Din ve Bilim Çatışır mı?

25 Sep 2014 In: Bilim

 

Din, insanlığa huzur ve mutluluk getiren hayat tarzıdır. İddia edilenin aksine, bilimin ortaya koyduğu gerçekler ile çatışmadığı gibi, insanları bilimsel araştırmalar yapmaya yönlendirir. Kur'an, “İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. (Ankebut Suresi, 43) ayeti ve benzer birçok ayetle insanı, gökler, yer, kendi nefsi, bedeni ve yarattığı her şey üzerinde derin düşünmeye teşvik eder.

Bilim, detaylı araştırma ve ortaya çıkardığı bulgular vesilesiyle dinin açıklayıcısıdır. Son yıllarda kaydedilen bilimsel gelişmeler hücrenin muhteşem komplekslikte yapısını, DNA'nın mucizevi özelliklerini ortaya serdi. Ve bu özellikler, hayatın başlangıcında, kâinat ve canlılığın meydana gelişinde, tesadüflerin asla söz konusu olmadığının delilleri oldu. Tüm kâinatta bir tasarım, belli kurallar, kanunlar ve süreklilik vardır.

Bilim, belli bir düzenle yaratılmış olan kâinat, insan ve diğer canlılardaki yaratılış mucizelerini araştırır, din de bilimin bulgularından istifade eder. Yaratma sanatının delillerini görerek insanların, Allah'ın kudretini takdir etmelerine, O'na yönelmelerine vesile olur.

Bilim ile dinin çatıştığı iddiası neden ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Bu iddianın kaynağı, Ortaçağ'daki din dışı uygulamalardır. Hıristiyanlık, kilisenin elinde maddi çıkar aracı olmuş, bu yanlış uygulamalar sonucu bilim baskı altına alınmış, özgür çalışma ortamı ortadan kalkmıştır. Kopernik ve Galileo'nin yaşadığı baskılar genelleştirilmiş, böylece din ve bilim birbiriyle çelişen, birbirine karşı olan iki rakip gibi görülmeye başlamıştır.

Din bilimle çelişmez, çatışmaz. İslam, bilime karşı değildir, tam aksine insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yönlendirir. Kur'an, "... Hiç bilenlerle bilmeyenler bilenle bilmeyen bir olur mu?.." (Zümer Suresi, 9) diye sorar. Bilgi/bilim önemlidir; detaylardaki mucizeler Allah'ın varlığına kesin bir bilgiyle imanı kazandırır.

Din, bilimle ancak şu şekilde çatışır; bilim objektifliğini kaybettiği, materyalist, natüralist ve ateist ideolojiler bilime müdahale ettiğinde. Bilimin doğasına ters olsa da bu durumda ideolojik sınırlar meydana gelir. Bilim adamı objektif olmalı, araştırmalarını önyargısız yapmalı ve araştırma sonuçlarını açıklarken tarafsız olmalıdır. Konuyla ilgili olarak, yaratılışın delili olabileceği için evrimci bilim adamlarının yıllarca gizlediği fosiller, Darwin'in yakın dostu ve destekçisi olan evrimci biyolog Ernst Haeckel'in sonradan kendisinin de itiraf ettiği sahte embriyo çizimleri ve yine evrimci olan diğer bilim adamlarının sahtekârlıkları örnek gösterilebilir.

Prof. Dr. Arif Sarsılmaz bir makalesinde, bilim-din çatışması konusunda şunları ifade ediyor; "Batılı bilim adamlarının bir kısmı, objektiflik adına, "lâboratuvara girerken inanç dünyalarını dışarıda bırakmakta", sadece 'nasıl?' sorusuna cevap aramaktadır. Bu düşüncenin temelinde, Hristiyanlıktaki din anlayışı ile ilim telâkkisi çatışması yatmaktadır. Kilise ile bilim dünyası arasındaki çatışmanın bir neticesi olarak ortaya çıkan bu duruma, çok şaşırmamak gerekir. Nitekim Batı'daki birçok bilim adamı lâboratuvarda çalışırken 'kim?' sorusunu sormaz; fakat özel hayatında kendine göre bir dindarlık da yaşayabilir. Bizde ise, asla bir ilim-din çatışması yaşanmadığı halde, Hristiyanlık için kurulan darağacına İslâm'ı çekmek isteyen bazı bilim adamları, 'kim?' sorusunun sorulmasına müsaade etmedikleri gibi, 'nasıl?' sorusunun cevabını da tamamen materyalist bir anlayışla verirler."

İnsanlık tarihi boyunca asıl soru, kâinatın nasıl var olduğu sorusu olmuştur. Bu sorunun iki cevabından biri kâinatın bir başlangıcı olduğu, diğeri ise hep var olduğudur.

Bilimin, kâinatın yoktan var olduğunun kesin kanıtlarına ulaşmasına ve Yaratıcının varlığına işaret etmesine rağmen, bunun doğaüstü olduğu düşüncesi kimi insanları farklı arayışlara yöneltti. Kâinatın bir başlangıcının bulunması, yoktan var edildiğini, yaratıldığını gösterir. Yaratılmış olan 'şey'in de bir Yaratıcısı olmalıdır. Zamanın ve mekânın olmadığı bir durumda, örneği olmayan bir "şey" yaratılıyor. Yaratılanı yaratan, yalnızca Yüce Allah'tır.

Din; Allah'ın varlığını, yaratmasını, hangi doğrultuda ve hangi amaçla yaşamamız gerektiğini ve ölüm sonrası hayatı insanlara bildirir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, nasıl cehalet bütün geriliklerin şerlerin, fenalıkların, fakrın ve ihtilafın asıl etkeni ise, ilim bütün hayırların anasıdır. Bütün kötülüklerin kaynağı cehalettir ve cehaletten kaynaklanan fesatlar, imanı ve hayatı da ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Bilim bir din değildir; olmamalıdır. İnsanlık tarafından üretilen görüşler, fikirler ve ideolojiler, eksiklikler ve yanlışlıklar içerebilir.

Dini bize öğreten Kur'an ise her şeyin kesin açıklamasıdır, bilime yolunu gösterendir; asla çelişki içermeyen Allah sözüdür.

 "Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek." (Bediüzzaman)

 

 

 

 

 

 

Rabbin Seni Unutur mu?

26 Aug 2014 In: İmani Konular

 

Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür.  (Ankebut Suresi, 45) diyor bize Kur’an. Ancak biz, zorlukta Allah’ı zikrediyor, kolaylıkta unutuyoruz. Oysa her durumda anmalı; hiçbir durumda unutmamalı.

 Kaldı ki Allah bize bir an bile nefes aldırmayı unutmuyor; kalbimizin atması bile O’nun kontrolünde.. Ama… unutuyoruz. 

 Çünkü insanı, Allah’ı anmaktan uzaklaştıracak birçok oyalanma konusu var.  Dünya nimetlerinden daha fazla yararlanabilmek için delice bir hırs ve yarış içinde, boş emeller peşinde koşuşturup duruyor insan.

Böylece, umut ettiğinin aksine hayat daha da zorlaşıyor. Zaman geliyor; sahip olduklarından zevk alamıyor, elindekiyle yetinemiyor ve zamanla tüm zevkleri tüketiyor.

Bu anlamsız koşuşturma sürerken, zaman da akıp gidiyor. Allah'ın buyruklarına karşı duyarlı olmayan kişi, zaman zaman öyle hatalar yapıyor ki, kendisini düzelttiğinde, nasıl yaptığına hayret ediyor. Bu olmadık hatalar, kişinin o an Allah’ı unuttuğunun işaretleri oluyor.

İnsan birçok eksik ve kusurları olan bir varlık; yaratılmış ve yaratılmışlara has acizliklere sahip. Eksiklikten ve kusurdan münezzeh olan, yalnızca Allah. İnsanın Allah karşısındaki acizliklerinin en önemlilerinden biri de unutması.

Allah ‘unutmak’ diye bir konu var ediyor, şeytanı da vesile ediyor. Şeytan insana her şeyi unutturabilir; imanı, sevgiyi, merhameti ve hatta kendini... Bütün bunları unuttuğunda ise bitki bile insandan daha vasıflıdır.

Yaşayabilmek için Allah'ın her an hafızamızda tuttuğu bilgilere ihtiyacımız var. Allah o bilgilerden bir tane bile eksiltme yaptığında, o bilgiye yeniden sahip olmaya güç yetiremeyiz. Her ‘şey’ gibi, unuttuğumuz şeyi hatırlayabilmemiz de yalnızca Allah'ın dilemesiyle mümkün.

Ruhlar âleminde Allah’ın varlığını kabul ettik, O’na söz verdik. Ama hepimiz ayrı bir yol tuttuk; çeşit çeşit yollara dağıldık.

O’nun sevgisiyle dolması gereken kalplerimize biz fânî sevgileri yerleştirdik. Rabbimiz; gerçek Sevgilimiz bize şah damarımızdan yakınken, biz sevgiliyi hep uzaklarda aradık. O’nu bulduğumuzda aslında her şeyi bulmuşken, biz anlayamadık.

Allah ise sonsuz merhametiyle sürekli bizi uyarıyor; “Tüm kâinatı, dünyayı, sizi Ben yarattım, Benim için yaşayın” buyuruyor. Ne kâinat ve dünya, ne bedenimiz, ne ruhumuz bize ait değilken, bu acip halimiz nedir? Her şeyin gerçek sahibi olan için yaşamaktan daha mâkul ne olabilir? Bütün varlığımızı Allah’a vermemiz gerekmiyor mu? Dünya O'nun, ruh O’nun, bedenimiz de O’nun. Bahşettiği bütün nimetler için O'na yönelmemiz gerekirken, unutmak, nankörlük etmek ne büyük vicdansızlık!

Biz unutuyoruz da, ya Rabbimiz bizi unutursa? Ya bizi terk eder, bize darılırsa?

 “Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar”dan olmanın düşüncesi bile titretmeli bizi. Allah'ı sürekli akılda tutmalı, O'nun ayetlerini tefekkür etmeli; bu aklımızı ve şuurumuzu sürekli açık tutar. Allah'ı her an zikredersek, O'nun karşısındaki aczimizi ve güçsüzlüğümüzü daha iyi idrak ederiz. Yerden kesilen ayaklarımız, yeniden yere basar; daha sağlam basar. Böylece O’na daha halisâne teslim oluruz.

" Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) buyuruyor Rabbimiz. Müjde veriyor.

Bu ne büyük müjde.

Bu müjde yeterli.

Başka hiçbir müjdenin olmadığı kadar yeterli.

Bu müjde bizi başarıya ulaştıracak, kalkmak için düştüğümüz yoldaki; hicret yolundaki engelleri kaldıracak, bizi O’na ulaştıracak.

Çok hatalar yaptık; insanız, aciziz, daha da yapacağız. Terk etme Rabbim, unutma bizi. Darılma bize…

Ne gücümüz var ki; tut elimizden götür bizi.

Ve elbette tüm nimetler gibi, bu da “Rabbimin fazlındandır,.. (Neml Suresi, 40)

 

 

 

 

Kimi insanlar, çarpık mantık örneği sapkın fikirlerine rağmen, doğru yolda olduklarını düşünür ve kendilerini hidayette zannederler.

Bu çelişkili düşüncenin sebebi, Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun "üzerini kabukla bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf Suresi, 36-37) ayetinin haber verdiği gibi, şeytan ve onun organize ordusudur. 

 Şeytan bu kişileri kabuk gibi bağlamış ve telkinleriyle hareket eder duruma getirmiştir. İşte bu telkinler ile onları doğru yolda olduklarına inandırır:

Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (Araf Suresi, 30)

Kendisini çepeçevre kuşatmış olan bu kabuğun içinde, gerçeklerden habersiz yaşayan insan, kendisinin Allah yolunda olduğuna dair Allah adına yemin dahi eder. Hatta bu yemini, ahirette Allah'ın huzurunda da tekrarlayarak,  “Onların tümünü Allah'ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 18) ayetiyle de ifade edildiği gibi kendisini savunmaya çalışır.

Şeytan tarafından Allah’ın adıyla aldatıldıklarını anlamayan kişiler, dünyadaki şuursuz hayatlarının ardından, ancak ahirette gerçeklerin farkına varırlar.

Şeytanın fırkasının en azılı grubu münafıklardır. Dünya hayatında kendilerinin hak üzere olduklarını zanneden münafıklar, ahirette amellerinin rüzgârda savrulan kül yığını gibi kılındığına şahit olurlar, yapıp-ettiklerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını görür, sapkınlıklarını anlarlar. Ve onlara, telafisi olmayan bu yanılgıyı bildirenler de –onlar adına ne acıdır ki-müminler olur:

 (Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldaltıcı da sizi Allah ile aldatmış oldu." (Hadid Suresi, 14)

Münafığı da müminleri de sonsuz güç sahibi Allah yaratır. Cehennemin en derin tabakasında münafıklar için özel yer hazırlanmıştır. Samimi müminlerin Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmak için çaba göstermeleri gibi, onlar da kendileri için hazırlanmış o yeri kazanmak için gayret ederler ve kazanırlar.

Ayetlerde belirtildiği üzere, cehennemdeki ateş ehline cennet gösterilir ve bu onlara yürek acısı olur. Münafıklar, cehennem ehli arasında sonsuza kadar en şiddetli azabı görecek olan, en aşağılık, insanlığın yüz karası olan mahlûklardır.

Münafık, müminlere karşı açıkça tavır koymasıyla teşhis edilir; bu bir çeşit münafıklığını ilan etmektir. Dini düşman edinmiş inkârcılara müminler hakkında bilgiler aktaran münafık, müminlerin dağılmaları için gayret etmesi, onların içinde yaşayıp gerçekte dinsizlerle ittifak ederek saldırmasıyla deşifre olur. Ancak, Rabbimiz çok adildir ve şeytanın fırkası olan münafıkların ve Kendi fırkası olan müminlerin arasını ahirette sonsuza kadar ayırır:

 O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım." Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azap vardır. (Hadid Suresi, 13)

 

 

 

 

 Gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutan Allah, yaptığı her işte, yarattığı her olayda üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve sonsuz gücünü sergiler. Bizler için tüm bunları görebilmek, dile getirmek, üzerlerinde tefekkür etmek büyük bir nimet ve ibadet. Allah’ı anmak kötülüklerden arındıran, kalbimizi yatıştırıp, mutmain kılan, içimize güven duygusu ve huzur indiren bir ibadet. Kur’an’ın haber verdiği gibi;

 "... Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür..."(Ankebut Suresi, 45)

İnsan günlük hayatının her aşamasında Allah’ı anmalı, O’nunla kesintisiz bağlantı ve dua halinde olmalı, cömertçe bahşettiği sayısız nimete şükretmeli ve Allah’ın adını yüceltmeli. Allah’a yakınlaştıracak ve O’nunla dost kılacak çok önemli bir ibadettir Allah’ı anmak.

 Bediüzzaman’ın ifadesiyle kâinat baştanbaşa Allah’ı zikretme ve Allah’a şükretme mescididir. Her şey Allah’ı anar, tesbih eder, zikreder. Allah’ı anmak ve adını yüceltmek Peygamberimiz(sav)’in ifadesiyle Allah’ın bizi sevdiğinin göstergesidir. O şöyle buyurur: “Allah’ın kulunu sevmesinin belirtisi, Allah’ı anmayı sevmektir. Allah’ın kula buğz etmesinin belirtisi ise, kulun Aziz ve Celil olan Allah’ı anmaktan hoşlanmamasıdır”.

 Allah’ı anmak amacıyla bir evde toplanmanın, Allah’ın Yüceliği ve Kur’an ayetleri üzerine konuşmanın, imanı artıran sohbetler yapmanın Allah katındaki değeri ise müthiştir. Şöyle buyuruyor Peygamberimiz(sav): “Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, mutlaka üzerlerine manevî bir huzur iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler kuşatır. Allah da katındaki melekler arasında onları anar.” 

Gün içinde yaptığımız işi Allah rızasını gözeterek yapmak, gün boyu ibadet halinde olmaktır. Allah’ı razı etmek için yapılan her iş birer salih ameldir. Dünya hayatının kilit noktası Allah'ın rızasıdır. Ne paranın, ne mal-mülkün, ne köşe dönmenin, ne eğlencenin, ne rahatın, ne yeme içmenin peşinde olmak değil...  

Allah nurunun, adının zikredildiği evlerde bulunduğunu haber verir. “... Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir. (Bu nur,) Allah'ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O'nu tesbih ederler. (Nur Suresi, 35-36) buyurur. İçinde Allah'ın nurunun bulunduğu ve adının anılmasına izin verdiği bir evde yaşamayı istemez miyiz?..

Tevrat ve İncil’de Allah’ı Anmak

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş kısımları temizlendiğinde, geriye şeytani müdahaleye uğramamış bölümler kalır. Bozulmamış kısımlar, Kur’an’ın Maide Suresi'nin 44. ayetinde bildirildiği gibi "hidayet ve nur" olan kısımlardır; okunduğunda kalbe şifa ve ferahlık verir. Her iki Kitaptan, Kur’an’a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun, Allah’ı anmanın önemini öğüt veren bazı bölümlere bakalım:

Tevrat’tan:

Bu sözlerimi aklınızda ve yüreğinizde tutun... Onları çocuklarınıza öğretin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. (Yasa'nın Tekrarı, 11:18-19)

Her zaman Rab'be övgüler sunacağım, övgüsü dilimden düşmeyecek. Rab'le övünürüm… Benimle birlikte Rab'bin büyüklüğünü duyurun, adını birlikte yüceltelim. (Mezmurlar, 31:1-3)

İncil’den:

Her gün mescidde toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Allah'ı övüyorlardı. (Elçilerin İşleri, 2:46)

Unutmayalım; insan, Allah'ı anmada gösterdiği gevşeklikle orantılı olarak O'ndan uzaklaşır. Kur’an ahlâkını yaşamayan kimseler Allah'ı anmadıkları hatta akıllarına dahi getirmedikleri için Allah’ın sınırlarını aşar, emirlerinden yüz çevirerek yaşamayı hayat tarzı haline getirirler. Kur’an dışı sapkın davranışların altındaki neden, Allah'ı anma konusundaki gevşekliktir.

Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla tatmin bulur. Huzur, müminlerin mescid edindikleri evlerindedir. Çünkü “Allah’ın nuru” bu evlerdedir. Orada arınmayı içten arzu eden insanlar yaşar. İnsan ruhu güzelliklerin, temizliğin, güzel ahlâkın yaşandığı ortamlardan haz alır. Kalp ve ruh böyle ferahlar, böyle şifa bulur.

Hz. Âişe (ra)’dan rivayetle Peygamberimiz(asm) şöyle buyurur: “İçinde Kur'ân okunan bir ev, yer ehline yıldızların parlak göründüğü gibi gök ahâlisine öylesine parlak görünür.” Camiü's-sağir - 3222

 

 

 

 

Bugün Bayram

1 Aug 2014 In: İttihad-ı İslam, Toplum

 

 Bugün Bayram. Bugün bir bayram havası ile kalpler coşuyor. Sabah namazla başlayan Allah’a yakınlaşma ve kardeşlik ruhu, gün içinde yakınlar, akrabalar ve tanıdıklar ziyaret edilerek devam ediyor.

 

Belki eş-dostla sohbet sırasında dünyada yaşanan zulümlerden, Müslümanların kardeşliğinden ve bir şeyler yapılması gerektiğinden ya da yapılmadığından söz ediliyor. Nadir de olsa medyada sosyal dayanışma, barış, kardeşlik ve birlik mesajları veriliyor.

 

Ancak sonrasında -her zaman olduğu gibi- konuşulanlar sözde kalacak, unutulacak. Herkes öyle yoğun bir çalışma temposu içinde olacak ki birçok konu hatırlanmayacak bile.

 

Halbuki duyarlı olmalı her Müslüman; vicdanı diri olmalı, merhametli olmalı. Özellikle son dönemde internete düşen görüntüleri Allah bizim için, merhamet etmemiz için yaratıyor, imtihan ediyor bizi. "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75) diye soruyor Kur'an. "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" buyuruyor Peygamber(asm). Biz ise zulümleri sadece izliyor, zalimlerle birlikte yol alıyoruz...

 

“Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.” (Kalem Suresi, 36-39) buyuruyor Allah. "İman ettim" diyorsak, diğer âyetleri göz ardı ederek, Kur'an'dan seçtiğimiz âyetlere uymak, belli emirlere itaat etmek,, bir ucundan ibadet etmek gibi bir lüksümüz olabilir mi?

 

Bediüzzaman da bizi, "ittihad âdet değil ibadettir" diyerek uyarırken, biz etrafımızda olup bitenlere kör, sağır, dilsiz mi olacağız? Yoksa yapabildiğimizin en fazlasını yapma gayreti içinde mi olacağız? Oturanlardan ve uyuyanlardan mı olacağız yoksa yürüyen, koşan ve yol alanlardan mı?

 

Bayram ruhu gerçek anlamda, Kur’ân ahlâkını, Mekke ve Medine’den insanlığa ulaştıran ruhtur. Peygamber(asm)’ın, “kim müminlerin dertleriyle ilgilenmezse onlardan değildir” hadisi karşısında vicdanen rahatsızlık hisseden ruhtur.

 

Aramızda mezhep, görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olsa da bu, “…birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. (Hucurat Suresi,13) ayetiyle bildirildiği gibi, bizim tanışıp kaynaşmamız içindir. Farklı olmamız, birbirimizin din kardeşi olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

 

Filistin ve diğer İslam ülkelerindeki tüm sorunların çözümü, Allah'ın ipine hep birlikte sarılmaktır. Sorunlar deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür. Yeryüzünde Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir. Birlik olmak yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın çektiği sıkıntılara -Allah'ın izniyle- son verecek, dünya barış, huzur ve mutluluğa kavuşacaktır. Böylece Kur'an ahlakının güzelliklerinin yaşanmadığı hiçbir yer kalmayacaktır.

İslam’ın kardeşlik ruhunu kıyamete kadar devam ettirecek olan İttihad-ı İslam’dır. Tüm Müslüman ülkelerde bayramla solunan kardeşlik duygusunu güçlendirecek, barış, huzur, dostluk mutluluk verecek, ruhumuzu coşkuya açacak, asıl sevinci yaşatacak olan bayram budur.

“Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın (İslam aleminin) da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-ı İslâmiyenin (birleşik İslam cumhuriyetlerinin) kudsî (mukaddes) kanun-u esasiyelerinin (anayasasının) menbaı olan (kaynağı olan) Kur'ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler-deliller) var.” (Emirdağ Lâhikası)

Evet inşaAllah asıl bayramımıza yetişiriz. Sevginin, dostluğun, barışın, kardeşliğin, huzurun bayramına…

… Hayırlı bayramlar dilerim.

 

 

 

Atomdaki Mûcizevî Yaratılış

16 Jul 2014 In: Bilim, Tefekkür

 

  Atomdaki tasarım Allah’ın sonsuz ilmini ve gücünü gösteren önemli bir delildir. Mucizevî küçük yapısına rağmen atomun içinde, kâinatta gördüğümüz sistemle kıyaslanabilecek kadar kusursuz ve benzersiz bir sistem vardır.

Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşur. Çekirdekte ise proton ve nötron adlı parçacıklar vardır.

Çekirdeği, atomun tam merkezinde bulunur ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşur. Hacmi ise atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır.

Ancak boyutları atomun 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin % 99.95'ini oluşturmaktadır. Bir şeyin, bir kütlenin tamamını oluştururken, neredeyse hiç yer kaplamıyor olması aklı hayrete düşüren bir durumdur.

Bunun sebebi ise şudur: Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomun çekirdeğinde birikmiştir. Atomun çekirdeğini bir arada tutan, onun dağılmasını engelleyen, tabiattaki kuvvetlerin en güçlüsü olan 'Güçlü Nükleer Kuvvet'tir.  Çekirdekteki protonların hepsi pozitif yüklüdür ve elektromanyetik kuvvet sebebiyle birbirlerini iterler. Ancak güçlü nükleer kuvvet onların itme gücünden yüz kat daha büyüktür ve böylece elektromanyetik kuvvet etkisiz hale gelir ve protonlar bir arada tutunabilirler.

Kısacası gözle göremeyeceğimiz kadar küçük bir atomun içinde, birbiriyle etkileşim halinde iki büyük kuvvet bulunur. Bu kuvvetlerin hassas değerleri sayesinde çekirdek bir bütün olarak kalabilir. [1]

İki zıt kuvvetin atom çekirdeğinde bir arada bulunması ve gözle görülemeyen bu ufacık mekândaki uyum, her şeyi sebepler mantığı ile açıklayan maddeci bakış açısına son derece aykırı bir durumdur. Açıktır ki burada sebeplerden bağımsız bir güç ve irade vardır. Allah kudret kalemiyle imkânsızı mümkün hâle getirmektedir.

Atomun hayret verici özelliklerinden biri de çekirdeğinin çevresindeki yedi ayrı yörüngede, saniyede 1.000 km. gibi muhteşem bir hızla sürekli dönen elektronlardır. Bu mucizevî hıza rağmen hiçbir elektron birbiri ile çarpışmaz. Rabbimiz İlâhi sanatı ile orada da kusursuz bir sistem kurmuştur. Allah'ın benzersiz yaratmasına apaçık bir delildir atom ve burada tesadüfe asla yer yoktur. Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi;

 “… Herbir zerre(atom), eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse (değişip dönüşmezse), o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü, anâsırın(unsurların, elementlerin) herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta(canlı bedeninde) muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı(düzenleri) ve kavânin-i teşekkülâtı (oluşum kanunları) birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan ilim) sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar; veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.” [2]

Ayrıca burada göz ardı edilemeyecek çok önemli bir durum vardır. Her şeyin tesadüfler sonucu ve evrim süreci ile meydana geldiğini iddia edenler, atomun içinde, hiç ivme almadan, bir anda saniyede 1000 km. hızla dönmeye başlayan elektronların durumunu asla açıklayamazlar!

Eğer tesadüfleri ilâh edinmiş evrimci iddiaya göre elektronlar ivme alarak meydana gelmiş olsaydı canlı ve cansız- hiçbir 'şey' olamazdı. Dahası atom da olamazdı. Çünkü her şeyin yapıtaşı olan atom ancak elektronların saniyede 1000 km. gibi bir hızla dönmesi ile oluşur.

Bediüzzaman bu muhteşem yaratmayı da şöyle açıklıyor: "Maahaza, esbab-ı maddiyede(maddî sebeplerde) esas ittihaz edilen(kabul edilen) kuvve-i câzibeyle(çekim gücüyle) kuvve-i dâfianın(itme gücünün) inkısama(bölünme) kabiliyeti olmayan bir cüzde(parçada) birlikte içtimaları(bir araya gelmeleri) iltizam edilmiştir(gerekli kılınmıştır). Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları(bir araya gelmeleri) caiz(doğru) değildir. Fakat, câzibe(çekim) ve dâfia(itme) kanunlarından maksat, "âdetullah" ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiye(İlâhî kanunlar) ise ve tabiatla tesmiye edilen(isimlendirilen) şeriat-ı fıtriye(yaratılışın kanunları) ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden(zihinsel varlıktan) vücud-u haricîye(görünen varlığa), umur-u itibariyeden(varsayılan işlerden) umur-u hakikiyeye(hakîkî işlere) âlet olmaktan müessir(gerçek tesir sahibi) olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz(doğru) değildir."[3]

Bediüzzaman, kâinatın bu zıtlıklar ile idare edildiğini söylüyor. Bundaki hikmet ise acz içindeki sebeplerin kusursuz ve mükemmel sonuçlarının ve ardındaki İlâhî kudretin görülmesidir.

1960'lı yıllarda, maddenin en küçük yapı taşının atomun sırlarla dolu olağanüstü detayları ortaya çıktı. Çekirdekteki protonun derinliklerinde küçük parçacıklar keşfedildi. Protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebi, işte kuark adı verilen bu olağanüstü küçük parçacıklardı. Günümüze kadar yapılan araştırmalar sonucu, atomun 0.0000001'ini oluşturan hacmin içinde muhteşem bir dünya olduğu anlaşıldı.

Bilimsel gelişmeler materyalistleri teorilerini geliştirmeye zorladı. Evrenin, iddia ettikleri gibi bilinçsizce ve tesadüflerle ortaya çıkması için, sadece atomların değil, bu kez atom altı parçacıklarının hareketlerine de açıklama getirmeleri gerekliydi.

“Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” gibi fizik problemler çözümlendiğinde ise materyalist zihinlerdeki problemlerin sayısının oldukça artacağı açıktır.

Kuşkusuz zaman ve tesadüfleri ilâh edinen, Allah'ın sonsuz gücünü ve gerçekleri kendince görmezden gelen, acizliklerini unutup Rabbine karşı büyüklenenlerin kayba uğrayacakları da...

 “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de başıboş olamazlar.” [4]

…Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 80)

 

 

Dipnotlar:

[1] http://evrimteorisi.info

[2] 30. Söz, 2. Maksat

[3] İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi 21 ve 22. Ayetlerin Tefsiri.

[4] Şualar syf:109

 

Kalp Özürlüyüz!

2 Jul 2014 In: Kadın, Kur'an Ahlakı, Toplum

 

 Özürlüyüz. Zihin ve bedenden öte kalp özürlüyüz. İşte o özrümüz de kabul değil!

Bizler, Kur'an'a ve Peygamberimiz (asm)'ın sünnetine uygun yaşamakla sorumluyuz. Kıstasımız Kur'an olmalı.

Ancak Kur'an'ın ruhuna tamamen ters bir zihniyet içinde yaşıyoruz. Böylece İslam hakkında yanlış kanaate yol açıyoruz.

Kimimiz dini samimi yaşamayı amaçladığımız, Allah’ı gönülden sevdiğimiz halde cehalet ya da edindiğimiz yanlış bilgiler sebebiyle dinimizde bulunmayan görüşlere sahibiz.

Kur'an'ın tanıttığı dinle hiçbir ilgisi olmayan düşmanlık, kan dökücülük, zulüm, sevgisizlik, vicdansızlık, acımasızlık ve merhametsizlik dolu vahşi birsistemde yaşıyoruz.

Ancak karanlık bir zihniyet var ki yapıp-ettiklerinin faturası Kur'an'a çıkarılıyor; dine en büyük zararı veriyor. Bu sevgi yoksunu, anlayışsız, güzelliğe, sanata, bilime, neşe ve mutluluğa düşman zihniyet gerçekte İslam dışıdır.

Bu zihniyetteki kişide sevgi, şefkat, merhamet duyguları yoktur, kültür yoktur, bilim ve sanat ise Allah muhafaza. Derin düşünemez bu kişiler; hurafelerle besledikleri kendi dinlerini yaşarlar.

Ruhları boşluk içindedir; güzel bakamaz, güzel göremezler. Çocuklara, kadınlara, çiçeklere, hayvanlara, kısacası hiçbir şeye karşı derin ve samimi sevgi hissetmezler. Allah'ın en güzel tecellileri olan çiçeklere, çocuklara, kadınlara, güzelliklere Allah aşkıyla bakamaz, o aşkla sevemezler.

Özellikle, Hz Adem'i eşinin kandırdığı iftirası ile daha ilk kadından başlayarak, kadını potansiyel günahkâr gören bu karanlık zihniyet, sert ve kaba-hatta insanlık dışı-tedbirlerle kadını kendince 'terbiye etme'ye çalışır. Koruma adı altında, kadına üçüncü sınıf muamelesi yapar. Bu yüzden İslam'a düşmanlıkla bakan kimselerin, İslam'a sözlü saldırılarına tanık oluruz. Oysa kadın düşmanlığı, kadını yücelten İslam'ın değil, bu bağnaz görüşlü karanlık beyinlerin özelliğidir.

Onlar gerçek anlamda ne sever ne de sevilirler. Hatta birbirlerini bile sevmezler. Kafaları ve ruhları gibi hayatları da zifiri karanlıktır. Işığın kaynağını bilmezler ki karanlıklardan aydınlığa çıkabilsinler.

Her dinde bağnaz bulunabilir. Dini özünden uzaklaştırmaya çalışan, imanın getirdiği coşkulu sevgi yerine karanlığı yaşayan kişiler her dinde vardır. Onlar mensup oldukları dini değil, kirli ve sapkın görüşlerini temsil ederler. Bu hastalıklı ruhların çirkin davranışlarının sebebi karakterleridir, mensup oldukları dinin emirleri değil.

İslam adına ortaya çıkan, gerçek dindarlara ve diğer dinlerin mensuplarına düşman olan, kan dökmeyi savunan, içi kin ve nefretle dolu kişiler, kesin olarak İslam'ın temsilcileri olamazlar. İslam'a karşı önyargılı olan insanların, bu gerici zihniyeti gerçek İslam'dan çok iyi ayırt etmeleri gerekir.

Söz ettiğim kişiler, Kur'an’da olmayan şeyleri dine ilave etmeye çalışır, Kur'an’da kendi bağnaz inançlarına uymayan şeyleri de reddederler. Kur'an sevgiyi, şefkati, kardeşliği, birliği, barışı öğütler, tüm güzelliklerin takdir edilmesini ister, sanatı, bilimi teşvik ederken, onlar için bu öğütler öfke sebebi olur. Kur'an'ın tarif ettiği mümindeki ruh kalitesi, derinlik, akılcılık, modern ve sevgi dolu özellikler, onların inançlarına terstir.

Bu zihniyet aynı zamanda müşriktir; şirk içinde yaşar. Kur'an’ı yeterli görmez, Peygamberimiz (asm)'ın hadislerini yeterli görmez. Kur'an'ın bazı ayetlerini görmezden gelir, bazı ayetlerini ise kendi çarpık görüşlerine delil göstermeye çalışır.

Kuran’ı –haşa-yeterli bulmadıkları için bu kimseler haddi aşar, ölçüyü taşırır, Allah'ın sınırlarını ihlal ederler. Haksız yere zulmeder, suçsuz insanların kanını dökmekte yanlışlık görmezler. 

Söz konusu zihniyetin din adına yaptığı uygulamalara şahit oldukça, bunun İslam olduğunu zanneden insanların kalpleri dinden soğur. Birçok insan da büyük bir yanılgıya düşerek İslam’a karşı düşmanlık besler. Bağnazlık ortamı hazırlar, kimi çevreler de kasıtlı olarak, “işte Müslümanlar böyledir, size hayat hakkı tanımazlar, onlar sizi yok etmeden siz onları yok edin” gibi hipnoz yöntemleri uygularlar.

Bu müşrik sisteme çözüm; Kur'an’ı ve gerçek Müslümanlığı ön plana çıkarmaktır. Kur'an bize zorluk yüklemiyor; bize sevinç, özgürlük, rahatlık, barış ve dostluk getiriyor. Üzerimizdeki zincirleri indiriyor, yollarımızı açıyor. Bizi barış yurduna, kardeşliğe ve sevgiye davet ediyor.

Bizler kendi içimizde sevgiyi beslemediğimiz sürece, sevgi bekleyemeyiz. Aldanırız, yanılırız.

Derin İman

25 Jun 2014 In: İman Hakikatleri, İmani Konular, Tefekkür

 

İman ederek yaşamak insan için en uygun, en güzel ve en huzurlu hayat şeklidir. Allah sevgisinin, Allah korkusunun bilincinde olarak insanları sevmek, merhamet etmek, kadere tevekkül edip her zaman mutlu, huzurlu ve şevkli olmak, iman edenlere özel ruh üstünlükleridir. Müminler, imanlarından kaynaklanan bu ahlâk üstünlüklerini daha da artırmayı arzu ederler. Bu yüzden hem içten Allah’a yönelerek dua eder, hem fiziki olarak tüm imkânlarını kullanır, fiili dua ederler.

İnsan, Allah’tan bağımsız bir akla sahip değildir; bunun bilincinde olmak önemlidir. Allah dilemedikçe insan hiçbir şey dileyemez. Karşılaştığımız her olayı, izlediğimiz her görüntüyü Âlemlerin Rabbi olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah yaratır. İnsan yalnızca Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu kaderinde yaşayacağı ne ise onu görür. Bunu kavrayan insan şirkten de kurtulur. “Ben yapıyorum” iddiasında olan ve gücü kendisinde gören kişinin aklı kapanır, Rabbine ortak koşar.

Çok güçlü ve kararlı iman gerçekleştiğinde Allah korkusu da Allah sevgisi de olur. Ardından akıl, fikir ve bereket gelir, derinlik ve tutku gelir. Önce sarsılmaz kararlılıkla bir iman; bunun için de çok sağlam bir vicdan gerekir. İnsanın vicdanı çok güçlü olmalıdır; çünkü hemen her gün kişiyi sarsacak olaylarla karşılaşılır. Zayıf ve aciz bir varlıktır insan, zayıf yaratılmıştır. Ufacık bir virüsün insanı öldürebilmesi bedenen zayıflıktır meselâ. İnsanın yapması gereken tam olarak Allah’a teslim olmaktır. Vicdanı sıkmamak, kendini teslim etmek, aşkla Allah’ı sevmek, bu aşkı gönülden yaşamak önemlidir. Allah’a derin iman etmek, Allah’ın varlık delillerini araştırmak, öğrenmek gerekir Allah’ı sevmek için.

Allah, ilim sahibi olmamızı, bilimsel bulguları inceleyip, araştırmamızı, varlık delillerine bakmamızı ister. Kendisinden ilim sahiplerinin gereği gibi korktuğunu söyler. Bu emirden yola çıktığımızda Allah’ı daha fazla sever, güzelliklerini gördükçe Allah’a hayranlığımız, O’na olan saygımız artar, O’nun büyüklüğünü daha iyi kavrar, daha şevkli oluruz.

Allah’ın varlık delillerini görebilen insanın imanı derinleşir. İnsan, maddenin yapıtaşı atomun, hücrenin yapısına bakar, jeoloji, paleontoloji, astronomiyle ilgilenir, Big Bang’i, sonsuzluğu kavramaya çalışır; bunlar üzerinde düşünerek beynini geliştirir.

Şöyle söyler Abdulkadir Geylani: “Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin.” (İlâhi Armağan)

 

Bediüzzaman da iman hakikatlerine çok önem verir. Üstad’a göre bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kâinatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır.  

 

İman hakikatleri, insanın ruhuna neşe, mutluluk ve sevinç verir. Allah’tan korkusunu arttırır, ibadet kararlılığını ve dine hizmet şevkini artırır. Güçlü iman bedenen ve ruhen sağlık ve güzellik verir. İnsana daha fazla samimiyet kazandırır.

Yüce Allah samimi kullarının kurtulacağını Kur’an’da haber verir. O halde samimiyet Kur’an ahlâkının en önemli özelliğidir; diğerleri zaten ardından gelecektir. İnsan önce kendisine karşı son derece samimi olmalıdır. Ancak samimiyet kendini kasarak, zorla kazanılacak bir özellik değildir. Kişinin her şeyi Allah’ın yaptığının ve her şeyin O’nun kontrolünde işlediğinin bilincinde olması gereklidir.

İnsan, kendisinde Allah’tan bağımsız bir güç görecek olursa anormallikler başlar. Konuşması bozulur, bakışlar değişir, davranışları garipleşir. Ancak her yaptığını Allah’ın yarattığının bilincinde olur ve buna samimi inanırsa, Allah dualarına icabet edecek ve istediklerini verecektir. Konuşturanın Allah olduğuna samimi iman etmek, güzel hitabet, hikmetli konuşma, anlatım çarpıcılığı ve yararlı olma gücü kazandıracaktır.

Duanın da aynı şekilde samimi olması çok önemlidir. İnanan insan O’nun Şanını, kudretini, gücünü gereğince takdir etme gücü istemeli Rabbinden. Ve dua etmeli:

“Allah’ım, Sana karşı derin muhabbet ve iman ver bana. Seninle kesintisiz ve güçlü, kopmaz bir bağlantım olsun. Seni hiç unutturma. Sürekli seninle bağlantı halinde olayım ve her şeyi Senin yaptırdığını bileyim; bana bunu unutturma Rabbim. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et…”

 

 

 

İmanda Kuşku ve Tereddüt

22 Jun 2014 In: İmani Konular, Tefekkür

 

Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler. (Sebe’ Suresi, 54)

Allah insanları ve diğer canlı-cansız her şeyi, dünyadaki imtihan ortamının gereği olarak yaratmıştır. İman eden insan, Rabbimizin üstün sıfatlarını tanır, Allah’a yakındır ve amacı O’nun hoşnutluğunu kazanarak ahirette sonsuz nimetlerine kavuşmaktır. Ancak gafletteki kişiler, Allah’ın açık delillerini gör-e-mediklerinden, ahirete de kesin bilgiyle inanmazlar. Bu kişiler ölümü düşünmek istemedikleri gibi, yeniden diriltilecekleri gerçeğini de kabul etmek istemez ve ciddiye almazlar. "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" (İsra Suresi, 49) derler.

Bediüzzaman, tereddüt içindeki bu insanların ruh halini, “imanda tereddüt tam manasıyla bir deve kuşu gibidir; ne kuş olur ne deve olur.” şeklinde tarif eder.

“Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.” (Mesnevi-i Nuriye, Katrenin Zeyli)

Halbûki insan, temiz ve berrak bir akılla düşünebilecek fıtrattadır. Ancak nefsinin telkinlerine, hevâ ve heveslerine uyar, kuşkuya düşer; olumsuz düşünür, zihni kirlenir, bulanıklaşır.

Ruhu huzur, mutluluk ve neşe arar ama kuşku bataklığında çırpınan insan bu aradıklarını bulamaz. Vicdanını tam kapasite kullanamaz, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşayamaz.

Kuşku ve tereddüt, şeytanın ve nefsinin yeni vesveseleriyle gittikçe büyür. Yaşadığı olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamaz, umutvar olamaz insan. Sürekli kuşku, sürekli tereddüt, -haşa-Allah’ı sorgulamaya kadar gider.

Gerçekte, insan için yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın başlangıcı vardır, ancak sonu yoktur. O sonsuzluk da zaten başlamış durumdadır. Dünyadaki imtihan ortamı sona erdiğinde, insanı, ebedî azap ya da ebedî ödül yurdundaki hayat bekler.

Tüm hayatını Allah’a itaat etmeden, istek ve tutkularının peşinde geçirdikten sonra, hesaba çekilmek insanın işine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendini kandırır, ayetlerdeki gibi akıl ve mantıktan uzak örnekler verir. Gözle görülemeyecek bir embriyodan, iskelet, sindirim, sinir, üreme, dolaşım gibi muhteşem sistemlere sahip ve düşünen, konuşan, akleden, yüz trilyon hücreden oluşmuş insanı yaratan Allah, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Üstün ilim sahibi yüce Allah her şeyi olduğu gibi, ahireti de yaratmaya kadirdir;

"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır, bilendir. (Yasin Suresi,81)

Kur’an’ın haber verip uyardığı, ahiretten yana kuşkuda olan ve buna bir türlü kesin bilgiyle inan-a-mayan insan, sonunda mutlaka Allah’ın huzurunda bu gerçekle yüz yüze gelir. Sur’a üfürüldüğü gün ise Rabbinin vaad ettiği gerçeklerle karşı karşıyadır:

"Bu şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve ;"Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? " demelerine karşılık cezalarıdır." (İsra Suresi,98)

Dünyada yaşanan bütün pişmanlıkların telafisi vardır ancak ahiretteki pişmanlığın asla geriye dönüşü olmaz. Gerçekleri kavrayamayan insanın diriliş hakkındaki mantık dışı sorularına en güzel cevabı yine Kur’an verir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

“Nutfeden yaratılmış olan insan Allah’ın ayetlerindendir... Önceden halinin ne idiğini sonra ne olduğunu düşün! Acaba ins ve cin biraraya gelseler nutfeden bir göz, yahut kulak, yahut akıl, yahut kudret, yahut ilim veya ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir, deri, kıl vesaire yapmaya muktedir olurlar mıydı? Bunlar bir tarafa Allah yarattıktan sonra insanın keyfiyyet ve mahiyetini, varlığının künhünü (bir şeyin aslı, cevheri, özü) anlamak isteselerdi bundan da aciz kalırlardı...” (İmam Gazalî, Zübdet-ül-İhya)

Allah’ın insana dünya hayatında verdiği süre öğüt almak, Kendisine yakınlaşmak ve dinde derinleşmek için yeterlidir. O değerli vakti anlamsız ve boş uğraşlarla israf etmemeli. Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavramaya çalışmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakabilmeli ki gözlerin önündeki gaflet perdesi kalkabilsin. Kur’an’a tabî olmalı insan, iradesiyle hareket etmeli, şuurlu, dikkatli yaşamalı, imanla yaşamalı.

“Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.” (Meyve Risalesi)

 

 

 

 

İnsanız; gaflet sonucu unutarak ya da yanılarak hata yapmaya yatkın yaratılıştayız. İmtihan gereği Allah bizi bir zaaftan yaratmış. Hepimiz nefsimizin bencil tutkuları, söz dinlemez hevesleri yüzünden, şu ya da bu şekilde, az veya çok, Allah’ın sınırlarını aşıp, günah bataklığına düşebiliyoruz. 


Ancak çoğu insan, kendi hatalarını da kabullenmez. Sorumluluğu üstlenmez, başka kişilere ya da olaylara yüklemeye çalışır. Bir şekilde hatalarını kabullenmek zorunda kalırsa, bu kez de kendini affedemez, bunalımlı bir ruh haline bürünür.

Ebû Hureyre(ra) anlatıyor: "Resûlullah(asm) Rabbinden nakille buyurdular ki:

"Bir kul günah işledi ve 'Yâ Rabbi, günahımı affet!' dedi. Hak Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, günahımı affet!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, beni affeyle!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim.' buyurdu." (Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tövbe 29) 

İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarıyor:

"Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tövbe etse, tövbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tövbe etse bile, yine tövbesi sahihtir." 


Allah, yaptığımız hataları da hayırla yaratır. Geriye dönsek, aynı hatalara yeniden düşeriz. Her hatada çıkarılması gereken bir ders vardır, hayra dönüşecektir; aksini düşünmek kendine zulmetmektir.

 

Bediüzzaman şöyle diyor: 'Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor.' Yani kulu günah işlesin ki Allah Gaffâr ismini tecelli ettirsin ve kulunun hatasını Settâr ismi ile örtsün.

 

Hata yapan kişiye merhametli, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranmak, şefkatli ve hoşgörülü olmak da  Rabbimizin Settar isminin kulundaki tecellisidir; en güzel ahlâk özelliklerindendir.

 

İnsan yaratılıştaki zaafın, acizliğin bilincinde değilse etrafındaki kişilerin yaptığı hatalar karşısında öfkelenip, tahammülsüz davranışlar sergileyebilir. Hata yapan kimseyi affetmek, Kur’an ahlâkına sahip olmayan insanın nefsine ağır gelir; özellikle de çıkarlarına dokunan bir hata karşısında hemen öfkelenir.


"Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) buyrulur Kur’an’da. Hatalı insana öfkelenmek yerine, "Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, müminlere yarar sağlar." (Zariyat Suresi, 55) ayeti hükmü gereğince onu nezaketle uyarmak güzel olandır.


Allah müjde verir; "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) Bağışlayıcı kulunu bağışlayacağını, esirgeyeceğini, bunun için umudunu diri tutmasını ister.

 

Mümin, cahiliye insanı gibi ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığını asla benimsemez. Hata ya da kusur defalarca da devam etse, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz. Kardeşinin yanında olur, bırakıp gitmez.

 

Toplumdaki genel görüş hoşgörü ve bağışlayıcılığın bir tahammül sınırı olduğu yönündedir. Ard arda gelen hatalar ve yapılan yanlışlar sonunda, ‘son damla’ da taşar ve artık o kişi affedilmez duruma gelir. Bu çarpık bağışlama anlayışındaki insanlar uygun zaman bulduklarında, ya ima ederek ya da doğrudan hatırlatarak, hata sahibinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Affettiklerini söyleseler de kalplerindeki ve dillerindeki farklıdır; öfke ve kızgınlıkları devam eder.

Bağışlayıcılık ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalben de affetmelidir. Çünkü gerçek bağışlama makamı Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmek, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmak güzel ahlâka uygun olmaz.  

Yaşanan olaylar Allah'ın kontrolünde ve bir kader dahilinde gelişir. Bu sebeple tevekküllü davranmalı, öfkelense dahi insan öfkesini yenebilmelidir. Yapılan hatanın büyüklüğü ya da küçüklüğü önemli değildir. Vedud olan Allah’ın sevgisini kazanmak için her koşulda bağışlayıcı olmalıdır.

“…öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Bizler de hataları örtelim, bağışlayalım ki bağışlanalım; “... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Teğabün Suresi, 14)

Gerçek bağışlayan ve esirgeyen Allah’tır. O ‘Rahman’ ve ‘Rahim’dir. İnsanlar genellikle birbirini bağışlamaz ve ezmeye çalışırken, üstün güç sahibi Yüce Allah sonsuz merhamet sahibi ve bağışlayıcıdır.

"Allah Teâlâ [buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Daavât 98)

Allah, yapılanların karşılığı olarak vereceği cezayı erteler, insanlara bağışlanma dilemek ve tevbe etmek için süre verir. Rabbimiz rahmeti üzerine yazar;

 “Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

 



 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors