Seçim Haritasını Doğru Okuyor muyuz?

15 Apr 2014 In:

30 Mart’ta gördük ki Ak Parti uzun süredir yapılan bunca karalama propagandasına, kaset savaşlarına, yasadışı dinlemelere, kamuoyunu tahrik etme çabalarına, karşısında oluşturulan toplu muhalefete ve hatta 11 yıllık iktidarına rağmen seçimin galibi oldu. Vatanımız ve milletimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim.

Seçim sonuçları haritasını da hepimiz gördük. Ancak doğru okuyabildik mi?..

Bu seçimin aslında bir galibi daha var; BDP. Büyükşehir sayıları 1’den 3’e çıkan, toplam il sayıları ise 8’den 11’e yükselen parti. BDP, PKK’nın korku politikasından destekle güç kazandı. Bölgedeki devlet otoritesinin zayıflığı sebebiyle diğer siyasi partiler özgürce örgütlenme ortamı bulamadılar. Aslında bu durum, demokrasi açısından bir zafiyetti.

BDP birlik ve beraberliği savunmak bir yana, federasyon, özerklik gibi PKK politikalarını açık dillendiren bir parti ve bunu artık daha sesli olarak dile getirmeye başladı.

PKK’nın bölgede daha etkin olması, korku politikaları ile halkın sindirilmesi ve bölgenin tamamında BDP’nin ve dolayısıyla PKK’nın ezici güç kazanması muhtemel. PKK yerel seçimlere de bağlı olarak elde ettiği güç ile hükümete yönelik baskısını artırabilir, Avrupa’da lobi faaliyetlerine girebilir.

“Otonomi, federasyon, muhtariyet, eyalet sistemi” gibi isimlerle, bölünme, yumuşatılmış ifadelerle kamuoyuna servis ediliyor. ABD’deki eyalet sistemi örnek veriliyor, “eyalet sistemi, daha çok demokrasi, daha güçlü bir ülke demektir” gibi yanlış ve akıl dışı yönlendirmeler yapılıyor. Amerika dünyanın en güçlü silahlarına, hava filosuna sahip, uçak gemileri ve dünyanın her yerinde askeri üsleri olan güçlü bir ülke. Amerika’da federasyon sistemi var ancak bu, Amerika’yı etkilemiyor. Amerika’nın böyle bir endişesi zaten yok.

Allah esirgesin, bizdeki muhtemel bir eyalet sistemi, merkezi ve yerel hükümetler arasında ayrışmaya, uzaklaşmaya, tartışmaya ve gerilime sebep olur. Farklı inanç ve düşüncelerde, farklı felsefedeki özerk oluşumlar çatışmayı artırır, ülkeyi bölünmeye götürebilecek güçleri harekete geçirir. "Eyalet sistemi, zaten ayrılma talebi olan gruplara, ayrılmanın kurumsal zeminini sağlayarak çatışmayı arttırıcı bir işlev gördürür. (Cornell, Svante E. 2002. “Autonomy as a Source of Conflict: Caucasian Conflicts in Theoretical Perspective.” World Politics 54: 245-76)

Bugün ülkemiz için en büyük tehlike budur. Elbette bölünmeyi diğer hiçbir parti istemez ama sadece "istemeyiz" diyerek olmaz. Bu konuda muhalefet partileri iktidarın yanında olmalı, hükümetimiz de muhalefetten bu konuda destek istemeli.

Güneydoğu halkının üzerindeki PKK tehdidi kalkmalı. PKK’nın, Güneydoğu halkının gözünde legal hale gelmesi, çok büyük bir tehlikeye açılan kapıdır. Halk kendini güvende hissetmeli, devleti ve gücünü yanında algılamalı.

Büyük Türkiye için önce PKK tamamen etkisiz hale getirilmelidir. Komünist tehlike apaçık ortadadır; devlet kurumları ve yetkililer güç ve enerjilerini bu yönde kullanmalı.

Kürt ve Türk vatandaşlarımızı ayrı bölgelere sıkıştıran, birine diğerinde hayat hakkı tanımayanlar bölünmeye hizmet ediyorlar. Kimileri Kürt kardeşlerimizi adeta görmeye tahammül edemiyor, onların ezilmelerine göz yumuyor, "bölünüp gitsinler" diye düşünüyor. "Kürdün Kürt’ten başka dostu yok, Türkün Türk’ten başka dostu yok" aldatmacasını sloganlaştırarak, düşmanlığı yaygınlaştırıyor.

Eyalet sistemini istemek ve savunmak bölünmeyi isteyen, din karşıtı söylemler içinde olan, Türkiye’den ayrılmak isteyen, Ortadoğu ve İslam Birliği’ni istemeyen bir yapıdır. Bu, güçsüz ve bölünüp-parçalanmış bir Türkiye arzu etmekle eş anlamlıdır. Bu sebeple söz konusu düşünce, ülkemiz için son derece tehlikelidir.

Yoğun propagandaya maruz kalan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki Türk ve Kürt vatandaşlarımız, Allah inancı taşıyan dindar insanlardır. Bu sebeple, PKK’nın ideolojik kaynağının deşifre edilmesi çok önemlidir.

Halk kendisini koruyacak durumda değil. Terör örgütü tüm coğrafyada oldukça rahat hareket ediyor. Alınacak çok açık tedbirler varken, görmezden gelmek büyük hata olur.

Tehlike kapıda. "Bölünmeyiz", "ülkenin bir karış toprağını vermeyiz" gibi sözler yıllardır söyleniyor. Ancak bu konuda daha ciddi tedbirler alınmalı.

Komünist terörle uzlaşma sağlanamaz. Komünist görüş -kimi zaman geri adım atsa da-asla hedefinden vaz geçmez. Artık daha somut adımlar atılmalıdır. Terör örgütünün ideolojisi olan komünizm ile daha yoğun mücadele edilmelidir. İdeolojisi kalmayan bir örgütün taraftar toplaması da mümkün olamayacaktır.

Etnik ayrımcılığın vurgulanması ve bu etnik grubun kendisine ait topraklarının olması görüşünün yaygınlaştırılması, ülkemiz için çok tehlikeli. Bölge halkını kamu görevlilerine düşman etmek ve dolayısıyla devletin kendilerine yakınlık hissetmediğini empoze etmek amacıyla yapılan provokasyonlara fırsat verilmemeli. Birlikte rahmet vardır. Birlik ise ancak her dine, her fikre, her görüşe ve her etnik kökene saygı duyarak, severek, herkesi Yüce Allah’ın emaneti olarak gördüğümüzde gerçekleşir. Tek çözüm birlik olmaktır; ittihad-ı İslam’dır.

Bediüzzaman, İttihad-ı İslam müjdesi verirken Cemahir-i Müttefika-ı İslamiye’den yani Birleşik İslam Cumhuriyetlerinden bahseder. Ama ifadelerinden, “önce Kürt cumhuriyeti Laz cumhuriyeti gibi küçük küçük eyaletler kuralım sonra da bunları birleştirelim” anlamı çıkarmak Üstad’a iftiradır. Onun istediği; Kürtlerin ve Türklerin İslam kardeşliği ile birbirlerine sarılmaları ve diğer İslam ülkelerinin de kendi bağımsız yapılarını koruyarak Türkiye’nin liderliği altında birleşmeleridir. Bediüzzaman’ın, vatanını milletini yürekten seven Kürt kardeşlerimize dair ifadeleri;

“Kürtler, İslam Camiasından ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka özel maksatlar altında hareket eden ve Kürtlük adına söz söylemeye yetkili olmayan beş-on kişiden ibarettir... Kürtlük davası pek manâsız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslümandırlar. Hem de dini salabeti (sağlamlığı, merdane tavrı) kuvvetli olan hakiki Müslümanlardan... İslam, cahiliye asabiyesini (taraftarlığını, kendi ırkını veya benzer şeyleri korumayı) ortadan kaldırmıştır. İslam, İslam kardeşliğine aykırı olan kavmiyet davasını yasaklamıştır... İslamiyet, herhangi bir ırkın diğer bir İslam unsuru aleyhine olarak menfî surette ayrılmasını kabul etmez. Binaenaleyh Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, İslam’ın esaslarına muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden ibaret. Hakiki Kürtler, kimseyi kendilerine savunma vekili olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürtlük namına söz söyleyecek kişiler, ancak Osmanlı Mebusan Meclisindeki kişiler olabilir. Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler, yabancı himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler. Eğer Kürtlerin inkişaf (açılım) serbestliğini düşünmek lazım gelirse, bunu Bogos Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Aliye düşünür. Hulasa Kürtler, bu hususta kimsenin aracılığına ve müdahalesine muhtaç değildirler.” (Said Nursi, 23 Aralık 1920’de Vakit ve İkdam gazeteleri)

Zalim Esed’in zulmünden kaçan Suriye’li kardeşlerimiz bize sığınıyorlar. Türkiye böylece mazlumun yanında olduğunu ispat ediyor. Tıpkı 500 küsur yıl önce İspanyol zulmünden kaçan Musevilerin Osmanlı’ya sığındıkları gibi. Aynı yardım elinin uzanma sebebi, aynı yüksek ahlâktan kaynak buluyor.

Türkiye, uluslararası medyada da övgüyle konu edildiği gibi, sığınmacılar için en iyi şartları sağlayan ülke. Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız başta olmak üzere ülkemiz yetkililerinin ve halkın Suriye’li kardeşlerimize gösterdiği özen, görmezden gelinemeyecek kadar önemli. Bugüne kadar mülteci kardeşlerimiz için 3 milyar dolara yakın bir harcama yapılmış. BM’den ise yalnızca 130 milyon dolarlık bir yardım gelmiş.

Dünya ülkeleri Suriye’deki katliamlara karşı duyarsızlık sergiliyor. Bazı İslam ülkelerinin tavrı da diğer ülkelerden farklı değil. Çoğu Müslüman yalnızca kendi gücünü, kuvvetini hesaplıyor, servetine servet katmaya çalış��yor. Ne yaşananlar için bir çözüm üretiyor, ne sunulan çözümlere kulak veriyor. Peygamberimiz(asm) "Müslümanın derdiyle ilgilenmeyen onlardan değildir" buyururken, onlar kendi derdine düşmüş, umursuzca yaşıyorlar. Sözü dinlenebilecek kişiler ise ya ülkelerinde otoriteye karşı çıkmamak ya da makam ve mevki kaygısıyla ses çıkarmıyorlar.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bencillik ve kişisel menfaat düşkünlüğü insan fıtratına terstir. İnsan, “gayrın elemiyle müteellim” (başkalarının acısıyla acı duyan) bir varlıktır. Müslümanların himmet ve gayretlerini kişisel menfaatleri elde etmeye odaklamaları, kalbî bir hastalıktır. Hem topluma, hem insanlığa ve hem de insanın kendisine yaptığı zulümdür.

Müslümanların yıllardır yaşadığı acıların, akan kan ve gözyaşlarının, baskı ve zulüm altında ezilmelerinin en önemli sebebi yine Müslümanların parçalanmış hâlidir. Allah’ın, birliği emreden ayetlerini göz ardı etmek, zulme sessiz kalmak, umursamazlık, yalnızca kendini ve ailesini düşünmek, dünya hayatındaki çıkarların ardına düşmek, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürmek vicdanî değildir.

Biz, Allah’ın emrine itaat edip birlik olmadığımız için, Allah güç vermiyor. Öncelikle düşmanlığı bırakıp, kendi içimizde kardeş ve birlik olmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Şöyle uyarıyor bizi Bediüzzaman:

"Hâricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dahilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer." (Risale-i Nur, Emirdağ Lâhikası)

Zulmün bu şekilde devam etmesine göz yummamalı. Müslüman ülkeler bir araya gelmeli. Sorunlar ortaya konup, istişare ile çözüm aranmalı. Böylece hem İslam ülkelerinde huzur ve barış sağlanır ve hem diğer ülkelerle olan ilişkiler sağlık kazanır. Aksi, daha fazla kan, daha fazla acı, daha fazla gözyaşı ve daha fazla zulüm demektir.

Bugün birlik bilincine en fazla sahip olan, birlik olmanın gerekliliğini en fazla dile getiren ve ittihadı en fazla arzu eden ülke Türkiye’dir. Hükümetimiz, başta Başbakanımız Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanımız Ahmet Davudoğlu, İslam Birliği’nin inşası yönünde önemli çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Sığınmacı kardeşlerimize gösterilen ilgi ve yapılan yardımlar, inşa halindeki binanın temeline konan bir taştır; onu sağlamlaştırır. Bu bina, Allah’ın izniyle Müslüman kardeşliği temelleri üzerinde yükselecektir. Türkiye-her kim, her ne derse desin- dünyadaki tüm Müslümanlara, elinden gelenin en fazlasıyla, tüm imkânlarıyla ağabeylik yapmaktadır. Bundan böyle de bu bilinçle devam edeceği ortadadır.

Son olarak Üstad’ın hikmetli tespitlerine kulak verelim:

"İttihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir... Bunu da teessüf ve teellümle size beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar(yükselmelerine dayanak) ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri, sefihane ahlâk-ı seyyieleridir(beyinsizce kötü ahlâklarıdır), sefihane seciyeleridir(beyinsizce karakterleridir)."

"Meselâ, bizden aldıkları seciye-i milliye(millî karakter) ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakiyem(sürekli ve devamlı hayatım) var." İşte, bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında(ilerlemelerinde) en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve imân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır." (Hutbe-i Şamiye)

Arkadaşlıkta, dostlukta olduğu gibi eş adayında da kıstas Allah’a yakınlık olmalı. İnsanda akıl, iman, Allah sevgisi ve korkusu olmalı. İnsan derinliğe, Allah sevgisine, akla, imana bağlanır. Bunları ölçü almazsa genç kız, o zaman ölü bir dünyada yaşar.

evlilik 2 300x199 Müslüman Kadın Evlilikte Takvayı Aramalı...Ancak kimi genç kızlar evlenecekleri insanın boyuna posuna bakar, evine, arabasına bakar. Ev beton yığınıdır, otomobil metal, insan da et-kemik yığınıdır. Dünya hayatına ait meta, yalnızca Allah sevgisi ile anlam kazanır. Bunlara bağlanamaz insan; bunlarla mutlu olunmaz.

Kuşkusuz kıstas yanlış olunca seçim de yanlış olur. Sorarsanız genç kız ve kadınların çok büyük çoğunluğu hayal kırıklıkları yaşamışlardır. Bunun nedeni kendi yanlış seçimleridir. Karşısındaki insanda ruh bulamayınca genç kadın hayata küser, pişmanlık ve üzüntü yaşar. İnsanlardan korkarak, sevgiden ümidini kesmiş olarak, karanlık bir dünyada hayatını bitirir.

Hemen her gün kocasından şiddet gören, evden atılan, yaralanan hatta öldürülen genç kadınların haberlerine rastlarız. Hasta ruhlu erkek için kuşkusuz bu durumlara sebep olmak oldukça kolaydır. Ancak şiddet gören kadın genellikle kendisini savunamaz ve hem bedensel hem ruhsal darbeler alır.

Bu acı ve zorlukların, çekilen çilelerin eş seçiminde takvaya önem verilmediği için, Allah’tan bir uyarı olduğu düşünülebilir. Evlenmek için seçilen insan, güvenilir olabilmesi için derin Allah sevgisi ve korkusu taşımalı. Allah’ın varlığı bu denli açıkken, O’nu fark edemeyen kişinin aklına güvenilebilir mi?.. İnsanı insan yapan, ruhundaki o derin ve güzel ahlâktan kaynaklanan, Allah’ın mucize olarak meydana getirdiği güçtür.

Kadın ya da erkek, eğer eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlâkı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her her zorluğa göğüs gerer, gerçek aşkı yaşar. Evliliğin temelleri bu saf aşk üzerine kurulmalı. İnanan insanlar Allah’ın verdiği o güzel derinlik hissini yaşamak, birlikte güzel kulluk edebilmek için evlenirler. Aksi halde insan, ne dünyada ne ahirette hayrını göremez; belâ ve musibet başından eksik olmaz.

Allah rızası için sevmek gerçek aşktan, Allah aşkından kaynak bulduğundan çok farklıdır. Çoğu insan tutkunun ve aşkın taklidini yapar. “Çok seviyorum, aşığım” diyen kadın, eşinin örneğin işi ya da parası olmasa birlikteliğine devam eder mi? Çoğu evliliğin maddi yokluklar sebebiyle bittiğine şahit olmaktayız. Ya da çok sevdiği karısını yaşlandığı ve çirkinleştiği için terk eden erkeklere… Demek ki yaşananın gerçek aşkla ilgisi yoktur.

Çoğu insan tutkuyu taklit eder. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen kişiler gerçek tutkuyu bilemez. Örneğin bir genç kızın yaşadığını söylediği tutku, sevdiği gencin hastalanması, elinin yüzünün şeklinin değişmesiyle, bir anda yok olup gider. Bunun anlamı, o genç kızın sahte ve kötü bir tutku taklidinin içerisine girmiş, ona özenmiş olmasıdır. Oysa insan gerçekten tutku ile seviyorsa, sevdiği insanın eli yüzü yansa, kolunu bacağını kaybetse onu daha fazla sever ve ona daha derin bir şefkat duyar. Çünkü onun cennetteki gerçek görüntüsünün ne kadar mükemmel olacağını ve sonsuza dek kendisi ile yaşayacağını bilir.

Kalbinde Allah aşkı olmayan insan, etrafına Allah aşkıyla bakamaz, Allah aşkıyla bakamayınca da tutkuyu ve sevgiyi kaybeder. O gücü kaybettiğinde içinde büyük bir boşluk oluşur; sevginin yerini artık sıkıntı, azap, korku, panik, gerginlik ve kuşku alır. Bu acıdan kurtulmak için de, bu kişiler alkol ya da uyuşturucu gibi aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmayı çözüm gibi görür. Sonunda da ruhen, bedenen ve maddi yönden de çöküşler başlar.

Paraya göre evliliğe karar verilmesi kadın ve erkek için çok küçük düşürücüdür. Maddiyat üzerine kurulan evliliklerin yaşandığı evler, para için birbirlerini seviyor taklidi yapan eşlerin rol aldığı bir tiyatro sahnesi gibidir. Bu, azap dolu bir hayattır. Allah, parayı ölçü alan genç kızın kalbinden sevgiyi, şefkati ve merhameti alır. Geriye acılar, üzüntü, sıkıntı, azap ve gelecek korkusu kalır. Rüyaları da hayatı da kâbus olur. Bu nedenle genç kızların ne aradıklarını iyi bilmeleri çok önemlidir.

İnsan, derin akla ve derin imana derin bir tutkuyla bağlanır. Akıl insan ruhunu zenginleştirir. İnsan, karşısındaki kişinin değerini akılla bilir. Örneğin kadın, erkeğin tek bir sözüyle bile soğuyabilir. Akıllı insan ise lafını sözünü bilen insandır.

Derin bir saygıyla Allah’tan korkmak insanı güzel ahlâka yönlendirir. İnsana aczini ve kulluğunu hatırlatır. İçindeki Allah korkusu, insanı, Allah’ın sevgisini kaybettirecek kötü davranışlardan sakındırır. Allah aşkından ve korkusundan kaynaklanan güzel ahlâkı yaşamayan kişiye sevgi beslemek için bir sebep de kalmaz.

Takva sahibi olmayan kimseler ailelerinden, çocuklarından, yakınlarından ve etraflarındaki insanlardan yeterince sevgi ve ilgi görmezler. Kuşkusuz bu, yaşanabilecek en büyük manevi belâlardandır. Çünkü sevgi çok güzel bir nimettir. İnsan, fıtratı gereği, sürekli sevgi, merhamet, anlayış arar. Her koşulda, yaşamı boyunca güvenip sevebileceği dostları ve yakınlarının olmasını ister. Nefsinin bencil tutkularının peşinde, Kur’an ahlâkından uzak yaşayan kişiler ise bu nimetten yoksundurlar. Yaşadıkları, dünyevi çıkar kaygısıyla bozulmuş, geçici, sonlu ve sahte sevgilerdir.

Genç kız evliliğe, toplumdaki “mantık evliliği” kıstasıyla değil akılcı yaklaşmalı. Allah’a aşkla bağlı ve samimi olan genç kız ve erkeğe Allah, Kur’an’da cennet ehlinin yaşadığı haber verilen tutkunun bir benzerini yaşatır.

Kur’an ahlâkı, insanı tam anlamıyla özgürleştirir, ruhtaki sevgiyi alabildiğine sonsuza doğru açar. Aksi halde sevgi ve tutku boğulmuş, dolayısıyla insan hapsedilmiş olur. Takva sahibi kadın ve erkekler ahirette de –Allah’ın dilemesiyle- gerçek özgürlük ve kurtuluşa kavuşacaklardır:

(Bütün bunlar,) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah katında ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’tur. (Fetih Suresi, 5)

Hüsn-ü Zanna Mecburuz!

14 Mar 2014 In: Hz. Muhammed (asm), Toplum

 

 

“Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır…” (Hucurat Suresi, 12)


Peygamberimiz (asm), “hüsn-ü zan güzel ibadetlerden biridir” ve “başkası hakkında bana kötü bilgi getirmeyin; ben yanınıza hakkınızda iyi düşünerek selim bir kalple gelmek isterim” buyurarak, hüsn-ü zannın esas olduğunu belirtir.

Müslümanların birbirlerine düşkün olmaları, birbirlerini koruyup kollamaları önemlidir. Fitne çıkaranların, fitne arayanların tarafında olmamaları, fitneye kanmamaları lazımdır. Özellikle bu dönemde fâsıktan gelen haberlere itibar etmemek, Allah’ın emrettiği gibi araştırmadan inanmamak gerekir. Müslüman su-i zandan kaçınmalıdır, hüsn-ü zan esastır. Müslüman hata yapmış, yanlış yola girmiş olabilir ama her habere inanmak yanlış olur.

Kimilerinin yaptığı ise tartışma, saldırı, fitne çıkarmak, ona buna laf söylemek, etrafa nefret saçmak. Hep kin dolu yazılar, hep siyaset, hep öfke ve hep su-i zan. Dilleri kilitlenmiş, konuşamıyorlar... Olmuyor; sevgiyi, şefkati, merhameti, kardeşliği, dostluğu, tesanüdü, birliği anlatamıyorlar.

Oysa su-i zan haramdır. Müslümanın bir yanlışını görünce, ona hüsnü zan etmelidir! Çünkü, “su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur.” (Müslim)

Zanla hareket edilmez. Dinimizde zan ile hüküm verilmez; zan kesin bilgi değildir. Çünkü, “Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz…” (Yunus Suresi, 36)

“Su-i zan etmeyin. Su-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.” (Buhari, Müslim)

Ayrıca su-i zan edilen insan her an aynı ahlâkta olmayabilir. Tevbe etmiş, samimiyetle Rabbine teslim olmaya karar vermiş, O’nun hoşnut olacağı şekilde yaşama ve kendini yenileme çabası içinde olan insana su-i zan etmek, Allah’a su-i zan etmek gibi olur. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir ve her an yaratmadadır.

“Allahü teâlâ buyurdu ki: Kulum beni nasıl zannederse, ona zannettiği gibi muamele ederim.” (İ.Ahmed, İbni Hibban)

Su-i zan etmek kadar, zannını yaygınlaştırmak da kötüdür. “Zan ile, başkasının kötü olduğunu kabul eden, onu gıybet eder, ona dil uzatır. Onu kötü, kendini iyi bilir. Bu da, helâkine sebep olur. (İhya)

“Bir Müslümanın bir işinde veya sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsn-ü zan etmek gerekir. Sözlerini, işlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıdır. Müslümanın hayırlı ve salih olduğuna inanmak, ibadet olur. Bir Müslümana su-i zan ederek ona inanmamak, kötü huylu olmayı gösterir. İşittiğini sormalıdır. Söz sahibine hemen su-i zan etmemelidir. Şeytanın kalbe getirdiği vesveselerden en çok başardığı, su-i zan vesvesesidir. Su-i zan etmek haramdır. Bir sözden iyi mana çıkarmaya imkan bulunamazsa, bunun yanlışlıkla veya unutarak söylenebileceği düşünülmelidir.” (Mehmed Hadimi, Berika)

Sonuç Olarak; Bizler son günlerde ülkemizde yaşanan olayları itidal ve sükûnetle değerlendirmeliyiz. Suçlu olan cezasını görür. Bu, ülkenin iyiye gidişini etkilemez. Şimdi elmasla kömür ayrılacak. Ham altın ateşe kondu; işe yaramayan, kötü kısım üste çıkacak. O kısım atıldığında geride saf altın kalacak. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi insanlarla yola devam edilecektir.

Şimdi fitneye alet olmaktan ve özellikle de puslu havayı seven, gergin ortamdan aldıkları zevkle ellerini ovuşturan ateist, komünist sayfa ve sitelerin kışkırtıcı haberlerini paylaşmaktan ve yaygınlaştırmaktan kaçınma zamanıdır.

Biz Müslümanların aramızdaki mukaddes bağlar varken, ayrılığı gerektiren cüz’î meseleleri bırakmamız gerekir. Allah’ın izniyle mesleğimiz uhuvvet, işimiz ittihad, mecburiyetimiz hüsn-ü zan olmalıdır.

“Hüsnü zan sahibi olması, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” (Hatib)

Kapılardan Girmeli...

14 Mar 2014 In: Bediüzzaman, İmani Konular, Tefekkür

“Bir saray, yüzler kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (siliyor). "İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur" der, kandırır. (Lem’alar, s. 92)

Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi kâinatta her nereye baksak, baktığımız ‘şey’ bizim için iman sarayına varmaya vesile olacak bir kapı ya da bir penceredir. Biz bu sayısız kapıdan bir kısmını aralayamasak ya da şeytana ve nefsimize kanıp, kuşkuya kapılsak, gaflete düşsek de, diğer tüm kapılar açıktır. Yapacağımız tek şey, yine O’nun dilemesiyle kapılardan girmektir. Kapıdan girdiğimizde karşımıza çıkan ve tefekkürle okuduğumuz her ‘şey’ ise o ‘şey’in nakkaşını işaret eder.

Ne görür insan, kapılardan geçince? “Başını kaldır, gözünü aç!” diyor Bediüzzaman. “Şu kainat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki; o kainat hey’et-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh (netlik)ile hatem-i vahdeti (Tekliğin mührünü) gösteriyor.”

“…Ve kâinat baştan başa gayet mânidar hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı ve varlıklar yerden göklere kadar gayet mu’cizâne bir bütün her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın yarattığı her şeyin toplamı ve varlıkların bütün kavimleri gayet muntazam ve muhteşem bir Allah’ın ordusunu ve san’atla yaratılan varlıkların bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ gezegenlere kadar hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah’ın, vazifesini gayet seven memurları olduğu bilinmesi ve her bir şey, aynalık ve bağlanma yönüyle binler derece kıymetli şahıstan daha yüksek kıymet almaları ve “varlıkların bir nehir gibi akışı, gelip gidişi ve bütün varlıkların kafileler şeklinde toplanmaları nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâların ona açılması, ancak ve ancak Allah’ın varlığına imanın sırrı iledir. Yoksa, kâinatın bu adı geçen yüksek mükemmel özellikleri sönecek ve o yüce ve kutsal hakikatleri zıtlarına dönüşecek.”

… Aya bakıyor Üstad. “Ay’a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).” âyetinin gayet parlak bir mu’cizelik nurunu ifade ettiğini gördüm. Evet, Ayın takdiri ve idare edilmesi ve aydınlatılması ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri o kadar hayranlık uyandıran, o derece harikadır ki "Onu öyle yapan her şey’i yapabilir" fikrini, düşünen her bir şuur ve bilinç sahibine ders verir” diyor.


“Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana, “İşlerinde, akılların hayrette kaldığı Zât, her türlü kusurdan münezzehtir.” dedirtiyor.”

Dünya bir imtihan mekânı olduğu için, insanları iman etmeye zorlayacak, kişinin vicdanıyla imanı tercih etmesine fırsat bırakmayacak derecede bir mucize beklemek yanlış olur elbette. Toprağa atılan bir tohumun bir anda ağaca dönüşmesi, şahit olan insan için muhteşem bir mucize olurdu. Ancak her ağaç, bu değişimi sebeplere ve zamana bağlı olarak geçirdiği için, bu durum insanın aklının ihtiyarını kaldıracak gibi mucize bir etki uyandırmaz.


Ancak sebeplere bağlı olarak ve belli bir süreç içinde de olsa kuru bir tahta parçası olan tohumun toprakta canlanarak, bir ağaca dönüşmesi, görebilen gözler için apaçık bir mucizedir. Kâinatta her noktada kendini gösteren sayısız mucizeler zinciri ise Allah’ın varlığına ve sonsuz kudretine delildir.
Kimileri ise en açık mucizeyle dahi karşılaşsalar, ön yargıları ve büyüklenmeleri sebebiyle bunun mucize olduğunu kabullenemez, görmezden gelirler. Örtbas etmeye ve sıradan göstermeye çalışırlar. Akıl ve şuurdan yoksun oldukları için etraflarını çepeçevre saran mucizeleri kavrayamazlar. "Bu, süregelen bir büyüdür" derler. ’ (Kamer Suresi, 2)

İşte insan kapılardan girmeli ki yaşadığı dört duvardan, dar kalıplardan, basit mantıktan kurtulup, mucizeleri görmeli, manevi derinlik ve kavrayış kazanmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakmalı. İşte o zaman önündeki gaflet perdesi -Allah’ın dilemesiyle-kalkar, aklı hayrette kalır, ibret alır, kâinat üzerindeki teklik mührünü görür ve gözleri Rabbine döner.

...Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ’içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)

Bediüzzaman’ın ifadesiyle dua, kulluğun büyük bir sırrıdır; kulluğun ruhu hükmündedir. Kul, kendi aczini ve fakrını dua ile ilân eder.

Biz Allah’tan isteriz, O bize cevap verir. Fakat hikmet sahibi olan Allah hikmetine göre verir. Ya istenen şeyin aynısını verir, ya da daha iyisiyle icabet eder. Tıpkı hastanın, istediği ilacı değil, farklı bir ilaç veren doktorunu suçlamaması gibi, hikmetinden sual etmeyiz.

“Dua ettim ama duam kabul olunmadı” da dememeli, "Rabbim daha hayırlısıyla icabet etti" demeli.

"Duanın en güzel, en lâtîf, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki:

“Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerîm Zât var, ona bakar, ünsiyet(yakınlık) verir. Hem onun hadsiz ihtiyâcâtını(sınırsız ihtiyaçlarını) yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp, “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” (Fâtiha Sûresi, 2) der." (Mektubat, 24. Mektup)

“Ey Peygamber, sana ve seni izleyen müminlere Allah yeter” (Enfal Suresi, 64) buyurur Allah. Biliriz ki O, en üstündür, sonsuz kudret sahibidir, noksan sıfatlardan münezzehtir.

Tüm kâinata hükmeden Allah, en küçük işleri bilir. En büyük istekleri yapabilir. İnsanın her halini görür, sesini işitir. Yarattığı her canlının seslerini işittiği gibi, kulunun sesini de işitir. Küçük-büyük tüm işleri o idare eder; bu sebeple insan en küçük işlerini de O’ndan bekler, O’ndan ister.

Büyük işler için dua ederken, en büyüğünü istemeli; ufku geniş tutmalı. Sebeplerden münezzeh olan Allah’ın, kendi öngörümüzle gerçekleşmesini umut etmediklerimizi de sonsuz gücüyle yaratmaya gücü yeter.

Dua halis imanın sonucudur; mümini kâfirden ayıran en önemli özelliktir. Dua insanın umududur:

"Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umud etmediklerini Allah’tan umuyorsunuz..." (Nisa Suresi, 104)

Bediüzzaman, dua ibadetinin asıl faydasının âhirete baktığını söyler.

“Hem hiç mümkün müdür ki, müminlerin sürekli olarak tam bir içtenlik, şiddetli arzu ve dua ile istedikleri sonsuz mutluluk onlara verilmesin ve bütün kâinatın şehadetiyle lütfu, cömertliği, şefkat ve merhameti sınırsız olan Allah, onların o duasını kabul etmesin ve sonsuz mutluluk vücut bulmasın?..” (Mektubat, 24. Mektub’un 1. Zeyli’nden)

"Bana dua edin, size icabet edeyim." (Mü’min Suresi, 60) buyurur Allah. İnsanlardan istedikçe değerimiz azalırken, Rabbimizden istemek bizi değerli kılar.

"Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?.. (Furkan Suresi, 77)

Nimetler Şükür İçin

10 Feb 2014 In: İmani Konular, Kur'an Bilgileri

 

Allah’ın hoşnutluğunu umut eden kişi için, Katından bahşettiklerine karşılık nankörlük etmemek ve şükür içinde olmak, çok önemli bir sorumluluktur.

Kendisine her an, karşılıksız ve sınırsız olarak sunulan sayısız nimet karşısında insanın verebileceği tek karşılık, Allah’a olan şükrüdür çünkü. Hayat boyunca verilen tüm nimetler, rızıklar ve güzellikler Rabbimizdendir. Ve şükretmemek nankörlüktür.

“Allah, insanlar için rahmetinden her neyi açacak olsa, artık onu kısıp-tutacak; her neyi kısar-tutarsa, artık onu da salıverecek yoktur.” Ancak bu gerçeğe rağmen, insanların büyük çoğunluğunu şükretmez. Bunun sebebi ise insanları Allah’ın yolundan saptırmak için yemin eden şeytanın sözlerinde gizlidir. Şöyle der şeytan;

"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 17-18)

İnanan insan aczini bilir ve Allah’ın korumasına ne denli muhtaç olduğunu düşünerek Allah’a şükreder. Nimetler sadece zenginlik, ev ve otomobilden ibaret değildir. Her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunun bilincinde olan mümin, sağlığı, imanı, aklı, ilmi, anlayışı ve gücü gibi birçok üstün özellikleri dolayısıyla şükreder. Güzel bir manzara ya da bir çiçek gördüğünde, Allah bir zorluğu kolaylaştırdığında ya da duasına icabet ettiğinde, güzel bir söz işittiğinde ve daha pek çok nimetle karşılaştığında, O’nu şükür ve övgüyle yüceltir.

Nimet ancak şükür ile değerlenir. Nimete şükredilmezse yalnızca dünya hayatına ait bir meta olur.

Allah samimiyetlerine ve güzel davranışlarına karşılık olarak şükredenlere nimetlerini artıracağı sırrını bildirir. Örneğin; imanı, sağlığı ve ilmi için şükredici olan bir müminin imanını, sağlığını ve gücünü daha da artırır. Çünkü kişi, kendisine verilen nimetlerden dolayı kibirlenip şımarmayacağını, nankörlük edip azgınlaşmayacağını yaptığı şükürle Allah’a göstermektedir.

"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)

Müminler, “O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78) ayetindeki ‘az şükreden’ kişilerin durumuna düşmekten şiddetle kaçınırlar. Bu sebeple sadece sözle şükretmez, Rabbimizin verdiği tüm nimetleri, yine O’nun rızasını kazanmak amacıyla, Kur’an ahlâkını yaşamak ve yaymak için kullanırlar.

“Kudsî düsturunu kendine rehber et! Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma! Düşün ki; fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise; bil’akis mânevî lezzetler ve uhrevî sevablar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler şükür için verilmiş... “ (Emirdağ Lahikası)

Değil mi Ki Cephemizin Sinesinde İman Bir…

3 Jan 2014 In:

Müslümanların inkârcı görüşlere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine birbirleriyle çekişmeleri güç ve vakit kaybıdır. Allah, “çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi 46) buyuruyor ve inananları bu konuda uyarıyor.

Bediüzzaman iman sahiplerinin birbirleriyle mücadele etmeleri sonucu, az bir kuvvetle ezilebileceklerine şöyle dikkat çekiyor: “Sosyal hayatla alâkanız varsa, ’Mümin mümin için sağlam bir binanın birbirine kuvvet veren taşları gibidir’ yüksek prensibini, hayat prensibi yapınız. Dünya sefilliğinden ve ahiret sıkıntısından kurtulunuz.”

Müslümanların bir araya gelmek yerine düşmanlık içinde olmaları, dahası barışı istememeleri çok büyük yanılgıdır. Aralarında görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olsa da bu, birbirlerinin din kardeşi oldukları gerçeğini değiştirmez. Vicdanlı Müslümanlara düşen, Kur’an ahlakı gereğince kardeşliği korumak ve güçlendirmektir.

Bugün Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan konularda fikir birliğine varılamaması sebebiyle tartışma ve çatışmalar yaşanıyor. İhtiraslar ve düşmanca taraf tutmak kuvvetimizi hiçe indiriyor. Müslümanlar arasında nefsani ihtilaf değil, aklın ve vicdanın yol göstermesiyle ittifak olmalı! Nasıl diyor Mehmet Akif;

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

"Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark(batırmaya) ve o haneyi ihrak etmeye(yakmaya) çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz." (Bediüzzaman, Mektubat)
Bediüzzaman’ın ifade ettiği kardeşlik prensibi, Adil olan Rabbimizin adaletine en uygun olandır. Bir insanı veya bir grubu Allah’ın bu yargılama şekli ile değerlendirmek gerekir. Suç bireyseldir; tüm grup sorumlu tutulamaz. Ayrıca bir insanı da tek bir hatası sebebiyle silmek, iyi yönlerini görmezden gelmek, zulmetmektir.
Bugün öncelikle yapılması gereken, Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden hayata geçirilmesidir… Vicdanlı insanlara düşen görev budur.

Müslümanlar Kur’an’ın ve Peygamberimiz (asm)’ın ışığıyla aydınlanan yola uymalı, birlik olmalıdır. Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak, Allah’ın buyruğudur; namaz ve oruç gibi bir buyruktur. Namaz kılmamak nasıl büyük bir yanılgı ise, birlik olmayı istememek de büyük bir yanılgıdır.

Sorunlar deccali/şeytani yöntemlerle değil ancak Rahmani yöntemlerle çözülür. Barış, kardeşlik ve güveni esas alan Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça düşmanlıkların, ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün olmaz.


Pozitif konuşmalı, sözün nereye gideceğini hesaplayarak, düşünerek konuşmalıyız. Birbirimizin nefsini harekete geçirecek sözlerden kaçınmalıyız. Dünya hayatı çok kısa; göz açıp kapama süresi kadar. Dostluk, kardeşlik ve muhabbet ruhunu geliştirme çabası içinde olmalıyız.

Akılcı olmalı, akılcı bakmalıyız. Kürt de bizim Türk de, Alevi de bizim Sünni de, cemaat de bizim hükûmet de. Biz büyük Türkiye’yiz; ittihad ile görevliyiz.

Barış, huzur, dostluk mutluluk verecek, ruhumuzu coşkuya açacak, tam bir bayram sevinci yaşatacak olan İttihad-ı İslam... İşte Allah’ın izniyle asıl bayramımız bu olacak.
Allah, "Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik." (Saffat, 75) buyuruyor. Dua edelim Rabbimize; bizim duamıza da ‘güzel’ icabet etmesini umut ederek;

"Allah’ım! Sağduyu nasip et bize. Kalplerimizdeki kini, nefreti çekip al. Yerine tesanüdü ve uhuvveti yerleştir. Bizi kurşunla kaynatılmış gibi bir arada, gerçek anlamda kardeş kıl. Ruhumuzu coşkuya aç. Barış, huzur ve dostluğu; Âlem-i İslam’ın asıl bayramını yaşat."

 

Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor; “Fitne uykudadır. Uyandırana lânet olsun!”

Ahir zamanın en önemli özelliği ümmetin perişanlığıdır, Müslümanların perişanlığıdır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle Allah’ın kudret ‘eli’, Celalle asrı çalkalamış, şiddetle tahrik edip çevirmiştir.

Bugün ülkemizde yaşanan da–imtihanımız gereği-budur. Müslümanların arasına sokulan fitne Müslümanları birbirine düşman tanıtıyor, adeta birbirine kırdırıyor, sevgilerine engel koyuyor. Yaşanan olayların en acı yanı da Müslümanların birçoğunun bu düşmanlığa inanıyor olması. Burada anormal bir durum var. Allah, “Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever”, “Allah’ın ipine birlikte sımsıkı sarılın, dağılıp-ayrılmayın ve “mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin” buyururken, Müslümanlar bu emirleri göz ardı ediyorlar.

Bunu yapmadıkları, Allah’a itaat etmedikleri için küfrün fitneleriyle sürekli bozguna uğruyor ve sürekli eziliyorlar.

Bugün fitne uyanmıştır ama elbette Allah’ın da bir plânı vardır. Allah kendi işine gücüne bakan, menfaatlerini gözeten, bencillik eden Müslümanları bu şekilde sarsarak daldıkları uykudan -adeta silkelercesine- uyandırır, ayağa kaldırır. Allah’ın uyandırmada kullandığı yöntemlerden biri de budur. İsabet eden bela ve musibet sonucunda insanlar kendilerine gelir, çeki-düzen verir, ıslah olurlar. Allah ıslah edicidir. Celal ismiyle asrı çalkalar, Cebbar ismiyle insanları uyandırır ve ıslah eder.

Bugün Müslümanları şevklendirecek, onların İslam’ı koruma duygularını artıracak, küfre karşı mücadele azimlerini harekete geçirecek büyük olaylar meydana geliyor. Şimdi tam da Müslümanların birlik olmasına, bir ve bütün olarak hareket etmesine en çok ihtiyaç duyulan dönemdir.

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)

Müslüman kendisini tam anlamıyla Allah’a teslim etmeli. Nefsiyle Allah’ın rızası karşı karşıya geldiğinde, nefsini terk edip Allah’ın rızasını istemeli. Para kazanıp çok zengin olma imkânı varken o parasını Allah yolunda harcamalı. Ki bunun anlamı nefsini devreden çıkarmak, nefsini satmaktır. Kendi çıkarları için değil, İslam’ın çıkarları için her türlü riski göze almaktır. Allah’ın rızasını gözeten Müslümanların böyle yaşaması gerekir.

Elbette bu, fitne ve kargaşa çıkarmak, kanunlarla çatışmak anlamında değildir. Ancak hayrı, iyiliği ve güzelliği savunurken sonuna kadar hakkın arkasında durmalıdır. Müslüman hakkı ve doğruyu savunmaktan korkmamalı. Bu da insanın nefsini ezmesidir. Onun için Allah buyuruyor ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24) Demek ki Müslüman, Allah rızası için gerektiğinde bütün bunlardan vazgeçebilmelidir.

Hucurat Suresi 13. ayet ise 7 milyarlık İslam âlemine ve şimdi tam da bize bakıyor:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Biz Müslümanlar, birbirimizi Allah sevgisinden kaynak bulan derin sevgiyle sevmeliyiz. Bu sevgiyle kalplerimizi doldurmalı, kardeşlik bağlarımızı daha da güçlendirmeye çaba harcayarak, birlik ruhunu yaşayarak, Allah’ın emri gereği birlikte “saf bağlayarak” mücadele etmeliyiz. Yaşadığımız ahir zamanda, bozgunculuk çıkaran, huzuru bozan, barışı engelleyen fitnenin beynini yok etmek için birbirimize karşı değil, küfre karşı mücadele etmeliyiz!..

İslam’ın gelişmesini, Allahın dininin bütün dünyada nurunu tamamlamasını arzu eden Müslümanların sevgiyi, merhameti, fedakârlığı esas almaları, dünyevi çıkarlardan kaçınmaları gereklidir. Allahın yardımı ancak o zaman üzerlerinde olur.

Dileğim, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın…”(Al-i İmran Suresi, 103) hükmü gereği Müslümanların kardeşlik ve tesanüd bağlarıyla birlik olması, ülkemin ve tüm dünyanın huzur ve güvenliğe kavuşmasıdır.

Allah, saf bağlamayı sadece camide namaz sırasında yan yana durmak olarak anlayan Müslümanların şuurunu açsın. Camide safları sıklaştırıp yan yana namaz kıldıktan sonra, cami bahçesinden çıkınca sağa sola dağılan, Halıkı, dini, Peygamberi, kıblesi bir ama yolları ayrı ayrı olan kalplerde birlik ruhunu yaşatsın. Her birinin ’kendi evi’ne çıkan yolunu ‘Allah’ın evi’nde kesiştirsin. Oradan yükselen "Allahuekber" sadâlarının gerçek anlamda ittihadını nasip etsin.

“Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı(çekişmeyi) aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka(dinsizlik) cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek(kullanacak). Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti(vasıtayı) de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti(kardeşliği) ve ittihadı(birlik olmayı) emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde(aranızdaki mukaddes bağlar) varken, iftirakı iktiza eden(ayrılığı gerektiren) cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.” (4. Lem’a)

“Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur”. Bediüzzaman

Allah, göklerde ve yerde yarattığı her şeyi kullarının emrine vermiş, görünür ve görünmez nimetlerle rızıklandırmıştır. İnsanın yapması gereken bu nimetleri israf etmemek ve Rabb’inin hoşnutluğu amacıyla kullanmaktır.

İnsan sebeplere bağlı olarak, çalışır, Rabbi ne kadar verirse onunla yetinir, kısmetine razı olur. Bu kanaat etmektir. Ancak kanaat yanlış anlaşılan bir kavram ve "Allah bu kadarını nasip etti, yeterli” diye düşünerek insan tembellik eder. Böyle bir teville tembellik etmek, çaba göstermemek yanılgıdır oysa.

Kanaat, verilenle yetinmek değil geçinmektir; o yüzden inananlar Hz. Süleyman(as) gibi daha fazlasını da isterler. Peşinden koşulan her şeyin yok olacağını, malın ve saygınlığın burada kalacağını bilen mümin, hiçbir zaman dünyanın ardına düşmez. Sahip olduğu zenginlik onu şımartmaz; verilen nimetlere şükür içinde olur.

Hz. Süleyman(as)’ın, "Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin." (Sad Suresi, 35) diyerek ettiği dua gibi, Müslüman, Allah yolunda harcamak için dünya hayatında zenginlik ve mülk isteyebilir, bunun için çaba gösterebilir. Allah rızası için gayret etmek, hizmet etmek insanın fıtratına en uygun olandır; mutluluk sebebidir. Oturmak, tembellik etmek ise ızdıraptır.

Bediüzzaman vücutta atalet (hareketsizlik, tembellik) olmadığını şöyle ifade ediyor; "İşsiz adam, vücutta adem hesabına işler.“En bedbaht, en muztarip, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zira atalet ademin biraderzâdesidir [yokluğun kardeş oğludur]; sa’y(çalışmak) vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır (uyanıklığıdır).” (Sözler, s. 671)

“İşsiz, tenbel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa’yeden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü, daima işsizler ömründen şikâyet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa’yeden ve çalışan ise şâkirdir, hamd eder, ömrün geçmesini istemez.”
‘İstirahat döşeğince tenbelce yatan ömründen şikâyetçidir. Sa’yeden, çalışan ise şükreder’ küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki, ‘Rahat zahmette, zahmet rahattadır’ cümlesi darb-ı mesel olmuştur.”(Lem’alar, s. 128)

İnsan elindekiyle yetindiğinde fiili duası olan çalışmak gibi, sözlü duadan ve dolayısıyla duanın bereketinden de yoksun kalır.

Diğer taraftan kanaatsizlik, şükür yerine şikâyet ettirir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insan, "meşru, helâl, az malı terk edip, gayr-ı meşru, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder."

Kanaatin azîm menfaatine ve hırsın büyük zararına Bediüzzaman canlılar aleminden, "... rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanaatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvânâtın hırsla meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmalarını" örnek veriyor.

"Hem zayıf umum yavruların lisan-ı halleriyle kanaatleri, süt gibi lâtif bir gıdanın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırsla noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, dâvâmızı parlak bir surette ispat ediyor."

Ayrıca Üstad, “kanaat, tükenmez bir hazinedir.” (Fethu’l-Kebîr, 2:309.) hadîsinin sırrıyla, kanaatin iyi bir geçim kaynağı olduğunu, hırsın ise perişanlık, yoksulluk ve hüsran kaynağı olduğunu ifade ediyor.
Allah, harcamadaki ölçüyü Kuran’da, “Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” (Furkan Suresi, 67) ayetiyle haber veriyor.

Peygamberimiz (asm) de bu konudaki dengeyi şöyle açıklıyor:

"Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” (Buhari, Libas 1; İbnu Mace, Libas 23.)

Mümin bilir ki, Rabbi mülkü ve ihtişamı birer nimet ve imtihan vesilesi olarak verir. Bu, onun Allah aşkını ve korkusunu daha da artırır. Örneğin Hz. Süleyman, muhteşem bir güç, servet ve iktidara sahip olmasına rağmen, her zaman Allah’a karşı içinde derin bir saygı taşımış ve tüm imkânlarını O’nun yolunda kullanmıştır.

İsraf denildiğinde genellikle para, yiyecek ya da malların israfı düşünülür. Oysa zamandan sağlığa kadar Allah’ın bahşettiği her nimetin, Allah rızası dışında gereksiz yere harcanması bir israftır. Ve Allah, “Sonra o gün nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür Suresi, 8) buyurarak insanların, verdiği nimetleri nasıl kullandıklarıyla ilgili ahirette sorguya çekileceklerini haber verir.

Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Bu sebeple müminler sahip oldukları hiçbir şeyin gerçek sahibi olmadıklarının bilincindedirler. "Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (İsra Suresi, 26) hükmü gereği ihtiyacı olana yardım ederler ancak gereksiz harcamada bulunmazlar.

İslâm, hayatımızda her konuda bir denge sağlar. Allah’ın istediği gibi vasat ümmet olmamıza yardımcı olur.

İsraf içinde yaşayanlar, ahirette Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanırlar ve hesaptan iflâs etmiş olarak ayrılırlar. Bu duruma düşmemek için ahirette verilecek hesaptan korku duyarak yaşanmalı. İnsan, önden gönderdiklerinin yeterli olduğunu zannederken, hepsinin boşa gittiğini görüp hüsrana uğrayabilir.

Ahirette yoksul olmamak için, nimetleri ne hoyratça kullanarak israf etmeli ne de kısmalı. Allah’ın lütfettiği nimetleri savurganlığa dönüştürmemeli; kayba uğramamak için şükretmeli nankörlük etmemeli.

“Ey kanaatsiz, hırslı ve iktisatsız, israflı ve haksız, şekvalı, gafil insan! Katiyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır(zarara uğratan bir nankörlüktür). Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır(saygı göstermedir). İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır(hafife almadır). Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen, ‘Ya Sabur’ de ve sabır iste, hakkına razı ol, teşekki etme(şikâyet etme). Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Herhalde şekva etmek istersen, nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et; çünkü kusur ondadır.” (24. Mektup)



Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors