Atomdaki Mûcizevî Yaratılış

16 Jul 2014 In: Bilim, Tefekkür

 

  Atomdaki tasarım Allah’ın sonsuz ilmini ve gücünü gösteren önemli bir delildir. Mucizevî küçük yapısına rağmen atomun içinde, kâinatta gördüğümüz sistemle kıyaslanabilecek kadar kusursuz ve benzersiz bir sistem vardır.

Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşur. Çekirdekte ise proton ve nötron adlı parçacıklar vardır.

Çekirdeği, atomun tam merkezinde bulunur ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşur. Hacmi ise atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır.

Ancak boyutları atomun 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin % 99.95'ini oluşturmaktadır. Bir şeyin, bir kütlenin tamamını oluştururken, neredeyse hiç yer kaplamıyor olması aklı hayrete düşüren bir durumdur.

Bunun sebebi ise şudur: Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomun çekirdeğinde birikmiştir. Atomun çekirdeğini bir arada tutan, onun dağılmasını engelleyen, tabiattaki kuvvetlerin en güçlüsü olan 'Güçlü Nükleer Kuvvet'tir.  Çekirdekteki protonların hepsi pozitif yüklüdür ve elektromanyetik kuvvet sebebiyle birbirlerini iterler. Ancak güçlü nükleer kuvvet onların itme gücünden yüz kat daha büyüktür ve böylece elektromanyetik kuvvet etkisiz hale gelir ve protonlar bir arada tutunabilirler.

Kısacası gözle göremeyeceğimiz kadar küçük bir atomun içinde, birbiriyle etkileşim halinde iki büyük kuvvet bulunur. Bu kuvvetlerin hassas değerleri sayesinde çekirdek bir bütün olarak kalabilir. [1]

İki zıt kuvvetin atom çekirdeğinde bir arada bulunması ve gözle görülemeyen bu ufacık mekândaki uyum, her şeyi sebepler mantığı ile açıklayan maddeci bakış açısına son derece aykırı bir durumdur. Açıktır ki burada sebeplerden bağımsız bir güç ve irade vardır. Allah kudret kalemiyle imkânsızı mümkün hâle getirmektedir.

Atomun hayret verici özelliklerinden biri de çekirdeğinin çevresindeki yedi ayrı yörüngede, saniyede 1.000 km. gibi muhteşem bir hızla sürekli dönen elektronlardır. Bu mucizevî hıza rağmen hiçbir elektron birbiri ile çarpışmaz. Rabbimiz İlâhi sanatı ile orada da kusursuz bir sistem kurmuştur. Allah'ın benzersiz yaratmasına apaçık bir delildir atom ve burada tesadüfe asla yer yoktur. Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi;

 “… Herbir zerre(atom), eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse (değişip dönüşmezse), o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü, anâsırın(unsurların, elementlerin) herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta(canlı bedeninde) muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı(düzenleri) ve kavânin-i teşekkülâtı (oluşum kanunları) birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan ilim) sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar; veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.” [2]

Ayrıca burada göz ardı edilemeyecek çok önemli bir durum vardır. Her şeyin tesadüfler sonucu ve evrim süreci ile meydana geldiğini iddia edenler, atomun içinde, hiç ivme almadan, bir anda saniyede 1000 km. hızla dönmeye başlayan elektronların durumunu asla açıklayamazlar!

Eğer tesadüfleri ilâh edinmiş evrimci iddiaya göre elektronlar ivme alarak meydana gelmiş olsaydı canlı ve cansız- hiçbir 'şey' olamazdı. Dahası atom da olamazdı. Çünkü her şeyin yapıtaşı olan atom ancak elektronların saniyede 1000 km. gibi bir hızla dönmesi ile oluşur.

Bediüzzaman bu muhteşem yaratmayı da şöyle açıklıyor: "Maahaza, esbab-ı maddiyede(maddî sebeplerde) esas ittihaz edilen(kabul edilen) kuvve-i câzibeyle(çekim gücüyle) kuvve-i dâfianın(itme gücünün) inkısama(bölünme) kabiliyeti olmayan bir cüzde(parçada) birlikte içtimaları(bir araya gelmeleri) iltizam edilmiştir(gerekli kılınmıştır). Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları(bir araya gelmeleri) caiz(doğru) değildir. Fakat, câzibe(çekim) ve dâfia(itme) kanunlarından maksat, "âdetullah" ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiye(İlâhî kanunlar) ise ve tabiatla tesmiye edilen(isimlendirilen) şeriat-ı fıtriye(yaratılışın kanunları) ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden(zihinsel varlıktan) vücud-u haricîye(görünen varlığa), umur-u itibariyeden(varsayılan işlerden) umur-u hakikiyeye(hakîkî işlere) âlet olmaktan müessir(gerçek tesir sahibi) olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz(doğru) değildir."[3]

Bediüzzaman, kâinatın bu zıtlıklar ile idare edildiğini söylüyor. Bundaki hikmet ise acz içindeki sebeplerin kusursuz ve mükemmel sonuçlarının ve ardındaki İlâhî kudretin görülmesidir.

1960'lı yıllarda, maddenin en küçük yapı taşının atomun sırlarla dolu olağanüstü detayları ortaya çıktı. Çekirdekteki protonun derinliklerinde küçük parçacıklar keşfedildi. Protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebi, işte kuark adı verilen bu olağanüstü küçük parçacıklardı. Günümüze kadar yapılan araştırmalar sonucu, atomun 0.0000001'ini oluşturan hacmin içinde muhteşem bir dünya olduğu anlaşıldı.

Bilimsel gelişmeler materyalistleri teorilerini geliştirmeye zorladı. Evrenin, iddia ettikleri gibi bilinçsizce ve tesadüflerle ortaya çıkması için, sadece atomların değil, bu kez atom altı parçacıklarının hareketlerine de açıklama getirmeleri gerekliydi.

“Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” gibi fizik problemler çözümlendiğinde ise materyalist zihinlerdeki problemlerin sayısının oldukça artacağı açıktır.

Kuşkusuz zaman ve tesadüfleri ilâh edinen, Allah'ın sonsuz gücünü ve gerçekleri kendince görmezden gelen, acizliklerini unutup Rabbine karşı büyüklenenlerin kayba uğrayacakları da...

 “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de başıboş olamazlar.” [4]

…Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 80)

 

 

Dipnotlar:

[1] http://evrimteorisi.info

[2] 30. Söz, 2. Maksat

[3] İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi 21 ve 22. Ayetlerin Tefsiri.

[4] Şualar syf:109

 

Kalp Özürlüyüz!

2 Jul 2014 In: Kadın, Kur'an Ahlakı, Toplum

 

 Özürlüyüz. Zihin ve bedenden öte kalp özürlüyüz. İşte o özrümüz de kabul değil!

Bizler, Kur'an'a ve Peygamberimiz (asm)'ın sünnetine uygun yaşamakla sorumluyuz. Kıstasımız Kur'an olmalı.

Ancak Kur'an'ın ruhuna tamamen ters bir zihniyet içinde yaşıyoruz. Böylece İslam hakkında yanlış kanaate yol açıyoruz.

Kimimiz dini samimi yaşamayı amaçladığımız, Allah’ı gönülden sevdiğimiz halde cehalet ya da edindiğimiz yanlış bilgiler sebebiyle dinimizde bulunmayan görüşlere sahibiz.

Kur'an'ın tanıttığı dinle hiçbir ilgisi olmayan düşmanlık, kan dökücülük, zulüm, sevgisizlik, vicdansızlık, acımasızlık ve merhametsizlik dolu vahşi birsistemde yaşıyoruz.

Ancak karanlık bir zihniyet var ki yapıp-ettiklerinin faturası Kur'an'a çıkarılıyor; dine en büyük zararı veriyor. Bu sevgi yoksunu, anlayışsız, güzelliğe, sanata, bilime, neşe ve mutluluğa düşman zihniyet gerçekte İslam dışıdır.

Bu zihniyetteki kişide sevgi, şefkat, merhamet duyguları yoktur, kültür yoktur, bilim ve sanat ise Allah muhafaza. Derin düşünemez bu kişiler; hurafelerle besledikleri kendi dinlerini yaşarlar.

Ruhları boşluk içindedir; güzel bakamaz, güzel göremezler. Çocuklara, kadınlara, çiçeklere, hayvanlara, kısacası hiçbir şeye karşı derin ve samimi sevgi hissetmezler. Allah'ın en güzel tecellileri olan çiçeklere, çocuklara, kadınlara, güzelliklere Allah aşkıyla bakamaz, o aşkla sevemezler.

Özellikle, Hz Adem'i eşinin kandırdığı iftirası ile daha ilk kadından başlayarak, kadını potansiyel günahkâr gören bu karanlık zihniyet, sert ve kaba-hatta insanlık dışı-tedbirlerle kadını kendince 'terbiye etme'ye çalışır. Koruma adı altında, kadına üçüncü sınıf muamelesi yapar. Bu yüzden İslam'a düşmanlıkla bakan kimselerin, İslam'a sözlü saldırılarına tanık oluruz. Oysa kadın düşmanlığı, kadını yücelten İslam'ın değil, bu bağnaz görüşlü karanlık beyinlerin özelliğidir.

Onlar gerçek anlamda ne sever ne de sevilirler. Hatta birbirlerini bile sevmezler. Kafaları ve ruhları gibi hayatları da zifiri karanlıktır. Işığın kaynağını bilmezler ki karanlıklardan aydınlığa çıkabilsinler.

Her dinde bağnaz bulunabilir. Dini özünden uzaklaştırmaya çalışan, imanın getirdiği coşkulu sevgi yerine karanlığı yaşayan kişiler her dinde vardır. Onlar mensup oldukları dini değil, kirli ve sapkın görüşlerini temsil ederler. Bu hastalıklı ruhların çirkin davranışlarının sebebi karakterleridir, mensup oldukları dinin emirleri değil.

İslam adına ortaya çıkan, gerçek dindarlara ve diğer dinlerin mensuplarına düşman olan, kan dökmeyi savunan, içi kin ve nefretle dolu kişiler, kesin olarak İslam'ın temsilcileri olamazlar. İslam'a karşı önyargılı olan insanların, bu gerici zihniyeti gerçek İslam'dan çok iyi ayırt etmeleri gerekir.

Söz ettiğim kişiler, Kur'an’da olmayan şeyleri dine ilave etmeye çalışır, Kur'an’da kendi bağnaz inançlarına uymayan şeyleri de reddederler. Kur'an sevgiyi, şefkati, kardeşliği, birliği, barışı öğütler, tüm güzelliklerin takdir edilmesini ister, sanatı, bilimi teşvik ederken, onlar için bu öğütler öfke sebebi olur. Kur'an'ın tarif ettiği mümindeki ruh kalitesi, derinlik, akılcılık, modern ve sevgi dolu özellikler, onların inançlarına terstir.

Bu zihniyet aynı zamanda müşriktir; şirk içinde yaşar. Kur'an’ı yeterli görmez, Peygamberimiz (asm)'ın hadislerini yeterli görmez. Kur'an'ın bazı ayetlerini görmezden gelir, bazı ayetlerini ise kendi çarpık görüşlerine delil göstermeye çalışır.

Kuran’ı –haşa-yeterli bulmadıkları için bu kimseler haddi aşar, ölçüyü taşırır, Allah'ın sınırlarını ihlal ederler. Haksız yere zulmeder, suçsuz insanların kanını dökmekte yanlışlık görmezler. 

Söz konusu zihniyetin din adına yaptığı uygulamalara şahit oldukça, bunun İslam olduğunu zanneden insanların kalpleri dinden soğur. Birçok insan da büyük bir yanılgıya düşerek İslam’a karşı düşmanlık besler. Bağnazlık ortamı hazırlar, kimi çevreler de kasıtlı olarak, “işte Müslümanlar böyledir, size hayat hakkı tanımazlar, onlar sizi yok etmeden siz onları yok edin” gibi hipnoz yöntemleri uygularlar.

Bu müşrik sisteme çözüm; Kur'an’ı ve gerçek Müslümanlığı ön plana çıkarmaktır. Kur'an bize zorluk yüklemiyor; bize sevinç, özgürlük, rahatlık, barış ve dostluk getiriyor. Üzerimizdeki zincirleri indiriyor, yollarımızı açıyor. Bizi barış yurduna, kardeşliğe ve sevgiye davet ediyor.

Bizler kendi içimizde sevgiyi beslemediğimiz sürece, sevgi bekleyemeyiz. Aldanırız, yanılırız.

Derin İman

25 Jun 2014 In: İman Hakikatleri, İmani Konular, Tefekkür

 

İman ederek yaşamak insan için en uygun, en güzel ve en huzurlu hayat şeklidir. Allah sevgisinin, Allah korkusunun bilincinde olarak insanları sevmek, merhamet etmek, kadere tevekkül edip her zaman mutlu, huzurlu ve şevkli olmak, iman edenlere özel ruh üstünlükleridir. Müminler, imanlarından kaynaklanan bu ahlâk üstünlüklerini daha da artırmayı arzu ederler. Bu yüzden hem içten Allah’a yönelerek dua eder, hem fiziki olarak tüm imkânlarını kullanır, fiili dua ederler.

İnsan, Allah’tan bağımsız bir akla sahip değildir; bunun bilincinde olmak önemlidir. Allah dilemedikçe insan hiçbir şey dileyemez. Karşılaştığımız her olayı, izlediğimiz her görüntüyü Âlemlerin Rabbi olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah yaratır. İnsan yalnızca Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu kaderinde yaşayacağı ne ise onu görür. Bunu kavrayan insan şirkten de kurtulur. “Ben yapıyorum” iddiasında olan ve gücü kendisinde gören kişinin aklı kapanır, Rabbine ortak koşar.

Çok güçlü ve kararlı iman gerçekleştiğinde Allah korkusu da Allah sevgisi de olur. Ardından akıl, fikir ve bereket gelir, derinlik ve tutku gelir. Önce sarsılmaz kararlılıkla bir iman; bunun için de çok sağlam bir vicdan gerekir. İnsanın vicdanı çok güçlü olmalıdır; çünkü hemen her gün kişiyi sarsacak olaylarla karşılaşılır. Zayıf ve aciz bir varlıktır insan, zayıf yaratılmıştır. Ufacık bir virüsün insanı öldürebilmesi bedenen zayıflıktır meselâ. İnsanın yapması gereken tam olarak Allah’a teslim olmaktır. Vicdanı sıkmamak, kendini teslim etmek, aşkla Allah’ı sevmek, bu aşkı gönülden yaşamak önemlidir. Allah’a derin iman etmek, Allah’ın varlık delillerini araştırmak, öğrenmek gerekir Allah’ı sevmek için.

Allah, ilim sahibi olmamızı, bilimsel bulguları inceleyip, araştırmamızı, varlık delillerine bakmamızı ister. Kendisinden ilim sahiplerinin gereği gibi korktuğunu söyler. Bu emirden yola çıktığımızda Allah’ı daha fazla sever, güzelliklerini gördükçe Allah’a hayranlığımız, O’na olan saygımız artar, O’nun büyüklüğünü daha iyi kavrar, daha şevkli oluruz.

Allah’ın varlık delillerini görebilen insanın imanı derinleşir. İnsan, maddenin yapıtaşı atomun, hücrenin yapısına bakar, jeoloji, paleontoloji, astronomiyle ilgilenir, Big Bang’i, sonsuzluğu kavramaya çalışır; bunlar üzerinde düşünerek beynini geliştirir.

Şöyle söyler Abdulkadir Geylani: “Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin.” (İlâhi Armağan)

 

Bediüzzaman da iman hakikatlerine çok önem verir. Üstad’a göre bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kâinatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır.  

 

İman hakikatleri, insanın ruhuna neşe, mutluluk ve sevinç verir. Allah’tan korkusunu arttırır, ibadet kararlılığını ve dine hizmet şevkini artırır. Güçlü iman bedenen ve ruhen sağlık ve güzellik verir. İnsana daha fazla samimiyet kazandırır.

Yüce Allah samimi kullarının kurtulacağını Kur’an’da haber verir. O halde samimiyet Kur’an ahlâkının en önemli özelliğidir; diğerleri zaten ardından gelecektir. İnsan önce kendisine karşı son derece samimi olmalıdır. Ancak samimiyet kendini kasarak, zorla kazanılacak bir özellik değildir. Kişinin her şeyi Allah’ın yaptığının ve her şeyin O’nun kontrolünde işlediğinin bilincinde olması gereklidir.

İnsan, kendisinde Allah’tan bağımsız bir güç görecek olursa anormallikler başlar. Konuşması bozulur, bakışlar değişir, davranışları garipleşir. Ancak her yaptığını Allah’ın yarattığının bilincinde olur ve buna samimi inanırsa, Allah dualarına icabet edecek ve istediklerini verecektir. Konuşturanın Allah olduğuna samimi iman etmek, güzel hitabet, hikmetli konuşma, anlatım çarpıcılığı ve yararlı olma gücü kazandıracaktır.

Duanın da aynı şekilde samimi olması çok önemlidir. İnanan insan O’nun Şanını, kudretini, gücünü gereğince takdir etme gücü istemeli Rabbinden. Ve dua etmeli:

“Allah’ım, Sana karşı derin muhabbet ve iman ver bana. Seninle kesintisiz ve güçlü, kopmaz bir bağlantım olsun. Seni hiç unutturma. Sürekli seninle bağlantı halinde olayım ve her şeyi Senin yaptırdığını bileyim; bana bunu unutturma Rabbim. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et…”

 

 

 

İmanda Kuşku ve Tereddüt

22 Jun 2014 In: İmani Konular, Tefekkür

 

Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler. (Sebe’ Suresi, 54)

Allah insanları ve diğer canlı-cansız her şeyi, dünyadaki imtihan ortamının gereği olarak yaratmıştır. İman eden insan, Rabbimizin üstün sıfatlarını tanır, Allah’a yakındır ve amacı O’nun hoşnutluğunu kazanarak ahirette sonsuz nimetlerine kavuşmaktır. Ancak gafletteki kişiler, Allah’ın açık delillerini gör-e-mediklerinden, ahirete de kesin bilgiyle inanmazlar. Bu kişiler ölümü düşünmek istemedikleri gibi, yeniden diriltilecekleri gerçeğini de kabul etmek istemez ve ciddiye almazlar. "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" (İsra Suresi, 49) derler.

Bediüzzaman, tereddüt içindeki bu insanların ruh halini, “imanda tereddüt tam manasıyla bir deve kuşu gibidir; ne kuş olur ne deve olur.” şeklinde tarif eder.

“Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.” (Mesnevi-i Nuriye, Katrenin Zeyli)

Halbûki insan, temiz ve berrak bir akılla düşünebilecek fıtrattadır. Ancak nefsinin telkinlerine, hevâ ve heveslerine uyar, kuşkuya düşer; olumsuz düşünür, zihni kirlenir, bulanıklaşır.

Ruhu huzur, mutluluk ve neşe arar ama kuşku bataklığında çırpınan insan bu aradıklarını bulamaz. Vicdanını tam kapasite kullanamaz, Allah’ın beğendiği güzel ahlâkı yaşayamaz.

Kuşku ve tereddüt, şeytanın ve nefsinin yeni vesveseleriyle gittikçe büyür. Yaşadığı olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakamaz, umutvar olamaz insan. Sürekli kuşku, sürekli tereddüt, -haşa-Allah’ı sorgulamaya kadar gider.

Gerçekte, insan için yok olmak diye bir şey söz konusu değildir. İnsanın başlangıcı vardır, ancak sonu yoktur. O sonsuzluk da zaten başlamış durumdadır. Dünyadaki imtihan ortamı sona erdiğinde, insanı, ebedî azap ya da ebedî ödül yurdundaki hayat bekler.

Tüm hayatını Allah’a itaat etmeden, istek ve tutkularının peşinde geçirdikten sonra, hesaba çekilmek insanın işine gelmez. Ahireti reddetmek amacıyla kendini kandırır, ayetlerdeki gibi akıl ve mantıktan uzak örnekler verir. Gözle görülemeyecek bir embriyodan, iskelet, sindirim, sinir, üreme, dolaşım gibi muhteşem sistemlere sahip ve düşünen, konuşan, akleden, yüz trilyon hücreden oluşmuş insanı yaratan Allah, yeniden dirilişi neden gerçekleştiremeyecektir? Üstün ilim sahibi yüce Allah her şeyi olduğu gibi, ahireti de yaratmaya kadirdir;

"Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O yaratandır, bilendir. (Yasin Suresi,81)

Kur’an’ın haber verip uyardığı, ahiretten yana kuşkuda olan ve buna bir türlü kesin bilgiyle inan-a-mayan insan, sonunda mutlaka Allah’ın huzurunda bu gerçekle yüz yüze gelir. Sur’a üfürüldüğü gün ise Rabbinin vaad ettiği gerçeklerle karşı karşıyadır:

"Bu şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve ;"Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? " demelerine karşılık cezalarıdır." (İsra Suresi,98)

Dünyada yaşanan bütün pişmanlıkların telafisi vardır ancak ahiretteki pişmanlığın asla geriye dönüşü olmaz. Gerçekleri kavrayamayan insanın diriliş hakkındaki mantık dışı sorularına en güzel cevabı yine Kur’an verir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77..79)

“Nutfeden yaratılmış olan insan Allah’ın ayetlerindendir... Önceden halinin ne idiğini sonra ne olduğunu düşün! Acaba ins ve cin biraraya gelseler nutfeden bir göz, yahut kulak, yahut akıl, yahut kudret, yahut ilim veya ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir, deri, kıl vesaire yapmaya muktedir olurlar mıydı? Bunlar bir tarafa Allah yarattıktan sonra insanın keyfiyyet ve mahiyetini, varlığının künhünü (bir şeyin aslı, cevheri, özü) anlamak isteselerdi bundan da aciz kalırlardı...” (İmam Gazalî, Zübdet-ül-İhya)

Allah’ın insana dünya hayatında verdiği süre öğüt almak, Kendisine yakınlaşmak ve dinde derinleşmek için yeterlidir. O değerli vakti anlamsız ve boş uğraşlarla israf etmemeli. Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavramaya çalışmalı. Kâinata vicdanı ve kalbiyle bakabilmeli ki gözlerin önündeki gaflet perdesi kalkabilsin. Kur’an’a tabî olmalı insan, iradesiyle hareket etmeli, şuurlu, dikkatli yaşamalı, imanla yaşamalı.

“Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.” (Meyve Risalesi)

 

 

 

 

İnsanız; gaflet sonucu unutarak ya da yanılarak hata yapmaya yatkın yaratılıştayız. İmtihan gereği Allah bizi bir zaaftan yaratmış. Hepimiz nefsimizin bencil tutkuları, söz dinlemez hevesleri yüzünden, şu ya da bu şekilde, az veya çok, Allah’ın sınırlarını aşıp, günah bataklığına düşebiliyoruz. 


Ancak çoğu insan, kendi hatalarını da kabullenmez. Sorumluluğu üstlenmez, başka kişilere ya da olaylara yüklemeye çalışır. Bir şekilde hatalarını kabullenmek zorunda kalırsa, bu kez de kendini affedemez, bunalımlı bir ruh haline bürünür.

Ebû Hureyre(ra) anlatıyor: "Resûlullah(asm) Rabbinden nakille buyurdular ki:

"Bir kul günah işledi ve 'Yâ Rabbi, günahımı affet!' dedi. Hak Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, günahımı affet!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, beni affeyle!' dedi. Allah Teâlâ da, 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim.' buyurdu." (Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tövbe 29) 

İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarıyor:

"Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tövbe etse, tövbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tövbe etse bile, yine tövbesi sahihtir." 


Allah, yaptığımız hataları da hayırla yaratır. Geriye dönsek, aynı hatalara yeniden düşeriz. Her hatada çıkarılması gereken bir ders vardır, hayra dönüşecektir; aksini düşünmek kendine zulmetmektir.

 

Bediüzzaman şöyle diyor: 'Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor.' Yani kulu günah işlesin ki Allah Gaffâr ismini tecelli ettirsin ve kulunun hatasını Settâr ismi ile örtsün.

 

Hata yapan kişiye merhametli, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranmak, şefkatli ve hoşgörülü olmak da  Rabbimizin Settar isminin kulundaki tecellisidir; en güzel ahlâk özelliklerindendir.

 

İnsan yaratılıştaki zaafın, acizliğin bilincinde değilse etrafındaki kişilerin yaptığı hatalar karşısında öfkelenip, tahammülsüz davranışlar sergileyebilir. Hata yapan kimseyi affetmek, Kur’an ahlâkına sahip olmayan insanın nefsine ağır gelir; özellikle de çıkarlarına dokunan bir hata karşısında hemen öfkelenir.


"Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) buyrulur Kur’an’da. Hatalı insana öfkelenmek yerine, "Sen öğüt verip-hatırlat; çünkü gerçekten öğütle-hatırlatma, müminlere yarar sağlar." (Zariyat Suresi, 55) ayeti hükmü gereğince onu nezaketle uyarmak güzel olandır.


Allah müjde verir; "... affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) Bağışlayıcı kulunu bağışlayacağını, esirgeyeceğini, bunun için umudunu diri tutmasını ister.

 

Mümin, cahiliye insanı gibi ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığını asla benimsemez. Hata ya da kusur defalarca da devam etse, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz. Kardeşinin yanında olur, bırakıp gitmez.

 

Toplumdaki genel görüş hoşgörü ve bağışlayıcılığın bir tahammül sınırı olduğu yönündedir. Ard arda gelen hatalar ve yapılan yanlışlar sonunda, ‘son damla’ da taşar ve artık o kişi affedilmez duruma gelir. Bu çarpık bağışlama anlayışındaki insanlar uygun zaman bulduklarında, ya ima ederek ya da doğrudan hatırlatarak, hata sahibinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Affettiklerini söyleseler de kalplerindeki ve dillerindeki farklıdır; öfke ve kızgınlıkları devam eder.

Bağışlayıcılık ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalben de affetmelidir. Çünkü gerçek bağışlama makamı Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmek, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmak güzel ahlâka uygun olmaz.  

Yaşanan olaylar Allah'ın kontrolünde ve bir kader dahilinde gelişir. Bu sebeple tevekküllü davranmalı, öfkelense dahi insan öfkesini yenebilmelidir. Yapılan hatanın büyüklüğü ya da küçüklüğü önemli değildir. Vedud olan Allah’ın sevgisini kazanmak için her koşulda bağışlayıcı olmalıdır.

“…öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

Bizler de hataları örtelim, bağışlayalım ki bağışlanalım; “... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Teğabün Suresi, 14)

Gerçek bağışlayan ve esirgeyen Allah’tır. O ‘Rahman’ ve ‘Rahim’dir. İnsanlar genellikle birbirini bağışlamaz ve ezmeye çalışırken, üstün güç sahibi Yüce Allah sonsuz merhamet sahibi ve bağışlayıcıdır.

"Allah Teâlâ [buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Daavât 98)

Allah, yapılanların karşılığı olarak vereceği cezayı erteler, insanlara bağışlanma dilemek ve tevbe etmek için süre verir. Rabbimiz rahmeti üzerine yazar;

 “Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)

 



 

Kalbimiz Soma'da

20 May 2014 In: Toplum, Yaşam

Çok büyük bir felaket yaşadık. Bu defa Soma’da bir madenden, kömür yerine yaralı ve cansız bedenler çıkarıldı. Kendi derin mezarlarını kazdı şehitlerimiz. Soma’dan yükselen acı, ülkemizi ve ardından tüm dünyayı sardı.

Elbette canları Allah verir, Allah alır. Bazen tek tek bazen topluca ölür insanlar. Allah canları tek tek almak zorunda değil kuşkusuz. İnsanlar tek tek öldüğünde normal karşılayan insan, özellikle bir felaket sonucu topluca ölüm olduğunda da isyan etmemeli. Kendi iradesi dışında doğan insanın, yine Allah’ın dilemesiyle hayatı sona erer. O halde ölümler karşısında üzülmek, isyan etmek, direnmek yanılgıdır.

Elbette bu faciadan sorumlu olanlar kendilerini kurtaramayacak, gereken adımlar atılacaktır; buna inanıyorum. Savcılık olayı soruşturuyor, delilleri topluyor. Gereken araştırma ve tespitler yapılacak, her ayrıntı gün yüzüne çıkarılacaktır.

Maden ocağındaki patlamadan bu yana ise asparagas/yalan haber ve resimler bir kısım yazılı ve görsel medyada, sosyal paylaşım sitelerinde kasıtlı olarak yaygınlaştırılıyor. Medya, insanların acılarını ajite edip, facianın bütün sorumluluğunu hükümete ve Başbakan Erdoğan’ın üzerine yıkma gayreti içine girdi yazık ki. Bugün de tıpkı Gezi olayları sırasında olduğu gibi, küçük grupların yaptığı gösteri haberlerini bile, ‘Türkiye yangın yeri’ şeklinde provoke ederek servis ediyor. Görüyoruz ki kimilerinin yüzleri, işçilerimizin kömüre bulanmış yüzleriyle kıyaslanamayacak kadar siyah!

17 Ağustos’u hatırlayın. Yıkılan tüm binaların, kaybedilen tüm canların sorumlusu Veli Göçer ilan edilmişti. TV’lerde haberler Veli Göçer’le başlar onunla biterdi. Bugün Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan’ın adını ise medyada duyamıyoruz. Suçlamalar, ithamlar, küfürler bu faciada ihmali, kusuru olanları bile es geçip, Başbakan’a yöneliyor. Belli ki Soma’daki acı durumdan vazife çıkaranların asıl meselesi ne ağaç, ne kömür, ne de şehit olan canlar değil!..

Ülkemiz, provokatif ve yalan haberlerin yaygınlaştırılması, sinsi plânlar ve tuzaklar kurulması sonucu birçok kez acı olaylar yaşamıştı. Siyasi polemiklerle akılları karıştırmaya, insanları kışkırtmaya, sokaklara dökmeye çalışan kesimler yeniden iş başında. Bugün yine fitne ve fesat peşinde olanların kışkırtması ile insanlar sokaklarda kırıp döküyor, yakıp yıkıyorlar. Yaşananlar, Bediüzzaman’ın sözünü hatıra getiriyor: "...Tarafgirlik damarı ihlası kırar, hakikatı değiştirir." (Emirdağ Lahikası-1 ( 272 )

… Nihayet cuma günü Soma Holding Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan basın açıklaması yaptı. Gürkan’ın ardından konuşan İşletme müdürü, -o gün itibariyle- 284 canın şehit olduğu kazada hiçbir ihmallerinin olmadığını söyledi. Biz Enerji Bakanımız Sayın Taner Yıldız’ın; “bir kusur varsa kimsenin gözünün yaşına bakmayız. İdari olarak da adli olarak da soruşturma başlamıştır. Teftiş Kurulları görevlerinin başındadır. Bütün vatandaşlarımızın müsterih olmasını buradan istirham ediyorum” sözüne güveniyoruz. Ki değerli bakanımız Taner Yıldız, Soma’nın zifiri karanlığında yıldız oldu. Allah ondan razı olsun. Samimiyetini daha artırsın, kalbini daha da yumuşatsın.

Bir yıldız daha vardı Soma’da. Maden ocağından çıkarılıp bindirildiği ambulansta, çizmeleriyle sedyeyi kirletmek istemeyen işçi. Kimilerinin kendince küçümsediği ’dağdaki çoban’ gibi vicdanlı has Anadolu delikanlısı idi o.

Onlar Şehitlerimiz

Peygamberimiz(asm) hadis-i şerifinde göçük altında kalanın şehit olduğunu müjdeliyor. (Buhârî, Cihâd: 30) Soma’da vefat eden kardeşlerimiz şehittir inşaAllah. Onları “sakın ’ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. (Ali İmran Suresi, 169)

Ölüm sebebi ya da şekli ne olursa olsun, müminlerin canları ölüm melekleri tarafından "Selam" ile ve güzellikle alınır. Ölen kişinin görünüşte zorlukla can vermesi ya da ani bir kalp kriziyle uykuda bir anda can vermiş olması bir kıstas değil. Dolayısıyla yanarak, boğularak, beton ya da göçük altında ezilerek de can verse, iman sahibi insan acı çekerek ölmez.

Ölümler karşısında yapmamız gereken Allah’a boyun eğmek, gönülden dua etmek, umudumuzu yitirmemek. Ölümle Rabb’ine kavuşanlar için Allah’ın hepsine rahmet etmesi ve sonsuz yaşamda güzellik ve nimetler içinde bir hayat nasip etmesi için dua etmek. Ölüm, işçi kardeşlerimizi Rablerine kavuşturan bir köprü oldu. Unutmayalım; Allah kullarına zulmedici değildir.

Son Olarak;

Madencilik sektöründe robot kullanımı konusu dile getirilince ufak bir araştırma yaptım. Robotik kontrol konusunda ülkemiz maden mühendislerince hazırlanmış detaylı bir dökümana ulaştım.(*)

Belgede şu ifadeler vardı; “Madencilik sektöründe yapay zeka ve robotik kontrol tekniklerinin gittikçe artan bir şekilde kullanımı, yakın gelecekte maden mühendislerinin, alışılagelmiş madencilik eğitimine ek olarak, bu konularda da bilgi sahibi olmalarını gerektirmektedir.”

“İnsan müdahalesine ihtiyaç duyulan çok dar damarlar ve cevher kütleleri haricinde, yüzde yüz otonom bir maden işletmesi, yakın gelecekte görülebilecek, hatta faaliyetteki pek çok maden işletmesi, tamamen robotik kontrol altına alınacaktır.”

Belgede ayrıca bu konuda yapılan çalışmalar sonucunda önümüzdeki yıllarda madenlerde robotik kontrolün yaygınlaşacağı ve madenciliğin tüm aşamalarının bilgisayar denetimine geçeceği öngörülüyor. Çalışmaların hızlanmasını ve bu felaketlerin artık son bulmasına vesile olmasını diliyorum

Şimdi bize düşen; şehitlerimizin ailelerine güzel bir hayat sunmak, onları koruyup kollamak. Bölgeye yiyecek- giyecek göndermek, ihtiyaçlarını giderip, onların hayatlarını kolaylaştırmak. Eşlerine, çocuklarına, anne babalarına şehitlik makamını anlatmak ve böylece kalplerine sevinç koymak…

Allah şehit kardeşlerimizi rahmetiyle sarsın. Yakınlarının kalplerine sabrı raptetsin. Yaralı kardeşlerimize acil şifa nasip etsin.

Dipnot: Yeni bir gelişme AK Parti’nin, Soma’daki maden faciasının araştırılması için TBMM Başkanlığı’na Meclis Araştırma Önergesi sunmuş olması. Bu felaketin meydana gelmesinde ihmal, kusur ya da dikkatsizlik; sebep her ne ise ortaya çıkarılmasını ve elim kazanın tüm boyutlarıyla araştırılıp, her yönüyle aydınlatılmasını bekliyoruz.



(*) www.maden.org.tr/resimler/ekler/0c66082c124f8af_ek.pdf

 

 

“Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.” (Lem’alar, Yirmi Dördüncü Lem’a)

Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi annesi, çocuğun güzel ahlâk kazanabilmesine yardımcı olacak ilk öğretmendir. He anne, evladının kendisine ve toplumdaki insanlara yararlı bir insan olabilmesi için büyük çaba harcar. Yıllar boyu bu amaçla maddi manevi pek çok özveride bulunur. İnsan da verilen emeği takdir etmeli ve bu özveriye sevgi, saygı ve hürmetle karşılık vermeli.

Anne çocuğunu dünyaya getirebilmek ve büyütebilmek için büyük zorluklar göğüsler. Rabbimiz bunu hatırlatır ve annenin çocuğu üzerindeki emeğine dikkat çeker: "… Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır." (Lokman Suresi, 14)

Allah, kullarından, anne babaya karşı her zaman hoşgörülü, anlayışlı, şefkatli ve saygılı davranışlar sergilemelerini ister; "Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) emrettik..." (Ankebut Suresi, 8)

"Anne cennet kapılarının ortasındadır." (İbn Hanbel, V, 198) buyuran Peygamberimiz(asm)’ın annelere nasıl davranılması gerektiği konusundaki bir başka hadis-i şerifi şöyle rivayet edilir:

Bir adam, Peygamberimiz(asm)’a gelip, şöyle der: “Ey Allah’ın Resulü! Kendisine iyilik yapmaya kim daha layıktır?”

Allah Resulu; “Annen, annen, sonra annen, sonra baban, sonra yakınlık derecelerine göre diğer yakınların,” buyurur. (Ebu Hureyre (ra), Buhari)

İnanan insanlar, anne ve babalarının maddi yönden de en ufak bir eksiklik hissetmemeleri ve sıkıntısız, rahat bir yaşam sürmeleri için tüm imkânlarını kullanırlar. "Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir." (Bakara Suresi, 215) buyruğu gereği, hayır olarak infak edecekleri mallarında anne ve babalarının da hakkı olduğunu bilir, Kur’an’a uygun davranırlar. İhtiyaç içerisinde olan anne babalarının ihtiyaçlarını en güzel şekilde karşılamaya, onların huzur ve güven içinde yaşamalarını sağlamaya çaba gösterirler.

İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Yüce Allah da özellikle çocukluk dönemine işaret ederek kişiye, anne babasının gösterdikleri sevgiyi, şefkati ve özveriyi unutmamasını emreder. Onlar yaşlandıkları ya da muhtaç duruma geldiklerinde de alçakgönüllü davranmalı ve güzel söz söylenmelidir.

"Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 23-24)

Üstad bu konuda şöyle bir örnek verir; “Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde, dünyasında muvaffakiyetli görüyordum, sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakiyetin sebebi: O zat ise, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş, inşaAllah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.” (Mektubat, Yirmi Birinci Mektub)

Annelerine sevgi ve saygı gösteren, davranışları ve konuşmaları ile çocuklarına örnek olan anne babalar da -Allah’ın izniyle- sevgi, saygı ve dayanışma içinde birbirine bağlı aileler oluşturur. Kur’an ahlâkının yaşandığı evlerde, anne babaya itaatli, Allah’ın buyruğu gereği onlara "öf" bile demeyen, kötülüklerden uzak duran vicdanlı çocuklar yetişir. Bu ailelerin anne babaları, çocuklarının hayırlı insanlar olmaları için çaba harcayan, birbirlerine de sevgi ve saygı gösteren, davranışları ile örnek insanlardır.

"Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Nisa Suresi, 36)

 

“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi simsiyahtır ve terstir.” (Taberani) 

Kur'an’ın ifadesiyle “kalplerinde hastalık bulunanlar” genel olarak imanı kalbine tam olarak yerleştirememiş kişilerdir. İmanî yönden kuşku içinde olan, Kur'an ayetlerini anlayamayan, kolayca şeytanın etkisine girebilen bu kimseler müşrik, kâfir ve münafık özellikleri gösterirler.

Kalbi hasta olan kişi, imanı zayıf olduğundan, rüzgârın yönünde sürüklenen yaprak gibidir. Kalbini Allah'a tam olarak bağlayamaz ve O'ndan gereği gibi korkup sakınamaz. İmanı gereği gibi anlayamaz ve kavrayamaz. Dini tam olarak yaşayamaz; imanına şirk katar. Vicdanı doğruyu işaret ettiği halde o, nefsinin bencil tutkularına kapılır ve gerçekleri hayatına geçiremez. Ahiret kazancı yerine dünya hayatını ve dünyevi çıkarlarını tercih eder. Tutkuyla bağlandığı dünyaya öncelik verir, ahireti arka plâna atar.

İnanan insan da bazı durumlarda kalbi hastalıklı kişi özellikleri gösterebilir. Örneğin kötü gibi görünen bir olayla karşılaştığında bir an umutsuzluğa kapılabilir. Ayetteki ifadesiyle, "... artık o, ye'se düşen bir umutsuz" gibidir. (Fussilet Suresi, 49) Ya da bazen yanlış olduğunu bildiği halde başına gelen musibet karşısında şeytanın etkisiyle hüzün duyabilir. Kimi zaman dünyanın çekici süslerine kanabilir, önceliklerini belirlemede hata yapabilir.

Bediüzzaman konuyla ilgili olarak Hz. Eyyub (as)'ı örnek verir ve "onun zâhirî yara hastalıklarının mukabili bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz" der.

Şöyle devam eder Bediüzzaman; "Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb (as)'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor."

Kur'an'da Tevbe Suresi, 45. ayette "Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler"den söz edilir. İnsanın içindeki yara kalbindeki kuşkuyla orantılıdır; kuşku ne kadar güçlüyse yara da o kadar derindir.

Manevi yaralar sonsuz hayatı tehdit eder hale gelir, günah kalbe işler ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle siyahlandırarak, imanın nurunu çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırır. Eğer insan tedavi için çaba göstermek yerine, hastalığını daha da artıracak ortamlarda bulunursa, hastalık durumu sürer.

Ancak ne yaşarsa yaşasın bunlar, inanan insanın kolaylıkla şifa bulabileceği durumlardır. Kur'an, "sinelerde olana bir şifadır, hidayet ve rahmet”tir. (Yunus Suresi, 57) Kalbinde hastalık olan insan, Kur'an’a sıkı sıkı sarıldığında, hastalığı şifa bulur. Kişi yalnızca ilacı alır, kalbindeki hastalığın gitmesi için Rabbine samimi dua eder ve Allah'ın dilemesiyle tedavi olur.

“Kalbi itminana kavuşturan tek yol vardır. Bu da, Allahü teâlâyı zikretmektir. Akılla, araştırmakla, kalb itminana, rahata kavuşamaz, yani tatmin olmaz.” (İmam-ı Rabbanî)

Kalbinde hastalık olduğunu hisseden insanın samimiyetle Kur'an’a ve vicdanına uyması yeterlidir.  Allah'ın dilemesiyle, hasta hep hasta olarak kalmaz. Zaten adı üzerinde hasta, tedavi olabilecek olan kimsedir.

Kur'an ayrıca, "onlar için yetmiş kere bağışlanma dilense de, Allah'ın kesinlikle bağışlamayacağı" ve "kalpleri parçalanmadıkça vazgeçmeyecek” olan kişilerden söz eder. Onlar şifa bulamayacak karakterdeki kişilerdir ve ölmedikçe mümkün değil durdurulamazlar; hatta cehennemde de azgınlıklarına devam ederler.

Kur'an'da kalbi hastalıklı olarak tarif edilen bir diğer grup münafıklardır. Ancak münafıklar diğerlerinden farklıdırlar. Onlar, dilleriyle inandıklarını söylerken hastalıklı kalplerindeki küfrü saklamaya çalışırlar. Konuşma ve davranışlarıyla müminlerden, şeytani ruhlarıyla kâfirlerden çıkar beklerler. 

Münafıklar, hasta kalplerinin şifa bulması zor kişilerdir. Ancak Kur'an, Allah'ın sonsuz merhametiyle kalbini hastalıktan kurtardığı münafıklardan söz eder. Allah, samimi olarak Kendisinden korkan, vicdani duyarlılığı artan, ihtiyaç içinde bağışlanma dileyen münafıkların da dilerse tevbesini kabul eder. Bir Kur'an ayetinde savaşa çıkmaktan kaçınan üç kişiyi bağışladığını haber verir:

(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine) Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi, 118)

Allah sonsuz adalet, sevgi, rahmet, merhamet ve lütuf sahibidir. Kendisine samimiyetle yönelenin karşılığını fazlasıyla verir. Allah, iyiliği bol, esirgemesi çok olandır ve O, dilediği takdirde her türlü hastalıktan kalpleri arındırır.

... Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Ali İmran Suresi, 154)

 

 

 

 

 

 “Aç gözünü öyle bak Kur’an’a ayet ayet. Manası edeptir; görürsün sen de nihayet. Sordum akıldan söyle bakalım nedir iman? Akıl gönül kulağıma “edep” dedi heman. Sen sırr-ı ilahisin; sus ey Şems-i Tebrizi, Edeptir aydınlatan gündüz ile gecemizi. (Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. I, s. 114-115.)

En üstün edebi, en güzel ahlâkı yaşayan Peygamber(asm)’ı, Kur'an, "Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4) ayetiyle över.

“Din güzel ahlâktır” buyurur Peygamber(asm). Öyle ya belli zamanlarda değil yirmidört saat yaşanır çünkü. O’nun Kur'an'dan sonra bize bıraktığı en değerli mirâsı, Kur'an ahlâkını yaşama konusundaki özenidir.

Peygamber(asm)’ın ilk vahiy sonrası yaşadığı şaşkınlık ve korkuyla titreyen bedenini örtüp sarar ve kalbini yatıştırırken Hatice(ra) annemizin söylediği sözler, O’nun üstün ahlâkının da tarifidir.

 

“Endişelenme! Allah seni kötülükle yüz yüze getirmez" der. "O seni daima hayırla karşılaştıracaktır. Çünkü sen her zaman akrabana yardım ediyor, ailene bakıyor, geçimini şeref ve namusunla kazanıyor, insanların doğruluktan ayrılmamalarını sağlamaya çalışıyorsun. Yetimlere sığınak olan sensin. Sözünde sadık, emanete hıyanet etmeyen bir insansın. Hiçbir dayanağı olmayanlar sana koşmakta, muhtaçlara yardım elini sen uzatmaktasın. Herkes senden nezaket ve yardım görmekte.”

 

Hz. Aişe(ra) de, Peygamberimiz (asm)’ın güzel ahlâkından "…Resullullah başkalarını nefsine tercih ederdi." ifadesiyle söz eder. (Terğib, V/148; Beyhaki Hz. Aişe’den)

Peygamber(asm)’ın nezaketini ise "kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim” diyerek anlatır. 

Peygamberimizin vahiy kâtibi Zeyd bin Sabit ise “O’nun hal, hareket ve sözlerinden bize haber verir misiniz?" sorusuna şöyle cevap verir; 

"O Yüce Resulden size ne haber vereyim? Siz eğer onun bütün hal, tavır ve sözlerinden sual ederseniz, o öyle bir denizdir ki, sahili yoktur. Fakat bazı hallerinden size bahsedeyim: "Ben Resul-i Ekremin komşusu idim. Kendisine bir vahiy geldiği zaman bana birisini gönderirdi. Ben de huzuruna gider, indirilen vahyi yazardım. Biz huzurlarında dünya işlerinden bahsetsek, kendisi de bizimle beraber dünya işlerinden bahsederdi. Biz âhiret işlerinden bahsetsek, bizimle beraber âhiretle alâkalı meselelerden konuşurdu. Biz yemeğe dair konuşmaya başlasak, bizimle beraber yemek hususundaki bu sözlere katılırdı."

Kur’an, insanların sıkıntıya düşmeleri gücüne giden, müminlere pek düşkün, şefkatli ve esirgeyici bir elçi olarak söz eder Resûlûllah’dan. O, üstün ahlâk özellikleri ile, müminlerin üzerlerinden yüklerini almış, zincirleri kaldırmış, Kur'an ahlâkının gerekleri konusunda kendi yaşantısı ile örnek olmuş ve onlara kurtuluş yollarını göstermiştir.

Peygamberimiz(asm), birkaç yıl içinde o geniş coğrafyadaki vahşi, âdetlerine bağlı ve inatçı kavmin kendi ‘doğru’larını kökünden kazıyıp, onları güzel ahlâk sahibi ve medeni milletlere öncü bir toplum haline getirmiştir.

Hz. Âişe annemize sordular:

“Ey müminlerin annesi, Resûlullah’ın ahlakı nasıldı?” Hz. Aişe: “Allah Resûlü’nün ahlâkı Kur’ân’dı.” dedi ve sordu: “Siz Müminûn sûresini okuyorsunuz değil mi?” Sonra sûrenin ilk âyetinden başlayarak onuncu âyete kadar okudu ve sonunda şöyle dedi: “Resûlullah’ın ahlâkı işte böyle idi.” (Hakim, Müstedrek, II, 426.)

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla;

Mü'minler gerçekten felah bulmuştur; Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır; Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir; Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir; Ve onlar ırzlarını koruyanlardır; Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç; bu konuda kınanmış değillerdir. Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir. (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir. Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır. (Mü'minun Suresi, 1…10)

Okuyalım ayetleri ancak en önemlisi yaşayalım ki Rabbimizin rızasını ve rahmetini kazanabilmeyi umut edebilelim. O’nun gibi edeblenmeyi de inşaAllah.

“Beni Rabbim edeblendirdi… Ne de güzel edeblendirdi.” (Münâvî, Feyzü’l Kadir, 1: 224)

 

 

 

 

Zulmü Engelleyemiyorsanız Duyurun!..

25 Apr 2014 In:

 

"Bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun." (Ali Şeriati)

 Geçtiğimiz günlerde Mısır'da mahkeme, darbe karşıtı olan Müslüman Kardeşler üyesi 529 kişiyi idam cezasına çarptırdı. İdam cezasına çarptırılanlar için dünya ayaklandı. Protestolar gösterilerle ve sosyal medyada devam ediyor.

 Her çeşit haksızlığa, zulme ve zalimlere karşı çıkmak, Kur’an’ın önemli emirlerindendir. İnsanlara yapılan haksızlık, eziyet ve işkence, haksız yere cana kıymak, hırsızlık yapmak, Allah’ın sınırlarını aşarak insanların hakkına tecavüz etmek, masum insanları yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak; tümü Kur'an'ın verdiği zulüm örnekleridir.

 Haksızlıklar karşısında ya da zulme şahit olduğunda susmak, engel olmaya çalışmamak yapılan zulme rıza göstermektir. Zalime destek olmaktır, zalimle birlikte yol edinmektir; dolayısıyla o da zulümdür. Batılı, yanlışı söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.

Zulme göz yumanların, izleyenlerin yanı sıra birçok insan da zulmü görmezden geliyor. Peygamberimiz(asm), “kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur" buyuruyor ve zulme karşı bizi uyarıyor.

Vicdanlar diri olmalı! Nesli tükenen kelaynaklar için dünyayı ayağa kaldıran ama 529 can asılırken sesi çıkmayan insanın vicdanı ölüdür.

"Komşum açken ben tok yatamam" diyorsa Müslüman, kardeşleri zulüm görürken de rahat uyuyamamalı.

Müslüman, zulme sessiz kalıp, zalimle birlikte yola almamalı.

Lânet okuyarak, küfrederek, slogan atarak, ağlayarak değil. Müslümanların birliği için sözlü ve fiili dua ederek.

"...Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur... (Maide, 32)

Aslında o ipi çekenler bizleriz. Allah'ın ipine din kardeşlerimizle birlikte sarılmadığımız, birlik olmadığımız için!

Sorumluyu etrafta aramayalım; biziz! Müslümanlar kardeştir diyen ama kalben kardeş olmayı başaramayan bizler!

Zorlu bir imtihan süreci yaşıyoruz. Bizler akan her damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan kendimizi sorumlu hissetmeliyiz. Zulme son vermek için, birlik olmak için hiçbir çaba içerisine girmiyorsak, bunun ağır vebaline de hazır olmalıyız.

"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." (Hz. Ali ra)

Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)

 Bugün akşam saatlerinde Mısır’dan yeni bir haber düştü internet sitelerine. İdam mahkûmu olan hamile bayanların doğumdan 2 ay geçtikten sonra cezalarının infazına dair. Ne söylenebilir; bu haberin üzerine ne söylenebilir?..

“Ey alem-i İslam uyan!!!”

"Denizin ortasına vurulan kılıç gibi olan isimlerinle ey yaratanların en hayırlısı olan Allah’ım; hadiseleri yönlendiren, savaş ve barışı sağlayan isimlerinle sana yalvarıyorum ki, bu fitne ateşi söndürülsün!" (Celcelutiye Duası'ndan)

 

 

 


Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors