İnsanlık son yıllarda inkâra teslim oldu ve şeytanî/deccalî sistem, insanlara çağdaşlık ve özgürlük söylemleriyle gerçekte ürkütücü bir dünya sundu. Çözüm farklı yerlerde aranıyor ancak bu belâyı kaldıracak olan yalnızca inançtır.

Yazılı ve görsel medya, bilinçli bir sistemle sorumsuz bir hayata özendiriyor. İnsanlar medyanın örnek gösterdiği marjinal kişileri kendilerine örnek alıyor, giyimlerini, yaşam felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit etmeye yönlendiriliyorlar. Adeta büyülenmiş gibi akıl kullanamıyor ve gerçeği göremiyorlar. 

Ayrıca materyalist güçlerin denetimindeki medya ve akademik kaynakların telkinleri öylesine etkili ki, yaratılış göz önünde apaçık bir gerçek olduğu ve bilimsel hiçbir değeri olmadığı açıkça kanıtlandığı halde evrim teorisi eleştirilemiyor, bir tabu gibi görülüyor.

İnsanlığı adetâ bir büyü gibi sarmış ve sadece Allah'ın varlığını ve yaratışını inkâr üzerine kurulmuş olan evrim teorisi, Rabbine karşı sorumlu olduğunu insana unutturmak ister. Tesadüflerin eseri olan bir çeşit hayvan olduğunu telkin eder, ‘orman kanunları’na göre yaşamaya ve insanları kıyasıya bir menfaat mücadelesi sürdürmeye yönlendirir.

Basit beklenti ve çıkarlar için her türlü acımasızlığı, haksızlığı ve adaletsizliği yapmayı mâzur gösteren bu ahlâk sonucu, toplumda şiddet, hırsızlık, yolsuzluk gibi suçlar giderek artıyor.

Okullarda ders kitaplarında evrim bilime ‘rağmen’ anlatılmaya devam ediliyor. Evrimi savunmak adına 30-40 yıl önce bilimsel literatürden çıkarılmış olan 19. Yüzyılın dogmatik iddiaları çocuklara ve gençlere bilim gibi anlatılıyor.

Yaratılış konusuna ise birçok ders kitabında yalnızca dini kaynaklara dayalı bir görüş gibi, ‘hayatın başlangıcına dair farklı görüşler’ başlığı altında kısaca değiniliyor.

Ünlü İngiliz bilim adamı Chandra Wickramasinghe, Allah'ın inkâr edilmesi için insanların beyinlerinin nasıl yıkandığını şöyle açıklıyor;

“Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu. Ama şu anda, Tanrı'ya inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum…”

Allah'ı ve tüm kâinatı saran muhteşem sıfatlarını takdir edememek, insanlardaki ümidi, neşeyi ve iyimserliği yok ediyor. Zorluk yükleyeceğini zannederek dini yaşamaktan kaçınıyor ancak birçok insan daha dünyada iken azap içinde yaşıyor.

Din, insanın fıtratındadır, ruhsal yapısına uygundur. Önyargısız batılı psikologların, ‘doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel’ adını verdikleri kavramlar, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklanabilir. Hayatın lezzeti, ancak fıtratı üzere yaşamaktadır. İnsan fıtratına uygun olmayan hayat endişe, korku, panik ve depresyon içinde yaşanan bir hayattır.

Mümin, tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a hissettiği güven sebebiyle, en zor zamanlarda bile umudunu güçlü tutar. Hep umutlu olabilmek, stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir hayat demektir. İnanan insan, sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilincinde, şükürle yaşar. Müminin mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Bediüzzaman, hayatı lezzetli kılanın iman olduğunu şöyle ifade ediyor: "Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki, hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imândadır ve imân hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır..."

İslamiyet pırıl pırıl aydınlık bir dindir. Kur’an ışıl ışıl aydınlıktır; insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnsana sevgiyi, şefkati, özveriyi, merhameti, dostluğu, vicdan kullanmayı, adil olmayı öğretir.

Bu sebeplerle vicdan sahibi dindar bir nesil için, çocuk ve gençlere Allah'ın beğendiği güzel ahlâk tanıtılmalı. İnsanlar boş konular yerine hem kendilerine hem de çevrelerine ve topluma yarar sağlayacak konularla meşgul olmalı. Beyinleri berraklaştıran, insanları izledikleri karelere daha duyarlı hale getiren, yalnızca inançtır çünkü.

Dini yaşamaktan kaçınarak, nefsin bencil tutkuları peşinde koşmak azaptır. Nefis asla tatmin olmayan bir mekanizmadır; insanı batağa sürükler. Ruh ve beden, Allah tarafından dini yaşamak üzere yaratılmıştır. Dinin yaşandığı sisteme göre ayarlanmış ruh ve beden, fıtratına ters kullanıldığında insan maddi-manevi tahribata uğrar, telafisi ise zordur. Elbette benzinle çalışan otomobile mazot konmaz.

Gazete ve dergilerde genç görünmek ve sağlıklı olmak için karamsar olmamak, öfkelenmemek, hoşgörülü olmak, stres ve depresyondan uzak kalmak gibi tavsiyeler verilir. Genelde tavsiyeler arasında yoktur ama bunlar ancak dinin gerçek anlamda yaşanmasıyla mümkündür.

Dinsizlik insanı vicdansızlığa yönlendirir. İnancı olmayan insanın vicdanı boğulur. Kur'an'ın tarif ettiği güzel ahlâk modeli yaşanmadığı içindir ki bugün yeryüzüne kötülük, karamsarlık, bireysel ve toplumsal huzursuzluk, olumsuzluk, maddi-manevi kayıp hâkim olmuştur.

Bu sebeple dinsizlikle mücadele konusunda Müslümanların çaba harcamaları, tüm imkânlarını birleştirerek insanlığı bu tehlikeden korumaları son derece önemlidir. Her insan bu fikri mücadelede ne kadar çok hizmet ederse, dinsizliğin yeryüzünden silinmesi ve böylece "yeryüzünde fitne kalmaması" da –Allah’ın dilemesiyle- o kadar hızlı olacaktır.

"Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan dinsizliğe, anarşistliğe, maddeciliğe karşı yalnız tek bir çare var: O da Kur'an'ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin'i, az bir zamanda komünistliğe çeviren bela, siyasi, maddi kuvvetler ile susmaz. Onu yalnızca Kur'an gerçekleri susturabilir.” (Risale-i Nur)

 

 

 

 

 

 

Kimi "Müslümanım" diyenlerin, bugün halâ, liderinin, -HAŞA- “yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah'ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım" [1] dediği pislik kahpe kalleşlerin peşinden gidiyor olmaları acaip bir durum.

Ve “tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür” diyen bölücübaşının… [2]

Görmezden gelenler olsa da, halkımızın büyük kesimi, deşifre olan ateist, komünist tehlikenin bilincinde. Ancak cehaletten ya da bilinçli olarak kabullenmeyenlerin sayısı da oldukça fazla.

Adı her ne olursa olsun, komünizmi ideoloji olarak benimsemiş her hareket tehlikedir. Komünist zulüm 150 yıl boyunca dünyaya kan kusturmuştu. Charles Darwin’in, "şiddet ve çatışma değişmez doğa yasasıdır" görüşünü kıstas almış, milyonlarca masum insanın ölümüne zemin hazırlamıştı.

Marx'a göre, insanlık tarihi bir çatışmadan ibaretti, mevcut çatışma işçiler ve kapitalistler arasında geçiyordu ve yakında işçiler ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklardı. Toplumun, tarih içinde çeşitli evrelerden geçtiğini ve bu evreleri belirleyen faktörün de üretim araçlarıyla üretim ilişkilerindeki değişim olduğunu iddia ediyordu. Onlara göre diğer her şeyin belirleyicisi ekonomiydi. Her toplum ekonomik etkenlere göre bir gelişim süreci izlemişti. Köleci toplum feodal topluma, feodal toplum kapitalist topluma dönüşmüştü; sonunda bir devrim ile sosyalist toplum kurulacak ve tarihin en ileri seviyesine varılacaktı. [3]

Komünist ve anarşistler çatışma, şiddet ve teröre olan bağlılıklarını Darwinizm'in şu felsefesi ile desteklerler; Darwinizm'e göre, şiddet, çatışma ve kanlı mücadeleler doğa kanunlarına uygun bir "gelişme" yöntemidir. Darwin, doğada kanlı bir yaşam mücadelesi olduğunu ve aynısı toplum içinde uygulandığında insanın evriminde ilerleme sağlanacağını öne sürmüştür.

Darwinizm, terörü meşru ve doğal bir yöntem olarak gören ideolojilere fikirsel zemin sağlar. Terör örgütlerinin verdiği eğitimler sonunda insanlar-özellikle gençler- toplum için son derece tehlikeli ölüm makineleri haline gelirler. Böylece Allah'ı, dinini, devletini ve değerlerini reddeden, insanları kolayca katledilebilecek birer hayvan olarak gören kişiler ortaya çıkar.

İnsan elbetteki düşüncelerinde özgürdür. Düşüncelerini ifade etmede de özgürdür. Ancak komünizmin sosyal adalet getireceğini zannetmek yanılgıdır; komünizm şiddet ve anarşiden beslenir. Lenin, Stalin ve Mao’nun takipçisi olmak zulmü gerektirir; aksi, ‘Marksist prensipleri uygulamamak’ demektir.

"Bazı kimseler bizi zalimliğimiz sebebiyle ayıpladıkları zaman, bu kişilerin en basit Marksist prensipleri dahi nasıl unutabildiklerine hayret etmekteyiz." [4]

Yukarıdaki şu ifadeler, sosyal adalet ve özgürlük söylemleriyle insanları aldatan terör örgütünün son günlerde düzenlediği kahpe ve kalleş saldırılarla ne kadar da örtüşüyor. PKK, nizami orduya karşı kahpece pusu kurarak, kalleşçe sırttan vurarak varlığını devam ettiren ve milletimizi hedef alan bir terör örgütüdür.

Şehitlerimizden, PKK’yı Kürt milliyetçisi örgüt gibi-hatta Müslüman-gösterenler, Darwinist, Komünist olduğunu gizleyenler sorumludur.

Ne zaman bu pislik kahpe kalleşlerle ilgili yazsam, paylaşım yapsam küfre maruz kalıyorum, tehdit alıyorum. Bugün yine muhtemelen öyle olacak da kim korkar hain Kürt'ten!?.. Akıl yetiremeyen ahmaklara tekrar söylüyorum ki; söz ettiklerim eli kanlı, şerefsiz vahşi pisliklerdir. Samimi Kürt kardeşlerimiz bizim canımızdır.

Kürt halkı bu konuda bilinçlendiğinde, kendilerini inkâra sürüklemeye çalışan bu kanlı örgüte yaşam hakkı tanımama mücadelesine gönülden destek verecektir.

Bugün yaşanan zulmün, terörün, bölücülüğün, din ve devlet düşmanlığının arkasında Darwinizm ve materyalizm eğitiminden geçmiş anarşistler vardır. Bugün, Komünizmin ‘kan dökme kuyuları’nın kurutulma zamandır.

Pislik, kahpe, kalleşlerin barınakları darmadağın edilsin, kan dökme kuyuları kurutulsun istiyoruz. Allah devletimize ve teşkilatlanma, askerlik sanatı, disiplinli orduları, savaş teknikleri ile diğer devletler için rol model olan ordumuza zeval vermesin. Sonunda elbette huzur ve barışa kavuşacağımız bu zor süreçte hepimizin yardımcısı olsun.

İnsanların kalplerinden sevgiyi söküp alan, karanlık ideolojisi ve eylemleriyle dünyasını karartan Darwinist Komünist zihniyet ortadan kalktığı ve takipçileri de gerçekleri gördüğünde, Allah’ın izniyle sevgi, neşe, huzur, barış ve güvenlik insanlığın yeni hayat şekli olacaktır. 

 

 Dipnotlar:

[1] A. Öcalan, Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması, syf;153

[2] A. Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, syf; 204

[3] http://evrimteorisi.info

[4] Lenin, Pravda Gazetesi, 29-10- 1918

 

 

 

Kim Terörist?

29 Jun 2015 In: İttihad-ı İslam, Toplum, Yaşam

 

 Özellikle bugünlerde çok çalkantılı dönemlerden geçiyoruz. Girmemeye ne kadar gayret etseniz de kendinizi bir şekilde politik tartışmaların içinde buluyorsunuz. Politikanın insanları adeta öğüten, sivrilten ve birer ‘militan’ haline getiren kirli yanından her ne kadar uzak durmaya çalışsam da…

Ülkede huzursuzluğun asıl kaynağı terör ve dolayısıyla PKK’dır. Ne zaman bu konuda yazsam, sosyal paylaşım sitelerinde konuya dair paylaşım yapsam olumsuz tepkiler alıyor, -bu suç kaynağı teşkil etmez ancak-  yanlı olmakla suçlanıyor, sınırı aşan uygunsuz üslûpta ifadelere maruz kalıyorum.

Eleştirilerin bir kısmı elbette cehaletten kaynaklanıyor. Halkın büyük kesiminin bu konudaki bilgisi çok az. Bu yüzden adeta birer ölüm makinesi olan örgüt militanlarının, “Kürt Halkı adına savaşan, kürt milliyetçisi gerillalar” olduğunu zannediyorlar. Kürt milliyetçiliği imajıyla insanlar aldatılılıyor. Hareket etnik değil, komünist ve dinsiz bir hareket oysa.

Her ne kadar ısrarla gerçek kimliğini gizlemeye çalışıyor olsa da PKK'nın, YPG’nin ya da adı her ne ise Marksist-Leninist-ateist-Darwinist bir örgüt olduğu açık. Hedefi de Kürt vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerine kavuşması değil gerçekte komünist bir toplum oluşturmak.

Önceki gün ise….. Kobane’deki olaylar bahane edilip ve elde delil olmaksızın, IŞİD’i desteklemekle suçlanarak Twitter’da ülkemiz hakkında terörist Türkiye etiketi açıldı. Kobani olaylarında halkı sokağa dökmüştü bu zihniyet. Bu günlerde de dünya çapında Türkiye aleyhine propaganda yapıyor. Elbette iç ve dış  hainlere karşı millet olarak tavrımızı koymalıydık.

30 yıldır en kanlı terör eylemlerini sürdüren pislik-kahpe teröristlerin, kendilerini uluslararası destekle aklama gayretine seyirci kalınabilir miydi?

PKK sosyal medyada klasik demagojilerle herkesi susturma peşinde iken, vatanını seven insanlar suskun mu kalacaktı?

Milyonlarca insana sınırlarını ve kucağını açan, yemeğini paylaşan ülkeye terörist demek onursuzluk ve şerefsizlik değil de nedir?.. Türkiye, düşmanlarının iddia ettiği gibi terörist değil, terör zulmünden kaçan mazlumlara kucak açan ülkedir. 

Türkiye için asıl tehdit IŞİD değil, ülkeyi yıllardır kana bulamış, Marksist, Leninist, Darwinist, kahpe ve kalleş olan bu onursuz-şerefsiz güruhtur.

Bölgede yeniden bir harita oluşturmak ve Müslümanları ezmek için uluslararası derin güçlerin güçlendirmeye çalıştığı piyondur PKK.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kobani'de yaşanan gelişmeler sonrasında 'Terörist Türkiye' tweetİ atanlara seslenerek, "Bombalardan kaçanlara kucak açanlara terörist deme hakkını siz nereden ediniyorsunuz? " diye sordu. Erdoğan ayrıca, tüm dünyaya "Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz" mesajı verdi. Türkiyenin Suriye ve Irak’da yaşanan krizler konusunda sergilediği iyi niyet ve yaptığı fedakârlık ortada iken, içerde ve dışarda bir takım çevreler ısrarla farklı bir görüntü verme çabası içinde…

Bir gazetecinin tweetini okudum, gerçekten insanlarda bir akıl tutulması var. PYD liderinin kimi gazeteciler tarafından aşağılanmasını eleştirmiş. Yanlışmış; çünkü adam oğlunu Işid'e karşı savaşırken kaybetmiş. Oğlu için neredeyse şehit oldu diyecek... IŞİD'e karşı savaş tamtamları çalıp, pislik kahpe kalleş PKK terör örgütünü görmezden gelme kafası acaip.

Kimse Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışmasın. Müslümanların da yaşadığı bölgeleri bombalayarak, katil olamaz Türkiye.

Hiç kimse, 35 yıllık terör eylemi faillerinin şımarıklığına ve azgınlığına göz yumarak, Türkiye'yi-yolu yanlış da olsa-tek bir tehdidi bulunmayan IŞİD’in üzerine salmaya çalışmasın. İddiaların aksini ispatlaması için Türkiye’nin savaşması gerektiğini söylemek ahlâksız tekliftir.

Türkiye’deki iç barışı tehdit eden, ülkenin doğusunu işgal etmiş olan PKK ‘dır. Düşmanı doğru tespit etsin kimileri. Don Quichotte gibi yel değirmenleriyle değil, asıl düşmanla mücadele etsin.

PKK din ahlakına karşıdır; dine düşman olarak eğitilen, vicdandan yoksun örgüt üyeleri, dindar Doğu insanının güvenliği için de büyük tehdittir. İnsanların bu gerçekler konusunda aydınlatılmaları çok gerekli ve önemlidir.

Bu konuda bilinçlenen Türk ve Kürt halkı gerçekleri görecek ve bu kanlı örgüte destek olmak yerine, hayat hakkı tanımama mücadelesi içine girecektir. Umudum budur.

 

 

 

"Ölüm şehadet, sürgün hicret, hapis halvettir!" (Süleyman Şah)

Mısır’dan yeni idam haberleri düştü internet sitelerine. Darbe mahkemesi Mısır'ın seçilmiş meşru ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve 14 ihvan yetkilisine idam cezası verdi... Ve dünya yine sessiz! Alem-i İslam da!

“Mümin bir kişiye, Müslüman kardeşini hakir görmesi, ona değer vermemesi, kötülük olarak yeter” (Müslim, Birr 32.) buyuruyor Peygamber(asm).  Kardeşimize değer vermediğimiz, Allah'ın ipine din kardeşlerimizle birlikte sarılmadığımız, birlik olmadığımız için aslında o idam ipini çeken bizleriz.

Sorumluyu etrafta aramayalım; biziz! Müslümanlar kardeştir diyen ama kalben kardeş olmayı başaramayan biz!

Akan her bir damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan kendimizi sorumlu hissetmiyor, zulme son vermek için, birlik olmak için hiçbir çaba içerisine girmiyorsak, bunun ağır vebaline de hazır olmalıyız.

"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." (Hz. Ali ra)

Resulullah bir hadisinde şöyle buyuruyor; “Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm'dan dışarı çıkmış olur.” (İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089)

O halde zulme rıza göstermek, engel olmak için çaba göstermemek de o zulme ortak olmaktır. Kur'an ahlâkını yaşamaya çalışan, insanlık onuru taşıyan her insan zulümle mücadele etmelidir. Tarihte de baskılara, eziyetlere, tüm olumsuz koşullara ve engellemelere sabır ve kararlılık gösterip direnen müminler, şerefli bir hayat yaşamış, bugün müminlerin saygıyla andıkları birer örnek olmuşlardır.

İnsan, Kur’an’la şereflenir. Ancak bu büyük şeref, büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Her Müslüman’ın Allah yolunda mücadele edebilecek kararlılığa sahip olması gereklidir. Zayıf bırakılan, zulme maruz kalan masum ve savunmasız insanlar eziyet ve işkence görürken, vicdanlı insanlar bunları görmezden gelemez.

Müslüman, pasif, korkak ve teslimiyetçi değil, dava insanı olmalıdır. İslam Birliği idealine ve Allah'ın vaadine inancı zayıf bir yapıda olmamalıdır. Davası olmayan, heyecanı, coşkusu ve ideali olmayan yenilgiye uğrar. Dünyadaki zulmü durduracak,  insanlığa barış ve huzur getirecek olan İslam Birliği davası, sıkı sıkıya sarılmamız gereken bir davadır; bir ütopya değil dev bir idealdir.

Bu dava, kutsal ve yüce bir davadır ve özveri ister. Bu davada bir insanı kurtarmak için her şey feda edilir.

Dünyada imtihan oluyoruz, zorlu bir imtihandan geçiyoruz. Ancak şefkat, sevgi, barış ve kardeşliği esas alırsak Yüce Allah dünyayı cennete çevirecektir. Yakın tarihte ırkçılık, Materyalizm ve Darwinizm gibi dinsiz felsefeler esas alındığı için insanlar çok acı ve şiddet gördüler. Deccalî fitneye karşı Kur'an'ın ruhu içinde birleşerek, birlikte saf bağlamadığımız sürece, İslam âleminin genelinde olaylar devam edecek. Allah bizleri uyandırsın.

 

#‎NoToExecutionOfMorsi 

‪#‎MursininİdamınaHayır

 

 

 

 

Bu Hedef Göstermedir!

24 Apr 2015 In: Darwinizm, Evrim ve Yaratılış, Toplum

 


 Darwinizm ve materyalist ideoloji hakkında bilgi sahibi olmayan insanlar, bu görüşlerin içerdiği tehlikenin farkında olamayabilirler. Darwinizm'in sosyal ve ahlaki yönden getirdiği büyük felaketleri bilmedikleri için de yapılan fikir mücadelesinin ne kadar hayati olduğunu anlamayabilirler. Ortaya çıktığı dönemde de insanların birçoğu evrim teorisinin iddialarının sonuçlarını tahmin edememişti. Ancak 20. yüzyılda bu, çok acı deneyimlerle yaşandı. İnsanların gelişmiş birer hayvan olduğunu düşünenler, zayıf olanları ezerek yükselmekten, hasta ve güçsüz olanları bir şekilde ortadan kaldırmaktan, farklı ve aşağı gördükleri ırkları yok etmek için katliamlar yapmaktan çekinmediler.

Allah'ın varlığını ve insanların Allah'a karşı sorumlu olduğu gerçeğini reddeden Darwinizm, insanlara kör rastlantılar sonucu evrimleşerek gelişmiş sözde bir tür hayvan oldukları telkinlerini yapmış ve büyük yıkımlara zemin hazırlamıştır.  Darwinizm'le bilimsel mücadele çok önemli ve çok acildir. Bu mücadele gereklidir,  önemlidir ve evet bir hedef göstermedir! Ancak bu mücadele bazı kişilerin anladığı anlamda "bomba patlatmak", "kan dökmek" ya da "kılıç sallamak" gibi Kur'an ahlakına tamamen aykırı bir yolla olmayacaktır. Çözüm, Darwinizm'i kendi silahıyla yenmektir: bilim ile.

Toplumda başta gençler arasında olmak üzere ahlaki dejenerasyonun ve suç oranlarının artmasının ardında yatan gerçek, Darwinizm'in telkinleridir. Gençlere sözde değersiz ve amaçsız bir hayvan türü oldukları ve çatışmanın yaşam kanunu olduğu telkin edilip, daha sonra da "ne olacak bu gençliğin hali?" sorusunu sormak samimiyetsizliktir. Dejenerasyonun çözümü Darwinist telkinlere son vermek, Darwinizm'in fikren etkisiz hale getirilmesi ve Kur'an ahlâkının anlatılması ile mümkündür.

 20. yüzyılda yaşanan savaşlara, çatışmalara, anarşik olaylara baktığımızda kaynağında hep Darwinizm'i görürüz.

 Hitler 

Hitler Almanların asli unsurunu oluşturan ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna inanıyordu. Bu ırkın, bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Irkçı görüşlerine bulduğu sözde bilimsel dayanak ise evrim teorisiydi. Kitabı Kavgam'ın adını koyarken, Darwin'in doğada bulunduğunu iddia ettiği "yaşam mücadelesi" yanılgısından esinlenmişti. Hitler de, tıpkı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüde görüyordu. Öncelikle yapılması gereken, aşağı ırkları, üstün ırk olduğuna inandıkları Aryan ırkından ayırmaktı. Naziler bu aşamada, Darwinizm'i uygulamaya geçirdiler ve yine Darwinizm'den kaynaklanan "öjeni teorisi"yürürlüğe kondu.

Hitler'in, Darwinizm'i kullanarak politikasını belirlemesi gibi, müttefiki B. Mussolini de İtalya'yı emperyalist ve faşist temeller üzerine oturtmak için aynı Darwinist kavramlardan yararlandı. Savaşın devrim getireceğine inanan Mussolini tam bir Darwinistti. İmparatorluğun zayıflamasını, sözde "evrimin en önemli itici gücü olan savaştan kaçmaya çalışmasına" bağlıyordu.

Faşist ideologlar da Darwinizm'e dayanarak, savaşı bir zorunluluk olarak görmüş ve II. Dünya Savaşı ile hem kendi halklarına, hem dünya halklarına acılar yaşatmışlardı. Kuşkusuz Darwinizm'den önce de dünyada savaşlar yaşanmıştır. Ancak, bu teorinin etkisiyle savaş ilk kez, bilim tarafından onaylanmıştı(!) Max Nordau, Amerika'da geniş bir yankı uyandıran "The Philosophy and Morals of War" (Savaşın Felsefesi ve Ahlakı) isimli makalesinde Darwin'in savaşlar konusunda oynadığı kötü role şöyle dikkat çekiyordu:

"Tüm savaş taraftarlarının en büyük otoritesi Darwin'dir. Evrim teorisi ilan edildiğinden beri doğal barbarlıklarını Darwin ismiyle kapatarak, sahip oldukları zalim içgüdülerinin bilimin son sözü olduğunu iddia etmektedirler."

Marx, Engels ve Mao

Darwinizm, komünizm için müthiş önemliydi. Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a şunları yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem". Marx ise 19 Aralık 1860'da Engels'e cevap olarak şöyle yazıyordu: "Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur." Marx, bir başka sosyalist dostu Lasalle'a yazdığı mektupta, "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor” diyerek, evrim teorisinin komünizm için çok önemli olduğunu açıklıyordu.

Marx, Darwin'e olan hayranlığını ise en önemli eseri olan Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek gösteriyordu. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şunları yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan.”

İnsanlık tarihinin en azılı katillerinden Mao da tam bir Darwinistti. Mao'nun emirleri, 10 milyona yakın insanın doğrudan öldürülmesine yol açtı. İtaatsizlik eden yaklaşık 20 milyon insan da cezaevlerinde yaşamlarını yitirdi. Mao, kurduğu düzenin felsefi kaynağını, "Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır" diyerek açıkça belirtmişti.

Darwinizm Kitle Hipnozudur

Tüm bu bilgiler, Darwinizm karşısında pasif ve aciz bir yaklaşım sergilemenin, bu sapkın teoriyle fikir mücadelesini gereksiz görmenin ne büyük bir yanılgı olduğunun göstergesidir. Darwin'in dogması, genç beyinlere aslında bir hayvan olduklarını ve hayvanlar nasıl yaşam mücadelesi içinde iseler kendilerinin de öyle davranmaları gerektiğini öğretir.

P.J. Darlington -ki bir evrimcidir- Evolution For Naturalists (Natüralistler İçin Evrim) isimli kitabında vahşetin, evrim teorisinin doğal bir sonucu olduğunu ve hatta bunun meşru görülmesi gerektiğini düşündüğünü itiraf eder:

Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.

Darwinizm topla, tüfekle, silahla değil bilimse mücadeleyle fikren ortadan kaldırılmalıdır. Darwinist eğitimden vazgeçmek, insanlara sorumsuz bir hayvan olmadıklarını, Allah'ın yarattığı, ruha sahip ve bir gün sorgulanacak insanlar olduklarını anlatmak gereklidir... Darwinist-materyalist eğitim verip, sonra da bu zihniyetin ürünü olan eylemlerinden dolayı insanları sorgulamak büyük çelişkidir.

Zararlı ideolojilerin kaynağı olan Darwinizm'in fikren tam anlamıyla çökertildiğinde, ortada yalnızca tek bir gerçek kalacaktır. O da, tüm insanları ve tüm kainatı Allah'ın yarattığı gerçeğidir. İnsanları yıllarca küçük ve aşağılık gören bu sahte fikir sistemi, yüzyılın en büyük deccali sistemidir. Ancak günümüzde bu teorinin bilimsel bir gerçek olmadığı, yalnızca yaratılışa bir alternatif ve materyalizme dayanak olması amacıyla savunulduğu ortaya çıkmıştır. Evrim teorisi bilime dayanmayan, bilime “rağmen” savunulan adeta bir kitle hipnozudur. Ancak artık insanlar bilinçlenmiştir ve bugün bu aldatmaca Darwinistlerin şaşkın bakışları altında enkaz haline gelmektedir. Yeniden inşası Allah'ın dilemesiyle artık mümkün olmayacaktır.

 

 

Ömrümüz Üç Buçuk Yıl

24 Apr 2015 In: İmani Konular, Yaşam

 

 Hayatımızı sürdürmek için her gün belli bir zamanı uyuyarak geçirmek zorundayız. Ne kadar çok işimiz de olsa uyumamız, dinlenmemiz gerekli.

 Uykunun ise bir alternatifi yok. Öyle aciziz ki gün uyumasak istesek de istemesek de sonunda yenik düşeriz uykuya. Gözlerimiz kapanır, kendimizi birdenbire uykuya dalmış olarak buluruz.

Uykuda vücudumuz adeta ölür gibi duyarsızlaşır. Sesleri algılayan kulaklarımız duyamaz, işlevlerini yerine getiremezler. Bedensel faaliyetlerimiz minimum seviyeye iner. Bir tür ölümdür uyku; ruhumuz bedenden ayrılmıştır. Soğuk bir kış gecesinde sıcak yatağımızda yatarız ama o anda ruhumuzla denizin serin sularında hissederiz kendimizi. Değişik mekânlarda, çok değişik olaylar yaşadığımızı zannederiz.

Ölüm de benzer etkiyi yapar: bizi dünyadaki bedenimizden ayırır ve yeni bedenimizle yeni bir dünyaya taşır.

Kur'an uyku ile ölüm arasındaki bu benzerliğe, "sizi geceleyin öldüren ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur" (Enam Suresi, 60) ifadesiyle dikkat çeker.

Allah'ın, ölecekleri zaman canlarımızı aldığını, ölmeyeni de uykusunda bir tür ölüme soktuğunu, hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutarak, öbürünü adı konulmuş bir ecele kadar salıverdiğini haber verir. Zümer Suresi, 42. ayetin devamında ise, "Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır" buyrulur.

Allah'ın her yaratması bir ayet, bir mucizedir. Ancak hayatımızın dörtte birini adeta 'ölü' olarak yaşadığımız halde, bunun üzerinde pek düşünmeyiz. Uyku halinde iken bizim için önemli olan ne varsa bir kenardadır oysa. Ne kazanacağımız para, ne yeni aldığımız otomobil, ne o 'hayatımızın dönüm noktası' olacak sınav; hiçbirinin bir önemi ve anlamı yoktur.

Gezip dolaştığımız, eğlendiğimiz, dilediklerimizi yapabildiğimiz zamanlar hayatımızın sadece bir çeyreğidir. Zorunlu ihtiyaçlarımız olan beslenme, giyinme, temizlenme, uyuma ve çalışmaya harcanan zamanlarımız ise hayatımızın dörtte biri olan oldukça uzun yılları kapsar.

Ömrü 60 yıl olan insanın yaklaşık 15-20 yılı kesin olarak uykuda geçer. Kalan 40-45 yılın ise ilk 5-10 yılında insan çocuktur; şuursuz yaşar. O halde hayatın yarısı uyku ve çocukluktan kaynaklanan şuursuzluk dönemidir. Arda kalan 30 yıl ise yemek hazırlamak ve yemek, bedenini ve etrafını temizlemek, hatta bir şeyleri beklemekle geçer. Yani o 'koca' 60 yıldan geriye 3-5 yıl kadar bir zaman kalır.

İnsanı bekleyen sonsuz bir hayat varken bu kısacık sürenin ne kadar değeri olabilir?

Bu soru üzerinde düşünebilen insan, hayatının yalnızca bu dünyada yaşadığı yıllardan ibaret olmadığının bilincindedir. "Göz açıp kapayıncaya kadar" geçen dünyanın kendince "tadını çıkarmaya" çalışıp boşuna yorulanların aksine, dünya hayatının hem çok kısa hem de çok sayıda eksikliklerle dolu olduğunu bilir; dünyaya bağlanmaz. Çünkü zaman ölüme doğru akmaktadır ve mutlak varlığına inanılan dünya hayatı yavaş yavaş sona ermektedir.

Dünya saatte 1600 km değil de 3000 km hızla dönse gündemimiz değişir. Buna benzer trilyonlarca konu varken, insan adeta büyülenmiş gibi gaflet ve ülfet içinde yaşar. Kimileri, ‘Carpe Diem’ mantığıyla yalnızca anı yaşamaya çalışsa da gerçekte bilinçaltında bir 'yok olma' korkusu taşır. Bu düşünce ise korkunçtur; yok olma düşüncesi gerçek anlamda dehşete düşürücüdür. Allah'a güvenip dayanmamak dünyanın bütün sıkıntılarının, endişe ve korkularının acısını çekmektir.

Hayatını Allah'ın rızasını kazanmak için çalışarak geçiren, Allah'a teslim olmanın huzurunu yaşayan insan, korku ve hüzünlerinden kurtulur, sonunda ise sonsuz mutluluğu kazanır. "En bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın." (Mesnevi-i Nuriye)

Allah insanlara dünya hayatında belli bir süre verir. Kuşkusuz bu süre sonsuza dek sürmeyecektir. İnsanın, bu sürenin bir gün –belki aniden- biteceğini, Allah’ın tanıdığı her fırsatın son fırsat olabileceğini düşünerek öğüt alması ve yaşadıklarından ders çıkarması en doğru olandır.

Kendi ölüm anını bilmemesi ise insanın dünyadaki imtihanının bir sırrıdır. Bu sırrı düşünüp, gerçeği çözebilmeli insan. Aksi halde sarhoşluktan gerçeklere geçiş anında, dünya hayatının gerçekten kısa olduğunu, artık geriye dönüşün de mümkün olmadığını anladığında pişmanlıklar başlar. Ancak artık telafisi de yoktur.

“Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesile aktarılır ama hep dünyada kalır... Daha ne kadar ihtiyaçlar içinde çırpınan canı düşüneceksin? Ne vakte kadar sıkıntılarla, kavgalarla dolu dünya için tasalanıp duracaksın?..” (Mevlânâ Celaleddin)

 

 

 

 

 

Kadın… Bugün

15 Apr 2015 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Kur'an Ahlakı, Yaşam

 

 Günümüzde birlikteliklerin temeli genellikle karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanıyor. Sevgi, kaynağını Allah sevgisinden almadığı için evlilikler, zamanla hem kadın hem de erkek için ıstırap haline geliyor, birbirleri olmadan yaşayamayacaklarını söyleyen çiftlerin sevgisi, bir süre sonra, şiddetli kavgalarla, karşılıklı suçlama ve hakaretlerle sona eriyor.

Eşi kendisini ütü yapan, bulaşık yıkayan bir makine gibi görüyorsa, kadında sevgi, saygı ve aşk kalmaz, hatta gizli bir nefret meydana gelir. Başlangıçta birbirlerine çekici gelen yakışıklılığı, güzelliği artık göremezler. Evlilik karşılıklı azaba dönüşür. Kavgalar, lâf sokmalar, aşağılama ve hakaretler yaşanır.

Kadın ve erkek arasında, fiziksel farklılıklar nedeniyle- örneğin kadının güç gerektiren işler yapamaması gibi- bazı farklı sorumluluk paylaşımları olabilir. Ancak bunlar toplumun öngördüğü yemek, çamaşır, bulaşık gibi çok bilinen sorumluluklar değildir. Saydığım bu işleri erkekler de yapabilir. Dinin, bu anlamda, kadına erkekten farklı olarak yüklediği bir görev yoktur.

Diğer yandan anne, çocuğunu bedensel yönden beslediği gibi, ruhsal açıdan eğitmekle de yükümlüdür. Çocukların ilk öğretmeni olan anneye oldukça önemli görevler düşer. Gelecek nesillerin iyi yetişmesi kendini yetiştirmiş annelerle mümkündür. Anneler, kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur’an’da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmeye gayret ettikleri kadar, bilime dair konularda da kendilerini eğitmelidirler. Bütün bu özellikler, çocuklarına verecekleri eğitimde onlara yardımcı olacaktır.

Deccalî fitnenin son derece azgınlaştığı bugün Müslüman kadınlar da, erkekler gibi Kur’an ahlâkını yaygınlaştırmak için, Allah’ın emrettiği fikir mücadelesinin içinde olmalı. Allah’ın emri olan fitne kalmayıncaya kadar mücadele, erkek ya da kadın tüm müminlerin sorumluluğudur. Bu sebeple yaşanan dönem, Müslüman kadın için de yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kızı olma zamanı değildir. Kadınlar için örnek olan sahabe hanımlar, Müslümanlar arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Kısacası Müslüman kadının görevi yalnızca eş ve annelikle sınırlanamaz. Müslüman kadın dini anlatmada pasif durumda kalmamalı, kişilik sahibi, cesur ve atak bir tavır içerisinde olmalı.

Muhammed’in Hatice’sindeki Güzel Örnek

Hz. Hatice(ra); Resulullah(asm)’ın ilk ve en sevdiği eşi. İçinde oluşan yalnızlık isteği ile, sık sık Mekke yakınlarında Hira mağarasına gittiğinde de eşine destek olan, ilgisini eksik etmeyen kutlu annemiz. O, gençlerin bile zorlukla tırmanabildiği mağaraya, yaşına, sıcağa, baskı ve sıkıntılara rağmen tırmanıp, sevgili eşine yemek ve su taşıyarak derin sevgi, saygı ve bağlılığını ispatlıyordu.

Hatice(ra) ilmi merak, kâinatı okuma ve hayatı anlamlandırma azmi içindeydi. O, her dönem nesne değil özneydi. Resulullah(asm)'a ilk emirler olan "Oku" ve "Uyar"ı muhatap alan ve uygulayan ilk kadın öğretmendi aynı zamanda. Bugün toplumun sisteminin koyduğu yalnızca “evlen”, “doğur”, “büyüt”, “pişir”, “yıka”, “temizle” gibi emirlerin muhatabı olan ve arta kalan zamanlarını ‘harcayan’, arkadaşlarıyla boş sohbetler yapan, geceler boyu dizi film izleyen ve saatlerce üzerine konuşan kimi Müslüman kadınlar için de örnek olmalı Hatice(ra)… O, İslam’a hizmet için yaşın, işin ve uğraşların mazeret olmayacağı mesajını veriyor, Muhammed’i gibi Allah için yaşayarak, O’nun “mümin müminin aynasıdır” hadisinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyordu.

Hz. Hatice(ra) Resûlullah’ın yükünü hafifletiyor, dilinden hoşlanmayıp karşı çıkılacak bir söz dökülmüyordu. Onun hissettiklerini hissediyor, onu tutkuyla seviyor, şefkatle koruyor ve onunla aynı mekânı ve yalnızca onu yaşıyordu. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamberimiz (asm)’da da aynı incelik, fedakârlık ve vefa ile karşılık buluyordu. Kimi zaman içi coşkun bir nehir gibi akarken, huzur veren bir dinginlikle, adeta emerek O’nun üzüntüsünü gidermeye çalışıyordu. Hz. Hatice’nin bu özelliğini şu sözlerle dile getiriyordu Peygamberimiz(asm):

“Onun gönlünde hiç kimsede olmayan bir özellik vardı. İnsanın gönlündeki hüznü bir vakum gibi çeker alırdı.”

Bizler evliliğe, eşlerin birlikteliğine bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, Kur'an’dan, Peygamberimiz(asm)’ın ve kutlu annelerimizin hayatından öğrenmeliyiz. Evlilik,  Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalı. Aksinde Allah mutluluk vermez, huzur vermez.

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise:

Bir şahıs, kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından(yokluk karanlığından) şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire, düşmanlar gibi, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne(merhamet dileyerek) tabiata ve anâsıra(unsurlara) baktığı vakit, kasavet-i kalble(kalp katılığı ile), merhametsizikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden(gök cisimlerinden) istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram(gök cisimleri, gezegenler, yıldızlar), atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek(korkarak, ürkerek) hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder.”

Bakar ki, vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî(temenniler) ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir tesellî çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdı(başlangıç ile sonucu), Sâni ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?” (1) 

Canlı ve cansız tüm varlıkların kaderi, sonsuz ilim sahibi Allah tarafından yaratılıp belirlenir. Oturduğumuz koltuktan önünüzde duran bilgisayara, buzdolabımızdaki sebzelerden masamızdaki çay bardağına kadar her varlık bir kaderle yaratılır.                                                                                                  

İzlediğimiz her görüntü, muhatap olduğumuz her şey, dünya hayatımızdaki kaderimizin bir parçasıdır. Kâinatta meydana gelen büyük ya da küçük hiçbir olayda tesadüflerin asla rolü ve etkisi yoktur. Hiçbir ağaç tesadüfen meyve vermez. Hiçbir meyve tesadüfen çürümez. Hiç kimse tesadüfen doğmaz, hiç kimse tesadüfen ölmez. Hiçbir olay başımıza tesadüfen gelmez. Hepimiz, Allah’ın hikmet ve hayırla özel olarak belirlediği ve hayatımızda yerini almış ya da alacak hadiseleri yaşarız.

 "Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır." (2)

Karada ve denizde olanların tümünü Allah bilir. Yerin karanlıklarındaki, denizin derinliklerindeki her şey, gaybın anahtarları elinde olan Allah’ın yaratmasıdır.

Dünyada ve tüm kâinatta hiçbir şey tesadüf değildir. Allah "Her işi evirip düzenler”,Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün bir iştedir”, "halkı sürekli yaratmakta olan"dır, "gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan"dır. Ve  "... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez"

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; “en cüz'î hâdisat (en küçük bir olay) vukua gelmeden (meydana gelmeden) evvel hem mukayyeddir (kayıtlıdır), hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat (olaylar) başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir”.

Bütün insanlığı kendince alaya alan,  âdeta büyü gibi etkileyen bir ideoloji olan Darwinizm, tesadüfü adeta ilahî bir akıl gibi takdim eder. Bir Darwinist'e göre milyonlarca harfi caddeye serpsek, bu harflerin hepsi bir gazete sayfasındaki gibi anlamlı yazılar oluşturabilir(!) Bu çarpık ideolojiye göre tesadüf, müthiş bir akla sahip bir deha imiş gibi dayatılır.

Bedeninden kâinata kadar var olan tüm sistemlerin tesadüfen oluştuğuna inanan insan için-Üstad’ın hikmetli ifadesiyle- Cehennem daha serindir. İnsanın tesadüfen çalışan beynine, tesadüfen atan kalbine ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarına güvenerek rahatça hayatına devam etmesi mümkün müdür?.. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lânet okur.”

İman ehli insan ise altında bir elmanın kabuğuna oranı kadar incelikte yerkabuğuyla korunduğu gürül gürül ateşten mağma, üzerinde 1980 yılından itibaren sayıları kırkbeş kat artmış olan göktaşlarına rağmen, hayatına güven içinde devam eder.

İşte insanın hayatını huzur içinde sürdürebilme sebebi, kendisine ve kâinata can veren Yaratıcının, tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olmasıdır. 

İnsan, “sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir hâlete inkılâp eder. Şöyle ki: O şahıs, hücum eden belâları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakka istinad eder, müsterih olur.

İmanı vesilesiyledir ki insan, “kalbindeki emellerini teskin eder, her şeyle ünsiyet peyda eder”. Gökyüzündeki cisimlere bakar; onların hareketlerinden dehşet değil, güven hisseder. Hangi cisme bakarsa baksın, o cisimlerden “Ey arkadaş, bizden tevahhuş etme(dehşete kapılma). Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız” seslerini kalbi ve vicdanı ile işitir.

“Ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona mânevî cennetlerin kapıları açılır. (3)

Zahiren bize iyi ya da kötü gibi gelen her olayı Allah yaratır. Elhamdulillah ki tüm kâinat, Rahman, Rahim ve Hakim olan Allah’ın kontrolündedir. O’nun yaratması kusursuz, mükemmel, hikmetlidir, hayırla doludur. Bize düşen Rabbimizin kudretini hakkıyla takdir etmek, O’nun en mükemmelini yaratacağına iman edip, teslim olmak, her olayın sonucundaki hayrı ve hikmeti görmeye çalışmaktır. Umulur ki bunun karşılığı dünyada da ahirette de hep hayır olacaktır.

"Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (4)

 

Dipnotlar:

(1): İşâratu’l- İ’caz

(2): Hadid Suresi, 22

(3): İşâratu’l- İ’caz

(4): Tevbe Suresi, 51

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Big Bang(Büyük Patlama), kâinatın yaratılışından itibaren her anın mükemmel bir şekilde tasarlandığının delilidir. Büyük Patlama’dan önce madde diye bir şey yoktu. Metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında kâinatı oluşturan tüm madde, yokluktan ortaya çıkmış ve Allah'ın varlığının bir delilini ortaya koymuştur.

 Büyük Patlama'nın ardından ise henüz 1 saniye bile geçmeden atomun yapıtaşları yoktan var olmuştur. Bu parçacıklardaki denge ve düzen hayret vericidir.

Başlangıçta birbirinden ışık hızıyla kopup uzaklaşan parçacıklardan, kâinattaki bütün muazzam sistemler, gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, galaksiler, kuasarlar, kısacası her 'şey' kusursuz bir plan, hassas bir ölçü ve denge içinde sırayla meydana gelmişlerdir. Yalnızca bir atomun oluşması için gereken parçacıkların tesadüfen bir araya gelmeleri dahi imkânsız iken, kâinattaki işleyişi sağlayan sistemlerin ‘şans eseri’ olarak teker teker ve denge içinde oluştuğunu iddia etmek akılsızcadır, mantık çöküntüsüdür.

Bilim, materyalist bilim adamlarının önüne isteseler de istemeseler de tek bir gerçeği koyar: Tüm kâinat, madde ve zaman, sonsuz güç sahibi olan, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kusursuzca var eden, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır.

Big Bang gerçeği karşısında, önceleri ateist olan fakat sonradan Allah'ın varlığını kabul eden tanınmış felsefeci Anthony Flew, şöyle diyor:

“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.” (1)

Materyalist fizikçi H. P. Lipson ise Big Bang teorisini kabul etmek zorunda olduğunu şu sözlerle itiraf ediyor:

“Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.” (2)

Big Bang’i ilginç bir şekilde “kâinatın evrimi” olarak tanımlayan evrimci görüş, Big Bang konusunda bilimsel bilgiler verdiği detaylı bir yazının sonunda yine kendisiyle büyük çelişkiye düşüyor. Yazının son paragrafı şöyle:

“Bununla birlikte Big Bang teorisi yaratılışçıların lehine görünen sonuçlara varmış bulunuyordu. Örneğin ABD'li astrofizikçi Hugh Ross konuya ilişkin şu açıklamada bulunmuştur:

"Zaman, olayların meydana geldiği boyut olduğuna göre, eğer madde, Big Bang'la ortaya çıkmışsa, o halde evreni ortaya çıkaran sebebin evrendeki zaman ve mekândan tümüyle bağımsız olması gerekir. Bu da bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu göstermektedir." (3)

Bilim, Big Bang'i sıfır hacimde ve sonsuz yoğunluktaki bir noktada meydana gelen patlama diye izah etse de sıfır hacim yokluktu ve evren yok iken ‘var’ olmuştu. O halde evrenin bir başlangıcı vardı. İşte bu delil,  materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" tezini geçersiz kıldı. Oysa bu bilimsel gerçek, Yüce Allah’ın 1400 yıl önce gönderdiği Mesaj’ında vardı:

“O gökleri ve yeri yoktan var edendir...” (4)

 "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz." (5)

Bediüzzaman ise tek bir tohumun/çekirdeğin yarılmasıyla bir ağacın meydana gelmesi gibi, bu büyük kâinat ağacının da bir çekirdeğin yarılmasıyla yaratıldığına işaret ediyor;

“Hem, öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını câmi’ olsun" ifadesiyle nazarları madde âleminden görünmeyen âleme çeviriyor.” Şöyle devam ediyor Üstad:

“Ve bu çekirdeğin mahiyetinde hem kâinatın görünen yüzündeki âlemlerin numuneleri, hem de görünmeyen yüzündeki âlemlerin numûneleri vardır” (6)

Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler(7)

 

Dipnotlar:

(1) Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios, Theos. La Salla IL: OpeN Court Publishing, 1992, s. 241

(2) H. P. Lipson, "A Physicist Looks at Evolution", Physics Bulletin, vol. 138, 1980, s. 138

(3) Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress, revised edition, 1995, s. 76

(4) Enam Suresi, 101

(5) Zariyat Suresi, 47

(6) Sözler, s. 532

(7) Lokman Suresi, 11

 

 

 

 

PKK'nın Kirli Amacı

18 Dec 2014 In: İttihad-ı İslam, Toplum, Yaşam

 

Komünizm insanlığa zulüm, kan, gözyaşı ve acılar yaşatmış bir ideolojidir. Geçtiğimiz yüzyılda 120 milyon insan komünizm nedeniyle öldürülmüştür. Dahası, hayatını yitiren bu insanlar savaşta ölen askerler değil, komünist devletlerin kendi sivil halklarıdır.

Ölenler dışında, komünist rejimlerce hak ve özgürlükleri ellerinden alınan, göç etmeye zorlanan, bilinçli ve sistemli olarak kıtlık çektirilen, hapsedilen, çalışma kamplarında köle gibi kullanılan on milyonlarca insan olmuştur. Korku içinde yaşayan milyonlarca insanı da ilave edersek, bu soğuk, katı ideolojinin insanlığa verdiği zararın boyutlarını görebiliriz. PKK’nın ülkemizin doğusunda öngördüğü korku yapılanması da budur.

Komünist hareketin engellenemediği ülkelerde bugüne kadar bölünmeler gerçekleşmiştir. Birçok örneği olan bu bölünmelerde etnik unsurlar etken olmamış, yalnızca komünist ideoloji rol oynamıştır.

PKK, “Kürt milliyetçisi gerilla örgütü” gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte Darwinist- Marksist- Leninist bir örgüttür. Kuruluş kongresinde yer alan ve örgütün internet sitesinde dikkati çeken bazı ifadeler, PKK’nın Marksizm’e olan güçlü bağlılığını açık bir şekilde ortaya koyar:

“Marksist-Leninist teori çok iyi özümsenmelidir. Önder kadrolar sık sık Marksizm’e müracaat etmeli, Marksizm’in uygulanmasını başlangıç şekli yapmak için bu öğretiyi gerçekten özümsemeliler. ... Biz sosyalizmi siyasal sorunun çözümlenmesinde daha çok bir eylem kılavuzu olarak ele alacağız. Mutlaka böyle bir öğretinin temsilcisi olarak, böyle bir öğretinin savunucusu olarak, bunun en önemli koşulu olarak bulunulan ülkenin siyasal iktidar meselesine uygulayarak, mevcut iktidarı parçalamada bir araç olarak, bir eylem kılavuzu olarak kullanarak üzerimize düşeni yapacağız.”

Marksizm ve Leninizm'in kökeninde terör vardır. Hedefe ancak şiddet ve terörle ulaşılabilir. PKK, son dönemde komünist-Marksist kimliği deşifre olunca paniğe kapıldı. Örtbas edebilmek amacıyla yeni stratejisi gereği ‘din’i kullanarak, dindar doğu halkını kendi tarafına çekmeye gayret etti. Marksist- Leninist- ateist çizgideki örgüt, bu tür bazı taktiklerle hem halk arasında, hem de kendi içinde farklı bir propaganda yöntemi geliştirmeye çalıştı. Ancak bu hiç de inandırıcı olmadı.  İşte bugün bu paniğin yansımasına tanık oluyoruz

Son günlerde ise PKK güven tazelemek amacıyla ve adeta şımarıklıkla yaptığı eylemlerle gündeme gelyor. Başka ülkelerde sarfedemediği sözleri, yapamadığı gösterileri Türkiye’de demokrasi, sevgi ve merhamet olduğu için küstahça sergileyebiliyor.

PKK korku politikasıyla, silahla saygınlık kazanmayı amaçlayan bir terör örgütüdür. Silah bırakması söz konusu olmaz. Özellikle son dönemde bazı kişilerin örgüte dair özenli, saygılı ve övgü içeren sözlerinin sebebi, PKK’nın silahıdır. Silahını bıraktığı an müthiş aşağılanır, gücünü yitirir. Bu durumda öfke ve bıkkınlık içindeki Kürt kardeşlerimiz bölgede barınmalarına asla izin vermez.

PKK saldırganlıktan, komünist ideolojisinden ve ideallerinden vazgeçmeyecektir. Türkiye'yi bölme planı karşısında birlikte hareket edilmesi gerekli. Vatanını, milletini, bayrağını seven her vatandaş bu oyuna dikkat etmeli.

Bu kirli oyun ve yaşananlar sebebiyle gerilime düşülmemeli. kimse paniğe kapılmamalı. Devlet bu kahpe yapılanmaya karşı vatandaşlarını daha etkili korumalı. Yazılı ve görsel medya, bu kanlı örgütü övücü üsluptan ve kimi partililerin ve kimi ‘görevliler’in düzdüğü methiye dolu sözleri servis ederek gerilim oluşturmaktan kaçınmalı. Bu geçici bir oyundur. Bu gibi olaylarda soğukkanlılığı korumak çok önemlidir.

PKK’nın amacı demokrat ve özgür bir bölge oluşturmak değil, ülkeyi parçalayacak bir tuzağa sürüklemektir. Şiddet asla başarıya ulaşamaz. Şiddet asla galip gelmez. Hâkim olacak olan sevgidir. Bunun için izlenecek yol da kin ve nefret değil, sevgi politikasıdır.

Kalleş ve kahpe terör örgütü mensupları ile terör mağduru insanları çok iyi ayırt etmeliyiz. Doğulu vatandaşlarımızı şefkatle koruyup kollamak güzel ahlâkın gereğidir. Aksi ise terör örgütünün ekmeğine yağ sürmek olur. Bizler kin, nefret ve öfkeyi hakim kılmayı amaçlayanların pis ve sinsi oyununu dostluk, kardeşlik, birlik, sevgi, saygı ve güzel ahlâkı yaygınlaştırarak bozmak için daha fazla çaba gösterelim inşaAllah. 

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors