24 Ağustos 2016 Çarşamba günü Conrad Istanbul Bosphorus Hotel Balo Salonunda bir konferansa dinleyici olarak katıldım. Uluslararası üne sahip bilim insanlarının katılımlarıyla ‘Yaşamın ve Evrenin Kökeni’ başlıklı son derece etkileyici içeriğe sahip uluslararası bir konferanstı bu. Bilim dünyasının önde gelen isimlerinin yanı sıra profesörler, tıp doktorları, yurt içi ve yurt dışından akademisyenler, konsoloslar, sivil toplum kuruluşları başkanları, fikir önderleri, gazeteciler ve politikacıların da katılımda bulunduğu konferansta, 500’ü aşkın konuk bulunuyordu.

Konferans salonuna girmeden hemen önce günümüz canlılarıyla birebir aynı özelliklere sahip olduğu açıkça görülen, 100 milyonlarca yıllık canlı kalıntılarının yer aldığı etkileyici bir sergi oldukça dikkatimi çekti.

Konferansı bence çok önemli kılan bir nokta, 20. yy’ın büyük keşfi genetiğin yanısıra biyoloji, paleontoloji, fizik, kimya ve astrofizik bilim dallarının, ‘Yaşamın nasıl başladığı?’ sorusuna tek bir ağızdan ‘Yaratılış’ şeklinde cevap verdiklerinin, kanıtlarıyla ortaya konması oldu.

Teknik Bilim Araştırma Vakfı (TBAV)’ın öncülüğüyle başlatılmış bir sosyal sorumluluk projesi olan konferans, dallarında uzman ünlü bilim insanlarını bir araya getirmişti.

Konferansın önemli katılımcılarından biri olan biyokimya uzmanı Dr. Fazale Rana RTB (Reasons to Believe)’in Araştırma Bölümü Başkan Yardımcısı. Genetik, ve sentetik biyoloji alanında da çalışmalar yapan Dr. Rana’nın Yaratılışın bilimsel delilleri konusunda iki kitabı, hücre zarının yapısı konusunda doktora tezi, belgeseli, podcast’i, Biochemistry, Applied Spectroscopy, FEBS Letters, Journal of Microbiological Methods ve Journal of Chemical Education gibi hakemli bilimsel dergilerde yayınlanarak geniş okuyucu kitlelerine ulaşmış birçok makalesi bulunan Rana, çeşitli televizyon ve radyo röportajlarının yanı sıra dünyanın çeşitli yerlerinde 500’den fazla üniversite, konferans ve kilisede konuşmacı olarak katılmış.

West Virginia Eyalet Koleji ve Ohio Üniversitesi’nden kimya dalında doktora derecesi alan Dr. Fazale Rana iki kez Donald Clippinger Araştırma Ödülüne layık görülmüş. Biyokimya dalında öğrenim görürken evrim senaryolarının hayatın başlangıcını açıklayamayacağını ve hayatın bir Yaratıcı tarafından var edilmiş olması gerektiğini anlayan ve kariyerini bu büyük gerçeği insanlara anlatmaya vakfetmiş olan Dr. Fazale Rana konferansta özetle şunları söyledi;

“Biyokimyayı inceledikçe Allah’ın var olması gerektiğine inandım. İhtisas eğitiminin başlıca hedeflerinden biri öğrenciye bilimsel deliller aracılığıyla bağımsız düşünmeyi ve uzmanlar ne derse desin, sadece delillere dayanarak sonuçlara varmayı öğretmesidir. Ben de, bağımsız düşünmeyi öğrenmeye başlamışken lisans eğitimim esnasında sormadığım bazı soruları sormaya başlamıştım. Bu sorulardan biri hayatın kökenine dairdi. Biyokimyasal sistemlerdeki mükemmel tasarım, karmaşıklık ve ustalık beni bu soruyu sormaya itmişti. Şunu öğrenmek istiyordum: Bilim camiası böylesine olağanüstü biyokimyasal sistemleri tamamen mekanik süreçlerle nasıl olup da açıklayabiliyordu?.. 30 sene önce mevcut olan çeşitli açıklamalar beni şaşkınlık içinde bırakmıştı. Bilim camiasının getirdiği açıklamalar acınacak derecede yetersizdi. Sadece kimyasal ve fiziksel süreçlerin hayatın kökenini açıklayamayacağına inanmıştım artık. Bu farkındalığım, tasarım ve biyokimyasal sistemlerdeki olağanüstülük ile bir araya gelince, sadece entelektüel sebeplerden dolayı bir Yaratıcı olması gerektiği ve bu Yaratıcı’nın evreni yoktan yarattığı sonucuna vardım.”

 “Yaşamın ve Evrenin Kökeni Uluslararası Konferansı”’na katılan bir diğer isim, moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi alanında doktora derecesi bulunan Dr. Anjeanette "AJ" Roberts. Dr. Roberts 1997-2001 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde viral patojenler ve aşılama üzerine çalışmalar yürütmüş çok değerli bir bilim insanı. 2005 yılında bulaşıcı hastalıklar konusundaki araştırmaları dolayısıyla NIH Liyakat Ödülüne layık görülen, 2006-2013 yılları arasında Virginia Üniversitesi mikrobiyoloji fakültesinde yardımcı profesör olarak çalışmış. Bu üniversitede Mikrobiyoloji, İmünoloji, ve Bulaşıcı Hastalıklar Programının başkanlığını yapmış. Ardından da 2015’e kadar Yale, Rivendell Enstitüsü’nde misafir araştırmacı olarak faaliyetlerine devam etmiş. Halen bilim ve dinin uyumu, biyokimyasal seviyede yaratılışın delilleri gibi konularda önemli çalışmalar yürüten Dr. Anjeanette "AJ" Roberts’ın konuşmasından bir bölüm ise şöyle;

“Yaşamın kökenini, natüralist yollarla açıklama çabasında üçüncü engel bilgi ile ilgilidir. Bu sorun, çoğunlukla DNA’daki bilgi ile ilgili olarak anlaşılır. DNA, hücre içindeki koddur, gen ifadesi ve regülasyonu için ve RNA üzerinden de protein sentezi için gereklidir. Bu bilginin kaynağı, natüralist mekanizmalar ile açıklanmamaktadır. Birçok kişi bu bilginin tasarlanmış olduğunu ve Allah’ın yaratmasının örneği olduğunu konusunda hemfikirdir. Yine birçok kişi, DNA’daki bilginin yaşamın kaynağı için en hayati bilgi olduğunu söyleyecektir.”

Bir diğer konuşmacı, bilim ve dinin uyumu, kara enerji, kara madde, exo-gezegenler ve çoklu evren teorileri konusunda dünyanın çeşitli yerlerindeki üniversitelerde ve kiliselerde konuşmalar yapmış olan astrofizikçi Jeff Zweerink idi.

RTB’e katılmadan once STACEE ve VERITAS gamma-ray teleskopları üzerinde çalışmış ve Solar Two Projesi ve Whipple Collaboration araştırmalarında görev almış.  Halen Kaliforniya Üniversitesi (UCLA)’da görevine devam eden Zweerink, kara maddenin tespiti konusunda çalışmalar yapmış. 30’dan fazla makalesi Astrophysical Journal, Astroparticle Physics, ve Astrobiology gibi birçok hakemli bilimsel dergide yayınlanan Dr. Zweerink şunları ifade etti;

“Bazı bilim adamları bilimin Allah’ın yaratmasına karşı olduğunu ve ateizmi desteklediğini söylüyorlar. Oysa ki, en son bilimsel bulgular yakından incelendiğinde bu bulguların Allah’ın varlığını güçlü bir şekilde kanıtladığı anlaşılıyor. Tevrat ve peygamberler evrenin bir başı olduğunu, evrenin sabit fizik kanunlarıyla yönetildiğini ve zaman içinde Allah tarafından genişletildiğini söylüyor. Genişlemeci Big Bang kozmolojisi bu tanıma uyan bir evrende yaşadığımızı söylüyor. Eğer evrenimiz çoklu-evren yapısında bir evrense bile bu gerçek değişmiyor. Evrenimizde yaşamın var olabilmesi için muhteşem bir düzen, mimari ve hassas dengeler var. Sadece teistik bir dünya görüşü, bilim için gereken tüm felsefi zemini sunabiliyor. Dolayısıyla bilimsel deliller Allah inancının akılcılığını ortaya koymakla kalmıyor. Allah’ın varlığı evren hakkındaki en akılcı bilimsel görüşü benimsememizi sağlıyor.”

Konferansta ayrıca İnsanın Gerçek Kökeni,  Neden “Allah Var” Diyorum, Detaylı Evrim İncelemesi ve Eleştirisi, Evrenin Başlangıcı ve Yaratılışı, Canlılık Tarihinin Net Kanıtı Fosiller gibi önemli konular üzerine bilgiler sunuldu. Not aldıklarımı kısaca paylaşmak istiyorum.

Fosil kayıtları bize dünya üzerindeki ilk hücrenin 3.8 milyar yıl önce tam bir hücre olarak bir anda ortaya çıktığını, herhangi bir evrimsel süreç geçirmediğini gösteriyor. Avustralya’da bulunan siyanobakteri fosilinin tüm organelleri ve DNA’sı mevcuttu ve fotosentez yapabilir durumdaydı. Diğer bir deyişle, bu keşif, hayatın başlangıcı ile ilgili tüm evrimci senaryoları ortadan kaldırdı.

Hayat, hayattan gelir. Buna biyogenez adı verilir. Her bir canlı hücre başka bir hücre tarafından meydana getirilir. Bu bağlamda, yeryüzündeki ilk hayat bir diğer hayattan kaynaklanmış olmak zorundadır. Bu, hayatın (canlılığın) yalnızca Allah’ın dilemesiyle başlayabileceği, sürebileceği ve sone erebileceği anlamında gelen Allah’ın Hayy (hayatın sahibi) isminin bir tecellisidir.

Konferansta ayrıca Sosyal Darwinizm’in insanlığa getirdiği belalara da değinildi. Sosyal Darwinizm’le birlikte hayatın sözde bir "mücadele alanı" olduğu yalanının ortaya atıldığına, bunun sonucunda da insanın hayat mücadelesini kazanmak ve “bu vahşi ortamda ‘ayakta kalmak’ için çatışarak yaşaması gerektiği” gibi son derece çarpık bir dünya görüşü yaygınlaştığına dikkat çekildi.

Ki bu görüşün insanlığa felaket getiren yeni yaşam biçimleri ortaya çıkardığı, böylelikle Darwinizm’in, komünizm veya faşizm gibi totaliter ve kanlı ideolojilerin, sosyal adaleti göz ardı eden vahşi kapitalizmin, ırkçılığın, etnik çatışmaların, ahlaki dejenerasyonun ve daha pek çok benzer "bela"nın kaynağı olduğu çok açık.

Konferansta ayrıca dünyadaki kısır şiddet döngüsünün sona ermesi, insanlığın barışa, huzura ve mutluluğa, sevgi ve saygı dolu bir dünyaya yönelmesi için çözümler dile getirildi. Sosyal Darwinizm’in temeli olan materyalist dünya görüşünün fikren yenilgiye uğratılması, bunun için materyalizmin dayanak noktası olan Darwinizm'in bilimsel olarak çöktüğünün anlatılması ve Darwinizm'in yalanlarının uygulamaya konulması durumunda ne büyük belâlara sebep olacağının ortaya konulmasının önemine vurgu yapıldı.

Konferans, katılımcıların arasındaki işbirliğinin devam etmesi ve insanlığa katkı sağlayacak şekilde bilimsel anlayışın gelişmesine fayda sağlaması temennileri ve dostluk mesajları ile sona erdi… Teşekkür ediyor, bu değerli çalışmanın devamını bekliyorum.

İnsanat Bahçeleri

30 May 2016 In: Bilim, Darwinizm, Evrim ve Yaratılış, Toplum

 

Charles Darwin’in, ‘İnsanın Türeyişi’ adlı kitabında, insanın maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini iddia etmesiyle, bu senaryoyu destekleyecek fosil arayışı başladı. Ancak bazı evrimciler ‘yarı maymun-yarı insan’ canlıların sadece fosil kayıtlarında değil, dünyanın farklı bölgelerinde canlı olarak da bulunabileceğini zannediyorlardı. Bu ‘canlı ara geçiş formu’ arayışları ise birçok vahşete neden oldu.

Darwinizm’in kirli tarihindeki en vahşet dolu olaylardan biri ‘insanat bahçeleri’dir. 1800’lerin sonları ve 1900’ların başlarında Avrupa’da Afrikalı, Kızılderili, Aborjin gibi topluluklardan tutsak edilen insanlar ‘insanat bahçesi’ adı verilen yerlerde birer hayvan gibi sergileniyor, Avrupalılar tarafından seyrediliyordu.

En çok ilgiyi Afrikalılar çekiyordu. Öyle ki 1889’da Paris’de yarı çıplak şekilde sergilenen çoğunluğu Afrikalı 400 tutsağı, 18 milyon insan ziyaret etmişti. Kısa süre sonra Kuzey Amerika da Avrupa gibi bu kervana katıldı. İnsanlık ayıbı burada da devam ediyordu.

Tüm bu tutsaklar arasında belki de en çok aşağılanıp rencide edilen Ota Benga adlı bir Afrikalıydı. Ota Benga, 1904 yılında, Samuel Verner adlı evrimci bir araştırmacı tarafından Kongo'da yakalandı. Adı, kendi dilinde "dost" anlamına gelen yerli, evli ve iki çocuk babasıydı. Bir hayvan gibi zincirlendi, kafese konarak Amerika'ya götürüldü. Buradaki evrimci bilim adamları, St. Louis Dünya Fuarı'nda onu çeşitli maymun türleriyle birlikte kafese koyarak "insana en yakın ara geçiş formu" olarak teşhir ettiler. (1)

Ziyaretçiler, Afrika'nın saf yamyamlarından biri diye lanse edilen Ota Benga'nın kendisini görmek için 25 sent, ekstradan bir de dişlerini görmek için fazladan 5 sent ödüyorlardı. Ota Benga, burada maymunları kucaklayıp oynamaya ve orangutanlarla güreşmeye zorlanıyordu.

İki yıl sonra ise New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne götürüldü ve birkaç şempanze, Dinah adlı bir goril ve Dohung adındaki bir orangutanla birlikte ‘insanın eski ataları’ adı altında sergilendi. Hayvanat bahçesinin evrimci müdürü Dr. William T. Hornaday, bu özel ‘ara geçiş formu’na sahip olmanın kendisine verdiği gurur hakkında uzun konuşmalar yaptı, ziyaretçiler de kafesteki Ota Benga'ya sıradan bir hayvan gibi davrandılar. Ota Benga, sonunda yaşadığı uygulamaya dayanamayarak intihar etti. (2)

Bu konuyu araştırırken evrimci bir sitede de insanat bahçelerinden söz eden bir yazıya rastladım. Yazıda, yaşanan vahşet evrim tarihinin dışında tutulmaya çalışılıyor, “tekil bir hikayeyi bilime saldırı aracı olarak kullanmak kabul edilemez” deniyordu.

İşte yine Darwinist demagoji! ‘Saldırı’ bilime değil, evrim teorisinedir. Evrim bilim değildir; evrim materyalizm adına ve bilime rağmen körü körüne savunulan bir teoridir.

İlk insanat bahçelerine evrim teorisi'nden çok önce de rastlandığı, sonrasında ise dönemin bazı ‘efendileri’nin, tam da işlerine yarayan bir bilim teorisinin doğmasını memnuniyetle karşılayarak kullanmaktan çekinmedikleri ancak bu kullanımların evrimle bir ilgisi bulunmadığı ve tüm bunların evrim teorisinin içeriğiyle ilgili yargılara varmak konusunda yol gösterici olamayacağı iddia ediliyordu.

Evrimciler büyük bir çaba ile Darwin'in adının ırkçılıkla birlikte anılmasını engellemeye çalışsalar da 1800'lerin ortalarında evrim teorisiyle birlikte ortaya atılan ırkçılık tohumları, 1900'lerin ortalarına doğru asıl sonuçlarını vermeye başlar.

Darwin, bazı ırkları gorillerle bir tutar, "medeni insan ırkları"nın "vahşi ırkları" yok edeceklerini, onları yeryüzünden tamamen sileceklerini iddia eder. Darwin'in felaket dolu "öngörüleri" gerçekleşmiş, evrim teorisini kendilerine sözde bilimsel bir destek olarak gören ırkçılar, 20. yüzyılda büyük katliamlar yapmışlardır.

Irkçılık tohumları en şiddetli olarak Almanya'da Nasyonal Sosyalizm ile birlikte kendini gösterir. Darwin'in çağdaşı ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olan Friedrich Nietzsche, Almanya'da "süper insan" ve “efendi ırk” gibi asılsız kavramları popüler hale getirir. Nazizm ise kaçınılmaz bir sondur.

Darwin, Türlerin Kökeni'nden önce yayınlanan The Voyage of the Beagle adlı kitabında, yaptığı gemi yolculuğu sırasında karşılaştığı Tierra del Fuego yerlilerinden, az gelişmiş, geri kalmış insan ırkları olarak söz eder ve “Bir vahşi ile medeni insan arasındaki farklılığın bu denli büyük olacağına inanmazdım. Fark, vahşi bir hayvanla evcil bir hayvan arasındaki farktan çok daha büyük. Eminim ki tüm dünya aransa, daha aşağı seviyede bir insan bulunamazdı” der. (3)

Kendince "barbar" olarak nitelendirdiği Patagonia yerlilerini ise “Belki de hiçbir şey, insanda bir barbarı kendi ininde görmek kadar büyük şaşkınlık uyandıramaz – bu insanın en aşağı ve en vahşi halidir” sözleriyle tarif eder.

Darwin, bazı insan ırklarını olabildiğince aşağılarken, maymunları ‘temiz kalpli hayvanlar’ ifadesiyle insanlaştırır. Darwin'in ırkçılığının göstergeleri sadece bunlar da değildir; "aşağı" ırkların yok edilmeleri gerektiğini, bunun doğal seleksiyonun bir sonucu olduğunu ve medeniyetin ilerleyişine büyük katkı sağladığını açıkça savunur.

Darwin, kendi sapkın düşüncelerine göre "aşağı ırk" olarak gördüğü milletlerin yok edilmesini öngörerek, hem evrim teorisinin ırkçılığa verdiği desteği gösteriyor, hem de 20. yüzyılda meydana gelecek olan ırk savaşlarının, katliamların ve soykırımların sözde bilimsel temelini oluşturuyordu.

Darwinizm hayatın acı bir ‘gerçeği’dir. Dünyaya vahşi komünizmi, vahşi faşizmi getirip dünyayı mahvetmiş, insanlardan sevgiyi, şefkat ve merhameti almış Deccalî bir ‘gerçek’…

 

Dipnotlar:

 (1)   http://evrimteorisi.info

(2)   Philips Verner Bradford, Harvey Blume, Ota Benga: The Pygmy in The Zoo, New York: Delta Books, 1992

(3)   Sosyal Silah Darwinizm (Harun Yahya)

 Birkaç gün önce TV’de İran yapımı bir film izledim; ‘Soraya’yı Taşlamak’. Zina ile suçlanan bir kadının, zalimce taşlanarak öldürülmesini konu alıyordu.

Film gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak çekilmiş ancak tamamıyla gerçek olduğuna inanmak istemiyorum zira hem İslam adına, hem insanlık adına ürpertici bir filmdi. Ruhum daralarak sonuna kadar izlemeyi başardım. Bağnazlığın ne denli karanlık ve korkunç bir sistem olduğuna şahit oldum. Bağnaz insanların ne denli Allah korkusundan uzak olabildiğine, korkusuzca Allah adına hüküm verebildiklerine, ruhlarındaki karanlığın nasıl dehşet verici boyutlara ulaşabildiğine şahit oldum. Bu zihniyetin en başta İslam’a ne denli zarar verebileceğine şahit oldum.

Film, Süreyya adında dört çocuklu, kendi halinde bir kadının hayatını ve zina iftirasıyla taşlanarak öldürülmesini konu alıyordu. Aldatılan ve kocası tarafından terk edilen kadın, çocuklarını geçindirebilmek için bir evde çalışmaya başlıyor ancak boşanmak isteyen kocası tarafından, o evde yaşayan bir adamla ilişkide bulunduğu iddiasıyla yargılanıyor ve taşlanarak öldürülmesine karar veriliyordu.

Yargılanıyor dedim ancak ne Kur’an’ın emrettiği gibi dört şahit, ne savunma, ne de yemin yoktu. Sadece kendisiyle ilişkide bulunduğu iddia edilen adamın yalan ifadesi üzerine alınıyordu bu karar. Dahası Süreyya’ya başlangıçta ‘muta nikahı’ teklif eden Molla, ‘şimdi kalemini kırarken’ bu kararın Kur’an’ın verdiği ceza olduğu söylüyor, böylece Kur’an’a ve Allah’a iftira atıyordu.

İftiranın boyutu öylesine tüyler ürperticiydi ki, İslam’a göre zina ile suçlayan erkekse, kadının suçsuzluğunu ispatlaması, suçlayan kadınsa kocasının suçlu olduğunu ispatlaması gerektiği iddia ediliyordu. Ne adaletsiz, ne insanlık dışı!

Taşlanma sahneleri ise dehşet vericiydi. Allah rızası için bunu yapmaları gerektiği söylenerek, kadının kendi babasının hatta erkek çocuklarının bile eline taş tutuşturuluyor, kadın taşlanıyor, halk da bunu izliyordu.

Cinsellik iftirası, Kur’an ayetlerinin de haber verdiği gibi büyük bir zulümdür. Masum insanların zina ile suçlanmaları tarih boyunca yaşanan bir durumdur. Kaldı ki zina en zor kanıtlanan suçtur. Çünkü Kur’an’a göre kadın ve erkeğin ilişki anını dört şahit görmüş olmalıdır.

Zinaya dört tane açık şahit istenmesi, kadın ve erkek, tüm insanlar için müthiş bir hayat garantisidir. Şahitleri getiremeyen, hiçbir şekilde kişinin aleyhinde suçlamada bulunamaz. Şahidi olmadığı halde suçlamada bulunan kişiler Kur’an’ın ifadesiyle, "Allah Katında yalancıların ta kendileridir”. Artık bu kişilere inanılmaz, şahitlikleri kabul edilmez. 

 Toplumumuzda kadın ve erkeğin zinasına farklı bakılır. Toplum erkeğin elinin kiri olarak görürken, Kur’an’ın kadın ve erkeğe öngördüğü ceza aynıdır. Nur Suresi’nde zinanın cezası çok açıktır: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." (Nûr Suresi, 2)

Kur’an’da, eşlerine zina suçu atan ve kendileri dışında şahitleri bulunmayanların durumuna bir bakalım;

Kendi eşlerine (zina suçu) atan ve kendileri dışında şahidleri bulunmayanlar ise, onlardan da her birinin şahidliği, Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmektir. Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir. Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahidlik etmesi kendisinden cezayı uzaklaştırır. Beşinci (yemini) ise, eğer o (kocası) doğru söylüyor ise, Allah'ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dır. (Nur Suresi, 6- 7- 8- 9)

Dört şahit getiremeyen koca, her bir şahit yerine kendisi Allah adına dört kez yemin eder ve kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Ancak beşinci kez bir yemin daha eder. Ve bu yeminle, eğer yalan söyleyenlerdense, Allah’ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olmasını kabul eder.

Sıra suçlanan kadındadır. Kadın da dört kere Allah adına yemin ederek, kocasının hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şahitlik eder. Kadının bu yeminleri cezayı kendisinden uzaklaştırır. Ancak onun da beşinci yemini olmalıdır. Eğer kocası doğru söylüyor ise, Allah’ın gazabının muhakkak kendisi üzerinde olmasını kabul eder.

Yeminler aynıdır ancak Allah sonsuz adildir ve suçlayan erkeğin değil, suçlanan kadının ettiği yemin geçerlidir.

Zina, fuhuş ya da bir başka günah; tevbe kapısı insan için -ölüm anı hariç-her zaman açıktır. Bağışlanma dileyen, tevbe edip ıslah olanlar artık cezalandırılmazlar. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.

Son olarak; Kur’an’da recm cezası yoktur. (Bu konuya ileriki günlerde yazacağım bir yazıda değineceğim.)

“Olmayın riyakârlık edenlerden,

Bir yanda yüksek sesle Kur’an’ı dillendirirken,

Öte yanda ahlâksızlığını sakladığını zannedenlerden.” (Hafız Şirazî)

 

 

 

Allah Evrimle Yaratmaz

14 Apr 2016 In: Darwinizm, Evrim ve Yaratılış

 Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. [Bakara Suresi, 117]

 

Allah sonsuz güç ve akıl sahibidir. Zamanın, mekânın ve sebeplerin yaratıcısıdır; zamandan, mekândan ve sebeplerden münezzehtir. Yaratmasının aşamalı ya da aniden olması elbette O'nun takdirindedir. Bizler yaratışının nasıl gerçekleştiğini O'nun mesajı olan Kur'an'dan ve tüm evrende sergilediği bilimsel kanıtlardan anlayabiliriz. Ancak her iki kaynakta da 'evrimle yaratma' olgusuna dair hiçbir işaret yoktur.  Kur'an'daki "Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır." (Nuh Suresi, 13-14)  ayetinde geçen "tavır tavır" kelimesini evrimsel yaratılışı savunanlar, "evrim merhalelerinden geçirerek" şeklinde çevirirler. Oysa ayetteki "etvaren" kelimesinin "evrim merhaleleri" şeklinde çevrilmesi bu kimselerin kişisel yorumlarıdır ve İslam alimleri tarafından da kabul görmez. Başta Elmalılı olmak üzere birçok alim, bu ayette geçen aşamaların, insanın sperm olarak ulaştığı anne rahminde, önce embriyo, ardından bir et parçası, sonra kemik ve et halinde gelişip, sonunda da bir insan olarak dünyaya gelişini ifade ettiğini söyler.

[http://www.kuranikerim.com/telmalili/nuh.htm]

 

Ayrıca bazı yorumcular, Kur'an ayetlerindeki "canlıların sudan yaratılması" ifadelerinin evrime işaret ettiğini iddia ederler. Bu ayetlerde canlılığın temel malzemesinin su olduğu haber verilir. Bu gerçeği modern biyoloji de ortaya koymuştur. Ancak bunun da evrimle uzaktan yakından alakası yoktur.

 

Kur'an insana, canlılığa, evrene ve yaratılışlarına dair pek çok ayet içerir.  Bu ayetlerin hiçbirinde canlıların birbirlerinden türeyerek oluştuğuna işaret eden bir bilgi bulunmaz. Tam aksine canlılığın ve evrenin Allah'ın "Ol!" emriyle yoktan var edildiği haber verilir.

 

Bilimsel çalışmalar sonucunda elde edilen bulgular da bu olgunun söz konusu olmadığını kanıtlar. Yapılan kazılar sonucu elde edilen fosiller ve fosil kayıtları, farklı canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız olarak, özgün yapılarıyla ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Yaratılış, her canlı grubu için ayrı ayrı gerçekleşmiştir.

 

İddia edildiği gibi "evrim süreciyle yaratılış" var olsaydı, bunun kanıtlarının mutlaka bulunması gerekirdi. Allah, her şeyi, bir düzene göre kanunlar ve sebep sonuç ilişkisi içerisinde yaratmıştır. Kur'an'da, gemileri yüzdürenin, kuşları gökyüzünde tutanın Allah olduğu haber verilir. Ancak insanın aklının ihtiyarının kalkmaması için Allah belli kanunları da yaratmıştır. Gemilerin suda batmamasını suyun kaldırma kuvvetiyle, kuşların havada kalmasını da aerodinamik kanunlarla açıklarız.

 

O halde aşamalı bir evrim sürecini açıklayabilmek için de bazı kanunlar ve genetik bilginin gelişmesini sağlayan bazı sistemler olmalıdır. Fosil kayıtlarının yanı sıra, laboratuvar çalışmalarında da bir canlı türünün diğer bir canlı türüne dönüşebileceğinin kanıtları bulunmalıdır. Deneyler sonucunda, canlıya yarar sağlayan enzim ve hormon gibi moleküllerin üretilmesini sağlayacak genetik bilginin, o canlının genetik yapısına eklenmesi mümkün olabilmelidir. [http://www.evrimteorisi.info/]

 

Yine laboratuvar çalışmalarında mutasyondan yarar gören canlılara rastlanmalıdır. Dahası bu mutasyonların sonraki nesillere aktarılıp, o türe yeni bir özellik kazandırdığı görülebilmelidir.                    

Ayrıca -ki en önemlisi diyebiliriz- geçmişte yaşamış ve ara geçiş formu denebilecek canlıların milyarlarca fosili bulunmalıdır. Hatta bugün bile, evrildiği canlının özelliklerinin bir kısmını taşıyan,  oluşumlarını tamamlamamış çok fazla sayıda ara geçiş canlıları görülmelidir.

 

Bu saydıklarımın hiçbiri gerçekleşmemiştir. Bir türün mutasyon gibi değişikliklerle diğer bir türe dönüştüğünü gösteren tek bir kanıt yoktur. Bilimsel tüm bulgular, canlı türlerinin ataları olmadan ve aniden ortaya çıktıklarını gösterir. Tüm bu gerçekler, hem canlılığın rastlantılar sonucu ortaya çıktığını ileri süren evrim teorisini, hem de Allah tarafından yaratılıp, ardından aşamalı bir evrim sürecinin gerçekleştiğini tamamen geçersiz kılar.

 

Allah canlıları, yalnızca bir "Ol!" buyruğuyla yaratmıştır. Canlıların yeryüzünde aniden ortaya çıktıklarını kanıtlayan çağdaş bilim de bu gerçeği destekler.

 

"Allah canlıları evrim yoluyla yaratmış olabilir" görüşü, gerçekte Darwinizm ile Yaratılış arasında bir "uzlaşma" arama çabasıdır. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bu görüşte olan kişiler, Darwinizm'in ana mantığını ve hangi felsefe için savunulduğunu gözden kaçırmaktadırlar. Darwinizm, canlı türlerinin birbirine nasıl dönüştüğünün açıklaması değildir. Darwinizm, gerçekte, canlı türlerinin kökenini madde faktörüyle açıklayabilmek için verilen bir mücadeledir. Allah'ı ve yaratmasını inkâr edip, canlıların doğanın bir ürünü oldukları iddiasını 'bilim maskesi' altında insanlara kabul ettirme çabasıdır.

 

Allah’ın evrimle yarattığı iddiasında olanların Hz. Musa’nın asasının bir anda yılana dönüşmesini, Hz. İsa’nın üflediği çamurun uçan kuşa dönüşmesini, Hz. İbrahim’e insan suretinde gelen melekleri, cinleri, şeytanları, melekleri, cennet ve cehennemi evrimle açıklamaları mümkün değildir.

 

Evrim teorisi ile Allah inancı arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Bir uzlaşma bulma adına, Darwinizm'in bilimsel bir teori olduğu iddiasını onaylamak, büyük bir yanılgıdır. Artık ortaya çıkmıştır ki Darwinizm, materyalizm ve ateizmin omurgasıdır ve ortak nokta bulma arayışı bu gerçeği asla değiştirmeyecektir.

 

Evrim teorisi yıllarca önemli görülmedi, hatta bazı Müslümanlarca bilim öğrenmenin insanı dinden çıkaracağına inanıldı. Evrimcilerin ileri sürdükleri iddialara Müslümanlar yıllar boyu "evrim yok, Allah yarattı" diyerek cevap verdiler. Çünkü evrimin iddialarını çökertecek bilgiye sahip değillerdi ve bu nedenle yaratılışın delillerini gösteremediler.

 

Bugün ise artık insanlar, evrimin dayanaksız, delilsiz ve putperest bir ‘din’ olduğu gerçeğini gördüler. Anti Darwinist propaganda -Allah'ın dilemesiyle-bunda çok önemli oldu. Ki bu bilimsel fikir mücadelesinin mimarı, evrim teorisinin büyük yalanlarını, bilime dayanarak değil bilime ‘rağmen’ ve yalnızca ideolojik amaçla savunulduğunu, Deccaliyetin en büyük aldatmacası olduğunu bilim yoluyla deşifre eden 80 dile çevrilmiş Harun Yahya külliyatıdır. Darwinizm ile bilimsel mücadele etmekten kaçınmak ya da ‘İslami evrim’ gibi hayali senaryolar üretmek yerine, Müslümanların bilgiyle donanmaları ve bu büyük fikir mücadelesine destek olmaları gereklidir.

 

 

 

 

 

Armagedon

16 Dec 2015 In: İttihad-ı İslam, Peygamberler, Yaşam

 

Amik ovasında çok büyük olayların yaşanacağı, Peygamber(asm)’ın hadislerinde haber verilen bir bilgi. Sıcaklık bugün o yönde oldukça artmış durumda. Hadislerin ışığında, o bölgede çok büyük olayların olacağı kuvvetle muhtemel. Peygamberimiz(asm) Ahir Zaman’a dair her ne ihbar ettiyse, tahakkuk ettiğine şahit olduk. Peygamberimizin hadisleri ve değerli birçok İslam âliminin günümüze kadar ulaşmış eserleri, Ahir Zaman’da yaşanacak önemli olayları haber verirken, büyük müjdelerin coşkusunu da bugüne taşıyor. Gerçekleşen ve şahit olunan her olay inananlarca heyecanla izleniyor.

Hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz (asm), Melhame-i Uzma denilen ya da günümüzde Armagedon olarak bilinen kıyamet öncesi büyük savaşla ilgili mucizevî bir haber veriyor. Bu hadis, Muhammed İsa Davud tarafından 1997 yılında Mısır’ da yayınlanan El Mehdiyyül Muntazır Alelebvab adlı eserde yer alıyor. Emin Muhammed Cemalüddin ise Hermeciddün adlı eserinin 20 ve 21’ inci sayfalarında bu hadisi naklediyor.

Birçok hadis gösteriyor ki, Resulullah(asm), gelecekteki olayları –Allah’ın dilemesiyle-görüp ümmetine haber veriyor. Bu hadisleri nakleden sahabelerden biri olan Ebu Hureyre (ra)’dan;

“Hicretten 1400 sene sonraki akidlerden iki veya üç akid say. O vakit Mehdi Emin çıkar ve bütün dünya ile harb eder. Dalalete düşenler ve Allah’ ın gadabına uğramış olanlar ve münafıklar, İsra ve Mi’raç beldesi olan Kudüs’ teki “Meciddun Dağları”nda onun için toplanırlar. Bütün dünyanın ve bütün hilelerin melikesi de Mehdi’ye karşı ki onun ismi zaniyedir. Bu melike o gün dünyayı dalalet ve küfre sevk eder. Yahudiler de o gün dünyaca en yüksek makamdadırlar. Bütün Kudüs’ e, mukaddes beldeye hâkimdirler. Bütün dünya denizden ve havadan Mehdi’nin üzerine hücum eder. Ancak çok soğuk ve çok sıcak beldeler müstesna. Mehdi bakar ki bütün dünya çirkin hile ve planlarla aleyhinde ittifak ettiklerini görür. Fakat bilir ki Allah daha şiddetli mekr sahibidir ki, onların bütün hilelerini akim bırakır. Ve bütün kâinat onun mülküdür ve ona dönecektir ve merci yalnız odur. Ve bütün dünya aslı ve feriyle onun bir hilkat şeceresidir. İşte bu kudrete malik olan Cenab-ı Hak, Mehdi’ ye nusret için en şiddetli bir darbe ile onları vurur ve karayı, denizi ve semayı onlar üzerine yandırır. Ve Sema da onların üstüne şiddetli yağmurunu yağdırır. O gün bütün ehl-i arz küffara lanet eder. Allah da bütün küfrün zevalini irade eder.”

Peygamberimiz(asm)’ın 1400 yıl önce Hatay (Amik Ovası)’da Rusya ile savaş olacağı ve ardından Hz. Mehdi(as)’ın çıkacağına dair haberi, Celaleddın Suyuti'nin tasnifinden hadisler, Ahir Zaman Mehdisinin Alâmetleri, Syf; 72-73’de de şöyle bildiriliyor;

Hatip, Müttefek ve Müttefek'inde Ebu Hureyre'den tahric etti. Resulullah (asm) buyurdu : “Beni asfar (RUSLAR) benim soyumdan ve ismi ismime uygun bir vali (Mehdi)’ ye gadr ettikten sonra Amak Ovası (Amik Ovası) denilen yerde sizinle savaşacaklardır. Burada Müslümanların üçte biri kadarı öldürülür, sonra diğer birgün yine üçte biri kadarı öldürülür. Son seferde ise savaş Beni Asfar (Ruslar) aleyhine döner. Müslümanlar böylece savaşa devam eder ve Konstantiniyye (İstanbul)’yi manen feth eder ve oradaki malları taksim ederler. Tam bu sırada ise "Deccal sizin evinize girmiş ve çocuklarınızı esir almıştır" şeklinde bir ses duyulacaktır.”

Bu savaş, hadislerde olduğu gibi Tevrat ve İncil’de de Kıyamet Alameti olarak ve “Hermeciddun Harbi” ya da “Armageddon Harbi” olarak geçiyor. İslam'da Melhame-i Kübra olarak bilinen savaş ile Hristiyanlık ve Musevilik'te Armageddon olarak bilinen savaş terminolojide aynı şeyi ifade ediyor. Aralarındaki temel fark beklenen, bu savaşın genel içeriği ile ilgili üç farklı dinin yaklaşımı.

İncil´e göre Armageddon Savaşı, insanlık tarihinin son savaşı. Bu savaşta iyiler ve kötüler son kez karşı karşıya gelecekler ve kötülükler sona erecek;

“Ve altıncı melek kendi tasını büyük Fırat Irmağı üzerine boşalttığında onun suyu çekildi. Tâ ki şarktan olan meliklerin yolu hazırlana. Ve ejderin ağzından ve canavarın ağzından ve yalancı peygamberin ağzından, kurbağalar misüllü üç nâpâk ruhun çıktığını gördüm. Zira, bunlar alametler gösteren cin ruhları olup, zeminin ve bütün dünyanın meliklerini, her şeye kadir Allah'ın o büyük gününün muharebesine cem etmek için onların yanına giderler. [İşte hırsız gibi gelirim. Ne mübarektir uyanık durup çıplak gezmemesi ve ayıbı görünmemesi için kendi esvabını hıfz eden kimse]. Ve onları İbranice Armeciddun (Hermeciddun ve Armagedon) denilen mahalle cem ettiler”.

(Fırat’ın suyunun çekilmesi haberi de Peygamber(asm)’ın şu hadisi ile birebir örtüşüyor.

“Fırat nehrinin suyu çekilip, altından bir dağ meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu hazine üzerine kital vukua gelir, her yüzden doksan dokuzu ölür. (Kitale iştirak edenlerden) Her kişi yalnız ben halas-kurtulma-olacağım, diye ümitlenir.” (Riyazi's Salihin, 3/332)

Fırat bölgesinin kontrol altına alınması için de PKK'nın görevlendirildiği açık. Bunu, pislik kahpe kalleş terör örgütü elebaşı Öcalan da, “İslam’ın unutur, inkâr edilir kıldığı bu halk(Kürtler), tüm tarikatçı yapılanmalara karşı Armagedon’da ağırlıklı olarak Hıristiyanların ve Musevilerin yanında yer alacaktır” ifadeleriyle açıkça dile getiriyor. Güneydoğu'da komünist bir harekete göz yumuluyor olmasının tek sebebi, Armagedon'a zemin hazırlamak.

Armagedon'u gerçekleştirebilmek için İslam Birliği'nin olmaması gerekiyor. Bunun için derin güçler Türkiye'yi de parçalamak, Güneydoğu'yu ayırmak istiyorlar. Oluk oluk Kürt kanı akmasını hedefliyorlar

… Savaşı zahirde elbette istemeyiz ama batında Allah’ın muradı nedir bilemeyiz, takdirine boyun eğeriz. Biliriz ki her şey Allah'ın kontrolündedir. Derin devletler de… Allah'ın kontrolü dışında kimse plan yapamaz.

Bizler Kur’an’a tabiyiz; ona uygun davranır, kaderi izleriz. Güç yetiremeyiz; işleri evirip çeviren Allah’tır. Attığı zaman o atar, öldürdüğü zaman o öldürür. Ancak her olayı hayır ve hikmetle yaratır.

Bugün İslam coğrafyasındaki olaylar endişe verici ve çok zorlu görünüyor olsa da-ki daha da artması muhtemel- yaşanan zulüm, kargaşa ve çekilen acılar, yaklaşan kutlu dönemin doğum sancıları. Yeryüzünde adalet, barış, huzur, sevgi, mutluluk, bolluk ve bereketin hâkim olacağı kutlu çağın... "Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış.” ‪Çünkü sevgi çağındayız.

Ülkeler parça parça olmak yerine birlik olsa insanlar huzur ve güvenlik içinde yaşar. Parçalanmak demek karmaşadır, savaştır; kan durmaz. Sürekli saldırı, sürekli düşmanlık sürekli kaos demektir. Ortadoğu’nun parçalanması, Ortadoğu’nun yok olması demektir. Suriye’nin, Irak’ın ve halkının huzurdan uzak yaşadığı tüm ülkelerin başına sevecen insanların geçmesi gerekli. En önemlisi İslam aleminin başına bu özellikte birinin geçmesi. O kişi İmam Mehdi(as)’dır. İslam ülkeleri buna yanaşmadığı sürece acı ve gözyaşı bitmez, oluk oluk kan akar. Sadece iki seçenek var önümüzde…

Allah, Sabur ismini tecelli ettiriyor. Ta ki Mehdi’sini kabul edinceye kadar.

"Nasıl helâk olur bir ümmet ki, evvelinde ben, sonunda Meryem oğlu İsa (AS) ve ortasında da ehl-i beytimden Mehdi (as) vardır." (Hz.İbn-i Abbas)

Kuşkusuz doğrusunu Rabbim bilir.

 

 

 

 

 

" … Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lânet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25)

 

Deccalî fitnenin tüm dünyayı kapsadığı günümüzde terör, anarşi, soykırım ve katliamlar yaşanıyor, birbirlerine düşman olan gruplar ülkeleri kana buluyor, masum insanlar, hatta çocuklar zalimce katlediliyorlar. Zulümlerin sebepleri farklı da olsa asıl sebep, insanların din ahlâkının kazandırdığı sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörü eksikliğiyle yaşıyor olmalarıdır. Allah korkusunu içinde taşımayan ve Allah’ın huzurunda sorgulanacağından gaflette olan, bu sebeple de kimseye hesap vermek zorunda olmadığını düşünen kişiler her türlü ahlâksızlığı, vicdansızlığı ve bozgunculuğu kolaylıkla yapabilirler.

İnsan, Allah’a yöneldikçe bozgunculuktan uzaklaşır. Kur’an ahlâkını gerçek anlamda yaşamaya çalışan insan şiddet, zulüm ve bozgun amaçlı eylemlerin içinde olmaktan sakınır. Dolayısıyla bozgunculuk, anarşi ve terörün çözümü din ahlâkının yaşanmasıdır.  

Kuşkusuz dün olduğu gibi bugün de tüm yaşananlar Allah’ın kaderidir. Ancak ümitsizliğe kapılmamalı. Allah, Ankara’da yaşanan faciada hayatını kaybedenleri rahmetiyle sarsın, yaralılara şifa versin.

 

Ancak faili/katili doğru yerde aramamız lazım. Katil, vazgeçemediği içgüdüsü terör olan pislik, kahpe, kalleşlerdir.

 

"Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir." (Lenin,Proletari, Nr. 5)

 

PKK yitirdiği gücünü yeniden kazanma çabasında. “Barış yanlısı değil, savaşçı olun” mesajı veriyor. Pislik, kahpe, kalleş, şerefsiz komünist terörün amacı insanları ajite ederek yıldırmak, panik oluşturmak ve ümitsizliğe sürüklemektir. Hedefi ise 'korku imparatorluğu'dur, barış değil. Onu da kanla yazar!

 

Kötülüğe, bozgunculuğa ve ateşe çağıran önderler olduğu gibi, insanları hidayete çağıran ve Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmaları için çaba içinde olan samimi insanlar da var. Vicdanlı, samimi inanan insanların birbirleriyle ortak hareket etmeleri, birbirlerine destek olmaları zorunlu. Aksi halde acı dinmeyecek, kan yerde kalacak, zulüm devam edecek... Oturduğu yerden "ah vah" ederek izlemek, tümüne ortak olmaktır.

 

"Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez." (Yunus Suresi, 81) ayetiyle de haber verildiği üzere bozguncular asla galip gelemeyecektir. Dolayısıyla yeryüzünde bozgunculuk yaparak başarı beklentisi içindeki kişiler, gerçekte büyük yanılgıdadırlar.

 

Küfrün önde gelenlerinin ellerindeki güç ve iktidar, tasarladıkları planlar, kurdukları tuzaklar, Allah dilemediği sürece ne kendilerine ne de diğer insanlara fayda ya da zarar veremez. Mülkün ve gücün gerçek sahibi, tek üstün ve güçlü olan Allah’tır. Bu gerçeğe iman eden samimi müminler, insanlık tarihi boyunca ne Firavun'a ne de bir başka kötülük önderine boyun eğmediler.

 

Allah, İslam'ı kansız hâkim edecek; kan isteyeni o kanda boğacak. Gözünü kan değil, aşk bürüyenler kazanacak.

 

"İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. (Mü'minun,10)

 

 

 

 

Toplumda, kendilerince birtakım hükümler, helaller, haramlar koyan ve böylece Allah’a şirk koşarak yaşayan müşrik bir kesim vardır. Bu insanlar, dini kendi istek, arzu ve çıkarlarına göre değiştirir, kendilerine göre yorumlarlar ve özünden saptırırlar. Kur’an hükümlerinde eklemeler, çıkarmalar ve değişiklikler yaparlar. Kurdukları, artık gerçek dinle ilgisi olmayan yeni batıl bir dindir. Kur’an’da, kendi sınırlarıyla kurdukları batıl dine tabi olan bu insanlardan çok fazla ayette söz edilir:

Hiç şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır.  (Mücadele Suresi,  20)

Din pırıl pırıl aydınlıktır, ışıktır, huzurdur, ferahlıktır. Kur’an bize aydınlığı, estetiği ve güzelliği anlatır.  Ama Kuran’ın nurundan yararlanamayan, karamsar, kâbus ruhlu bağnaz kişiler, kendi kafalarındaki ve ruhlarındaki karanlıkla, adeta dumanlı, sisli, kirli, puslu bir dünya meydana getirirler, ki o din değildir.

Allah'ın adı bu insanların kalbine girmemiştir, sadece dillerindedir. Müşrik, Allah'a doğrudan yönelemez, araya aracılar koyma ihtiyacı duyar. Araya koyduğu bu aracıların, kendisine Allah Katında yardımcı olacaklarını düşünür. Oysa bunlar onu Allah'tan daha çok uzaklaştırır, şirk koşmasına neden olur. Müşriklerin, Allah’ın huzurunda şefaatçi olacaklarını zannettikleri aracıları putlaştırdıkları, Kur’an'da şöyle haber verilir:

Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: "Bunlar Allah Katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki: "Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve Yücedir."  (Yunus Suresi, 18)

Müşrik Kur’an'ı bilmediği için, Kur’an ahlâkına da sahip değildir. Hareketleri ve konuşmaları da Kur’an dışıdır. Kur’an'dan uzak olduğundan, onun müminlere sunduğu bütün nimetlerden, bütün ilimlerden, bütün ahlâki güzelliklerden yoksundur.

Müşrikler mutsuz ve karamsar bir ruh haline sahiptirler. Şirk koştukları için sıkıntılar, belâlar, zorluklar peşlerini bırakmaz. Bu sıkıntılar, onların azap ve aşağılanmalarının dünyadaki başlangıcıdır. Ayrıca temizlik anlayışları da yoktur, pistirler.

Tüm bu özelliklerinden dolayı, din adına ortaya çıktıklarında, insanları din ahlâkından uzaklaştıran son derece itici bir görünüm sergilerler. Din ahlâkına hizmet ettiklerini, dinsizlikle mücadele ettiklerini zanneder, fakat dine çok fazla zarar verirler. Kur’an'ı yaşamayan, Allah'ı gerçek anlamda tanımayan bu cahil insanlar, imanı tanımamış olan kişileri Kur’an'dan uzak tutacak her türlü batıl inancı savunurlar. Ayetlerde de belirtildiği gibi, 'zan ve tahminle yalan söyleyen’ bu insanların ileri sürdükleri deliller de tamamen Kur’an dışıdır.

Müşriklerin ana konusu Allah’a karşı yalan uydurup, iftira atmadır. Kendi karanlık kafalarını beğenir, Peygamber(asm)’a, Allah’a karşı iftira düzerler.

Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken 'Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen... (En'am Suresi, 93)

İmanı ve dini henüz tanımamış insanlar, bu müşrik grubun İslam'ı temsil ettiğini düşündükleri ve onların sürdürdüğü yaşamı itici buldukları için, iman etmekten kaçınırlar. Oysa bu kesimin gerçek dini ve Kur’an ahlâkını yaşamadıkları çok açıktır. Kendi ruhlarındaki karanlığı anlatan kişilerin yaptıkları yorum, din değildir. Ruhu sevinç ve Allah aşkı içindeki insanların yaptığı yorum geçerli olandır. Vicdanıyla bakan biri, bu insanların Kuran'dan ve Kur’an ahlâkından haberi olmayan cahil insanlar olduklarını ve gerçek İslam'ı değil, uydurdukları sapkın bir dini benimsediklerini anlayabilir.

 Bağnaz müşrikler çok iyi demagoji yaparlar. Her dönemin bağnazları aynı özelliktedir, yalanları da aynıdır. İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylerler. Pistirler; yaptıkları pisliklere kendileri de şahit olacaklardır. Sahtekârlıklarını, iftiralarını Allah haber verecektir.

"Özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O'nun elçisi de. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilene döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir. Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz için Allah'a and içecekler. Artık siz onlara sırt çevirin. Onlar gerçekten pistirler. Kazanmakta olduklarının bir cezası olarak, barınma yerleri cehennemdir. (Tevbe Suresi, 94, 95)

 

İnsanlık son yıllarda inkâra teslim oldu ve şeytanî/deccalî sistem, insanlara çağdaşlık ve özgürlük söylemleriyle gerçekte ürkütücü bir dünya sundu. Çözüm farklı yerlerde aranıyor ancak bu belâyı kaldıracak olan yalnızca inançtır.

Yazılı ve görsel medya, bilinçli bir sistemle sorumsuz bir hayata özendiriyor. İnsanlar medyanın örnek gösterdiği marjinal kişileri kendilerine örnek alıyor, giyimlerini, yaşam felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit etmeye yönlendiriliyorlar. Adeta büyülenmiş gibi akıl kullanamıyor ve gerçeği göremiyorlar. 

Ayrıca materyalist güçlerin denetimindeki medya ve akademik kaynakların telkinleri öylesine etkili ki, yaratılış göz önünde apaçık bir gerçek olduğu ve bilimsel hiçbir değeri olmadığı açıkça kanıtlandığı halde evrim teorisi eleştirilemiyor, bir tabu gibi görülüyor.

İnsanlığı adetâ bir büyü gibi sarmış ve sadece Allah'ın varlığını ve yaratışını inkâr üzerine kurulmuş olan evrim teorisi, Rabbine karşı sorumlu olduğunu insana unutturmak ister. Tesadüflerin eseri olan bir çeşit hayvan olduğunu telkin eder, ‘orman kanunları’na göre yaşamaya ve insanları kıyasıya bir menfaat mücadelesi sürdürmeye yönlendirir.

Basit beklenti ve çıkarlar için her türlü acımasızlığı, haksızlığı ve adaletsizliği yapmayı mâzur gösteren bu ahlâk sonucu, toplumda şiddet, hırsızlık, yolsuzluk gibi suçlar giderek artıyor.

Okullarda ders kitaplarında evrim bilime ‘rağmen’ anlatılmaya devam ediliyor. Evrimi savunmak adına 30-40 yıl önce bilimsel literatürden çıkarılmış olan 19. Yüzyılın dogmatik iddiaları çocuklara ve gençlere bilim gibi anlatılıyor.

Yaratılış konusuna ise birçok ders kitabında yalnızca dini kaynaklara dayalı bir görüş gibi, ‘hayatın başlangıcına dair farklı görüşler’ başlığı altında kısaca değiniliyor.

Ünlü İngiliz bilim adamı Chandra Wickramasinghe, Allah'ın inkâr edilmesi için insanların beyinlerinin nasıl yıkandığını şöyle açıklıyor;

“Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu. Ama şu anda, Tanrı'ya inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum…”

Allah'ı ve tüm kâinatı saran muhteşem sıfatlarını takdir edememek, insanlardaki ümidi, neşeyi ve iyimserliği yok ediyor. Zorluk yükleyeceğini zannederek dini yaşamaktan kaçınıyor ancak birçok insan daha dünyada iken azap içinde yaşıyor.

Din, insanın fıtratındadır, ruhsal yapısına uygundur. Önyargısız batılı psikologların, ‘doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel’ adını verdikleri kavramlar, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklanabilir. Hayatın lezzeti, ancak fıtratı üzere yaşamaktadır. İnsan fıtratına uygun olmayan hayat endişe, korku, panik ve depresyon içinde yaşanan bir hayattır.

Mümin, tüm kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan Allah’a hissettiği güven sebebiyle, en zor zamanlarda bile umudunu güçlü tutar. Hep umutlu olabilmek, stres ve sıkıntıdan uzak, mutlu bir hayat demektir. İnanan insan, sahip olduğu nimetlerin Allah Katından bir lütuf olduğunu bilincinde, şükürle yaşar. Müminin mutlu olmak için dünyevi nimetlere ihtiyacı yoktur.

Bediüzzaman, hayatı lezzetli kılanın iman olduğunu şöyle ifade ediyor: "Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki, hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imândadır ve imân hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır..."

İslamiyet pırıl pırıl aydınlık bir dindir. Kur’an ışıl ışıl aydınlıktır; insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnsana sevgiyi, şefkati, özveriyi, merhameti, dostluğu, vicdan kullanmayı, adil olmayı öğretir.

Bu sebeplerle vicdan sahibi dindar bir nesil için, çocuk ve gençlere Allah'ın beğendiği güzel ahlâk tanıtılmalı. İnsanlar boş konular yerine hem kendilerine hem de çevrelerine ve topluma yarar sağlayacak konularla meşgul olmalı. Beyinleri berraklaştıran, insanları izledikleri karelere daha duyarlı hale getiren, yalnızca inançtır çünkü.

Dini yaşamaktan kaçınarak, nefsin bencil tutkuları peşinde koşmak azaptır. Nefis asla tatmin olmayan bir mekanizmadır; insanı batağa sürükler. Ruh ve beden, Allah tarafından dini yaşamak üzere yaratılmıştır. Dinin yaşandığı sisteme göre ayarlanmış ruh ve beden, fıtratına ters kullanıldığında insan maddi-manevi tahribata uğrar, telafisi ise zordur. Elbette benzinle çalışan otomobile mazot konmaz.

Gazete ve dergilerde genç görünmek ve sağlıklı olmak için karamsar olmamak, öfkelenmemek, hoşgörülü olmak, stres ve depresyondan uzak kalmak gibi tavsiyeler verilir. Genelde tavsiyeler arasında yoktur ama bunlar ancak dinin gerçek anlamda yaşanmasıyla mümkündür.

Dinsizlik insanı vicdansızlığa yönlendirir. İnancı olmayan insanın vicdanı boğulur. Kur'an'ın tarif ettiği güzel ahlâk modeli yaşanmadığı içindir ki bugün yeryüzüne kötülük, karamsarlık, bireysel ve toplumsal huzursuzluk, olumsuzluk, maddi-manevi kayıp hâkim olmuştur.

Bu sebeple dinsizlikle mücadele konusunda Müslümanların çaba harcamaları, tüm imkânlarını birleştirerek insanlığı bu tehlikeden korumaları son derece önemlidir. Her insan bu fikri mücadelede ne kadar çok hizmet ederse, dinsizliğin yeryüzünden silinmesi ve böylece "yeryüzünde fitne kalmaması" da –Allah’ın dilemesiyle- o kadar hızlı olacaktır.

"Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan dinsizliğe, anarşistliğe, maddeciliğe karşı yalnız tek bir çare var: O da Kur'an'ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin'i, az bir zamanda komünistliğe çeviren bela, siyasi, maddi kuvvetler ile susmaz. Onu yalnızca Kur'an gerçekleri susturabilir.” (Risale-i Nur)

 

 

 

 

 

 

Kimi "Müslümanım" diyenlerin, bugün halâ, liderinin, -HAŞA- “yukarıda Tanrı olsaydı, beni yine yanlış yola sevk edecekti. Allah da Kürtler için değildir, Kürtleri şaşırtıyor. Kürtlerin Allah'ı da onları yanlış yola sevk ediyor. Bunun için ben kendi kendimin tanrısıyım" [1] dediği pislik kahpe kalleşlerin peşinden gidiyor olmaları acaip bir durum.

Ve “tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür” diyen bölücübaşının… [2]

Görmezden gelenler olsa da, halkımızın büyük kesimi, deşifre olan ateist, komünist tehlikenin bilincinde. Ancak cehaletten ya da bilinçli olarak kabullenmeyenlerin sayısı da oldukça fazla.

Adı her ne olursa olsun, komünizmi ideoloji olarak benimsemiş her hareket tehlikedir. Komünist zulüm 150 yıl boyunca dünyaya kan kusturmuştu. Charles Darwin’in, "şiddet ve çatışma değişmez doğa yasasıdır" görüşünü kıstas almış, milyonlarca masum insanın ölümüne zemin hazırlamıştı.

Marx'a göre, insanlık tarihi bir çatışmadan ibaretti, mevcut çatışma işçiler ve kapitalistler arasında geçiyordu ve yakında işçiler ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklardı. Toplumun, tarih içinde çeşitli evrelerden geçtiğini ve bu evreleri belirleyen faktörün de üretim araçlarıyla üretim ilişkilerindeki değişim olduğunu iddia ediyordu. Onlara göre diğer her şeyin belirleyicisi ekonomiydi. Her toplum ekonomik etkenlere göre bir gelişim süreci izlemişti. Köleci toplum feodal topluma, feodal toplum kapitalist topluma dönüşmüştü; sonunda bir devrim ile sosyalist toplum kurulacak ve tarihin en ileri seviyesine varılacaktı. [3]

Komünist ve anarşistler çatışma, şiddet ve teröre olan bağlılıklarını Darwinizm'in şu felsefesi ile desteklerler; Darwinizm'e göre, şiddet, çatışma ve kanlı mücadeleler doğa kanunlarına uygun bir "gelişme" yöntemidir. Darwin, doğada kanlı bir yaşam mücadelesi olduğunu ve aynısı toplum içinde uygulandığında insanın evriminde ilerleme sağlanacağını öne sürmüştür.

Darwinizm, terörü meşru ve doğal bir yöntem olarak gören ideolojilere fikirsel zemin sağlar. Terör örgütlerinin verdiği eğitimler sonunda insanlar-özellikle gençler- toplum için son derece tehlikeli ölüm makineleri haline gelirler. Böylece Allah'ı, dinini, devletini ve değerlerini reddeden, insanları kolayca katledilebilecek birer hayvan olarak gören kişiler ortaya çıkar.

İnsan elbetteki düşüncelerinde özgürdür. Düşüncelerini ifade etmede de özgürdür. Ancak komünizmin sosyal adalet getireceğini zannetmek yanılgıdır; komünizm şiddet ve anarşiden beslenir. Lenin, Stalin ve Mao’nun takipçisi olmak zulmü gerektirir; aksi, ‘Marksist prensipleri uygulamamak’ demektir.

"Bazı kimseler bizi zalimliğimiz sebebiyle ayıpladıkları zaman, bu kişilerin en basit Marksist prensipleri dahi nasıl unutabildiklerine hayret etmekteyiz." [4]

Yukarıdaki şu ifadeler, sosyal adalet ve özgürlük söylemleriyle insanları aldatan terör örgütünün son günlerde düzenlediği kahpe ve kalleş saldırılarla ne kadar da örtüşüyor. PKK, nizami orduya karşı kahpece pusu kurarak, kalleşçe sırttan vurarak varlığını devam ettiren ve milletimizi hedef alan bir terör örgütüdür.

Şehitlerimizden, PKK’yı Kürt milliyetçisi örgüt gibi-hatta Müslüman-gösterenler, Darwinist, Komünist olduğunu gizleyenler sorumludur.

Ne zaman bu pislik kahpe kalleşlerle ilgili yazsam, paylaşım yapsam küfre maruz kalıyorum, tehdit alıyorum. Bugün yine muhtemelen öyle olacak da kim korkar hain Kürt'ten!?.. Akıl yetiremeyen ahmaklara tekrar söylüyorum ki; söz ettiklerim eli kanlı, şerefsiz vahşi pisliklerdir. Samimi Kürt kardeşlerimiz bizim canımızdır.

Kürt halkı bu konuda bilinçlendiğinde, kendilerini inkâra sürüklemeye çalışan bu kanlı örgüte yaşam hakkı tanımama mücadelesine gönülden destek verecektir.

Bugün yaşanan zulmün, terörün, bölücülüğün, din ve devlet düşmanlığının arkasında Darwinizm ve materyalizm eğitiminden geçmiş anarşistler vardır. Bugün, Komünizmin ‘kan dökme kuyuları’nın kurutulma zamandır.

Pislik, kahpe, kalleşlerin barınakları darmadağın edilsin, kan dökme kuyuları kurutulsun istiyoruz. Allah devletimize ve teşkilatlanma, askerlik sanatı, disiplinli orduları, savaş teknikleri ile diğer devletler için rol model olan ordumuza zeval vermesin. Sonunda elbette huzur ve barışa kavuşacağımız bu zor süreçte hepimizin yardımcısı olsun.

İnsanların kalplerinden sevgiyi söküp alan, karanlık ideolojisi ve eylemleriyle dünyasını karartan Darwinist Komünist zihniyet ortadan kalktığı ve takipçileri de gerçekleri gördüğünde, Allah’ın izniyle sevgi, neşe, huzur, barış ve güvenlik insanlığın yeni hayat şekli olacaktır. 

 

 Dipnotlar:

[1] A. Öcalan, Sanat ve Edebiyatta Kürt Aydınlanması, syf;153

[2] A. Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, syf; 204

[3] http://evrimteorisi.info

[4] Lenin, Pravda Gazetesi, 29-10- 1918

 

 

 

Kim Terörist?

29 Jun 2015 In: İttihad-ı İslam, Toplum, Yaşam

 

 Özellikle bugünlerde çok çalkantılı dönemlerden geçiyoruz. Girmemeye ne kadar gayret etseniz de kendinizi bir şekilde politik tartışmaların içinde buluyorsunuz. Politikanın insanları adeta öğüten, sivrilten ve birer ‘militan’ haline getiren kirli yanından her ne kadar uzak durmaya çalışsam da…

Ülkede huzursuzluğun asıl kaynağı terör ve dolayısıyla PKK’dır. Ne zaman bu konuda yazsam, sosyal paylaşım sitelerinde konuya dair paylaşım yapsam olumsuz tepkiler alıyor, -bu suç kaynağı teşkil etmez ancak-  yanlı olmakla suçlanıyor, sınırı aşan uygunsuz üslûpta ifadelere maruz kalıyorum.

Eleştirilerin bir kısmı elbette cehaletten kaynaklanıyor. Halkın büyük kesiminin bu konudaki bilgisi çok az. Bu yüzden adeta birer ölüm makinesi olan örgüt militanlarının, “Kürt Halkı adına savaşan, kürt milliyetçisi gerillalar” olduğunu zannediyorlar. Kürt milliyetçiliği imajıyla insanlar aldatılılıyor. Hareket etnik değil, komünist ve dinsiz bir hareket oysa.

Her ne kadar ısrarla gerçek kimliğini gizlemeye çalışıyor olsa da PKK'nın, YPG’nin ya da adı her ne ise Marksist-Leninist-ateist-Darwinist bir örgüt olduğu açık. Hedefi de Kürt vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerine kavuşması değil gerçekte komünist bir toplum oluşturmak.

Önceki gün ise….. Kobane’deki olaylar bahane edilip ve elde delil olmaksızın, IŞİD’i desteklemekle suçlanarak Twitter’da ülkemiz hakkında terörist Türkiye etiketi açıldı. Kobani olaylarında halkı sokağa dökmüştü bu zihniyet. Bu günlerde de dünya çapında Türkiye aleyhine propaganda yapıyor. Elbette iç ve dış  hainlere karşı millet olarak tavrımızı koymalıydık.

30 yıldır en kanlı terör eylemlerini sürdüren pislik-kahpe teröristlerin, kendilerini uluslararası destekle aklama gayretine seyirci kalınabilir miydi?

PKK sosyal medyada klasik demagojilerle herkesi susturma peşinde iken, vatanını seven insanlar suskun mu kalacaktı?

Milyonlarca insana sınırlarını ve kucağını açan, yemeğini paylaşan ülkeye terörist demek onursuzluk ve şerefsizlik değil de nedir?.. Türkiye, düşmanlarının iddia ettiği gibi terörist değil, terör zulmünden kaçan mazlumlara kucak açan ülkedir. 

Türkiye için asıl tehdit IŞİD değil, ülkeyi yıllardır kana bulamış, Marksist, Leninist, Darwinist, kahpe ve kalleş olan bu onursuz-şerefsiz güruhtur.

Bölgede yeniden bir harita oluşturmak ve Müslümanları ezmek için uluslararası derin güçlerin güçlendirmeye çalıştığı piyondur PKK.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kobani'de yaşanan gelişmeler sonrasında 'Terörist Türkiye' tweetİ atanlara seslenerek, "Bombalardan kaçanlara kucak açanlara terörist deme hakkını siz nereden ediniyorsunuz? " diye sordu. Erdoğan ayrıca, tüm dünyaya "Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz" mesajı verdi. Türkiyenin Suriye ve Irak’da yaşanan krizler konusunda sergilediği iyi niyet ve yaptığı fedakârlık ortada iken, içerde ve dışarda bir takım çevreler ısrarla farklı bir görüntü verme çabası içinde…

Bir gazetecinin tweetini okudum, gerçekten insanlarda bir akıl tutulması var. PYD liderinin kimi gazeteciler tarafından aşağılanmasını eleştirmiş. Yanlışmış; çünkü adam oğlunu Işid'e karşı savaşırken kaybetmiş. Oğlu için neredeyse şehit oldu diyecek... IŞİD'e karşı savaş tamtamları çalıp, pislik kahpe kalleş PKK terör örgütünü görmezden gelme kafası acaip.

Kimse Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışmasın. Müslümanların da yaşadığı bölgeleri bombalayarak, katil olamaz Türkiye.

Hiç kimse, 35 yıllık terör eylemi faillerinin şımarıklığına ve azgınlığına göz yumarak, Türkiye'yi-yolu yanlış da olsa-tek bir tehdidi bulunmayan IŞİD’in üzerine salmaya çalışmasın. İddiaların aksini ispatlaması için Türkiye’nin savaşması gerektiğini söylemek ahlâksız tekliftir.

Türkiye’deki iç barışı tehdit eden, ülkenin doğusunu işgal etmiş olan PKK ‘dır. Düşmanı doğru tespit etsin kimileri. Don Quichotte gibi yel değirmenleriyle değil, asıl düşmanla mücadele etsin.

PKK din ahlakına karşıdır; dine düşman olarak eğitilen, vicdandan yoksun örgüt üyeleri, dindar Doğu insanının güvenliği için de büyük tehdittir. İnsanların bu gerçekler konusunda aydınlatılmaları çok gerekli ve önemlidir.

Bu konuda bilinçlenen Türk ve Kürt halkı gerçekleri görecek ve bu kanlı örgüte destek olmak yerine, hayat hakkı tanımama mücadelesi içine girecektir. Umudum budur.

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors