Türkiye bugün 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin verdiği hasarları onarıyor. O 15 Temmuz gecesi, korkunç işgal girişimini engelleyen korkusuz halkımızın cesur çabasıyla hiç bir zaman unutulmayacak bir milat oldu.

 

Diğer Ortadoğu ülkeleri gibi, 150 senedir kurulan plânlar dahilinde dış ve iç müdahalelere maruz kalıyoruz. İngiliz Derin Devleti ve piyonları darbe, iç savaş, işgal gibi karanlık plânlarla ülkemizi zayıflatma çabasında. O gece de birlikte hareket ettikleri FETÖ’cü bir grup asker tarafından gerçekleştirilen darbe girişiminden büyük bir başarı bekliyorlardı ancak o zafer gerçekleşmedi. Türk askeri, Türk polisi ve Türk halkı, o gece sergiledikleri büyük bir cesaretle o alçakça girişimi durdurdular. Dünya tarihinde ilk defa böyle büyük çaplı bir darbe girişimi, sivil halkın gayreti ve desteği ile engellendi.

 

Devletin emanet verdiği silahları kendi halkına doğrultarak emanete hıyanet eden asker üniformalı teröristler sadece silahlardan değil, tanklardan ve helikopterlerden de silahsız halka kahpece kurşun yağdırdılar. Sivil halkı acımasızca tanklarla ezdiler. Her darbe korkunç ve ürkütücüdür ancak hiçbir darbe, ülkenin halkını nefretle katledecek böyle bir zulüm ve cinnet hali sergilemedi.

 

Halkımız o gece Allah ve vatan aşkıyla yiğitliğini, kararlılığını, ne denli gözü kara olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Korkmadı, çekinmedi, geriye dönmeyi düşünmedi, direndi. Türkiye’nin bir darbe ülkesi olmadığını sokaklarda kimi şehadet, kimi gazilik bedeli ödeyerek gösterdi.

 

"Millî egemenlik uğrunda canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun" demişti M. Kemal Atatürk... Bedeninde 30 kurşunla şehit edilen Ömer Halisdemir ve diğer tüm şehitlerimiz de öyle yaptı.

 

15 Temmuz gecesi kalkışmanın saati ve seyrinden başlayarak, kader dahilinde müthiş kırılma noktaları yaşandı. Bunu hesaba katmadıkları için olacak ki yaşananlara “kontrollü darbe”, “sahte darbe”, “tiyatro” diyenler var. Eğer bu darbe girişimi başarılı olsaydı, gerçek olduğunu söylemeyecekler miydi? 15 Temmuz gecesi NATO gemileri Karadeniz’de, İngiliz gemileri İzmir yakınında Türkiye’yi kuşatmıştı. Güney Kıbrıs’taki İngiliz Üssü de İngiliz askerleri ile doldurulmuştu. Büyükada’da ‘esrarengiz’ toplantılar düzenleniyordu. Asıl amaç Irak’ta, Suriye’de, Libya’da olduğu gibi iç savaş çıkarmaktı. Üniformalı teröristlerin "Her yere ateş edin, her yeri bombalayın" emirleri halka rağmen uygulanabilseydi tüm ülkeyi denizden ve karadan cehenneme çevireceklerdi. Başarısız olunca, olayı hükümete yıkmaya kalkmak ise bir başka alçaklıktır. “Darbe tiyatroydu”, “darbe kontrollüydü” ifadeleri hezeyandır. Diyenlerin anlayamadıkları, Allah'ın korumasıdır;

 

... Onlar aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır. (Al-i İmran, 125-126)

 

O gece yaşananlar, demokrasinin, darbecilere karşı mücadele veren askerin, polisin ve sivil halkın gurur verici zaferidir.

 

“Şu sözleri, darbe rejimlerini destekleyen, hatta darbeleri organize eden her ülke ve kurum dikkatle dinlemelidir. Darbeler, aşağılık ve kalleş mahiyetleri nedeniyle sadece sinsi ve zalim karakterli insanların başvurduğu bir dayatmadır. Böyle insanların, 15 Temmuz akşamı gördüğümüz gibi, halkını soğukkanlılıkla katletmekte hiçbir tereddüdü olmamaktadır. Onlar için katledilen canlar, tanklar altında parçalanan bedenler hiçbir değer ve önem ifade etmemektedir. Onlar, sadece demokrasiyi öldüren, halka zulüm saçan bu dayatma rejiminin lideri olma peşindedirler. Bu korkunç zihniyet, daima millete ve demokrasiye zarar vermiştir. Darbelerin kalleş mahiyetini gayet iyi tanıyan Türk milleti, işte bu yüzden, 15 Temmuz akşamı canı pahasına böylesine büyük bir destan yazmıştır. Allah’ın bize lütfettiği demokrasiyi, hiçbir zorbanın bizden almaya gücü yetmeyecektir.”

 

Peki, bundan sonra ne olacak? Türkiye zor ve sürekli olarak dikkatli ve uyanık olması gereken günlerden geçiyor. Ancak kararsızlığa kapılıp, ümitsizliğe düşmek için hiçbir sebep yok. Her geçen gün zorlukla beraber kolaylıklara ve umut verici yeni gelişmelere şahitlik ediyoruz. Zorluk ve sıkıntılar daha güçlü, daha huzurlu, daha müreffeh, daha maneviyatlı, daha kaynaşmış, daha modern bir Türkiye’nin kapılarını açacaktır. (*)

 

Olası bir işgal/savaş durumunda Türkiye direnir mi direnmez mi, bunu denediler 15 Temmuz'da. Âdeta ön tatbikat yapıp korkup korkmadığımızı, irademizi, işgale müsait olup olmadığımızı denediler. Anladılar ki müsait değilmişiz… Sonuna kadar özgürlüğümüze ve demokrasiye sahip çıkmaya devam edeceğiz. Ve yeniden denemeye kalkışırlarsa bilsinler ki artık acemi de değiliz, tecrübeliyiz. Bilsinler ki daha fazla kaynaşırız; bir oluruz, iri oluruz, diri oluruz. Hepimizin canı Allah'a feda. Ne yapabilirler en fazla? Şehit edebilirler. Ki o da bizim duamızdır;

 

"Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya Kendi Katından veya bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.” (Tevbe Suresi, 52)

 

Cumhurbaşkanımızın 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü mitingindeki konuşmasında ifade ettiği gibi “Geri dön öleceksin' diyenlere, bugün ölmeyeceğiz de ne zaman öleceğiz diyen millete kim zincir vurabilir?"

 

Güçlü ve istikrarlı bir Türkiye’nin varlığı tüm dünya için önemlidir. Türkiye Ortadoğu’da insan hakları, sosyal adalet, demokrasi, özgürlük, laiklik gibi değerlerin garantisidir. Modernliğin, bilimin, sanatın ve kadına değerin ön planda tutulduğu ve İslam ruhu ile iç içe yaşandığı bir Türkiye, kaçınılmaz olarak darbelere de kapalı olacaktır. Böylece bir 3. dünya geleneği olan darbeler, yaşam alanı bulamayacaklardır.

 

İhanet içindekiler artık anlasınlar ki bu halka rağmen darbe olmaz. Artık anlasınlar ki gece yarısı tankların üstüne çıkan bu halk, oynanan oyunu daha başında bitirdiği gibi, bir daha olursa yine bitirecektir. Bu ülkede bir tane bile hain kalmayana kadar milletçe mücadelemiz sürecektir.

 

Ülkemiz sürekli olarak dikkatli ve uyanık olunması gereken zorlu günlerden geçiyor. Ama ümitsizlik asla yok. Zorluk ve sıkıntılar daha güçlü, daha huzurlu, daha kaynaşmış, daha modern bir Türkiye’nin kapılarını açacak. Güçlü ve istikrarlı bir Türkiye’nin varlığı tüm dünya için gerekli. Allah’ın izniyle öyle de olacak.

 

 

(*) http://www.nst.com.my/

 

 

 

Gün gün şahit olduğumuz olaylar Deccalî tuzakların büyüklüğünün ve fitnesinin boyutlarını gösteriyor. Ancak biz gaflet içinde, nefsâni tartışma ve çekişmelerle vakit öldürüyoruz. Oysa dünyanın her yanında akan her damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan sorumluyuz. 

Suçluyuz da biz; hakkı, hakikati, iyiliği, barışı hâkim kılmak için birleşmek ve "kurşunla kaynatılmış" gibi birlikte mücadele etmeyi sorumluluk olarak kabul etmediğimiz için! Birlik olmayı önemsemediğimiz için!

Yüce Allah buyuruyor: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katın-dan bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)

Umursamaz, kayıtsız, kendini kurtarma peşindeki bir yaklaşım Müslümana yakışmıyor. Kesinlikle herkesin acı içindeki masum insanlar ve çocuklar için yapabileceği bir şey vardır.

 Bu hafta Kudüs’de zaman zaman olduğu gibi yine İngiliz Derin Devleti düğmeye bastı, kaos fitilini ateşledi, provokatif eylemler yaşandı. İntifada çağrıları yapıldı, İsrail ve Filistin kışkırtıldı, Müslümanlar sokaklara döküldü. İsrail protesto ve tepkileri sert yöntemlerle bastırdı, böylece zulüm yeniden başladı. 

Bakın her provokasyon sonrası Filistin toprak kaybediyor.  Allah esirgesin ama sonunda Filistin diye bir ülke kalmayacak. Bu açıkça ortada olduğu halde, “İsrail’e saldırın, savaş açın” demek akılsızlıktır. Her saldırı sonrasında batı ülkelerinin İsrail’in arkasında olduğunu unutuyor muyuz? Bunun sonuçlarının Müslümanlar için daha çok acı, daha çok kan ve daha çok yıkım olacağını göremiyor muyuz?

 Birçok İslam ülkesi kendi aralarında savaşırken intifadadan medet ummak, taşlarla füzelerin alt edileceğini zannetmek sadece yanılgıdır. Bu, kalan Filistin yerleşimlerini de kaybetmek olur.

 “Filistin’in haklı mücadelesi’ denilen şey, İsrail’le Filistin’in barışıp, kardeşlik içinde yaşamasıdır. Yoksa bölgeden İsrail’in yok edilmesi, haritadan silinmesi değil. Filistinliler, İsrail’e barış, kardeşlik içinde yaklaşsalar, orayı bir barış yurduna çevirseler o zaman esir konumları da kalmaz. Oralar Filistinlilerin de olur zaten. O sınırlara da gerek kalmaz, o duvarlara da gerek kalmaz. Hepsini yıkarlar, barış içinde kardeşçe yaşarlar, gayet de güzel olur. Kimse de Filistinlilere bir şey diyemez. Hiçbir ülke de aleyhlerinde olmaz.” (*)

Nefretle, öfkeyle, kindarlıkla hiçbir yere varılmaz, hiçbir sorun çözülmez. İsrail Filistin sorunu da aslında toprak değil sevgisizlik sorunu. Nefret yerine, Allah sevgisinden kaynaklanan sevgi ve kardeşlik ruhu oluşursa barış gerçekleşir. Her sorun sevgiyle çözülür.

Müslüman, Hıristiyan ya da Musevi Allah’a iman etmiş vicdan sahibi herkes dünyada yaşanan zulümlere "hayır" diyor. Bizim canımızın daha fazla acıması lazım. Birbirimize kin ve nefretle baktığımız, sevgiyi, şefkati esas almadığımız, bir ve birlik olmadığımız için!

Her zulmün vebali hepimizin boynuna. Çünkü zulmün en önemli sebebi bizim parçalanmışlığımız. Asıl suçlu biziz. Bizi, birlik olmaktan engelleyen ve zorlayıcı gücü olmayan şeytana yenik düştük. Deccalin kıskacına girdik.

En çok ihtiyacımız olan şeyin Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak, zorluklara birlikte göğüs germek, saflar halinde zulme karşı durmak olduğunun şuuruna varamadık. Ağladık, slogan attık, zalimlere beddua ederek tepki koyduk. Sonuç?

Parçalandık, dağıldık, güç kaybettik. Gücümüzü ancak birlik olarak kazanabileceğimizin bilincine varalım artık. Körelen kalplerimizi, kasılan vicdanlarımızı diriltelim. Bir olmadan diri olamayız. 

 

(*) http://gundemanaliz.com/

 

 

Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında Teknik ve Bilim Araştırma Vakfı’nın hazırladığı Evrenin ve Yaşamın Kökeni adlı bir konferansa katılmış, değerli konuşmacıların bilimin ışığında verdikleri yaratılışın açık delillerini sizlerle paylaşmıştım. 21 Mayıs’ta ise Teknik ve Bilim Araştırma Vakfı, Milli Değerler Vakfı ve Milli Değerleri Koruma Vakfı’nın birlikte düzenlediği Hayatın ve Evrenin Kökeni konulu Uluslararası Konferans dizisinin ikincisine katılmak nasip oldu. Sayın Adnan Oktar’ın fahri başkanlığını yürüttüğü vakıfların tertiplediği bu ikinci konferans da bilimin ve bilimsel gelişmenin öneminin vurgulanması, son bilimsel gelişmeler ışığında varılan sonuçların topluma duyurulması açısından son derece önemli bir organizasyon oldu. ABD ve İtalya'dan bilim adamlarının konuşmacı olarak katıldıkları, birçok ülkeden akademisyen, araştırmacı, öğrenci ve gazetecinin izlediği İstanbul’da The Ritz-Carlton’da gerçekleşen bilimsel konferans büyük ilgi gördü.  

Konferans İstiklal Marşı ve 15 Temmuz şehitleri için saygı duruşunun ardından Adnan Oktar’ın çalışmalarını anlatan kısa bir film gösterisiyle başladı. Oturumun moderatörlüğünü Deik Başkanı Zuhal Mansfield üstlenmişti. Allah’ın varlığının bilimsel delillerinin anlatıldığı konferansta canlıların milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramadıklarını gösteren çok sayıda fosil sergilenerek son bilimsel gelişmelere yer verilmişti. Kahvaltı sunumu ile başlayan gün, öğle yemeği, ikramlı çay molaları, Perküsyon Performansı ve İstanbul Dans Fabrikasının muhteşem gösterisi ile devam etti.

Konferansa konuşmacı olarak katılan bilim adamlarından Biyokimya uzmanı Prof. Dr. Fazale Rana, biyokimya, genetik, ve sentetik biyoloji alanında çalışmalar yapıyor. Yaratılışın bilimsel delilleri konusunda iki kitabı ve birçok makalesi, belgeseli, podcast’i bulunan, çeşitli televizyon ve radyo röportajlarının yanı sıra dünyanın çeşitli yerlerinde 500’den fazla üniversitede, konferansta ve kilisede konuşma yapan Dr. Rana, iki kere Donald Clippinger Araştırma Ödülüne layık görülmüş. Yazdığı makaleler Biochemistry, Applied Spectroscopy, FEBS Letters, Journal of Microbiological Methods ve Journal of Chemical Education gibi hakemli bilimsel dergilerde yayınlanmış. Biyokimya dalında öğrenim görürken evrim senaryolarının hayatın başlangıcını açıklayamayacağını ve hayatın bir Yaratıcı tarafından var edilmiş olması gerektiğini anlayan Dr. Rana kendisini bu gerçeği insanlara anlatmaya vakfetmiş. Prof. Dr. Fazale Rana’nın konuşmasından:

 “DNA’nın optimal tasarımı sadece yeni teknolojilere ilham vermekle kalmıyor aynı zamanda bir Yaratıcının varlığını ortaya koyuyor.” 

Moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi alanında doktora derecesi bulunan, bulaşıcı hastalıklar konusundaki araştırmaları dolayısıyla NIH Liyakat Ödülüne layık görülen ve şu anda bilim ve dinin uyumu, biyokimyasal seviyede yaratılışın delilleri gibi konularda çalışmalar yürüten Prof. Dr. Anjeanette “AJ” Roberts bir diğer konuşmacıydı. Prof. Roberts, "Doğa, Allah’ın gücünü ve sıfatlarını da bize tanıtır. Yaratılışı incelemek ve bilimsel bulgulardan faydalanmak bizi sadece Allah’a götürmez aynı zamanda bize Allah’ı tanıtır" diyerek sunumunun amacını özetledi.

Yazıları ve fotoğraf çalışmaları çok sayıda ulusal ve uluslararası basın ve yayın organında yayınlanan ve sıklıkla EWTN, Relevant Radio, National Catholic Register, Aletia, Conservative Review, Newsmax, Fox News ve Sean Hannity gibi çeşitli yayın organlarına ve yayın sitelerine Ortadoğu uzmanı olarak katılan Picture Christians Projesi’nin Kurucusu ve Yöneticisi gazeteci Jeff Gardner’ın konuşmasından:

"Eskiden ateisttim ancak etrafımızdaki dünyanın kökenlerine dair gerçekleri gördüğümde, yani herşeyin üstün akla sahip bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını gördüğümde Allah’ın varlığına inandım. Bu gerçeği tüm dünyaya anlatmamız önemli." 

Sağlık Informatiği Projesi Yöneticisi, klinik patoloji analiz laboratuvarı ve patolojik anatomi laboratuvarı bilgi sistemlerinde uzmanlığı olan ve İtalya’da Dedalus Healthcare Systems Group’da görev yapan Dr. Carlo Alberto Cossano’nun konuşmasından;

"Bugün bir bilişim mühendisi araba üretiminin farklı evrelerindeki durum yönetimini bir yazılım programı ile yönetir. Asıl hayret verici olan on yıllar boyunca bu işin uzmanlarınca düşünülmüş, uygulanmış ve önerilmiş tecrübeler sonucu ortaya çıkan bu çözümün hücre tarafından da tam olarak uygulanıyor olmasıdır.” 

Psikiyatri dalında tüm önde gelen İtalyan editörlerle birlikte birçok yayını bulunan, son çalışması İngilizce olarak yayınlanan ‘Paranoya: Liderlik ve Başarısızlık Arasında (CreateSpace, 2015) olan ve paranoya konusuna, bireysel psikiyatrik seviyeden girip konuyu daha sonra sosyoloji ve politika seviyesinde incelemiş olan İtalyan Bilimadamı Dr. Paolo Cioni’nin konuşmasından;

"Eskiden Vandallar ya da Kalvinistler olsun, barbarlar düşmanlarının en kıymetli eserlerini nasıl tümüyle yok ettilerse, materyalistler de insan felsefesinin ortaya koyduğu ancak onların dar anlayışlarının kavrayamadığı öğelere karşı nefret geliştirdiler."  

Doktora tezini “Bilimsel Yaratılışçılık” ve “Yaşamın ve İnsanın Kökeni hakkındaki yeni bilimsel buluşlar” konusunda yapmış olan, şu anda toplumdaki ahlaki yozlaşma, aile kurumunun giderek bozulmaya uğraması,  yalnızlığın artması gibi konularda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan aktiviteleri bulunan, bu çalışmaları gençlerden oluşan ekibiyle birlikte gerçekleştiren, İtalya’da Anti-Evrimci komiteyi kuran İtalyan sosyolog Dr. Fabrizio Fratus’un konuşmasından;

“İnsan bir hata değildir. Bilerek ve iyi tasarlanarak yaratılmış bir varlıktır; aynı şekilde insanın bu dünya üzerindeki hayatı da... Bu tasarımın sahibi tek olabilir: ALLAH  Hiç bir deneysel yada ampirik delil hayatın sebebi olarak ortaya sürülmüş ateist modeli teyit etmemektedir.”   

Konferansta ayrıca Milli Değerleri Koruma Vakfı E. Başkanı Altuğ Berker de bir konuşma yaptı.  “Dünyamızın şu an içinde bulunduğu şiddet çemberinin temelinde, insanın sözde evrim geçirmiş bir hayvan olduğu yanılgısı yatmaktadır” diyen Berker, evrim teorisinin, yanlış mantıkları ile insanlar ve toplumlar arasında saldırı, isyan ve cinayete zemin hazırladığını söyledi.   

Beyin Cerrahı Dr. Oktar Babuna ise ‘maddenin gerçeği ve ardındaki sır’ konusunda özetle şunları söyledi: “Tek mutlak varlık Allah’tır. Bu sadece Allah’ın var olduğu anlamına gelmektedir. Madde, mutlak bir varlık değildir. Dışarıdaki maddi dünya Allah’ın üstün yaratmasının eserlerinden biridir. Allah her yerdedir ve her şeyi kapsar.”  

Konferansa konuşmacı ve izleyici olarak katılan bilim insanlarının, akademisyenlerin, üniversite öğrencilerinin ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin ortak görüşü ilkokuldan itibaren ülkemizdeki eğitim müfredatının en baştan revize edilmesi gerektiği yönünde oldu. 150 yıl önceki bilimsel koşullarda üretilerek, toplumlara bilimsel bir gerçekmiş gibi kabul ettirilmeye çalışılan evrim teorisinin, günümüzün bilimsel verileri ışığında çok fazla yönden bilimsel geçerliliği olmadığının ispatlandığının gençlere anlatılması gerekmektedir… Konferans, katılımcıların arasındaki işbirliğinin devam etmesi dileği ve insanlığa katkı sağlayacak şekilde bilimsel anlayışın gelişmesine fayda sağlaması temennileriyle sona erdi.

Ben bu muhteşem konferansın, evrim teorisinin büyük yalanlarını, bilime dayanarak değil bilime ‘rağmen’ ve yalnızca ideolojik amaçla savunulduğunu bilim yoluyla deşifre eden 80 dile çevrilmiş Harun Yahya külliyatının, Darwinizm karşısında bilimsel delil gösteremeyip yenik duruma düşen inançlı insanlar için büyük nimet olduğunu göstermiş olduğunu düşünüyorum. Allah bu konferansı düzenleyenlerden razı olsun, devamını nasip etsin, etkisini daha da artırsın.

Haç ve Hilal Değil, Hak ve Batılın Savaşı

3 Nis 2017 In:

 

"Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (1)

Bugün dünyanın iki kutba bölündüğü ve üzerinde büyük bir fikir mücadelesinin devam ettiği ortada. Ancak söz konusu iki kutup haç ve hilal değil, hak ve batıldır. Ki insanlık tarihi boyunca yeryüzündeki mücadele hep bu iki kutup arasında gerçekleşmiştir. Bir yanda Allah’ın varlığına ve birliğine iman edenler diğer yanda ise inkârcılar vardır.

Günümüzde halen dünyanın çeşitli bölgelerinde devam eden savaşlar, çatışmalar, kanlı terör eylemleri, katliamlar ve soykırımlar, ahir zamanın en önemli şeytanî gücü olan Deccal'in eseridir. Deccal, "yalancı, hilekâr, zihinlerde, gönüllerde iyi ile kötüyü, hak ile batılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, her yeri dolaşan kötü ve uğursuz kişi" anlamındadır.

Ülkemizin bugün karşı karşıya olduğu güç Deccaliyetin günden güne genişleyen bir cephesidir. Türkiye Mehdiyeti temsil eden bir ülke ve bu yüzden oldukça geniş çaplı bir Deccaliyet saldırısı ile karşı karşıyayız.

Bu atağı yapan ise ne Almanya, ne Hollanda’dır. Asıl güç İngiliz derin devletidir. 300 yıllık bir yapılanma olan, dünyayı perde arkasından idare eden asıl güç, o hep sözü edilen Üst Akıl; İngiliz Derin Devleti.

"Nicholas Rockefeller 1994 yılında şöyle diyordu; "Küresel bir değişimin eşiğindeyiz. Beklentimiz tam zamanında gelecek bir bunalımdır. Uluslar, Yeni Dünya Düzeni'ni o zaman mecburen kabul edeceklerdir."

Bu tek dünya devletinde bize biçilen yer ise, denetlenen, kontrol edilebilen ve yönlendirilebilen, onlara muhtaç köleler olabilmek..." (2)

Deccalin sisteminin ana hedefi, insanları imandan, güzel ahlâktan, maneviyattan, sevgi, şefkat ve merhametten uzaklaştırarak onları sevgisiz, saldırgan, şiddet ve çatışmadan haz alan vahşiler haline getirmektir. ‘Medeniyetler çatışması’ ise Müslümanları topluca yok edebilmek için Hıristiyanlarla Müslümanları savaştırma plânıdır. Ne Museviler ne Hıristiyanlar derin güçleri ilgilendirmez. Çünkü kendileri dinsizler ve hedefledikleri dev savaşın içinde tüm inananları yok etmek istiyorlar.

Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler; aynı Allah’a iman eden, yeryüzünde O’nun Şanını yaymak için çaba gösteren ve dünyada dinsizliği ortadan kaldırma amacında olan, Hz. İbrahim (as)’ın soyundan imanlı insanlardır. Ortak inanç esaslarına, ortak ibadetlere, ortak ahlâki değerlere ve düşmanlara sahip oldukları, her üç İlahi dinin Kutsal kitaplarında anlatılır.

Tahrif edilmiş kısımları olsa da, İncil ve Tevrat’ta Allah'ın güzel hükümleri vardır ve Kur’an'da diğer kutsal kitaplardan "nur ve hidayet kaynağı" olarak söz edilir.

“Birbiriniz ve tüm insanlar için her zaman iyiliği amaç edinin.” (3)

“Kötülüğü değil, iyiliği arayın ki yaşayasınız, ve böylece Rab, orduların Allah’ı, dediğiniz gibi sizinle beraber olur. Kötülükten nefret edin ve iyiliği sevin ve kapıda hakkı pekiştirin.” (4)

Kur’an ayetlerinde kötülüklere iyilikle karşılık vermek, Kitap Ehli’ne karşı iyi niyet ve hoşgörü ile yaklaşmak emredilir, güzel ahlâkın ve birlik olmanın önemi anlatılır.

Geçmişte bu dinlerin mensupları arasında zaman zaman çatışmalar yaşanmış olmasının sebebi dinden değil, devletlerin ve grupların yanlış düşünceleri ya da ekonomik veya politik çıkarlardan kaynaklanır. Dinlerin amacı tüm insanların barış, huzur, güvenlik ve mutluluğudur ve aksini hedeflemek yanılgıdır. Tüm kutsal kitapların emir ve tavsiyeleri bu yöndedir.

Bu sebeple, bozgunculuk çıkaran, huzuru bozan, barışı engelleyen Deccalî fitnenin beynini yok etmek için birbirimize karşı de��il, küfre karşı mücadele etmeliyiz! Allah’ın dininin bütün dünyada nurunu tamamlamasını arzu eden vicdanlı insanların sevgiyi, merhameti, fedakârlığı esas almaları, birlik olmaları gereklidir. O zaman Allah’ın yardımı da üzerlerinde olur.

“Ateizmin, dejenerasyonun, Darwinizm’in, anarşinin, zulmün, savaşların dünya çapında böylesine yaygın olduğu içinde bulunduğumuz dönemde; bir ve tek Allah’a inanan, Hz. İbrahim (a.s.)’ın hanif dinine uyarak Yüce Rabbimiz’i yüceltmek için gayret ve istek içinde olan iman sahiplerinin bulunması, Allah’tan büyük bir lütuf ve destektir. Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın zuhurunun gerçekleşeceği bu değerli dönemde Yüce Rabbimiz’in bizlere bahşettiği bu lütfa yaraşır şekilde davranmak ve Allah’ın ismini yüceltmek için bir fikir birlikteliği içinde hareket etmek gerekmektedir. Eğer samimi dindarlar, oyuna gelerek birbirlerine karşı hasmane tutum içinde olurlarsa, ateistlerle, Darwinistlerle uğraşacaklarına birbirleriyle uğraşırlarsa, bu, Allah’ın bahşettiği güzel nimeti gereği gibi değerlendirememek anlamına gelebilir.” (5)

Bediüzzaman’ın fitne ve karmaşa zamanı ne yapmak gerektiğine dair söyledikleri de meseleye ışık tutuyor:

“Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı(çekişmeyi) aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka(dinsizlik) cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde alet edip, ezmesinde istimal edecek(kullanacak). Bunu mağlup ettikten sonra, o aleti(vasıtayı) de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti(kardeşliği) ve ittihadı (birlik olmayı) emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde(aranızdaki mukaddes bağlar) varken, iftirakı iktiza eden(ayrılığı gerektiren) cüz’i meseleleri bırakmak elzemdir.” (6)

Bizler Haç ve Hilal savaşı üslubunu kabul etmeyelim. Tüm inananlar kardeştir diyelim, sonuna kadar barış isteyelim. Deccal'in fikir sistemi, batıl olan diğer bütün fikir akımları gibi Allah'ın kanunu gereği yenilip yok olmaya mahkûmdur. Ve bu yenilgi, Allah'ın dilemesiyle, yeryüzünde imanın ve güzel ahlâkın yayılması için samimi çaba içinde olanların fikir mücadelesi ile gerçekleşecektir.

"Hattâ hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevilerin hakiki dindarları ehl-i Kur'ân'la ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanileri medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.” (7)

İnançlı, samimi, vicdanlı ve sağ duyulu Hıristiyanların, Musevilerin ve Müslümanların yapması gereken, Allah’ı inkâr eden veya Allah adına ortaya çıkan görüşlere karşı fikri mücadele yürütmek, yardımlaşmak, birlik ve beraberlik içinde çalışmaktır. Çatışmaya, kavgaya ve savaşlara sürükleyen sebeplerin ortadan kalkmasına vesile olmak için birlik olmak zorunludur. Birbirimizi sevmemiz zorunludur. Mazlumu korumak zorunludur. Farklılıklar çatışma sebebi değildir. Bir olan ‘kelime’de birleşelim, beraberliğimizi o ortak inanç üzerine kuralım. Tevrat da, İncil de, Kur’an da “öldürmeyeceksin!” der çünkü.

“Allah'ın kulları gibi iyilik işleyerek, akılsız adamların cehaletini susturun. Bütün insanlara hürmet edin. Kardeşliği sevin. Allah'tan korkun.” (8)

Dipnotlar

1-İsra Suresi, 81

2-İngiliz Derin Devleti, Kürşad Berkkan

3-Selaniklilere I. Mektup, 5/15

4-Amos, Bap 5, 10-15

5-http://www.ahirzaman.net

6-4. Lem’a

7-Said Nursî. Lem'alar, s. 144.

8-Petrus'un Birinci Mektubu, Bap 2, 15-17

 

Hz. İsa bazı yönleriyle diğer peygamberlerden farklı bir konuma sahip bir peygamberdir. Babasız dünyaya gelmiş, henüz beşikteyken konuşmuş, dünyada kaldığı süre içerisinde büyük mucizeler göstermiştir. Bir diğer önemli özel durumu ise Allah’ın onu Katına yükseltmesi ve tekrar dünyaya gönderecek olmasıdır.

Kur’an'da anlatıldığı üzere, inkar edenler Hz. İsa'yı öldürmek amacıyla bir tuzak kurarlar. Bir kısım bağnaz Yahudi din adamı (kahinler), Hz. İsa'yı Romalı yöneticilere karşı faaliyet yürüten bir kişi olarak tanıtırlar. Onu öldürmek için harekete geçer ancak başaramazlar; onun bir benzerini, Hz. İsa zannederek öldürürler. Çünkü düzen kurucuların en hayırlısı Allah’tır ve Hz. İsa'yı Kendi Katına yükselterek, hazırlanan tuzağı boşa çıkarır:

Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)

Allah, çok büyük bir mucize yaratarak İsa (as)’a hainlik yapan Yahuda İskaryot’u Hz. İsa’ya benzetir. Hz. İsa’yı çarmıha germek üzere almaya geldikleri sırada orada bulunan Yahuda İskaryot, Hz. İsa zannedildiği için alınıp götürülür ve çarmıha gerilir. Yüzü kana bulandığı için de halk, çarmıha gerilen bu kişinin Hz. İsa olmadığını anlamaz.

“… Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur.” (Nisa Suresi 157)

İncil’de Hz. İsa’nın son sözleri olarak aktarılan, “Tanrım! Beni neden terk ettin?” gibi isyan sözlerinin ise Rabbine halisane teslim olmuş olan Hz. İsa’ya ait olmadığı  çok açıktır.

Bazı Hıristiyan mezhepleri bunu reddetse de, günümüzde Hıristiyan aleminin tamamı Hz. İsa'nın öldürüldükten sonra dirilerek göğe yükseldiğine inanır. Ancak Kur’an ayetlerini incelediğimizde olayın aslının böyle olmadığını görürüz:

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim (müteveffiyke), seni Kendime yükselteceğim (rafiuke), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55)

Ayetteki "Vefat ettirmek" ifadesi Türkçede kullanılan ölüm anlamından farklı anlamlara gelir. Arapça'da "vefea" kökünden türeyen teveffa fiilidir ve bu fiil, "canın alınması", "teslim alınması" manalarına gelir. İnsanın canının alınmasının ise her zaman ölüm anlamına gelmediğini yine Kur'an bize bildirir. Örneğin "teveffa" kelimesinin kullanıldığı bir ayette insanın ölümünden değil, uykuda canının alınmasından bahsedilir.

Allah, ölecekleri (mevt) zaman canlarını alır (teveffa); ölmeyeni de uykusunda (canını alır) (lem temut). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı (el mevte) verilmiş olanı tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir... (Zümer Suresi, 42)

Ayette kullanılan "teveffakum" kelimesi ölüme işaret etmez, "geceleyin canlarınızı alan" anlamına gelir. Eğer "teveffa" kelimesini ölüm olarak kabul edersek, o zaman tüm insanların her gece uykularında biyolojik olarak öldüklerini söylemek gerekir.

Bediüzzaman gücü her şeye kadir olan Allah’ın, Hz. İsa'yı ikinci kez dünyaya getirmeye muktedir olduğunu hatırlatır.

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel netice) için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil... belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

Dinsiz ideolojilerin hakim olduğu bir dönemde Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğini müjdeler Üstad ve yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kur’an'la hükmedeceğini, Kur’an'a tabi olacağını haber verir. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşecek, dinsizlik akımına karşı Kur’an ahlâkını yaşayarak üstün geleceklerdir.

Hz. İsa'nın gelişi konusu Hıristiyanlık için çok önemlidir. Bunun sebebi Kitab-ı Mukaddes'i oluşturan Eski Ahit (Tevrat ve Musevilerin diğer kutsal yazıları) ve Yeni Ahit'te (dört İncil ve diğer risaleler) ahir zaman ile ilgili açıklamaların olmasıdır. Özellikle Hz. İsa'nın gelişi konusu İncil metinlerinde önemli yer tutar.  (http://www.hazretimehdi.com/ )

“Şüphesiz” diyor Allah, hiç şüphe etmeyin diyor, “Hz. İsa kıyamet vakti için bir alamettir.” Kıyamet alametidir gelişi, bu da ahir zamanda İsa’nın geleceğine dair delildir. Çünkü hiçbir Peygamber için söylenmemiştir kıyamet alameti olduğu Hz. İsa için söylenmiştir. Mehdi ve İsa’nın gelişi kıyamet alametidir. Öyleyse, zaten bak Allah vurgu yapıyor, “öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın” yani hiç şüphe etmeyin diyor. “Ve bana uyun dosdoğru yol budur.” (Zuhruf Suresi 61) Said Nursi’nin izahlarında da bu çok kapsamlı anlatılıyor, mesela yine ayette işari olarak anlatılan bir konu, Maide Suresi 110’da; “Allah şöyle diyecek; Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla, ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim. Beşikteyken de, yetişkinden de insanlara konuşuyordun, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim.” Kitap ve hikmet işte onun öğreneceği kitap Kuran’dır. Kur’an’da söylenen bu söz Allah ona kitabı, Kur’an’ı öğretecek. Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i zaten biliyor, şimdi de Kitabı öğrenecek İnşaAllah, Kur’an’ı öğrenecek. Ayrıca Buhari’de de, Müslim’de de, Ebu Davud’da da çok detaylı olarak anlatılıyor. Zaten Kütüb-i Sitte’nin tamamında da çok kapsamlı olarak anlatılan bir konudur bu.” (http://a9.com.tr/ )

Müslümanlar, Hz. İsa'nın ahir zamanda yeniden dünyaya geleceğine inanırlar; ancak Hz. İsa geldiğinde Medhi (as)'a tabi olacak, bu iki kutlu insan Allah'ın dilemesiyle hak din İslam’ın yeryüzü hâkimiyetine vesile olacaklardır. Bu bilgi pek çok sahih hadiste yer alır.

Hz. İsa ile ilgili olarak henüz gerçekleşmemiş olan üç İlahi vaat vardır. İlk olarak, İsa Peygamberin her insan gibi yaşadıktan sonra öleceği bildirilmektedir. İkinci vaat, tüm Ehli Kitap'ın onu cismani olarak göreceği ve ona yaşarken itaat edeceğidir. Şüphesiz söz konusu bu iki haber de Hz. İsa'nın kıyamet öncesindeki gelişinde gerçekleşecek olaylardır. Ayetteki üçüncü haber olan Hz. İsa'nın Ehli Kitap hakkındaki şahitliği de kıyamet gününde gerçekleşecektir. ( http://ahirzaman.net/ )

Kur’an ayetlerinde, Tevrat ve İncil'in zaman içinde tahrif edildikleri ve bu nedenle de içlerinde çeşitli yanlış inanışlar içerdikleri haber verilir. Bu kitaplarda elbette hak bölümler olduğu gibi insan elinin değdiği hatalı bilgiler de bulunur. Bu sebeple Tevrat ve İncil'de yer alan açıklamaları Kur’an ayetleri ve Peygamberimiz(asm)'ın hadislerini kıstas alarak değerlendirmek gerekir.

 

 

 

Önceki yazımda İngiliz derin devletinin yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olduğunu, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ettiğinden söz etmiştim. Devamla…

İngiliz derin devleti henüz 1. Dünya savaşı devam ederken Osmanlı'nın ve Orta Doğu'nun parçalanma haritasını çizmiştir. Sykes Picot gizli antlaşmasına göre Trabzon, Bitlis, Erzurum, Van ve güneydoğunun bir kısmı Rusya'ya, Doğu Akdeniz, Antep, Urfa, Adana, Mardin, Diyarbakır, Musul ve Suriye kıyıları Fransa'ya, Hayfa ve Akka limanları, Bağdat, Basra ve Güney Mezopotamya İngiltere'ye verilecektir.

Bu süreçte görev alan pek çok kişiden biri de, yine bir İngiliz vatandaşı olan Charles Darwin’dir. Darwin, “Türklerin aşağı bir millet olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini” anlatan sözleriyle yaptığı propaganda ile bu amaca hizmet etmiştir.

Charles Darwin, İngiltere'nin Osmanlı'ya yönelik siyasi planlarına katkıda bulunmak amacıyla, teorisini kullanmış ve  Türk Milleti'ni geri bir ırk olarak göstermeye çalışmıştı. Günümüzün Türk düşmanları hala Darwin'in bu hezeyanlarından destek alır.

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, Bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini, (yokedileceğini) görüyorum.” ( Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt 1, New York: D. Appleton and Company, 1888 ss. 285-286)

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Bu propaganda etkili de oldu. Darwin'in "Türk Milleti yakında yok olacaktır; bu evrimin kanunudur" anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi.

İngiltere'nin, Darwin'in kehanetini gerçekleştirme hevesi, asıl olarak I. Dünya Savaşı'nda hayata geçti. 1914'de başlayan bu büyük savaş, bir yanda Almanya ve Avusturya-Macaristan, diğer yanda ise İngiltere-Fransa-Rusya ittifaklarının arasındaki çıkar çatışmalarından doğmuştu. Ancak savaşın içindeki en önemli hesaplardan biri, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma hedefiydi. (http://www.darwinizmdini.com/)

İngiliz derin devletinin ırkçı sosyal Darwinizm'i tüm dünyada ayakta tutma çabası da bu sebepledir. Temel felsefesi budur çünkü.

İngiliz derin devletinin PKK bağlantısı da ortadadır. YDG-H'nın kurucularıından Kerem Berti, "PKK, İngiltere tarafından kurulan bir örgüttür" itirafında bulunuyor.

PKK liderlerinden Duran Kalkan, İngiliz derin devletinin 135 yıllık bu politikasını günümüzde dillendiren isim olarak karşımıza çıkıyor. Kalkan, “Erdoğan ve AKP iktidarı açık şekilde ‘bin sefer baş kaldırsanız bin sefer ezeceğiz’ diyor. Sen bin sefer ezmeye çalışırsan, bu halk da seni bin yıl önce geldiğin yere kovalayana kadar direnecektir” sözleriyle PKK’nın amacını ve kimlerin taşeronu olduğunu bir kez daha dile getiriyor.

İngiliz derin devleti kuruluşu Chatham House, Türkiye'nin bölünmesi projesini şöyle açıklıyor; "Türkiye'nin son hali Osmanlı'nın son dönemi gibi. Bu konuyu (PKK'ya otonom verilmesini) tartışmamalıyız, Türkiye buna mecbur… Ana dil, güvenlik birimleri...gibi konular gündemin ilk sırasında değil. Sınır kabul edilirse ana dil, güvenlik ve yargı birimleri gibi konular zaten arkadan gelir. PKK yönetimi Batı ile benzer görüşlere sahip.”

"TC isteneni yapmak (PKK'ya otonomi vermek) zorunda. Yapmazsa uluslararası hukuk devreye girer. Bunun için yeterince malzeme verdi. PKK resmen tanındı. Türkiye itiraz ederse, yaptırımlar gündeme getirilir. Hatta yaptırımların eşiğindeyiz."

Sevr'de yaptığı gibi sınırlar çizme peşinde Chatham House; "Batılı ülkeler bu çerçevede tavır belirlemeli. Geri adım söz konusu olamaz. Sınır çizilmesi aşamasındayız. PKK/HDP sınır çizilmesi koşuluyla belli tavizler verebilir. Sınırların çizilmesi ve bölgenin Kürt bölgesi olarak tanınması kritik eşik."

Şimdi PKK lideri Öcalan'ın "Bizim konumuza en akıllı yaklaşan İngiltere'dir. Bazı lordlar, 'sizi destekliyoruz dediler... Gizli olarak en büyük destek hep İngiliz'lerindir" (H. Atilla Uğur, A. Öcalan'ı nasıl Sorguladım kitabı) sözleri daha bir anlam kazanmıyor mu?

"İngiltere, bizim konumuza en akıllı yaklaşan ülkedir… Politikaları İngiltere oluşturur, ABD’ye uygulattırır… İngiltere bence ana politikayı oluşturmaktadır. Avrupa'daki işbirlikçilerine ama özellikle ABD'ye bunu uygulattırmaktadır. Ortada bu konularla ilgili belge yok, olması da mümkün değildir zaten. Ancak gelişmelerde dikkat edilmesi gereken konu, Avrupa'nın İngiltere'de düğümlenmesidir. Konulara çok derin yaklaşıyor." (Tekin Arslan, İmralı'daki Konuk)

İngiliz Derin Devletinin ve MI6’nın en gözde yayın kuruluşu olan The Economist dergisinde, ülkemizdeki 15 Temmuz darbe girişiminden önce yayınlanmış bir makalede, “İslam, bombalanarak yeniden yapılandırılamaz. Ama içeriden değiştirilebilir” ifadeleri geçiyor ve örnek olarak iki isim veriliyor; Sisi ve Fethullah Gülen.

Seyyid Abdülhakim Arvasi yıllar önce şunları söylüyor;

 “İslam’ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslamiyet’i bir ağaca benzetirsek, başka kafirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslümanlar da bunlara düşman olur. Fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder, besler. Müslümanlar da onu sever. Fakat gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. “Vah vah, çok üzüldüm” diyerek Müslümanları aldatır. İngiliz’in İslam’a böyle zehir salması demek, para, mevki ve kadın gibi, nefsani arzular karşılığında satın aldığı yerli münafıkların, soysuzların elleri ile, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.”

Kurutulması gereken bataklığı doğru yerde arayalım. Özellikle son dönemde dillere pelesenk olan 'Üst akıl; yönetim merkezi ' Chatham House olan İngiliz Derin Devletidir....

 

“… Ancak derin güçlerin müstakil bir gücü olduğunu zannetmek, çoğu zaman oldukça yanıltıcı olabilir. Bu kurumlar, “yenilemez” göründükleri için genel anlamda etkili olabilmiş, pek çok ülkenin kontrolünü ele geçirebilmişlerdir. Oysa, hedeflerini sevgi ve barışın inşası üzerine şekillendirenler, daima daha güçlü konumdadırlar. Onların idealleri büyüktür, hedefleri doğrudur. Doğru hedef ise eninde sonunda galip gelecektir. Önemli olan barış insanlarının bir araya gelmeleri ve ittifak halinde hareket etmeleridir. O zaman çözümün sadece çatışma ile gerçekleşeceğini zannedenler de barışın mutlak gücüne şahit olacak, bakış açılarını değiştirecek ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için çaba göstereceklerdir. (http://www.harunyahya.org/tr/ )

Üst Akıl; İngiliz Derin Devleti-I

30 Kas 2016 In: Toplum, Yaşam, Deccaliyet

 

"Şeytan insan için ne ise İngiliz derin devleti de dünya için odur." Cemil Meriç

Tarihte her dönem hükümetlerin yanında ikinci bir iktidar olarak hareket eden açık ya da gizli yapılar olmuş. Günümüzde ise iktidarların, düşünce kuruluşları ve sivil toplum kurumları üzerinden yönlendirildiği ortada. Kendince bağımsız, kâr amacı gütmeyen ve elbette hesap verme zorunda da olmayan bu kuruluşlar kendi oluşturdukları yetkilerini kullanıyor, yönetimlerin politikalarını yönlendiriyorlar. Dahası fikir üretmekle yetinmeyip, sahaya iniyor, iktidarların üzerinde fiili baskı oluşturuyor, askeri alanda bile ülkeler üstü güç haline geliyorlar.

Bugün dünya siyasetini tek merkezden yönlendiren, her konuda ortak hareket ettiren merkez ise İngiliz derin devletidir. Yaklaşık 200 yıldır kurup uyguladığı planlarla Osmanlı’nın yıkımına sebep olan bu yapı, bugün de hükumet ve askeri kurumlarının içine sızmış kimi politikacıları, özel yetiştirilmiş casusları, bazı lordları ve belli medya kuruluşlarındaki gazetecileri yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için sinsice mücadele ediyor.

Deccal’in organize ordusu olan İngiliz derin devleti, dışarıdan yıkamayacağı devletleri inançlarını zayıflatarak, birlik ve beraberlik duygularını zedeleyerek, ideallerini ve manevî değerlerini yok ederek içeriden yıkacak karanlık ve kahpece politikalar üretir.

Büyük emperyal planlar yapar bu derin yapı. Arabistan'lı Lawrence örneği, bu işi ne denli ciddiye aldığının kanıtıdır. 1882'de Osmanlı toprağı olan Mısır’ın İngiliz orduları tarafından işgal edilmesiyle başlayan dönem ve sonrasında İngiltere hep Osmanlı aleyhtarı bir politika izledi.

Daha 1900'lü yıllarda hazırlanan BOP Projesinin ve diğer birçok planın kaynağında hep İngiliz derin devleti vardır.

İngiltere eski başbakanı W. Ewart Gladstone'un İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşmada, Kur'an'ı eline alarak sarfettiği şu hezeyan dolu sözler bu gizli hedefin delilidir;

"Ya Kur'an'ı Müslümanların elinden almalıyız ya da Müslümanları Kur'an'dan soğutmalıyız... Türkler bu kitapla yürüdükçe medeniyete zararlıdır."

"Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz."

Yine İngiliz eski başbakanlarından Salisbury 1911 tarihli gizli bir belgede şunları söylüyor;

"... Aynı maskara Osmanlılık devam ediyor. Fanatik, cahil insanlar, barbar millet, kapitülasyonların da kalkmasını istiyorlar. Türkler daima Türk kalacaklar. Hiçbir zaman Avrupa'lılaşamayacaklar."

Lord'un 1898'de Petesburg'daki büyükelçisine gönderdiği direktif ise şöyle; "Osmanlı ülkesinin yarısında İngiltere'nin, yarısında Rusya'nın sözü geçsin." (D. Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

Osmanlı'ya 'Hasta Adam' lâkabını takan İngiltere'nin eski başbakanlarından bir diğeri H. H. Asquith ise şu sözlerle meydan okuyor; "Osmanlı Devleti ölüm döşeğine yattı. Dünya için bir şer ve fenalık yuvası olan bu hasta bir daha canlanamayacak." (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi)

İngiliz arşivinden bir belgede, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb, İngiltere’deki bir dostuna 19 Ocak 1919’da gönderdiği bir mektupta şunları yazıyor : "Görünürde memleketlerini işgal etmediğimiz halde valilerini tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan özgür bırakıyoruz. Demiryollarını sıkça denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz. Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor...”

M. Kemal Atatürk, o dönem İngiliz derin devletini Nutuk'da şöyle deşifre ediyor; “İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himayesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek, İsyan ve ihtilal çıkarmak, Milli Şuuru felce uğratmak, yabancı müdahelesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi."

İngiliz Derin Devleti, bölmek istediği devlet ve milletler üzerinde çeşitli psikolojik savaş yöntemleri uygular. Tarih boyunca bu amaçla, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için çeşitli yöntemlere başvurmuştur. Dün olduğu gibi bugün de Darwinizm, Rumilik ve eşcinselliği kullanarak dejenerasyon planlarını gerçekleştirmeye çalışıyor.

Devam edecek…

 

 

 

Yazımın ilk bölümünde, Allah'a, Peygamberimiz (asm)’a ve dinimizin kutsallarına yönelik uygunsuz davranışlar sergileyen, dahası 'her türlü dini düşünceye karşı olduklarını' açıkça söyleyen bazı kişilerin, Mevlana'nın görüşlerine ve eserlerine sempati ile yaklaşmalarının, belli bölümlerini sürekli paylaşmalarının elbette önemli bir sebebi var demiştim.

Samimi Mevlevileri tenzih ederim ama yıllardır bir oyun oynanıyor. İngiliz derin devleti 'Müslüman' üyelerinin sürekli eşcinsellik propagandası yaptıkları kimi 'Rumi' vakıfları kullanarak, İslam yerine yeni bir din inşa etmek istiyor. Bu Deccalî oyunu bozmak hepimizin sorumluluğu.

Mevlana’nın eserlerindeki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan evrimci fikirler, Türkler’in ve kadınların aşağılandığı ve sapkın eşcinsellik içeren bölümlerden yaptığım alıntılara devam ediyorum;

"Ey mümin, sen, Tanrı nuruyla bakar, görürsün… Hatadan, yanılmadan eminsin!" (Mesnevi,  Cilt 4, beyit, 1855)

 “Aşk kafiriyiz biz Müslüman başka. Müslümanlığın, kafirliğin dışında bir ova. Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar-gider. Anlayan vardı mı usulca başını kor. Ne Müslümanlığa yer var, ne kafirliğe yer.” (Mesnevi, Syf 298)

"Kâbe, taşa-topaca tapanlarla doludur; sen bize yüz tut, biziz Tanrı kıblesi." (Divan-ı Kebir, 5/19)

"İlletli kimse ne tutarsa illet olur. Kamil kafir bile olsa o küfür, din ve şeriat haline gelir." (Mesnevi, beyit 1610, syf 129)

"Tanrı boyuna bakar, biz gönüle bakarız, şekle değil; şekil balçıktır ancak demede." (Mesnevi, Cilt 3, syf 150)

“Mustafa'yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail "Sakın yapma! 'Kün' emrinde sana nice devletler takdir edilmiştir" deyince yatışır, kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan, dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi.” (Mesnevi, syf 294. 3535. Beyit)

(Mustafa olarak söz edilen Peygamberimiz(asm)’dır. Beyitte -haşa- psikolojisi bozuk, sürekli intihar eğilimi olan biri gibi söz ediliyor.)

“Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilegelmiştir. Yoksa şarap, çeng, güzel sevmek ve sema, haslara helaldir, aşağılık kişilere haram." (Seçme Rubailer, s. 43)

 "Ademoğlu ilk önce cansızlar âlemine (iklim) geldi. Sonra bitki âlemine geçti, orada uzun müddet kaldı. Cansızlar âlemini ve orada meydana gelen kavgaları hatırlamadı. Bitki âleminden hayvan âlemine geçti. Burada da bitkiykenki halini hiç hatırlamadı. Yüce yaratıcı onu hayvan âleminden insan âlemine çekti. Bir âlemden diğerine koştura koştura: Sonunda o âlim ve akıllı oluverdi." (Mesnevi, Cilt 3, syf 3990)

"Nefis ve hırsı kadın, aklı da erkek bil. Akıl onlara değerli bir mum oldu." (Mesnevi, 1. Cilt, 3010. Beyit)

"Çocukta da kadında da akıl yoktur. Aydın bir karara varamaz... Kadında hayvanlık sıfatları çoktur; çünkü kadının gönlü renge, kokuya akar." (Mesnevi, 2. Cilt, syf 563

"... Bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imar etmek Rumlara; yıkmak ise Türklere mahsustur." (Menakıbü’l Arifin, Ahmed Eflaki’nin farsça eseri (1360). Bu eser, Mevlevi tarikatının en kapsamlı anlatıldığı kitap olarak bilinir)

… Ve ayrıca iri yarı erkekler ve oğlanlar, kadın kılığında hamama giren erkekler, gerdek geceleri, hayvanlarla ilişki kurma ve eşcinsellik üzerine edebe uygun olmayan ve burada anlatamayacağım sapkın cinsellik ifadeleri içeren hikayeler.

Mesnevi şarihlerinden Şefik Çan, Mesnevî'deki müstehcenlik konusunda şunları söylüyor:

"Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır... Mevlana bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir... Bazen Kur'an'da, şeytanın iğvalarını bize Rabbimiz'in diliyle anlatılır ki, insanoğlu apaçık düşmanı olan şeytanın hilelerini ve tuzaklarını tanısın ve bilsin."

Hayır! Rabbimizin 'dili' bu değil. Kur'an'daki en ‘müstehcen’ kıssa olan Aziz'in karısının Hz. Yusuf'u tacizi konusu bile çirkinlik ve iğrençlik içermeden anlatılıyor. Kadının, Yusuf(as)’ın gömleğini yırtacak derecedeki saldırganlığı bile, "kadın murad almak istedi" ifadeleriyle aktarılıyor.

Mesnevi’de yer alan alıntıladığım ve benzeri birçok ifade, Mevlana'nın kendisine ait olmayabilir. Söz konusu bölümleri ekleyenler de bunu bilgisizliklerinden dolayı yapmış olabilirler. Ancak sebep her ne olursa olsun, Mevlana'ya atfedilen, Kur’an'a ve Türk-İslam ahlâk anlayışına uygun olmayan bu anlatımların İslam adına yaygınlaştırılması, dinimiz ve toplum açısından tehlikedir.

Kendilerini Müslüman olarak gösteren ancak amacı İslam'a zarar vermek olan kimi şahıslar için Mesnevi önemli bir kaynak ve hareket alanı haline gelmiş. Ki İslam'ı dejenere etmeye çalışan kimi ilginç karakterli insanlar, bu amaçla, Mesnevi'deki Kur’an'a muhalif olan anlatımları sıklıkla kullanıyorlar. Kur’an ahlakına aykırı inançların ve düşüncelerin ‘İslam adına’ savunuculuğunu yapanlar, Mevlana'nın eserlerini ve fikirlerini referans gösteriyorlar.

Evet bu durum çok ciddi bir 'tehlike'dir. Kimin tarafından ve ne sebeple yazıldığından çok, bu anlatımların İslam ve Kur’an dışı olmasıdır tehlikeli olan. Kimi insanlar bu anlatımlar yüzünden bilinçsizce Kur’an'ın ilkelerinden ve inançlarından uzaklaşabilirler. Bu sebeple İslam dışı felsefelerin yanlışlığının deşifre edilmesi' son derece önemlidir.

 

 

 

Geçtiğimiz aylarda, Leonardo Di Caprio'nun başrolünü oynayacağı bir Mevlana filmi çekileceği haberi medyada yer aldı. Avrupa’nın Mevlana hayranlığı ve filmini çekecek olması boşa değil. Mevlana’nın eserlerindeki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan bölümlerin, evrimci fikirlerin, sapkın eşcinselliğin, açık ya da gizli mesajlar halinde bu filmde yer alacağını düşünüyorum.

İslam’a karşı açıkça tavır almış olan kimi kişilerin Mevlana'nın bazı görüşlerine yoğun ilgi ve sempati göstermeleri oldukça dikkat çekici. Allah'a, Peygamberimiz (asm)’a ve dinimizin kutsallarına yönelik uygunsuz davranışlar sergileyen, dahası 'her türlü dini düşünceye karşı olduklarını' açıkça söyleyen bazı kişilerin, Mevlana'nın görüşlerine ve eserlerine tam tersi bir yaklaşım göstermelerinin elbette önemli bir sebebi var.

Samimi Mevlevileri tenzih ederim ama yıllardır bir oyun oynanıyor. İngiliz derin devleti 'Müslüman' üyelerinin sürekli eşcinsellik propagandası yaptıkları kimi 'Rumi' vakıfları kullanarak, İslam yerine yeni bir din inşa etmek istiyor. Ve bu dinin adı kendi ifadeleriyle; “İngiliz İslam’ı!”

Mevlana Celaleddin Rumi 13. yüzyılda yaşamış bir düşünür ve mutasavvıf. En önemli eserlerinden biri de Mesnevi. Onun vefatından sonra derlenmiş olan bu eserdeki görüşlerin ne kadarının Mevlana'ya, ne kadarının başkalarına ait olduğu ise tartışmalı bir konu. Bazı tarihçiler, 'Mesnevi'yi Mevlana'nın oğlunun yazıp babasına malettiğini', bazıları da 'Mesnevi'nin üç ayrı kişi tarafından kaleme alındığını öne sürüyor.

“Mesnevi'nin gerçek yazarı kim olursa olsun, bu eserde Kur’an'a uygun olmayan çok fazla anlatım vardır. Bu anlatımlarda, Kur’an'da açıkça 'haram' olduğu bildirilen bazı fiillerin, 'İslam'a göre sözde meşru olduğu' öne sürülmektedir. Çok açık ve uygunsuz üsluplarla, homoseksüelliği ve çocuklara tecavüz edilmesini içeren kıssalar anlatılmakta', 'kadınlar aşağılanarak cinsiyet ayrımcılığı yapılmakta', 'şarabın helal olduğu savunulmakta', 'Mesnevi'nin kutsal bir kitap olduğu öne sürülmekte', 'yaşamın evrimle meydana geldiği belirtilmekte', 'Mevlana'nın Peygamber olduğu ima edilmektedir'. Oysaki bunlar, İslam'a ve Kur’an hükümlerine tümüyle zıt görüşlerdir.” ( http://a9.com.tr/ )

Mesnevi, daha ilk sayfasındaki önsözde, Allah'ın Kur'an'da, Kur'an'a dair yaptığı tanımlarla Mesnevi’yi överek başlıyor;

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla. Bu mesnevi kitabıdır. O, ulaşma ve kesin bilme sırlarını açıklamada dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır. O, Allah'ın en büyük fıkhıdır, Allah'ın en aydınlık yoludur ve Allah'ın en açık delilidir. "Işığın hali, içinde kandil bulunan kandillik gibidir. (Nur Suresi, 35) Sabahın ilk anlarından daha parlak verir. O, pınarları ve dalları bulunan gönül cennetleridir. Onda, bu yolun oğullarınca "Selsebil" diye adlandırılan bir pınar vardır ve makam ve keramet sahiplerince en hayırlı makam ve en güzel dinlenme yeridir. Ulu kişiler orada yerler içerler; özgür kişiler orada huzur bulur ve neşelenirler. O, Mısır'daki Nil gibi, sabredenler için içecektir; Firavun soyuna ve kafirlere hasrettir. Allah'ın dediği gibi "Onunla çoğunu sapıtır, çoğunu doğru yola getirir. (İsra Suresi, 9)  Gerçekten o gönüllere şifadır, hüzünlere ciladır (İsra Suresi, 82) ve Kur'an'ı açıklayıcıdır. Rızıkları genişletir ve Ahlakı güzelleştirir. Kerem sahibi salih yazıcıların elleri ile yazılmıştır. (Abese Suresi, 13-16)) Temiz kişilerden başkasının ona dokunmasını men ederler. (Vakıa Suresi, 79)  Alemlerin Rabbinden indirilmedir. (Vakıa Suresi, 80, Bakara Suresi, 79, Al-i İmran Suresi, 78, Maide Suresi, 13) Batıl, onun önünden ve arkasından gelemez. (Fussilet, 42) Allah gözetir ve korur. (Hicr Suresi, 9) O, en iyi koruyucudur ve merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevi'nin başka lakapları da vardır. Yüce Allah ona lakap verdi. Bu azla sözü kısalttık ve az çoğa işaret eder; yudum göle işaret eder; bir avuç buğday, harmana işaret eder.”  (Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Mesnevi, Celaleddin Rumi, Akçağ Yayınları, 885 Sayfa:35; Önsöz) (Bu önsözün orjinali arapçadır ve Celaleddin Rumi'ye  aittir. Mesnevi Farsçadır.)

Mesnevi'deki, İslam’a zıt olan bazı bölümlere bakalım;

"Bu alem, Müslümanlıktan da dışarıdır, kâfirlikten de. Orada ne Müslümanığın işi vardır, ne kâfirliğin..." (M. Celaleddin, syf 198, Seçme Rubailer, syf 18)

"Tanrı'dan vasıtasız olarak verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri almaz, uçar gider." (Mesnevi, syf 276)

(Peygamberimize ilim Cebrail(asm) vasıtası ile gelmişti. Haşa, değersiz miydi?)

“Bu alem Müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de. Orada ne Müslümanlığın işi vardır, ne kafirliğin.” (Mevlana Celaleddin, sf 198, Seçme Rubailer, syf 18,  Rubai 67)

… Devam edecek.

 

 

Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa teslim etti. Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin. İşte böylece Tanrı onları utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler. Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkilerini bırakıp birbirleri için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. (İncil, Romalılar 1/24-28)

Eşcinselliği kendince legal hale getirmeye çalışan, toplumda sapıklığı normalleştirmeye çalışan bir anlayışı Müslümanlar asla kabul etmez  Ayetleri yaşamak isteyen samimi Müslüman, temizlenmeyi hem kendisi hem de insanlık için ister. Kirlenmek güzel değil!

Özellikle gençler bu konuda ciddi uyarılmalı. Yazık ki eşcinsel arkadaş gruplarına giren gençler grup kimlikleri ile ödüllendiriliyor ve sosyal normlara uymak için eşcinselliği tercih ediyorlar.

Lutilik(eşcinsellik) konusunda Peygamber(asm) şiddetle uyarıyor Müslümanları;

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Lût’un kavminin amelini işlemeleridir.” (Tirmizî, Hudûd, 24/1457)

Homoseksüelliğin yaygınlaşması kıyamet alametidir. "Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetindiklerinde kıyamet yaklaşmış olacak.” (Ramuz-El Ehadis, 448/8; Ölüm kıyamet ve diriliş, s.480)

"...Lûtilik (homoseksüellik) çoğaldığı zaman Allah homoseksüellerden(ve onların işini tabîi gören toplumlarından) korumasını kaldırır. Hangi yaşayış üzerinde yıkıma uğrayacaklarını önemsemez.( Et-Terğib 4/65.)

"Niye homoseksüellere izin vermiyorsunuz?", "Niye onlara özgürlük tanımıyorsunuz?", "Rahatça yaşamalarına neden karışıyorsunuz?" gibi sinsi üsluplarla, dinde asla yeri olmayan bir sapkınlığın meşrulaşması için yapılan telkinlerin dozu günden güne artırılıyor, bu görüşü insanlara benimsetmek için büyük çaba gösteriliyor. Yaygın olanın sapkın olmayacağı dayatılmaya çalışılıyor. Oysa sapkın bir davranışın yaygın olması onu doğru yapmaz.

“Cinsel sapkınlık içinde olan kişiler toplum tarafından kabul görmek ve sapık eylemlerini haklı çıkarmak için kendilerince “östrojen hormonlarının yüksek seviyelerde olduğunu” veya “genetik olarak bu yaratılışta doğduklarını” iddia ederler. Oysa bu iddialar bilimsel açıdan kesinlikle doğru değildir. Öncelikle homoseksüel bir erkek ile normal bir erkek arasındaki östrojen ve testosteron hormon seviyelerinde fark yoktur. Ayrıca bilim adamları homoseksüellerin genetik olarak bu mizaca sahip olduklarını destekleyen hiçbir delil bulamamışlardır. Son 20 yıldır Avustralya, ABD ve İskandinav ülkelerinde yürütülen sekiz ayrı araştırmaya göre eşcinselliğin kesinlikle genetik olmadığı sonucu çıkmıştır. Diğer taraftan bu durum genetik bile olmuş olsa sergilenen ahlak dışı davranışları asla haklı çıkarmaz. Doğuştan çift cinsiyetli olan veya bunun gibi cinsel gelişim anomalileri yaşayan insanlar olabilir. Ancak bu durum hiç kimsenin sapkın davranmasına mazeret olamaz. Bir insan her koşulda iffetini ve ahlakını koruyarak, şerefli bir hayat sürmekle yükümlüdür.” (1)

İslam barış ve hoşgörü dinidir ancak inanan insanların, inançları gereği Allah Katında çirkin görülen her şeye karşı duruş sergilemeleri, doğruları anlatmaları, uyarmaları sorumlulukları gereğidir. Kur’an’a ve diğer kutsal kitaplara uygun olan budur;

Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım." (Şuara Suresi, 168)

(Allah) Sodom ve Gomora kentlerini yakıp yıkarak yargıladı. Böylece Allah’sızların başına geleceklere bir örnek verdi. Ama ilke tanımayan kişilerin sefih yaşayışından azap duyan doğru adam Lut’u kurtardı. Çünkü onların arasında yaşayan bu doğru adam, görüp işittiği yasa tanımaz davranışlar yüzünden doğru yüreğinde her gün ıstırap çekerdi. Görülüyor ki Rab Kendi yolunda yürüyenleri karşılaştıkları denemelerden nasıl kurtaracağını bilir. Doğru olmayanları, özellikle benliğin yozlaşmış tutkuları ardından giden ve yetkisini hor görenleri cezalandırarak yargı gününe dek nasıl alıkoyacağını da bilir. (Petrus’un 2. Mektubu, 2:6-10)

Kur’an'a dayalı İslam anlayışı baskı, şiddet, öldürme, cinayet ve vahşeti reddeder. Müslüman, kötülüklere karşı mücadele ile sorumludur. Cinayetin, hırsızlığın, terörün çirkinlik olduğunu nasıl anlatıyorsa, homoseksüelliğin çirkinlik olduğunu da anlatmakla sorumludur. Düşüncesinden ya da hayat tarzından dolayı bir insana şiddet uygulanması gibi, Allah’ın haram kıldığı eşcinselliğin meşrulaştırılmaya çalışılıp telkin edilmesi de aynı derecede yanlıştır. 

Bir diğer yanlış da dünyada 14 milyon çocuğun eşcinsel partnerlere teslim edilmiş olmasıdır. Evlat edilinip, ruh sağlığı bozulma ihtimali bulunan 2 milyon çocuk ise sırada.

Deccal, Allah’sız, dinsiz, sapkın, homoseksüel bir dünyayı hedefliyor. “Illuminati’nin savunduğu simyacı kaos teorisinin temel prensibi, ortada gözüken iki’nin sonuçta bir haline gelecek olmasıdır. Erkeksi ve kadınsı özellikler tek bir özellik haline gelecektir; Hermafrodit…” (2)

İslam aleminde eşcinselliği meşrulaştırmak için uğraşanların Darwinist, Rumî ve İngiliz derin devletiyle bağlantılı olması manidardır. Ancak bugün, İngiliz derin devletinin plânladığı, Rumiliği ve Darwinizm'i Allah'ın lânetlediği eşcinsellikle yoğurup İslam alemini dejenere etme oyunu artık deşifre oldu. Müslüman görünen ama ayetleri 'eğip bükerek' Kur'an'la bu sapkınlıkları bağdaştırmaya çalışan kimi kuklalar bu rezaletin içinde olsalar da, Deccalin her oyunu gibi bu da mağlubanedir!

Eşcinsel hareket, uluslararası lobi gücü yüksek bir ideoloji olarak legalleştirilmeye ve dogmatik bir hareket olarak hızla yaygınlaştırılmaya devam ettikçe, Allah’ın izniyle yazmaya devam edeceğim.

İleriki yazılarımda, Mesnevi’deki -belki sonradan ilave edilen-Kur’an’a uygun olmayan evrimci fikirlerin, sapkın eşcinselliğin, açık ya da gizli mesajlar halinde yer alan bölümlerinden alıntılarla ‘Rumîlik’ konusuna değineceğim.

 

(1)http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/12-05-2016/134394-homosexuality-0/

(2) Illuminati-Entrika Çemberi (Texe Marrs)

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors