaları İngiltere oluşturur, ABD’ye uygulattırır… İngiltere bence ana politikayı oluşturmaktadır. Avrupa'daki işbirlikçilerine ama özellikle ABD'ye bunu uygulattırmaktadır. Ortada bu konularla ilgili belge yok, olması da mümkün değildir zaten. Ancak gelişmelerde dikkat edilmesi gereken konu, Avrupa'nın İngiltere'de düğümlenmesidir. Konulara çok derin yaklaşıyor." (Tekin Arslan, İmralı'daki Konuk)

İngiliz Derin Devletinin ve MI6’nın en gözde yayın kuruluşu olan The Economist dergisinde, ülkemizdeki 15 Temmuz darbe girişiminden önce yayınlanmış bir makalede, “İslam, bombalanarak yeniden yapılandırılamaz. Ama içeriden değiştirilebilir” ifadeleri geçiyor ve örnek olarak iki isim veriliyor; Sisi ve Fethullah Gülen.

Seyyid Abdülhakim Arvasi yıllar önce şunları söylüyor;

 “İslam’ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslamiyet’i bir ağaca benzetirsek, başka kafirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslümanlar da bunlara düşman olur. Fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder, besler. Müslümanlar da onu sever. Fakat gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. “Vah vah, çok üzüldüm” diyerek Müslümanları aldatır. İngiliz’in İslam’a böyle zehir salması demek, para, mevki ve kadın gibi, nefsani arzular karşılığında satın aldığı yerli münafıkların, soysuzların elleri ile, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.”

Kurutulması gereken bataklığı doğru yerde arayalım. Özellikle son dönemde dillere pelesenk olan 'Üst akıl; yönetim merkezi ' Chatham House olan İngiliz Derin Devletidir....

 

“… Ancak derin güçlerin müstakil bir gücü olduğunu zannetmek, çoğu zaman oldukça yanıltıcı olabilir. Bu kurumlar, “yenilemez” göründükleri için genel anlamda etkili olabilmiş, pek çok ülkenin kontrolünü ele geçirebilmişlerdir. Oysa, hedeflerini sevgi ve barışın inşası üzerine şekillendirenler, daima daha güçlü konumdadırlar. Onların idealleri büyüktür, hedefleri doğrudur. Doğru hedef ise eninde sonunda galip gelecektir. Önemli olan barış insanlarının bir araya gelmeleri ve ittifak halinde hareket etmeleridir. O zaman çözümün sadece çatışma ile gerçekleşeceğini zannedenler de barışın mutlak gücüne şahit olacak, bakış açılarını değiştirecek ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için çaba göstereceklerdir. (http://www.harunyahya.org/tr/ )

Üst Akıl; İngiliz Derin Devleti-I

30 Kas 2016 In: Toplum, Yaşam, Deccaliyet

 

"Şeytan insan için ne ise İngiliz derin devleti de dünya için odur." Cemil Meriç

Tarihte her dönem hükümetlerin yanında ikinci bir iktidar olarak hareket eden açık ya da gizli yapılar olmuş. Günümüzde ise iktidarların, düşünce kuruluşları ve sivil toplum kurumları üzerinden yönlendirildiği ortada. Kendince bağımsız, kâr amacı gütmeyen ve elbette hesap verme zorunda da olmayan bu kuruluşlar kendi oluşturdukları yetkilerini kullanıyor, yönetimlerin politikalarını yönlendiriyorlar. Dahası fikir üretmekle yetinmeyip, sahaya iniyor, iktidarların üzerinde fiili baskı oluşturuyor, askeri alanda bile ülkeler üstü güç haline geliyorlar.

Bugün dünya siyasetini tek merkezden yönlendiren, her konuda ortak hareket ettiren merkez ise İngiliz derin devletidir. Yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olan bu yapı, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ediyor.

Deccal’in organize ordusu olan İngiliz derin devleti, dışarıdan yıkamayacağı devletleri inançlarını zayıflatarak, birlik ve beraberlik duygularını zedeleyerek, ideallerini ve manevî değerlerini yok ederek içeriden yıkacak karanlık ve kahpece politikalar üretir.

Büyük emperyal planlar yapar bu derin yapı. Arabistan'lı Lawrence örneği, bu işi ne denli ciddiye aldığının kanıtıdır. 1882'de Osmanlı toprağı olan Mısır’ın İngiliz orduları tarafından işgal edilmesiyle başlayan dönem ve sonrasında İngiltere hep Osmanlı aleyhtarı bir politika izledi.

Daha 1900'lü yıllarda hazırlanan BOP Projesinin ve diğer birçok planın kaynağında hep İngiliz derin devleti vardır.

İngiltere eski başbakanı W. Ewart Gladstone'un İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Kur'an'ı eline alarak sarfettiği şu hezeyan dolu sözler bu gizli hedefin delilidir;

"Ya Kur'an'ı Müslümanların elinden almalıyız ya da Müslümanları Kur'an'dan soğutmalıyız... Türkler bu kitapla yürüdükçe medeniyete zararlıdır."

"Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz."

Yine İngiliz eski başbakanlarından Salisbury 1911 tarihli gizli bir belgede şunları söylüyor;

"... Aynı maskara Osmanlılık devam ediyor. Fanatik, cahil insanlar, barbar millet, kapitülasyonların da kalkmasını istiyorlar. Türkler daima Türk kalacaklar. Hiçbir zaman Avrupa'lılaşamayacaklar."

Lord'un 1898'de Petesburg'daki büyükelçisine gönderdiği direktif ise şöyle; "Osmanlı ülkesinin yarısında İngiltere'nin, yarısında Rusya'nın sözü geçsin." (D. Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

Osmanlı'ya 'Hasta Adam' lâkabını takan İngiltere'nin eski başbakanlarından bir diğeri H. H. Asquith ise şu sözlerle meydan okuyor; "Osmanlı Devleti ölüm döşeğine yattı. Dünya için bir şer ve fenalık yuvası olan bu hasta bir daha canlanamayacak." (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

İngiliz arşivinden bir belgede, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb, İngiltere’deki bir dostuna 19 Ocak 1919’da gönderdiği bir mektupta şunları yazıyor : "Görünürde memleketlerini işgal etmediğimiz halde valilerini tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan özgür bırakıyoruz. Demiryollarını sıkça denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz. Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor...”

M. Kemal Atatürk, o dönem İngiliz derin devletini Nutuk'da şöyle deşifre ediyor; “İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himayesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek, İsyan ve ihtilal çıkarmak, Milli Şuuru felce uğratmak, yabancı müdahelesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi."

İngiliz Derin Devleti, bölmek istediği devlet ve milletler üzerinde çeşitli psikolojik savaş yöntemleri uygular. Tarih boyunca bu amaçla, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için çeşitli yöntemlere başvurmuştur. Dün olduğu gibi bugün de Darwinizm, Rumilik ve eşcinselliği kullanarak dejenerasyon planlarını gerçekleştirmeye çalışıyor.

Devam edecek…

 

 

 

Yazımın ilk bölümünde, Allah'a, Peygamberimiz (asm)’a ve dinimizin kutsallarına yönelik uygunsuz davranışlar sergileyen, dahası 'her türlü dini düşünceye karşı olduklarını' açıkça söyleyen bazı kişilerin, Mevlana'nın görüşlerine ve eserlerine sempati ile yaklaşmalarının, belli bölümlerini sürekli paylaşmalarının elbette önemli bir sebebi var demiştim.

Samimi Mevlevileri tenzih ederim ama yıllardır bir oyun oynanıyor. İngiliz derin devleti 'Müslüman' üyelerinin sürekli eşcinsellik propagandası yaptıkları kimi 'Rumi' vakıfları kullanarak, İslam yerine yeni bir din inşa etmek istiyor. Bu Deccalî oyunu bozmak hepimizin sorumluluğu.

Mevlana’nın eserlerindeki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan evrimci fikirler, Türkler’in ve kadınların aşağılandığı ve sapkın eşcinsellik içeren bölümlerden yaptığım alıntılara devam ediyorum;

"Ey mümin, sen, Tanrı nuruyla bakar, görürsün… Hatadan, yanılmadan eminsin!" (Mesnevi,  Cilt 4, beyit, 1855)

 “Aşk kafiriyiz biz Müslüman başka. Müslümanlığın, kafirliğin dışında bir ova. Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar-gider. Anlayan vardı mı usulca başını kor. Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer.” (Mesnevi, Syf 298)

"Kâbe, taşa-topaca tapanlarla doludur; sen bize yüz tut, biziz Tanrı kıblesi." (Divan-ı Kebir, 5/19)

"İlletli kimse ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve şeriat haline gelir." (Mesnevi, beyit 1610, syf 129)

"Tanrı boyuna bakar, biz gönüle bakarız, şekle değil; şekil balçıktır ancak demede." (Mesnevi, Cilt 3, syf 150)

“Mustafa'yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail "Sakın yapma! 'Kün' emrinde sana nice devletler takdir edilmiştir" deyince yatışır, kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan, dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi.” (Mesnevi, syf 294. 3535. Beyit)

(Mustafa olarak söz edilen Peygamberimiz(asm)’dır. Beyitte -haşa- psikolojisi bozuk, sürekli intihar eğilimi olan biri gibi söz ediliyor.)

“Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilegelmiştir. Yoksa şarap, çeng, güzel sevmek ve sema, haslara helaldir, aşağılık kişilere haram." (Seçme Rubailer, s. 43)

 "Ademoğlu ilk önce cansızlar âlemine (iklim) geldi. Sonra bitki âlemine geçti, orada uzun müddet kaldı. Cansızlar âlemini ve orada meydana gelen kavgaları hatırlamadı. Bitki âleminden hayvan âlemine geçti. Burada da bitkiykenki halini hiç hatırlamadı. Yüce yaratıcı onu hayvan âleminden insan âlemine çekti. Bir âlemden diğerine koştura koştura: Sonunda o âlim ve akıllı oluverdi." (Mesnevi, Cilt 3, syf 3990)

"Nefis ve hırsı kadın, aklı da erkek bil. Akıl onlara değerli bir mum oldu." (Mesnevi, 1. Cilt, 3010. Beyit)

"Çocukta da kadında da akıl yoktur. Aydın bir karara varamaz... Kadında hayvanlık sıfatları çoktur; çünkü kadının gönlü renge, kokuya akar." (Mesnevi, 2. Cilt, syf 563

"... Bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imar etmek Rumlara; yıkmak ise Türklere mahsustur." (Menakıbü’l Arifin, Ahmed Eflaki’nin farsça eseri (1360). Bu eser, Mevlevi tarikatının en kapsamlı anlatıldığı kitap olarak bilinir)

… Ve ayrıca iri yarı erkekler ve oğlanlar, kadın kılığında hamama giren erkekler, gerdek geceleri, hayvanlarla ilişki kurma ve eşcinsellik üzerine edebe uygun olmayan ve burada anlatamayacağım sapkın cinsellik ifadeleri içeren hikayeler.

Mesnevi şarihlerinden Şefik Çan, Mesnevî'deki müstehcenlik konusunda şunları söylüyor:

"Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır... Mevlana bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir... Bazen Kur'an'da, şeytanın iğvalarını bize Rabbimiz'in diliyle anlatılır ki, insanoğlu apaçık düşmanı olan şeytanın hilelerini ve tuzaklarını tanısın ve bilsin."

Hayır! Rabbimizin 'dili' bu değil. Kur'an'daki en ‘müstehcen’ kıssa olan Aziz'in karısının Hz. Yusuf'u tacizi konusu bile çirkinlik ve iğrençlik içermeden anlatılıyor. Kadının, Yusuf(as)’ın gömleğini yırtacak derecedeki saldırganlığı bile, "kadın murad almak istedi" ifadeleriyle aktarılıyor.

Mesnevi’de yer alan alıntıladığım ve benzeri birçok ifade, Mevlana'nın kendisine ait olmayabilir. Söz konusu bölümleri ekleyenler de bunu bilgisizliklerinden dolayı yapmış olabilirler. Ancak sebep her ne olursa olsun, Mevlana'ya atfedilen, Kur’an'a ve Türk-İslam ahlâk anlayışına uygun olmayan bu anlatımların İslam adına yaygınlaştırılması, dinimiz ve toplum açısından tehlikedir.

Kendilerini Müslüman olarak gösteren ancak amacı İslam'a zarar vermek olan kimi şahıslar için Mesnevi önemli bir kaynak ve hareket alanı haline gelmiş. Ki İslam'ı dejenere etmeye çalışan kimi ilginç karakterli insanlar, bu amaçla, Mesnevi'deki Kur’an'a muhalif olan anlatımları sıklıkla kullanıyorlar. Kur’an ahlakına aykırı inançların ve düşüncelerin ‘İslam adına’ savunuculuğunu yapanlar, Mevlana'nın eserlerini ve fikirlerini referans gösteriyorlar.

Evet bu durum çok ciddi bir 'tehlike'dir. Kimin tarafından ve ne sebeple yazıldığından çok, bu anlatımların İslam ve Kur’an dışı olmasıdır tehlikeli olan. Kimi insanlar bu anlatımlar yüzünden bilinçsizce Kur’an'ın ilkelerinden ve inançlarından uzaklaşabilirler. Bu sebeple İslam dışı felsefelerin yanlışlığının deşifre edilmesi' son derece önemlidir.

 

 

 

Geçtiğimiz aylarda, Leonardo Di Caprio'nun başrolünü oynayacağı bir Mevlana filmi çekileceği haberi medyada yer aldı. Avrupa’nın Mevlana hayranlığı ve filmini çekecek olması boşa değil. Mevlana’nın eserlerindeki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan bölümlerin, evrimci fikirlerin, sapkın eşcinselliğin, açık ya da gizli mesajlar halinde bu filmde yer alacağını düşünüyorum.

İslam’a karşı açıkça tavır almış olan kimi kişilerin Mevlana'nın bazı görüşlerine yoğun ilgi ve sempati göstermeleri oldukça dikkat çekici. Allah'a, Peygamberimiz (asm)’a ve dinimizin kutsallarına yönelik uygunsuz davranışlar sergileyen, dahası 'her türlü dini düşünceye karşı olduklarını' açıkça söyleyen bazı kişilerin, Mevlana'nın görüşlerine ve eserlerine tam tersi bir yaklaşım göstermelerinin elbette önemli bir sebebi var.

Samimi Mevlevileri tenzih ederim ama yıllardır bir oyun oynanıyor. İngiliz derin devleti 'Müslüman' üyelerinin sürekli eşcinsellik propagandası yaptıkları kimi 'Rumi' vakıfları kullanarak, İslam yerine yeni bir din inşa etmek istiyor. Ve bu dinin adı kendi ifadeleriyle; “İngiliz İslam’ı!”

Mevlana Celaleddin Rumi 13. yüzyılda yaşamış bir düşünür ve mutasavvıf. En önemli eserlerinden biri de Mesnevi. Onun vefatından sonra derlenmiş olan bu eserdeki görüşlerin ne kadarının Mevlana'ya, ne kadarının başkalarına ait olduğu ise tartışmalı bir konu. Bazı tarihçiler, 'Mesnevi'yi Mevlana'nın oğlunun yazıp babasına malettiğini', bazıları da 'Mesnevi'nin üç ayrı kişi tarafından kaleme alındığını öne sürüyor.

“Mesnevi'nin gerçek yazarı kim olursa olsun, bu eserde Kur’an'a uygun olmayan çok fazla anlatım vardır. Bu anlatımlarda, Kur’an'da açıkça 'haram' olduğu bildirilen bazı fiillerin, 'İslam'a göre sözde meşru olduğu' öne sürülmektedir. Çok açık ve uygunsuz üsluplarla, homoseksüelliği ve çocuklara tecavüz edilmesini içeren kıssalar anlatılmakta', 'kadınlar aşağılanarak cinsiyet ayrımcılığı yapılmakta', 'şarabın helal olduğu savunulmakta', 'Mesnevi'nin kutsal bir kitap olduğu öne sürülmekte', 'yaşamın evrimle meydana geldiği belirtilmekte', 'Mevlana'nın Peygamber olduğu ima edilmektedir'. Oysaki bunlar, İslam'a ve Kur’an hükümlerine tümüyle zıt görüşlerdir.” ( http://a9.com.tr/ )

Mesnevi, daha ilk sayfasındaki önsözde, Allah'ın Kur'an'da, Kur'an'a dair yaptığı tanımlarla Mesnevi’yi överek başlıyor;

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla. Bu mesnevi kitabıdır. O, ulaşma ve kesin bilme sırlarını açıklamada dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır. O, Allah'ın en büyük fıkhıdır, Allah'ın en aydınlık yoludur ve Allah'ın en açık delilidir. "Işığın hali, içinde kandil bulunan kandillik gibidir. (Nur Suresi, 35) Sabahın ilk anlarından daha parlak verir. O, pınarları ve dalları bulunan gönül cennetleridir. Onda, bu yolun oğullarınca "Selsebil" diye adlandırılan bir pınar vardır ve makam ve keramet sahiplerince en hayırlı makam ve en güzel dinlenme yeridir. Ulu kişiler orada yerler içerler; özgür kişiler orada huzur bulur ve neşelenirler. O, Mısır'daki Nil gibi, sabredenler için içecektir; Firavun soyuna ve kafirlere hasrettir. Allah'ın dediği gibi "Onunla çoğunu sapıtır, çoğunu doğru yola getirir. (İsra Suresi, 9)  Gerçekten o gönüllere şifadır, hüzünlere ciladır (İsra Suresi, 82) ve Kur'an'ı açıklayıcıdır. Rızıkları genişletir ve Ahlakı güzelleştirir. Kerem sahibi salih yazıcıların elleri ile yazılmıştır. (Abese Suresi, 13-16)) Temiz kişilerden başkasının ona dokunmasını men ederler. (Vakıa Suresi, 79)  Alemlerin Rabbinden indirilmedir. (Vakıa Suresi, 80, Bakara Suresi, 79, Al-i İmran Suresi, 78, Maide Suresi, 13) Batıl, onun önünden ve arkasından gelemez. (Fussilet, 42) Allah gözetir ve korur. (Hicr Suresi, 9) O, en iyi koruyucudur ve merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevi'nin başka lakapları da vardır. Yüce Allah ona lakap verdi. Bu azla sözü kısalttık ve az çoğa işaret eder; yudum göle işaret eder; bir avuç buğday, harmana işaret eder.”  (Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Mesnevi, Celaleddin Rumi, Akçağ Yayınları, 885 Sayfa:35; Önsöz) (Bu önsözün orjinali arapçadır ve Celaleddin Rumi'ye  aittir. Mesnevi Farsçadır.)

Mesnevi'deki, İslam’a zıt olan bazı bölümlere bakalım;

"Bu alem, Müslümanlıktan da dışarıdır, kâfirlikten de. Orada ne Müslümanığın işi vardır, ne kâfirliğin..." (M. Celaleddin, syf 198, Seçme Rubailer, syf 18)

"Tanrı'dan vasıtasız olarak verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri almaz, uçar gider." (Mesnevi, syf 276)

(Peygamberimize ilim Cebrail(asm) vasıtası ile gelmişti. Haşa, değersiz miydi?)

“Bu alem Müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de. Orada ne Müslümanlığın işi vardır, ne kafirliğin.” (Mevlana Celaleddin, sf 198, Seçme Rubailer, syf 18,  Rubai 67)

… Devam edecek.

 

 

Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa teslim etti. Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin. İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler. Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkilerini bırakıp birbirleri için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. (İncil, Romalılar 1/24-28)

Eşcinselliği kendince legal hale getirmeye çalışan, toplumda sapıklığı normalleştirmeye çalışan bir anlayışı Müslümanlar asla kabul etmez  Ayetleri yaşamak isteyen samimi Müslüman, temizlenmeyi hem kendisi hem de insanlık için ister. Kirlenmek güzel değil!

Özellikle gençler bu konuda ciddi uyarılmalı. Yazık ki eşcinsel arkadaş gruplarına giren gençler grup kimlikleri ile ödüllendiriliyor ve sosyal normlara uymak için eşcinselliği tercih ediyorlar.

Lutilik(eşcinsellik) konusunda Peygamber(asm) şiddetle uyarıyor Müslümanları;

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Lût’un kavminin amelini işlemeleridir.” (Tirmizî, Hudûd, 24/1457)

Homoseksüelliğin yaygınlaşması kıyamet alametidir. "Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetindiklerinde kıyamet yaklaşmış olacak.” (Ramuz-El Ehadis, 448/8; Ölüm kıyamet ve diriliş, s.480)

"...Lûtilik (homoseksüellik) çoğaldığı zaman Allah homoseksüellerden(ve onların işini tabîi gören toplumlarından) korumasını kaldırır. Hangi yaşayış üzerinde yıkıma uğrayacaklarını önemsemez.( Et-Terğib 4/65.)

"Niye homoseksüellere izin vermiyorsunuz?", "Niye onlara özgürlük tanımıyorsunuz?", "Rahatça yaşamalarına neden karışıyorsunuz?" gibi sinsi üsluplarla, dinde asla yeri olmayan bir sapkınlığın meşrulaşması için yapılan telkinlerin dozu günden güne artırılıyor, bu görüşü insanlara benimsetmek için büyük çaba gösteriliyor. Yaygın olanın sapkın olmayacağı dayatılmaya çalışılıyor. Oysa sapkın bir davranışın yaygın olması onu doğru yapmaz.

“Cinsel sapkınlık içinde olan kişiler toplum tarafından kabul görmek ve sapık eylemlerini haklı çıkarmak için kendilerince “östrojen hormonlarının yüksek seviyelerde olduğunu” veya “genetik olarak bu yaratılışta doğduklarını” iddia ederler. Oysa bu iddialar bilimsel açıdan kesinlikle doğru değildir. Öncelikle homoseksüel bir erkek ile normal bir erkek arasındaki östrojen ve testosteron hormon seviyelerinde fark yoktur. Ayrıca bilim adamları homoseksüellerin genetik olarak bu mizaca sahip olduklarını destekleyen hiçbir delil bulamamışlardır. Son 20 yıldır Avustralya, ABD ve İskandinav ülkelerinde yürütülen sekiz ayrı araştırmaya göre eşcinselliğin kesinlikle genetik olmadığı sonucu çıkmıştır. Diğer taraftan bu durum genetik bile olmuş olsa sergilenen ahlak dışı davranışları asla haklı çıkarmaz. Doğuştan çift cinsiyetli olan veya bunun gibi cinsel gelişim anomalileri yaşayan insanlar olabilir. Ancak bu durum hiç kimsenin sapkın davranmasına mazeret olamaz. Bir insan her koşulda iffetini ve ahlakını koruyarak, şerefli bir hayat sürmekle yükümlüdür.” (1)

İslam barış ve hoşgörü dinidir ancak inanan insanların, inançları gereği Allah Katında çirkin görülen her şeye karşı duruş sergilemeleri, doğruları anlatmaları, uyarmaları sorumlulukları gereğidir. Kur’an’a ve diğer kutsal kitaplara uygun olan budur;

Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım." (Şuara Suresi, 168)

(Allah) Sodom ve Gomora kentlerini yakıp yıkarak yargıladı. Böylece Allah’sızların başına geleceklere bir örnek verdi. Ama ilke tanımayan kişilerin sefih yaşayışından azap duyan doğru adam Lut’u kurtardı. Çünkü onların arasında yaşayan bu doğru adam, görüp işittiği yasa tanımaz davranışlar yüzünden doğru yüreğinde her gün ıstırap çekerdi. Görülüyor ki Rab Kendi yolunda yürüyenleri karşılaştıkları denemelerden nasıl kurtaracağını bilir. Doğru olmayanları, özellikle benliğin yozlaşmış tutkuları ardından giden ve yetkisini hor görenleri cezalandırarak yargı gününe dek nasıl alıkoyacağını da bilir. (Petrus’un 2. Mektubu, 2:6-10)

Kur’an'a dayalı İslam anlayışı baskı, şiddet, öldürme, cinayet ve vahşeti reddeder. Müslüman, kötülüklere karşı mücadele ile sorumludur. Cinayetin, hırsızlığın, terörün çirkinlik olduğunu nasıl anlatıyorsa, homoseksüelliğin çirkinlik olduğunu da anlatmakla sorumludur. Düşüncesinden ya da hayat tarzından dolayı bir insana şiddet uygulanması gibi, Allah’ın haram kıldığı eşcinselliğin meşrulaştırılmaya çalışılıp telkin edilmesi de aynı derecede yanlıştır. 

Bir diğer yanlış da dünyada 14 milyon çocuğun eşcinsel partnerlere teslim edilmiş olmasıdır. Evlat edilinip, ruh sağlığı bozulma ihtimali bulunan 2 milyon çocuk ise sırada.

Deccal, Allah’sız, dinsiz, sapkın, homoseksüel bir dünyayı hedefliyor. “Illuminati’nin savunduğu simyacı kaos teorisinin temel prensibi, ortada gözüken iki’nin sonuçta bir haline gelecek olmasıdır. Erkeksi ve kadınsı özellikler tek bir özellik haline gelecektir; Hermafrodit…” (2)

İslam aleminde eşcinselliği meşrulaştırmak için uğraşanların Darwinist, Rumî ve İngiliz derin devletiyle bağlantılı olması manidardır. Ancak bugün, İngiliz derin devletinin plânladığı, Rumiliği ve Darwinizm'i Allah'ın lânetlediği eşcinsellikle yoğurup İslam alemini dejenere etme oyunu artık deşifre oldu. Müslüman görünen ama ayetleri 'eğip bükerek' Kur'an'la bu sapkınlıkları bağdaştırmaya çalışan kimi kuklalar bu rezaletin içinde olsalar da, Deccalin her oyunu gibi bu da mağlubanedir!

Eşcinsel hareket, uluslararası lobi gücü yüksek bir ideoloji olarak legalleştirilmeye ve dogmatik bir hareket olarak hızla yaygınlaştırılmaya devam ettikçe, Allah’ın izniyle yazmaya devam edeceğim.

İleriki yazılarımda, Mesnevi’deki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan evrimci fikirlerin, sapkın eşcinselliğin, açık ya da gizli mesajlar halinde yer alan bölümlerinden alıntılarla ‘Rumîlik’ konusuna değineceğim.

 

(1)http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/12-05-2016/134394-homosexuality-0/

(2) Illuminati-Entrika Çemberi (Texe Marrs)

 

 

 

 

Bugün tüm dünyada, eşcinselliği "cinsel tercih" gibi gören dünya görüşünün yaygınlaştırıldığı çok açık. Toplumu kendi tasarımları olan rol modele göre şekillendirmeyi amaçlayan, söz konusu anomali durumunu topluma yaymak için ciddi lobi faaliyetleri yürüten, toplumda yaygınlaştırmak için her türlü yolu deneyen, dizilerden yarışma programlarına, kliplerden haber bültenlerine, tartışma ve eğlence programlarına kadar her alanı zorlayan, toplumun bilinçaltında eşcinselliği doğal bir seçim olarak kabul ettirmeye çalışan belli bir kesim var.

Geçtiğimiz ay A9 TV kanalında bu konuda hazırlanmış çarpıcı bir belgesel izledim. Dünya çapında eşcinsellik propagandasının, Müslüman kimlikli üyelerden oluşan İngiltere’deki bazı vakıflar aracılığıyla nasıl yaygınlaştırıldığı, isimler verilerek ve delilleriyle anlatılıyordu.

Çok ilginç bağlantılar açıklanıyordu belgeselde. Özeti ise çok kısaca şu cümlelerdi;

“İngiliz derin devleti 200 yıldan uzun süredir Türk devletine karşı bir mücadele yürütüyor, hem siyasi hem maddi baskı yapıyor. İngiliz derin devleti binlerce yazar, siyasetçi ve genci etki altına alıp Türkiye'yi yönlendirebileceğini zannediyor, oyunu farketmek lazım. İnsanların çoğu Rus ve Amerikan derin devletini güçlü zanneder, asıl güç İngiliz derin devletidir. Şimdi de Türkiye'yi etki altına almak istiyorlar. Darwinist ve Rumilik(Anadolu Mevlevîliği değil) propagandası ile dünya çapında homoseksüellik akımı başladı, bu fitneyi yok etmek gerekli…”

Düşündüm de kimi Müslümanlar gerçekten çıldırmış olmalı. Müslüman kimliği taşıyan, Müslüman görünen ama Kur'an'dan, ayetlerden söz etmeyip sürekli Rumi'liği öven, ‘İslam'da cinsellik’ üzerine yazılar yazıp, eşcinselliği ve eşcinsel evliliğini destekleyen, Mesnevi'deki –Mevlana’ya atfedilen- sapkın bazı ifadeleri kendi aralarında paylaşan, İslam'da kadının aşağılandığı üzerine yazılmış kitapları tanıtan, Darwinizm'i savunan... Allah'ın lanetlediği ne varsa, Kur'an'a ters düşen ne varsa o konuda çaba gösteren... İslam düşmanlarıyla kol kola boy gösteren kimi 'Müslüman'lar.

Bu kişiler ‘Müslüman reformist’ kimliği altında İslamî kanunların modern hayata göre uyarlanmasını savunuyorlar. Ancak bu başlık altında yalnızca Darwinizm'i ve eşcinselliği savunuyorlar. 

'Kadınlardan Nefret Eden Tanrı' adlı kitabı tanıtıyor biri. Bir başkası, “benim görüşüme göre İslam medeniyetimizle uzlaşamıyor” derken, bunda Peygamberimizin de katkısı olduğundan söz ediyor. Uzlaşamama noktası olarak eşcinsellik konusunu ileri sürüyor. Kendince eşcinselliği İslam ile bağdaştırmaya çalışıyor. Bir diğeri kitabını överek, Darwin'in ‘tanrı’sını arıyor. 

Sapkın cinsellik temalı sergileri tanıtıyor, sapkın resimler, şarap resimleri paylaşıyorlar. Dejenere bir hayatı adeta tavsiye ediyorlar.

Hatta bir kısmı İslamofobinin ancak Müslümanların eşcinselliği ve haklarını savundukları takdirde biteceğini iddia ediyorlar.

Allah'a, mukaddesata aykırı kitap yazan ateist yazarlarla bir aradalar. Söz ettiğim videoda adları geçen bu kişilerin birçoğu, İngiliz Derin Devletinin beyni olan Chatham House ile bağlantılı Quilliam Vakfı mensubu.

İlahi dinler eşcinselliği bir bozulma, sapma, ahlâk dışı tutum, sapkınlık ve günah olarak kabul ediyor. İnsanlık tarihi boyunca bu sapkınlıkları yaşayan kavimler, kutsal kitaplara göre "çirkin ve utanmaz" davranışlar sergiledikleri, saptıkları ve saptırdıkları gerekçesiyle helâk edilmişlerdir.

Lut da; hani kavmine demişti ki: "Siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkin utanmazlığı yapacak mısınız?" (Neml Suresi, 54)

(Allah) Sodom ve Gomora kentlerini yakıp yıkarak yargıladı. Böylece Allah’sızların başına geleceklere bir örnek verdi. Ama ilke tanımayan kişilerin sefih yaşayışından azap duyan doğru adam Lut’u kurtardı. Çünkü onların arasında yaşayan bu doğru adam, görüp işittiği yasa tanımaz davranışlar yüzünden doğru yüreğinde her gün ıstırap çekerdi. Görülüyor ki Rab Kendi yolunda yürüyenleri karşılaştıkları denemelerden nasıl kurtaracağını bilir. Doğru olmayanları, özellikle benliğin yozlaşmış tutkuları ardından giden ve yetkisini hor görenleri cezalandırarak yargı gününe dek nasıl alıkoyacağını da bilir. (Petrus’un 2. Mektubu, 2:6-10)

Allah, eşcinsellere gazap ettiğini Kur’an’da haber veriyor. Hz. Lut, eşcinsel olan ve sapıklık içinde yaşayan kavmini uyarıyor ancak kavmi öğüt almıyor. "Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz?.." (Şuara Suresi, 160) diyerek kendilerini doğru yola çağıran Hz. Lut'a öfkelenen kavmi onu tehdit ediyor. Hatta, “Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı.” (Neml Suresi, 56) ayetinden anlaşıldığı üzere, kendilerinin "pis" olduklarını kabul ediyor.

Eşcinselliği normal gören ve gösterenlerin, eşcinselliğin, Allah'ın sınırlarını çiğnemek anlamına geldiğini bilmeleri gerekiyor. İnsanı "en güzel bir biçimde" (Tin Suresi, 4) yaratan ve onu "düzgün kılan" Yüce Allah'ın uyarısını göz ardı etmek büyük yanılgıdır.

Haftaya aynı konuya devam edeceğim inşaALLAH.

Dipnot: Son olarak Athena müzik grubunun da eşcinselliği legal hale getirmeye çalışan, toplumda sapıklığı normalleştirmeye çalışan anlayışı destekleyenlerin kulvarında olduğu açığa çıktı. Transların yaşadığı zorlukları (görüntülere göre geceleri fuhuşa çıktıklarında) konu alan ama aslında eşcinsellik propagandası içeren, lağım kokan iğrenç bir klip çekmiş.

“Oncu buncu, şöyle-böyle diye bakmıyor olaya, insana insan olarak bakıyor. Öldüresiye dayak yiyen trans bireyin yardımına başörtülü bir kadın koşuyor. İnsanları kılığıyla kıyafetiyle, cinsiyetiyle, inanışıyla değerlendirmeyin artık diye haykırıyor” ifadeleriyle övülmüş klip.

Yaşam tarzından dolayı bir insana şiddet uygulanması kabul edilemez elbette. İnancımıza göre, nasıl hırsızlığın, cinayetin, terörün çirkinlik olduğunu anlatıyorsak, homoseksüelliğin de Allah’ın haram kıldığı iğrenç bir çirkinlik olduğunu da anlatırız. ‘Hümanizm’ maskesi altında meşrulaştırılmaya çalışılıp telkin edilmesini ise asla kabul etmeyiz.

 

 

 

 

 

 

 

Geçen hafta Burdur Milli Eğitim Müdürü’nün sosyal medya üzerinden yaptığı skandal paylaşım gündeme oturdu. “Bir kadın evinden süslenip çıkıp, evine dönene kadar kaç erkeğin şehvetini tahrik etmişse, o kadar erkekle zina yapmış gibidir” sözü hadis olarak paylaşılmıştı.

Ne Peygamberimiz(asm)’ın böyle bir hadisi ve en önemlisi Kur’an'da böyle bir ayet ve hüküm yok.  Her güzellikte kadından hoşlanan, etkilenen insanlar vardır dünya üzerinde. Aksi iddia edilemez. Dahası çarşaflı kadınlardan bile tahrik olabilen insanlar mevcut. Bu düşünceye göre her kadın zina yapmış sayılır ki bu bir mantık çöküntüsüdür.

Din, insanların görüşlerine, mantığına göre değil Allah'ın emrettiği şekilde uygulanır. Örneğin Kur’an'da Cennet kadınlarının tenlerinin ve göğüslerinin güzelliğini anlatır. Ancak bağnaz zihniyet bu ayetleri ayıp görür, okumaktan kaçınır. Kendi akıllarınca Allah'a ahlâk öğretirler.

Yakın akrabaları bile kendi kavruk mantıklarıyla haram kılan, “annesinin dizine bakmak evladını tahrik eder” diyen ve kitleleri peşinden sürükleyen sözde hocalar var. 8 milyar insandan milyonlarca farklı görüş çıkabilir. Dini hükümlerde mantık yürütülmez. Allah'ın emirleri geçerlidir.

Söz ettiğim kişiler, Kur'an’da olmayan şeyleri dine ilave etmeye çalışır, Kur'an’da kendi bağnaz inançlarına uymayan şeyleri de reddederler.

Kur’an’a göre, karşı cinsi beğenmek değil zina yapmaktır haram olan. Kur’an’daki kıssalarda görüyoruz ki Hz. Yusuf, kendisinden "murad almak" isteyen ve gömleğini yırtacak kadar taciz eden vezirin karısını kendisi de arzuladığı halde, içindeki Allah korkusu sebebiyle zinayı değil, zindanı tercih etmişti.

Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı. Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: "Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?" (Yusuf Suresi, 24- 25)

(Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum." (Yusuf Suresi, 33)

Kadını ikinci sınıf görmek, kadını yücelten İslam'ın değil, bağnaz görüşlü karanlık beyinlerin özelliğidir. Özellikle, Hz Adem'i eşinin kandırdığı iftirası ile daha ilk kadından başlayarak, kadını potansiyel günahkâr gören bu zihniyet, sert ve kaba tedbirlerle, kadını kendince 'terbiye etme'ye çalışır.

Bu zihniyet aynı zamanda Kur'an’ı yeterli görmez, Kur'an'ın bazı ayetlerini görmezden gelir, bazı ayetlerini ise kendi çarpık görüşlerine delil göstermeye çalışır. Kur’an’ı –haşa-yeterli bulmadıkları için bu kimseler haddi aşar, ölçüyü taşırır, Allah'ın sınırlarını ihlal ederler.  

İslam'a karşı önyargılı olan insanların, bu gerici zihniyeti gerçek İslam'dan çok iyi ayırt etmeleri gerekir. Kimi cehaletten, kimi sevgisizlikten ve kimi bilinçli olarak dini özünden uzaklaştırmaya çalışan, imanın getirdiği coşkulu sevgi yerine karanlığı yaşayan kişiler, mensup oldukları dini değil, kendi sapkın görüşlerini temsil ederler.

Bağnazlık, Allah’a ve peygamberine iftira atarak, Kur’an dışı hükümlerle dine bakışı mahvetti. İşin daha ilginç olanı ise uydurulan hadislere dayalı dini hak din olarak görenlerin, uydurulmuş recm uygulaması, sakalını kesenin, namazı bırakanın katledilmesi hurafelerini uygulamayıp, IŞİD bunu uyguladığı için IŞİD'i yadırgaması. IŞİD ve bağnazların kullandığı hadis kaynakları aynı. IŞİD sadece fiiliyata döküyor. Din hurafelerden temizlenmediği, kaynak Kur’an olmadığı sürece İslam alemindeki bu zulüm devam edecek.

Kur’an apaçıktır. Peygamberimiz(asm)’ın gerçek sünneti ile uydurulmuş ve Peygamber efendimize iftira atarak hadis adı altında sunulan yalanları ayırt edecek bir mekanizma dünya üzerinde mevcut değil. Haberdeki hadis, temel hadis kitaplarında mevcut. Aynı hadis kitaplarında örneğin recm hükmü de mevcut. Sakalını kesenin veya namaz kılmayanın katlinin gerektiği de yazılı. Bu kaynakları ‘din’ olarak kabul edenlerin, bu durumda bu sözde hükümleri de uygulaması gerekir.

Eğer kaynağınız Kur’an değil de hurafeler ise bu durumda recm de uygulamalı ve dışarıya çıktıkları için zina yaptıkları gerekçesiyle tüm kadınları taşlayarak öldürmeniz, dünya üzerinde hiç kadın bırakmamanız gerekir.

Araştırarak hadislerin doğru ya da yanlış olduğunun tespiti zordur. Allah sadece Kur’an'ı korumuştur. Zamanla çok rahat uydurulabilecek ve sünnet adı altında dinin hükmü gibi gösterilecek hurafeleri dinin aslı olarak görürsek, şu anda olduğu gibi onlarca mezhep ve yüzlerce haram çıkar.

Hadisler, Kur’an'da geçen bazı kıssaların daha detaylı açıklaması için çok faydalı olabilir. Fakat Kur’an'daki hükümler zaten çok açıktır. Kuran'ı anlayarak, kendi dilinde okuyan herkes bunu çok iyi bilir. Hadislerin sadece Kur’an'la mutabık olanları geçerlidir, kıstas Kur’an’dır. Peygamberimiz(asm)’a da Kur’an’da emredildiği gibi;

"Ben, yalnızca bana Rabbimden vahyolunana uyarım..." (Araf Suresi, 203)

"... Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım..." (Yunus Suresi, 15)

Kur’an'da olmadığı halde İslam'da ek hükümler vardır demek, Kuran'ın yeterli olmadığını söylemek demektir. Bu da Kur’an'a uygun değildir. Zira Allah Kur’an'da her şeyin açıklandığını hatta yeteri kadar açıklandığını birçok ayetinde belirtir.

Söz konusu zihniyetin din adına yaptığı uygulamalara şahit oldukça, bunun İslam olduğunu zanneden insanların kalpleri dinden soğur. Birçok insan da büyük bir yanılgıya düşerek İslam’a karşı düşmanlık besler. Bağnazlık ortamı hazırlar, kimi çevreler de kasıtlı olarak, “işte Müslümanlar böyledir, size hayat hakkı tanımazlar, onlar sizi yok etmeden siz onları yok edin” gibi hipnoz yöntemleri uygularlar.

Bu çarpık sisteme çözüm; Kur'an’ı ve gerçek Müslümanlığı ön plana çıkarmaktır. Kur'an bize zorluk yüklemiyor; bize sevinç, özgürlük, rahatlık, barış ve dostluk getiriyor. Üzerimizdeki zincirleri indiriyor, yollarımızı açıyor. Bizi barış yurduna ve kardeşliğe davet ediyor.

… Bu skandal paylaşıma ertesi gün Diyanet'ten yanıt geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı, geçtiğimiz yıllarda gerçek olmayan hadislerin ayıklamasının yapıldığını ve kitaplaştırıldığını belirterek, paylaşıldığı gibi bir hadis olmadığını söyledi. Benzer yüzlerce ‘hadis’ var ve Diyanet bu konuda gecikti. Bunca görevlinin, Kur'an’a uygun olmayan hadisleri ayıklamayı bugüne kadar başaramaması acaip.

Diyanet İşleri'ne bu konuda büyük görev düşüyor… Kur'an'a ve peygambere korkmadan iftira atabilen, kafasındaki karanlığı 'din' diye anlatan bu zihniyeti Allah etkisiz kılsın.

 

24 Ağustos 2016 Çarşamba günü Conrad Istanbul Bosphorus Hotel Balo Salonunda bir konferansa dinleyici olarak katıldım. Uluslararası üne sahip bilim insanlarının katılımlarıyla ‘Yaşamın ve Evrenin Kökeni’ başlıklı son derece etkileyici içeriğe sahip uluslararası bir konferanstı bu. Bilim dünyasının önde gelen isimlerinin yanı sıra profesörler, tıp doktorları, yurt içi ve yurt dışından akademisyenler, konsoloslar, sivil toplum kuruluşları başkanları, fikir önderleri, gazeteciler ve politikacıların da katılımda bulunduğu konferansta, 500’ü aşkın konuk bulunuyordu.

Konferans salonuna girmeden hemen önce günümüz canlılarıyla birebir aynı özelliklere sahip olduğu açıkça görülen, 100 milyonlarca yıllık canlı kalıntılarının yer aldığı etkileyici bir sergi oldukça dikkatimi çekti.

Konferansı bence çok önemli kılan bir nokta, 20. yy’ın büyük keşfi genetiğin yanısıra biyoloji, paleontoloji, fizik, kimya ve astrofizik bilim dallarının, ‘Yaşamın nasıl başladığı?’ sorusuna tek bir ağızdan ‘Yaratılış’ şeklinde cevap verdiklerinin, kanıtlarıyla ortaya konması oldu.

Teknik Bilim Araştırma Vakfı (TBAV)’ın öncülüğüyle başlatılmış bir sosyal sorumluluk projesi olan konferans, dallarında uzman ünlü bilim insanlarını bir araya getirmişti.

Konferansın önemli katılımcılarından biri olan biyokimya uzmanı Dr. Fazale Rana RTB (Reasons to Believe)’in Araştırma Bölümü Başkan Yardımcısı. Genetik, ve sentetik biyoloji alanında da çalışmalar yapan Dr. Rana’nın Yaratılışın bilimsel delilleri konusunda iki kitabı, hücre zarının yapısı konusunda doktora tezi, belgeseli, podcast’i, Biochemistry, Applied Spectroscopy, FEBS Letters, Journal of Microbiological Methods ve Journal of Chemical Education gibi hakemli bilimsel dergilerde yayınlanarak geniş okuyucu kitlelerine ulaşmış birçok makalesi bulunan Rana, çeşitli televizyon ve radyo röportajlarının yanı sıra dünyanın çeşitli yerlerinde 500’den fazla üniversite, konferans ve kilisede konuşmacı olarak katılmış.

West Virginia Eyalet Koleji ve Ohio Üniversitesi’nden kimya dalında doktora derecesi alan Dr. Fazale Rana iki kez Donald Clippinger Araştırma Ödülüne layık görülmüş. Biyokimya dalında öğrenim görürken evrim senaryolarının hayatın başlangıcını açıklayamayacağını ve hayatın bir Yaratıcı tarafından var edilmiş olması gerektiğini anlayan ve kariyerini bu büyük gerçeği insanlara anlatmaya vakfetmiş olan Dr. Fazale Rana konferansta özetle şunları söyledi;

“Biyokimyayı inceledikçe Allah’ın var olması gerektiğine inandım. İhtisas eğitiminin başlıca hedeflerinden biri öğrenciye bilimsel deliller aracılığıyla bağımsız düşünmeyi ve uzmanlar ne derse desin, sadece delillere dayanarak sonuçlara varmayı öğretmesidir. Ben de, bağımsız düşünmeyi öğrenmeye başlamışken lisans eğitimim esnasında sormadığım bazı soruları sormaya başlamıştım. Bu sorulardan biri hayatın kökenine dairdi. Biyokimyasal sistemlerdeki mükemmel tasarım, karmaşıklık ve ustalık beni bu soruyu sormaya itmişti. Şunu öğrenmek istiyordum: Bilim camiası böylesine olağanüstü biyokimyasal sistemleri tamamen mekanik süreçlerle nasıl olup da açıklayabiliyordu?.. 30 sene önce mevcut olan çeşitli açıklamalar beni şaşkınlık içinde bırakmıştı. Bilim camiasının getirdiği açıklamalar acınacak derecede yetersizdi. Sadece kimyasal ve fiziksel süreçlerin hayatın kökenini açıklayamayacağına inanmıştım artık. Bu farkındalığım, tasarım ve biyokimyasal sistemlerdeki olağanüstülük ile bir araya gelince, sadece entelektüel sebeplerden dolayı bir Yaratıcı olması gerektiği ve bu Yaratıcı’nın evreni yoktan yarattığı sonucuna vardım.”

 “Yaşamın ve Evrenin Kökeni Uluslararası Konferansı”’na katılan bir diğer isim, moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi alanında doktora derecesi bulunan Dr. Anjeanette "AJ" Roberts. Dr. Roberts 1997-2001 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde viral patojenler ve aşılama üzerine çalışmalar yürütmüş çok değerli bir bilim insanı. 2005 yılında bulaşıcı hastalıklar konusundaki araştırmaları dolayısıyla NIH Liyakat Ödülüne layık görülen, 2006-2013 yılları arasında Virginia Üniversitesi mikrobiyoloji fakültesinde yardımcı profesör olarak çalışmış. Bu üniversitede Mikrobiyoloji, İmünoloji, ve Bulaşıcı Hastalıklar Programının başkanlığını yapmış. Ardından da 2015’e kadar Yale, Rivendell Enstitüsü’nde misafir araştırmacı olarak faaliyetlerine devam etmiş. Halen bilim ve dinin uyumu, biyokimyasal seviyede yaratılışın delilleri gibi konularda önemli çalışmalar yürüten Dr. Anjeanette "AJ" Roberts’ın konuşmasından bir bölüm ise şöyle;

“Yaşamın kökenini, natüralist yollarla açıklama çabasında üçüncü engel bilgi ile ilgilidir. Bu sorun, çoğunlukla DNA’daki bilgi ile ilgili olarak anlaşılır. DNA, hücre içindeki koddur, gen ifadesi ve regülasyonu için ve RNA üzerinden de protein sentezi için gereklidir. Bu bilginin kaynağı, natüralist mekanizmalar ile açıklanmamaktadır. Birçok kişi bu bilginin tasarlanmış olduğunu ve Allah’ın yaratmasının örneği olduğunu konusunda hemfikirdir. Yine birçok kişi, DNA’daki bilginin yaşamın kaynağı için en hayati bilgi olduğunu söyleyecektir.”

Bir diğer konuşmacı, bilim ve dinin uyumu, kara enerji, kara madde, exo-gezegenler ve çoklu evren teorileri konusunda dünyanın çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve kiliselerde konuşmalar yapmış olan astrofizikçi Jeff Zweerink idi.

RTB’e katılmadan once STACEE ve VERITAS gamma-ray teleskopları üzerinde çalışmış ve Solar Two Projesi ve Whipple Collaboration araştırmalarında görev almış.  Halen Kaliforniya Üniversitesi (UCLA)’da görevine devam eden Zweerink, kara maddenin tespiti konusunda çalışmalar yapmış. 30’dan fazla makalesi Astrophysical Journal, Astroparticle Physics, ve Astrobiology gibi birçok hakemli bilimsel dergide yayınlanan Dr. Zweerink şunları ifade etti;

“Bazı bilim adamları bilimin Allah’ın yaratmasına karşı olduğunu ve ateizmi desteklediğini söylüyorlar. Oysa ki, en son bilimsel bulgular yakından incelendiğinde bu bulguların Allah’ın varlığını güçlü bir şekilde kanıtladığı anlaşılıyor. Tevrat ve peygamberler evrenin bir başı olduğunu, evrenin sabit fizik kanunlarıyla yönetildiğini ve zaman içinde Allah tarafından genişletildiğini söylüyor. Genişlemeci Big Bang kozmolojisi bu tanıma uyan bir evrende yaşadığımızı söylüyor. Eğer evrenimiz çoklu-evren yapısında bir evrense bile bu gerçek değişmiyor. Evrenimizde yaşamın var olabilmesi için muhteşem bir düzen, mimari ve hassas dengeler var. Sadece teistik bir dünya görüşü, bilim için gereken tüm felsefi zemini sunabiliyor. Dolayısıyla bilimsel deliller Allah inancının akılcılığını ortaya koymakla kalmıyor. Allah’ın varlığı evren hakkındaki en akılcı bilimsel görüşü benimsememizi sağlıyor.”

Konferansta ayrıca İnsanın Gerçek Kökeni,  Neden “Allah Var” Diyorum, Detaylı Evrim İncelemesi ve Eleştirisi, Evrenin Başlangıcı ve Yaratılışı, Canlılık Tarihinin Net Kanıtı Fosiller gibi önemli konular üzerine bilgiler sunuldu. Not aldıklarımı kısaca paylaşmak istiyorum.

Fosil kayıtları bize dünya üzerindeki ilk hücrenin 3.8 milyar yıl önce tam bir hücre olarak bir anda ortaya çıktığını, herhangi bir evrimsel süreç geçirmediğini gösteriyor. Avustralya’da bulunan siyanobakteri fosilinin tüm organelleri ve DNA’sı mevcuttu ve fotosentez yapabilir durumdaydı. Diğer bir deyişle, bu keşif, hayatın başlangıcı ile ilgili tüm evrimci senaryoları ortadan kaldırdı.

Hayat, hayattan gelir. Buna biyogenez adı verilir. Her bir canlı hücre başka bir hücre tarafından meydana getirilir. Bu bağlamda, yeryüzündeki ilk hayat bir diğer hayattan kaynaklanmış olmak zorundadır. Bu, hayatın (canlılığın) yalnızca Allah’ın dilemesiyle başlayabileceği, sürebileceği ve sone erebileceği anlamında gelen Allah’ın Hayy (hayatın sahibi) isminin bir tecellisidir.

Konferansta ayrıca Sosyal Darwinizm’in insanlığa getirdiği belalara da değinildi. Sosyal Darwinizm’le birlikte hayatın sözde bir "mücadele alanı" olduğu yalanının ortaya atıldığına, bunun sonucunda da insanın hayat mücadelesini kazanmak ve “bu vahşi ortamda ‘ayakta kalmak’ için çatışarak yaşaması gerektiği” gibi son derece çarpık bir dünya görüşü yaygınlaştığına dikkat çekildi.

Ki bu görüşün insanlığa felaket getiren yeni yaşam biçimleri ortaya çıkardığı, böylelikle Darwinizm’in, komünizm veya faşizm gibi totaliter ve kanlı ideolojilerin, sosyal adaleti göz ardı eden vahşi kapitalizmin, ırkçılığın, etnik çatışmaların, ahlaki dejenerasyonun ve daha pek çok benzer "bela"nın kaynağı olduğu çok açık.

Konferansta ayrıca dünyadaki kısır şiddet döngüsünün sona ermesi, insanlığın barışa, huzura ve mutluluğa, sevgi ve saygı dolu bir dünyaya yönelmesi için çözümler dile getirildi. Sosyal Darwinizm’in temeli olan materyalist dünya görüşünün fikren yenilgiye uğratılması, bunun için materyalizmin dayanak noktası olan Darwinizm'in bilimsel olarak çöktüğünün anlatılması ve Darwinizm'in yalanlarının uygulamaya konulması durumunda ne büyük belâlara sebep olacağının ortaya konulmasının önemine vurgu yapıldı.

Konferans, katılımcıların arasındaki işbirliğinin devam etmesi ve insanlığa katkı sağlayacak şekilde bilimsel anlayışın gelişmesine fayda sağlaması temennileri ve dostluk mesajları ile sona erdi… Teşekkür ediyor, bu değerli çalışmanın devamını bekliyorum.

İnsanat Bahçeleri

30 May 2016 In: Bilim, Darwinizm, Evrim ve Yaratılış, Toplum

 

Charles Darwin’in, ‘İnsanın Türeyişi’ adlı kitabında, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia etmesiyle, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler ‘yarı maymun-yarı insan’ canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğini zannediyorlardı. Bu ‘canlı ara geçiş formu’ arayışları ise birçok vahşete neden oldu.

Darwinizm’in kirli tarihindeki en vahşet dolu olaylardan biri ‘insanat bahçeleri’dir. 1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da Afrikalı, Kızılderili, Aborjin gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar ‘insanat bahçesi’ adı verilen yerlerde birer hayvan gibi sergileniyor, Avrupalılar tarafından seyrediliyordu.

En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. Öyle ki 1889’da Paris’de yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmişti. Kısa süre sonra Kuzey Amerika da Avrupa gibi bu kervana katıldı. İnsanlık ayıbı burada da devam ediyordu.

Tüm bu tutsaklar arasında belki de en çok aşağılanıp rencide edilen Ota Benga adlı bir Afrikalıydı. Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalandı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Bir hayvan gibi zincirlendi, kafese konarak Amerika'ya götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. (1)

Ziyaretçiler, Afrika'nın saf yamyamlarından biri diye lanse edilen Ota Benga'nın kendisini görmek için 25 sent, ekstradan bir de dişlerini görmek için fazladan 5 sent ödüyorlardı. Ota Benga, burada maymunları kucaklayıp oynamaya ve orangutanlarla güreşmeye zorlanıyordu.

İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürüldü ve birkaç şempanze, Dinah adlı bir goril ve Dohung adındaki bir orangutanla birlikte ‘insanın eski ataları’ adı altında sergilendi. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu özel ‘ara geçiş formu’na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yaptı, ziyaretçiler de kafesteki Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davrandılar. Ota Benga, sonunda yaşadığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti. (2)

Bu konuyu araştırırken evrimci bir sitede de insanat bahçelerinden söz eden bir yazıya rastladım. Yazıda, yaşanan vahşet evrim tarihinin dışında tutulmaya çalışılıyor, “tekil bir hikayeyi bilime saldırı aracı olarak kullanmak kabul edilemez” deniyordu.

İşte yine Darwinist demagoji! ‘Saldırı’ bilime değil, evrim teorisinedir. Evrim bilim değildir; evrim materyalizm adına ve bilime rağmen körü körüne savunulan bir teoridir.

İlk insanat bahçelerine evrim teorisi'nden çok önce de rastlandığı, sonrasında ise dönemin bazı ‘efendileri’nin, tam da işlerine yarayan bir bilim teorisinin doğmasını memnuniyetle karşılayarak kullanmaktan çekinmedikleri ancak bu kullanımların evrimle bir ilgisi bulunmadığı ve tüm bunların evrim teorisinin içeriğiyle ilgili yargılara varmak konusunda yol gösterici olamayacağı iddia ediliyordu.

Evrimciler büyük bir çaba ile Darwin'in adının ırkçılıkla birlikte anılmasını engellemeye çalışsalar da 1800'lerin ortalarında evrim teorisiyle birlikte ortaya atılan ırkçılık tohumları, 1900'lerin ortalarına doğru asıl sonuçlarını vermeye başlar.

Darwin, bazı ırkları gorillerle bir tutar, "medeni insan ırkları"nın "vahşi ırkları" yok edeceklerini, onları yeryüzünden tamamen sileceklerini iddia eder. Darwin'in felaket dolu "öngörüleri" gerçekleşmiş, evrim teorisini kendilerine sözde bilimsel bir destek olarak gören ırkçılar, 20. yüzyılda büyük katliamlar yapmışlardır.

Irkçılık tohumları en şiddetli olarak Almanya'da Nasyonal Sosyalizm ile birlikte kendini gösterir. Darwin'in çağdaşı ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olan Friedrich Nietzsche, Almanya'da "süper insan" ve “efendi ırk” gibi asılsız kavramları popüler hale getirir. Nazizm ise kaçınılmaz bir sondur.

Darwin, Türlerin Kökeni'nden önce yayınlanan The Voyage of the Beagle adlı kitabında, yaptığı gemi yolculuğu sırasında karşılaştığı Tierra del Fuego yerlilerinden, az gelişmiş, geri kalmış insan ırkları olarak söz eder ve “Bir vahşi ile medeni insan arasındaki farklılığın bu denli büyük olacağına inanmazdım. Fark, vahşi bir hayvanla evcil bir hayvan arasındaki farktan çok daha büyük. Eminim ki tüm dünya aransa, daha aşağı seviyede bir insan bulunamazdı” der. (3)

Kendince "barbar" olarak nitelendirdiği Patagonia yerlilerini ise “Belki de hiçbir şey, insanda bir barbarı kendi ininde görmek kadar büyük şaşkınlık uyandıramaz – bu insanın en aşağı ve en vahşi halidir” sözleriyle tarif eder.

Darwin, bazı insan ırklarını olabildiğince aşağılarken, maymunları ‘temiz kalpli hayvanlar’ ifadesiyle insanlaştırır. Darwin'in ırkçılığının göstergeleri sadece bunlar da değildir; "aşağı" ırkların yok edilmeleri gerektiğini, bunun doğal seleksiyonun bir sonucu olduğunu ve medeniyetin ilerleyişine büyük katkı sağladığını açıkça savunur.

Darwin, kendi sapkın düşüncelerine göre "aşağı ırk" olarak gördüğü milletlerin yok edilmesini öngörerek, hem evrim teorisinin ırkçılığa verdiği desteği gösteriyor, hem de 20. yüzyılda meydana gelecek olan ırk savaşlarının, katliamların ve soykırımların sözde bilimsel temelini oluşturuyordu.

Darwinizm hayatın acı bir ‘gerçeği’dir. Dünyaya vahşi komünizmi, vahşi faşizmi getirip dünyayı mahvetmiş, insanlardan sevgiyi, şefkat ve merhameti almış Deccalî bir ‘gerçek’…

 

Dipnotlar:

 (1)   http://evrimteorisi.info

(2)   Philips Verner Bradford, Harvey Blume, Ota Benga: The Pygmy in The Zoo, New York: Delta Books, 1992

(3)   Sosyal Silah Darwinizm (Harun Yahya)

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors