"Ölüm şehadet, sürgün hicret, hapis halvettir!" (Süleyman Şah)

Mısır’dan yeni idam haberleri düştü internet sitelerine. Darbe mahkemesi Mısır'ın seçilmiş meşru ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve 14 ihvan yetkilisine idam cezası verdi... Ve dünya yine sessiz! Alem-i İslam da!

“Mümin bir kişiye, Müslüman kardeşini hakir görmesi, ona değer vermemesi, kötülük olarak yeter” (Müslim, Birr 32.) buyuruyor Peygamber(asm).  Kardeşimize değer vermediğimiz, Allah'ın ipine din kardeşlerimizle birlikte sarılmadığımız, birlik olmadığımız için aslında o idam ipini çeken bizleriz.

Sorumluyu etrafta aramayalım; biziz! Müslümanlar kardeştir diyen ama kalben kardeş olmayı başaramayan biz!

Akan her bir damla kandan, zulme uğrayan, yaralanan ya da hayatını yitiren her insandan kendimizi sorumlu hissetmiyor, zulme son vermek için, birlik olmak için hiçbir çaba içerisine girmiyorsak, bunun ağır vebaline de hazır olmalıyız.

"Haksızlık karşısında eğilmeyiniz; çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz." (Hz. Ali ra)

Resulullah bir hadisinde şöyle buyuruyor; “Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm'dan dışarı çıkmış olur.” (İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089)

O halde zulme rıza göstermek, engel olmak için çaba göstermemek de o zulme ortak olmaktır. Kur'an ahlâkını yaşamaya çalışan, insanlık onuru taşıyan her insan zulümle mücadele etmelidir. Tarihte de baskılara, eziyetlere, tüm olumsuz koşullara ve engellemelere sabır ve kararlılık gösterip direnen müminler, şerefli bir hayat yaşamış, bugün müminlerin saygıyla andıkları birer örnek olmuşlardır.

İnsan, Kur’an’la şereflenir. Ancak bu büyük şeref, büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Her Müslüman’ın Allah yolunda mücadele edebilecek kararlılığa sahip olması gereklidir. Zayıf bırakılan, zulme maruz kalan masum ve savunmasız insanlar eziyet ve işkence görürken, vicdanlı insanlar bunları görmezden gelemez.

Müslüman, pasif, korkak ve teslimiyetçi değil, dava insanı olmalıdır. İslam Birliği idealine ve Allah'ın vaadine inancı zayıf bir yapıda olmamalıdır. Davası olmayan, heyecanı, coşkusu ve ideali olmayan yenilgiye uğrar. Dünyadaki zulmü durduracak,  insanlığa barış ve huzur getirecek olan İslam Birliği davası, sıkı sıkıya sarılmamız gereken bir davadır; bir ütopya değil dev bir idealdir.

Bu dava, kutsal ve yüce bir davadır ve özveri ister. Bu davada bir insanı kurtarmak için her şey feda edilir.

Dünyada imtihan oluyoruz, zorlu bir imtihandan geçiyoruz. Ancak şefkat, sevgi, barış ve kardeşliği esas alırsak Yüce Allah dünyayı cennete çevirecektir. Yakın tarihte ırkçılık, Materyalizm ve Darwinizm gibi dinsiz felsefeler esas alındığı için insanlar çok acı ve şiddet gördüler. Deccalî fitneye karşı Kur'an'ın ruhu içinde birleşerek, birlikte saf bağlamadığımız sürece, İslam âleminin genelinde olaylar devam edecek. Allah bizleri uyandırsın.

 

#‎NoToExecutionOfMorsi 

‪#‎MursininİdamınaHayır

 

 

 

 

Bu Hedef Göstermedir!

24 Apr 2015 In: Darwinizm, Evrim ve Yaratılış, Toplum

 


 Darwinizm ve materyalist ideoloji hakkında bilgi sahibi olmayan insanlar, bu görüşlerin içerdiği tehlikenin farkında olamayabilirler. Darwinizm'in sosyal ve ahlaki yönden getirdiği büyük felaketleri bilmedikleri için de yapılan fikir mücadelesinin ne kadar hayati olduğunu anlamayabilirler. Ortaya çıktığı dönemde de insanların birçoğu evrim teorisinin iddialarının sonuçlarını tahmin edememişti. Ancak 20. yüzyılda bu, çok acı deneyimlerle yaşandı. İnsanların gelişmiş birer hayvan olduğunu düşünenler, zayıf olanları ezerek yükselmekten, hasta ve güçsüz olanları bir şekilde ortadan kaldırmaktan, farklı ve aşağı gördükleri ırkları yok etmek için katliamlar yapmaktan çekinmediler.

Allah'ın varlığını ve insanların Allah'a karşı sorumlu olduğu gerçeğini reddeden Darwinizm, insanlara kör rastlantılar sonucu evrimleşerek gelişmiş sözde bir tür hayvan oldukları telkinlerini yapmış ve büyük yıkımlara zemin hazırlamıştır.  Darwinizm'le bilimsel mücadele çok önemli ve çok acildir. Bu mücadele gereklidir,  önemlidir ve evet bir hedef göstermedir! Ancak bu mücadele bazı kişilerin anladığı anlamda "bomba patlatmak", "kan dökmek" ya da "kılıç sallamak" gibi Kur'an ahlakına tamamen aykırı bir yolla olmayacaktır. Çözüm, Darwinizm'i kendi silahıyla yenmektir: bilim ile.

Toplumda başta gençler arasında olmak üzere ahlaki dejenerasyonun ve suç oranlarının artmasının ardında yatan gerçek, Darwinizm'in telkinleridir. Gençlere sözde değersiz ve amaçsız bir hayvan türü oldukları ve çatışmanın yaşam kanunu olduğu telkin edilip, daha sonra da "ne olacak bu gençliğin hali?" sorusunu sormak samimiyetsizliktir. Dejenerasyonun çözümü Darwinist telkinlere son vermek, Darwinizm'in fikren etkisiz hale getirilmesi ve Kur'an ahlâkının anlatılması ile mümkündür.

 20. yüzyılda yaşanan savaşlara, çatışmalara, anarşik olaylara baktığımızda kaynağında hep Darwinizm'i görürüz.

 Hitler 

Hitler Almanların asli unsurunu oluşturan ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna inanıyordu. Bu ırkın, bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Irkçı görüşlerine bulduğu sözde bilimsel dayanak ise evrim teorisiydi. Kitabı Kavgam'ın adını koyarken, Darwin'in doğada bulunduğunu iddia ettiği "yaşam mücadelesi" yanılgısından esinlenmişti. Hitler de, tıpkı Darwin gibi, Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüde görüyordu. Öncelikle yapılması gereken, aşağı ırkları, üstün ırk olduğuna inandıkları Aryan ırkından ayırmaktı. Naziler bu aşamada, Darwinizm'i uygulamaya geçirdiler ve yine Darwinizm'den kaynaklanan "öjeni teorisi"yürürlüğe kondu.

Hitler'in, Darwinizm'i kullanarak politikasını belirlemesi gibi, müttefiki B. Mussolini de İtalya'yı emperyalist ve faşist temeller üzerine oturtmak için aynı Darwinist kavramlardan yararlandı. Savaşın devrim getireceğine inanan Mussolini tam bir Darwinistti. İmparatorluğun zayıflamasını, sözde "evrimin en önemli itici gücü olan savaştan kaçmaya çalışmasına" bağlıyordu.

Faşist ideologlar da Darwinizm'e dayanarak, savaşı bir zorunluluk olarak görmüş ve II. Dünya Savaşı ile hem kendi halklarına, hem dünya halklarına acılar yaşatmışlardı. Kuşkusuz Darwinizm'den önce de dünyada savaşlar yaşanmıştır. Ancak, bu teorinin etkisiyle savaş ilk kez, bilim tarafından onaylanmıştı(!) Max Nordau, Amerika'da geniş bir yankı uyandıran "The Philosophy and Morals of War" (Savaşın Felsefesi ve Ahlakı) isimli makalesinde Darwin'in savaşlar konusunda oynadığı kötü role şöyle dikkat çekiyordu:

"Tüm savaş taraftarlarının en büyük otoritesi Darwin'dir. Evrim teorisi ilan edildiğinden beri doğal barbarlıklarını Darwin ismiyle kapatarak, sahip oldukları zalim içgüdülerinin bilimin son sözü olduğunu iddia etmektedirler."

Marx, Engels ve Mao

Darwinizm, komünizm için müthiş önemliydi. Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a şunları yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem". Marx ise 19 Aralık 1860'da Engels'e cevap olarak şöyle yazıyordu: "Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur." Marx, bir başka sosyalist dostu Lasalle'a yazdığı mektupta, "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturuyor” diyerek, evrim teorisinin komünizm için çok önemli olduğunu açıklıyordu.

Marx, Darwin'e olan hayranlığını ise en önemli eseri olan Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek gösteriyordu. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şunları yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan.”

İnsanlık tarihinin en azılı katillerinden Mao da tam bir Darwinistti. Mao'nun emirleri, 10 milyona yakın insanın doğrudan öldürülmesine yol açtı. İtaatsizlik eden yaklaşık 20 milyon insan da cezaevlerinde yaşamlarını yitirdi. Mao, kurduğu düzenin felsefi kaynağını, "Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır" diyerek açıkça belirtmişti.

Darwinizm Kitle Hipnozudur

Tüm bu bilgiler, Darwinizm karşısında pasif ve aciz bir yaklaşım sergilemenin, bu sapkın teoriyle fikir mücadelesini gereksiz görmenin ne büyük bir yanılgı olduğunun göstergesidir. Darwin'in dogması, genç beyinlere aslında bir hayvan olduklarını ve hayvanlar nasıl yaşam mücadelesi içinde iseler kendilerinin de öyle davranmaları gerektiğini öğretir.

P.J. Darlington -ki bir evrimcidir- Evolution For Naturalists (Natüralistler İçin Evrim) isimli kitabında vahşetin, evrim teorisinin doğal bir sonucu olduğunu ve hatta bunun meşru görülmesi gerektiğini düşündüğünü itiraf eder:

Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.

Darwinizm topla, tüfekle, silahla değil bilimse mücadeleyle fikren ortadan kaldırılmalıdır. Darwinist eğitimden vazgeçmek, insanlara sorumsuz bir hayvan olmadıklarını, Allah'ın yarattığı, ruha sahip ve bir gün sorgulanacak insanlar olduklarını anlatmak gereklidir... Darwinist-materyalist eğitim verip, sonra da bu zihniyetin ürünü olan eylemlerinden dolayı insanları sorgulamak büyük çelişkidir.

Zararlı ideolojilerin kaynağı olan Darwinizm'in fikren tam anlamıyla çökertildiğinde, ortada yalnızca tek bir gerçek kalacaktır. O da, tüm insanları ve tüm kainatı Allah'ın yarattığı gerçeğidir. İnsanları yıllarca küçük ve aşağılık gören bu sahte fikir sistemi, yüzyılın en büyük deccali sistemidir. Ancak günümüzde bu teorinin bilimsel bir gerçek olmadığı, yalnızca yaratılışa bir alternatif ve materyalizme dayanak olması amacıyla savunulduğu ortaya çıkmıştır. Evrim teorisi bilime dayanmayan, bilime “rağmen” savunulan adeta bir kitle hipnozudur. Ancak artık insanlar bilinçlenmiştir ve bugün bu aldatmaca Darwinistlerin şaşkın bakışları altında enkaz haline gelmektedir. Yeniden inşası Allah'ın dilemesiyle artık mümkün olmayacaktır.

 

 

Ömrümüz Üç Buçuk Yıl

24 Apr 2015 In: İmani Konular, Yaşam

 

 Hayatımızı sürdürmek için her gün belli bir zamanı uyuyarak geçirmek zorundayız. Ne kadar çok işimiz de olsa uyumamız, dinlenmemiz gerekli.

 Uykunun ise bir alternatifi yok. Öyle aciziz ki gün uyumasak istesek de istemesek de sonunda yenik düşeriz uykuya. Gözlerimiz kapanır, kendimizi birdenbire uykuya dalmış olarak buluruz.

Uykuda vücudumuz adeta ölür gibi duyarsızlaşır. Sesleri algılayan kulaklarımız duyamaz, işlevlerini yerine getiremezler. Bedensel faaliyetlerimiz minimum seviyeye iner. Bir tür ölümdür uyku; ruhumuz bedenden ayrılmıştır. Soğuk bir kış gecesinde sıcak yatağımızda yatarız ama o anda ruhumuzla denizin serin sularında hissederiz kendimizi. Değişik mekânlarda, çok değişik olaylar yaşadığımızı zannederiz.

Ölüm de benzer etkiyi yapar: bizi dünyadaki bedenimizden ayırır ve yeni bedenimizle yeni bir dünyaya taşır.

Kur'an uyku ile ölüm arasındaki bu benzerliğe, "sizi geceleyin öldüren ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur" (Enam Suresi, 60) ifadesiyle dikkat çeker.

Allah'ın, ölecekleri zaman canlarımızı aldığını, ölmeyeni de uykusunda bir tür ölüme soktuğunu, hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutarak, öbürünü adı konulmuş bir ecele kadar salıverdiğini haber verir. Zümer Suresi, 42. ayetin devamında ise, "Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır" buyrulur.

Allah'ın her yaratması bir ayet, bir mucizedir. Ancak hayatımızın dörtte birini adeta 'ölü' olarak yaşadığımız halde, bunun üzerinde pek düşünmeyiz. Uyku halinde iken bizim için önemli olan ne varsa bir kenardadır oysa. Ne kazanacağımız para, ne yeni aldığımız otomobil, ne o 'hayatımızın dönüm noktası' olacak sınav; hiçbirinin bir önemi ve anlamı yoktur.

Gezip dolaştığımız, eğlendiğimiz, dilediklerimizi yapabildiğimiz zamanlar hayatımızın sadece bir çeyreğidir. Zorunlu ihtiyaçlarımız olan beslenme, giyinme, temizlenme, uyuma ve çalışmaya harcanan zamanlarımız ise hayatımızın dörtte biri olan oldukça uzun yılları kapsar.

Ömrü 60 yıl olan insanın yaklaşık 15-20 yılı kesin olarak uykuda geçer. Kalan 40-45 yılın ise ilk 5-10 yılında insan çocuktur; şuursuz yaşar. O halde hayatın yarısı uyku ve çocukluktan kaynaklanan şuursuzluk dönemidir. Arda kalan 30 yıl ise yemek hazırlamak ve yemek, bedenini ve etrafını temizlemek, hatta bir şeyleri beklemekle geçer. Yani o 'koca' 60 yıldan geriye 3-5 yıl kadar bir zaman kalır.

İnsanı bekleyen sonsuz bir hayat varken bu kısacık sürenin ne kadar değeri olabilir?

Bu soru üzerinde düşünebilen insan, hayatının yalnızca bu dünyada yaşadığı yıllardan ibaret olmadığının bilincindedir. "Göz açıp kapayıncaya kadar" geçen dünyanın kendince "tadını çıkarmaya" çalışıp boşuna yorulanların aksine, dünya hayatının hem çok kısa hem de çok sayıda eksikliklerle dolu olduğunu bilir; dünyaya bağlanmaz. Çünkü zaman ölüme doğru akmaktadır ve mutlak varlığına inanılan dünya hayatı yavaş yavaş sona ermektedir.

Dünya saatte 1600 km değil de 3000 km hızla dönse gündemimiz değişir. Buna benzer trilyonlarca konu varken, insan adeta büyülenmiş gibi gaflet ve ülfet içinde yaşar. Kimileri, ‘Carpe Diem’ mantığıyla yalnızca anı yaşamaya çalışsa da gerçekte bilinçaltında bir 'yok olma' korkusu taşır. Bu düşünce ise korkunçtur; yok olma düşüncesi gerçek anlamda dehşete düşürücüdür. Allah'a güvenip dayanmamak dünyanın bütün sıkıntılarının, endişe ve korkularının acısını çekmektir.

Hayatını Allah'ın rızasını kazanmak için çalışarak geçiren, Allah'a teslim olmanın huzurunu yaşayan insan, korku ve hüzünlerinden kurtulur, sonunda ise sonsuz mutluluğu kazanır. "En bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın." (Mesnevi-i Nuriye)

Allah insanlara dünya hayatında belli bir süre verir. Kuşkusuz bu süre sonsuza dek sürmeyecektir. İnsanın, bu sürenin bir gün –belki aniden- biteceğini, Allah’ın tanıdığı her fırsatın son fırsat olabileceğini düşünerek öğüt alması ve yaşadıklarından ders çıkarması en doğru olandır.

Kendi ölüm anını bilmemesi ise insanın dünyadaki imtihanının bir sırrıdır. Bu sırrı düşünüp, gerçeği çözebilmeli insan. Aksi halde sarhoşluktan gerçeklere geçiş anında, dünya hayatının gerçekten kısa olduğunu, artık geriye dönüşün de mümkün olmadığını anladığında pişmanlıklar başlar. Ancak artık telafisi de yoktur.

“Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesile aktarılır ama hep dünyada kalır... Daha ne kadar ihtiyaçlar içinde çırpınan canı düşüneceksin? Ne vakte kadar sıkıntılarla, kavgalarla dolu dünya için tasalanıp duracaksın?..” (Mevlânâ Celaleddin)

 

 

 

 

 

Kadın… Bugün

15 Apr 2015 In: Aile ve Çocuk, Kadın, Kur'an Ahlakı, Yaşam

 

 Günümüzde birlikteliklerin temeli genellikle karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanıyor. Sevgi, kaynağını Allah sevgisinden almadığı için evlilikler, zamanla hem kadın hem de erkek için ıstırap haline geliyor, birbirleri olmadan yaşayamayacaklarını söyleyen çiftlerin sevgisi, bir süre sonra, şiddetli kavgalarla, karşılıklı suçlama ve hakaretlerle sona eriyor.

Eşi kendisini ütü yapan, bulaşık yıkayan bir makine gibi görüyorsa, kadında sevgi, saygı ve aşk kalmaz, hatta gizli bir nefret meydana gelir. Başlangıçta birbirlerine çekici gelen yakışıklılığı, güzelliği artık göremezler. Evlilik karşılıklı azaba dönüşür. Kavgalar, lâf sokmalar, aşağılama ve hakaretler yaşanır.

Kadın ve erkek arasında, fiziksel farklılıklar nedeniyle- örneğin kadının güç gerektiren işler yapamaması gibi- bazı farklı sorumluluk paylaşımları olabilir. Ancak bunlar toplumun öngördüğü yemek, çamaşır, bulaşık gibi çok bilinen sorumluluklar değildir. Saydığım bu işleri erkekler de yapabilir. Dinin, bu anlamda, kadına erkekten farklı olarak yüklediği bir görev yoktur.

Diğer yandan anne, çocuğunu bedensel yönden beslediği gibi, ruhsal açıdan eğitmekle de yükümlüdür. Çocukların ilk öğretmeni olan anneye oldukça önemli görevler düşer. Gelecek nesillerin iyi yetişmesi kendini yetiştirmiş annelerle mümkündür. Anneler, kişiliklerini, davranışlarını, konuşma biçimlerini Kur’an’da bildirilen üstün ahlaka yakışır bir hale getirmeye gayret ettikleri kadar, bilime dair konularda da kendilerini eğitmelidirler. Bütün bu özellikler, çocuklarına verecekleri eğitimde onlara yardımcı olacaktır.

Deccalî fitnenin son derece azgınlaştığı bugün Müslüman kadınlar da, erkekler gibi Kur’an ahlâkını yaygınlaştırmak için, Allah’ın emrettiği fikir mücadelesinin içinde olmalı. Allah’ın emri olan fitne kalmayıncaya kadar mücadele, erkek ya da kadın tüm müminlerin sorumluluğudur. Bu sebeple yaşanan dönem, Müslüman kadın için de yalnızca günlük işlerle uğraşan ev kızı olma zamanı değildir. Kadınlar için örnek olan sahabe hanımlar, Müslümanlar arasında yiğitçe mücadele vermişlerdi. Tebliğ faaliyetleri, sohbetler yapmışlardı. Kısacası Müslüman kadının görevi yalnızca eş ve annelikle sınırlanamaz. Müslüman kadın dini anlatmada pasif durumda kalmamalı, kişilik sahibi, cesur ve atak bir tavır içerisinde olmalı.

Muhammed’in Hatice’sindeki Güzel Örnek

Hz. Hatice(ra); Resulullah(asm)’ın ilk ve en sevdiği eşi. İçinde oluşan yalnızlık isteği ile, sık sık Mekke yakınlarında Hira mağarasına gittiğinde de eşine destek olan, ilgisini eksik etmeyen kutlu annemiz. O, gençlerin bile zorlukla tırmanabildiği mağaraya, yaşına, sıcağa, baskı ve sıkıntılara rağmen tırmanıp, sevgili eşine yemek ve su taşıyarak derin sevgi, saygı ve bağlılığını ispatlıyordu.

Hatice(ra) ilmi merak, kâinatı okuma ve hayatı anlamlandırma azmi içindeydi. O, her dönem nesne değil özneydi. Resulullah(asm)'a ilk emirler olan "Oku" ve "Uyar"ı muhatap alan ve uygulayan ilk kadın öğretmendi aynı zamanda. Bugün toplumun sisteminin koyduğu yalnızca “evlen”, “doğur”, “büyüt”, “pişir”, “yıka”, “temizle” gibi emirlerin muhatabı olan ve arta kalan zamanlarını ‘harcayan’, arkadaşlarıyla boş sohbetler yapan, geceler boyu dizi film izleyen ve saatlerce üzerine konuşan kimi Müslüman kadınlar için de örnek olmalı Hatice(ra)… O, İslam’a hizmet için yaşın, işin ve uğraşların mazeret olmayacağı mesajını veriyor, Muhammed’i gibi Allah için yaşayarak, O’nun “mümin müminin aynasıdır” hadisinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyordu.

Hz. Hatice(ra) Resûlullah’ın yükünü hafifletiyor, dilinden hoşlanmayıp karşı çıkılacak bir söz dökülmüyordu. Onun hissettiklerini hissediyor, onu tutkuyla seviyor, şefkatle koruyor ve onunla aynı mekânı ve yalnızca onu yaşıyordu. Kuşkusuz onun güzellikleri, Peygamberimiz (asm)’da da aynı incelik, fedakârlık ve vefa ile karşılık buluyordu. Kimi zaman içi coşkun bir nehir gibi akarken, huzur veren bir dinginlikle, adeta emerek O’nun üzüntüsünü gidermeye çalışıyordu. Hz. Hatice’nin bu özelliğini şu sözlerle dile getiriyordu Peygamberimiz(asm):

“Onun gönlünde hiç kimsede olmayan bir özellik vardı. İnsanın gönlündeki hüznü bir vakum gibi çeker alırdı.”

Bizler evliliğe, eşlerin birlikteliğine bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, Kur'an’dan, Peygamberimiz(asm)’ın ve kutlu annelerimizin hayatından öğrenmeliyiz. Evlilik,  Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmalı; insan samimi olarak takvayı aramalı. Aksinde Allah mutluluk vermez, huzur vermez.

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise:

Bir şahıs, kudret-i Ezeliye tarafından, adem zulümatından(yokluk karanlığından) şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire, düşmanlar gibi, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimâne(merhamet dileyerek) tabiata ve anâsıra(unsurlara) baktığı vakit, kasavet-i kalble(kalp katılığı ile), merhametsizikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden(gök cisimlerinden) istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram(gök cisimleri, gezegenler, yıldızlar), atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek(korkarak, ürkerek) hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder.”

Bakar ki, vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî(temenniler) ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir tesellî çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdı(başlangıç ile sonucu), Sâni ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?” (1) 

Canlı ve cansız tüm varlıkların kaderi, sonsuz ilim sahibi Allah tarafından yaratılıp belirlenir. Oturduğumuz koltuktan önünüzde duran bilgisayara, buzdolabımızdaki sebzelerden masamızdaki çay bardağına kadar her varlık bir kaderle yaratılır.                                                                                                  

İzlediğimiz her görüntü, muhatap olduğumuz her şey, dünya hayatımızdaki kaderimizin bir parçasıdır. Kâinatta meydana gelen büyük ya da küçük hiçbir olayda tesadüflerin asla rolü ve etkisi yoktur. Hiçbir ağaç tesadüfen meyve vermez. Hiçbir meyve tesadüfen çürümez. Hiç kimse tesadüfen doğmaz, hiç kimse tesadüfen ölmez. Hiçbir olay başımıza tesadüfen gelmez. Hepimiz, Allah’ın hikmet ve hayırla özel olarak belirlediği ve hayatımızda yerini almış ya da alacak hadiseleri yaşarız.

 "Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır." (2)

Karada ve denizde olanların tümünü Allah bilir. Yerin karanlıklarındaki, denizin derinliklerindeki her şey, gaybın anahtarları elinde olan Allah’ın yaratmasıdır.

Dünyada ve tüm kâinatta hiçbir şey tesadüf değildir. Allah "Her işi evirip düzenler”,Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün bir iştedir”, "halkı sürekli yaratmakta olan"dır, "gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan"dır. Ve  "... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez"

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; “en cüz'î hâdisat (en küçük bir olay) vukua gelmeden (meydana gelmeden) evvel hem mukayyeddir (kayıtlıdır), hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat (olaylar) başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir”.

Bütün insanlığı kendince alaya alan,  âdeta büyü gibi etkileyen bir ideoloji olan Darwinizm, tesadüfü adeta ilahî bir akıl gibi takdim eder. Bir Darwinist'e göre milyonlarca harfi caddeye serpsek, bu harflerin hepsi bir gazete sayfasındaki gibi anlamlı yazılar oluşturabilir(!) Bu çarpık ideolojiye göre tesadüf, müthiş bir akla sahip bir deha imiş gibi dayatılır.

Bedeninden kâinata kadar var olan tüm sistemlerin tesadüfen oluştuğuna inanan insan için-Üstad’ın hikmetli ifadesiyle- Cehennem daha serindir. İnsanın tesadüfen çalışan beynine, tesadüfen atan kalbine ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarına güvenerek rahatça hayatına devam etmesi mümkün müdür?.. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lânet okur.”

İman ehli insan ise altında bir elmanın kabuğuna oranı kadar incelikte yerkabuğuyla korunduğu gürül gürül ateşten mağma, üzerinde 1980 yılından itibaren sayıları kırkbeş kat artmış olan göktaşlarına rağmen, hayatına güven içinde devam eder.

İşte insanın hayatını huzur içinde sürdürebilme sebebi, kendisine ve kâinata can veren Yaratıcının, tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olmasıdır. 

İnsan, “sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa, o zulmetli evvelki vaziyeti nuranî bir hâlete inkılâp eder. Şöyle ki: O şahıs, hücum eden belâları, musibetleri gördüğü zaman, Cenâb-ı Hakka istinad eder, müsterih olur.

İmanı vesilesiyledir ki insan, “kalbindeki emellerini teskin eder, her şeyle ünsiyet peyda eder”. Gökyüzündeki cisimlere bakar; onların hareketlerinden dehşet değil, güven hisseder. Hangi cisme bakarsa baksın, o cisimlerden “Ey arkadaş, bizden tevahhuş etme(dehşete kapılma). Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız” seslerini kalbi ve vicdanı ile işitir.

“Ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona mânevî cennetlerin kapıları açılır. (3)

Zahiren bize iyi ya da kötü gibi gelen her olayı Allah yaratır. Elhamdulillah ki tüm kâinat, Rahman, Rahim ve Hakim olan Allah’ın kontrolündedir. O’nun yaratması kusursuz, mükemmel, hikmetlidir, hayırla doludur. Bize düşen Rabbimizin kudretini hakkıyla takdir etmek, O’nun en mükemmelini yaratacağına iman edip, teslim olmak, her olayın sonucundaki hayrı ve hikmeti görmeye çalışmaktır. Umulur ki bunun karşılığı dünyada da ahirette de hep hayır olacaktır.

"Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (4)

 

Dipnotlar:

(1): İşâratu’l- İ’caz

(2): Hadid Suresi, 22

(3): İşâratu’l- İ’caz

(4): Tevbe Suresi, 51

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Big Bang(Büyük Patlama), kâinatın yaratılışından itibaren her anın mükemmel bir şekilde tasarlandığının delilidir. Büyük Patlama’dan önce madde diye bir şey yoktu. Metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında kâinatı oluşturan tüm madde, yokluktan ortaya çıkmış ve Allah'ın varlığının bir delilini ortaya koymuştur.

 Büyük Patlama'nın ardından ise henüz 1 saniye bile geçmeden atomun yapıtaşları yoktan var olmuştur. Bu parçacıklardaki denge ve düzen hayret vericidir.

Başlangıçta birbirinden ışık hızıyla kopup uzaklaşan parçacıklardan, kâinattaki bütün muazzam sistemler, gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, galaksiler, kuasarlar, kısacası her 'şey' kusursuz bir plan, hassas bir ölçü ve denge içinde sırayla meydana gelmişlerdir. Yalnızca bir atomun oluşması için gereken parçacıkların tesadüfen bir araya gelmeleri dahi imkânsız iken, kâinattaki işleyişi sağlayan sistemlerin ‘şans eseri’ olarak teker teker ve denge içinde oluştuğunu iddia etmek akılsızcadır, mantık çöküntüsüdür.

Bilim, materyalist bilim adamlarının önüne isteseler de istemeseler de tek bir gerçeği koyar: Tüm kâinat, madde ve zaman, sonsuz güç sahibi olan, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kusursuzca var eden, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır.

Big Bang gerçeği karşısında, önceleri ateist olan fakat sonradan Allah'ın varlığını kabul eden tanınmış felsefeci Anthony Flew, şöyle diyor:

“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.” (1)

Materyalist fizikçi H. P. Lipson ise Big Bang teorisini kabul etmek zorunda olduğunu şu sözlerle itiraf ediyor:

“Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.” (2)

Big Bang’i ilginç bir şekilde “kâinatın evrimi” olarak tanımlayan evrimci görüş, Big Bang konusunda bilimsel bilgiler verdiği detaylı bir yazının sonunda yine kendisiyle büyük çelişkiye düşüyor. Yazının son paragrafı şöyle:

“Bununla birlikte Big Bang teorisi yaratılışçıların lehine görünen sonuçlara varmış bulunuyordu. Örneğin ABD'li astrofizikçi Hugh Ross konuya ilişkin şu açıklamada bulunmuştur:

"Zaman, olayların meydana geldiği boyut olduğuna göre, eğer madde, Big Bang'la ortaya çıkmışsa, o halde evreni ortaya çıkaran sebebin evrendeki zaman ve mekândan tümüyle bağımsız olması gerekir. Bu da bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu göstermektedir." (3)

Bilim, Big Bang'i sıfır hacimde ve sonsuz yoğunluktaki bir noktada meydana gelen patlama diye izah etse de sıfır hacim yokluktu ve evren yok iken ‘var’ olmuştu. O halde evrenin bir başlangıcı vardı. İşte bu delil,  materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" tezini geçersiz kıldı. Oysa bu bilimsel gerçek, Yüce Allah’ın 1400 yıl önce gönderdiği Mesaj’ında vardı:

“O gökleri ve yeri yoktan var edendir...” (4)

 "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz." (5)

Bediüzzaman ise tek bir tohumun/çekirdeğin yarılmasıyla bir ağacın meydana gelmesi gibi, bu büyük kâinat ağacının da bir çekirdeğin yarılmasıyla yaratıldığına işaret ediyor;

“Hem, öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını câmi’ olsun" ifadesiyle nazarları madde âleminden görünmeyen âleme çeviriyor.” Şöyle devam ediyor Üstad:

“Ve bu çekirdeğin mahiyetinde hem kâinatın görünen yüzündeki âlemlerin numuneleri, hem de görünmeyen yüzündeki âlemlerin numûneleri vardır” (6)

Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler(7)

 

Dipnotlar:

(1) Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios, Theos. La Salla IL: OpeN Court Publishing, 1992, s. 241

(2) H. P. Lipson, "A Physicist Looks at Evolution", Physics Bulletin, vol. 138, 1980, s. 138

(3) Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress, revised edition, 1995, s. 76

(4) Enam Suresi, 101

(5) Zariyat Suresi, 47

(6) Sözler, s. 532

(7) Lokman Suresi, 11

 

 

 

 

PKK'nın Kirli Amacı

18 Dec 2014 In: İttihad-ı İslam, Toplum, Yaşam

 

Komünizm insanlığa zulüm, kan, gözyaşı ve acılar yaşatmış bir ideolojidir. Geçtiğimiz yüzyılda 120 milyon insan komünizm nedeniyle öldürülmüştür. Dahası, hayatını yitiren bu insanlar savaşta ölen askerler değil, komünist devletlerin kendi sivil halklarıdır.

Ölenler dışında, komünist rejimlerce hak ve özgürlükleri ellerinden alınan, göç etmeye zorlanan, bilinçli ve sistemli olarak kıtlık çektirilen, hapsedilen, çalışma kamplarında köle gibi kullanılan on milyonlarca insan olmuştur. Korku içinde yaşayan milyonlarca insanı da ilave edersek, bu soğuk, katı ideolojinin insanlığa verdiği zararın boyutlarını görebiliriz. PKK’nın ülkemizin doğusunda öngördüğü korku yapılanması da budur.

Komünist hareketin engellenemediği ülkelerde bugüne kadar bölünmeler gerçekleşmiştir. Birçok örneği olan bu bölünmelerde etnik unsurlar etken olmamış, yalnızca komünist ideoloji rol oynamıştır.

PKK, “Kürt milliyetçisi gerilla örgütü” gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte Darwinist- Marksist- Leninist bir örgüttür. Kuruluş kongresinde yer alan ve örgütün internet sitesinde dikkati çeken bazı ifadeler, PKK’nın Marksizm’e olan güçlü bağlılığını açık bir şekilde ortaya koyar:

“Marksist-Leninist teori çok iyi özümsenmelidir. Önder kadrolar sık sık Marksizm’e müracaat etmeli, Marksizm’in uygulanmasını başlangıç şekli yapmak için bu öğretiyi gerçekten özümsemeliler. ... Biz sosyalizmi siyasal sorunun çözümlenmesinde daha çok bir eylem kılavuzu olarak ele alacağız. Mutlaka böyle bir öğretinin temsilcisi olarak, böyle bir öğretinin savunucusu olarak, bunun en önemli koşulu olarak bulunulan ülkenin siyasal iktidar meselesine uygulayarak, mevcut iktidarı parçalamada bir araç olarak, bir eylem kılavuzu olarak kullanarak üzerimize düşeni yapacağız.”

Marksizm ve Leninizm'in kökeninde terör vardır. Hedefe ancak şiddet ve terörle ulaşılabilir. PKK, son dönemde komünist-Marksist kimliği deşifre olunca paniğe kapıldı. Örtbas edebilmek amacıyla yeni stratejisi gereği ‘din’i kullanarak, dindar doğu halkını kendi tarafına çekmeye gayret etti. Marksist- Leninist- ateist çizgideki örgüt, bu tür bazı taktiklerle hem halk arasında, hem de kendi içinde farklı bir propaganda yöntemi geliştirmeye çalıştı. Ancak bu hiç de inandırıcı olmadı.  İşte bugün bu paniğin yansımasına tanık oluyoruz

Son günlerde ise PKK güven tazelemek amacıyla ve adeta şımarıklıkla yaptığı eylemlerle gündeme gelyor. Başka ülkelerde sarfedemediği sözleri, yapamadığı gösterileri Türkiye’de demokrasi, sevgi ve merhamet olduğu için küstahça sergileyebiliyor.

PKK korku politikasıyla, silahla saygınlık kazanmayı amaçlayan bir terör örgütüdür. Silah bırakması söz konusu olmaz. Özellikle son dönemde bazı kişilerin örgüte dair özenli, saygılı ve övgü içeren sözlerinin sebebi, PKK’nın silahıdır. Silahını bıraktığı an müthiş aşağılanır, gücünü yitirir. Bu durumda öfke ve bıkkınlık içindeki Kürt kardeşlerimiz bölgede barınmalarına asla izin vermez.

PKK saldırganlıktan, komünist ideolojisinden ve ideallerinden vazgeçmeyecektir. Türkiye'yi bölme planı karşısında birlikte hareket edilmesi gerekli. Vatanını, milletini, bayrağını seven her vatandaş bu oyuna dikkat etmeli.

Bu kirli oyun ve yaşananlar sebebiyle gerilime düşülmemeli. kimse paniğe kapılmamalı. Devlet bu kahpe yapılanmaya karşı vatandaşlarını daha etkili korumalı. Yazılı ve görsel medya, bu kanlı örgütü övücü üsluptan ve kimi partililerin ve kimi ‘görevliler’in düzdüğü methiye dolu sözleri servis ederek gerilim oluşturmaktan kaçınmalı. Bu geçici bir oyundur. Bu gibi olaylarda soğukkanlılığı korumak çok önemlidir.

PKK’nın amacı demokrat ve özgür bir bölge oluşturmak değil, ülkeyi parçalayacak bir tuzağa sürüklemektir. Şiddet asla başarıya ulaşamaz. Şiddet asla galip gelmez. Hâkim olacak olan sevgidir. Bunun için izlenecek yol da kin ve nefret değil, sevgi politikasıdır.

Kalleş ve kahpe terör örgütü mensupları ile terör mağduru insanları çok iyi ayırt etmeliyiz. Doğulu vatandaşlarımızı şefkatle koruyup kollamak güzel ahlâkın gereğidir. Aksi ise terör örgütünün ekmeğine yağ sürmek olur. Bizler kin, nefret ve öfkeyi hakim kılmayı amaçlayanların pis ve sinsi oyununu dostluk, kardeşlik, birlik, sevgi, saygı ve güzel ahlâkı yaygınlaştırarak bozmak için daha fazla çaba gösterelim inşaAllah. 

 

 

 

Rabbe Hicret

16 Nov 2014 In: İmani Konular, Tefekkür

Biz… henüz bir tuz tanesi büyüklüğünde iken, uzun bir yol aşıp, “insan olmak” için annemizin en korunaklı yerine tutunuruz. Belli bir süre sonra da zorlu bir yolculuğun ardından, dünya denilen mekâna gözlerimizi açarız.

Sonrasında farklı farklı yollar girer hayatımıza… Özlediklerimize götüren, onları bize getiren. Kimi uzun, kimi kısa, kimi daralan, kimi patika, kimi aşması zor sarp yokuşlarla dolu.

Ancak bir yol var ki, mutlaka onda yolcu olmalı. Arada yanılıp yönümüzü şaşırabileceğimiz tâli yolları da olsa, o dosdoğru bir yol. İnsanların rızasından sıyrılıp, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelten yol. İşte bu, Rabb’e hicret edilen, insanı O’na ulaştıracak olan yol…

Hicret, insanın yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini bırakarak yalnız Allah’a yönelmesi ve yalnız O’nun istediği gibi yaşamasıdır. İnanan insan hicret ederek O’na gönülden teslim olur, en yakın dost O’nu bilir ve Rabbinin himayesine sığınır.

Hicret kalben, ruhen bir kopuştur. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kurtuluşa ulaştıran fiili duadır. Hayatı zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerimizdeki zincirlerden kurtuluştur. Bindiğimiz gemide, kendimize eziyet ederek sırtımızda taşıdığımız yükleri güverteye bırakmaktır. Sonlu olan ne varsa terk ederek, sonsuz olan Sevgiliye yol almaktır.

Bu yolculukta "herkes ne der" mantığı yoktur. Endişeler yaşanıyorsa katıksız bir inançtan söz etmek zordur.
Bu yolculukla, nefsani ve dünyevi tüm bağlar kopar. Zahirde kayıp gibi görünse de, en büyük nimetlerin kapılarını açar. Katıksızca yöneldiği bu yol, insan için gerçek kurtuluşun yoludur. O yol, kalkmak için düşülen yoldur.

Hepimiz, hayatımızın bir döneminde benzer bir yolculuk yaşayabiliriz. Bu, bazen daha farklı şartlarda, daha farklı mekânlarda gerçekleşebilir.


Şimdi yüksek bir apartmanın önündesin. Kapı açık ve içeriye giriyorsun. Yabancı bir mekân. İlk hatırına gelen "ben neden buradayım?" "Amacım ne?" "Ne yapmam lazım?" gibi sorular.

Düşündün ve cevapları buldun. İç dünyanda hep daha iyiye, daha güzele, daha doğruya varabilmeyi arzu ediyordun. Şimdi bunu fiili dua halinde gerçekleştireceksin. Bir üst kata, ardından diğerine derken, en üst kata çıkacaksın. Korku ve umut içinde; Araf’da gibi.

İlk kata çıkan merdivenlere yöneliyorsun. Ama önce enaniyetini, kibrini burada bırakman lazım. Şeytanı, Allah’a iman ve itaatten alıkoyan kibri idi hatırla. Hedefine varabilmek için önce bunlardan kurtulmalısın.
Eğer kararlıysan, yukarıya çıkmaya başlayabilirsin. Ama hayır asansörle değil. Yavaş yavaş ve kendi çabanla çıkmalısın. Her basamakta düşünerek, en üst kata kadar...

Birinci kattasın. Apartmana girerken neleri bıraktın ardında?.. Yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini, değil mi? Şimdi yalnız Allah’a yönel, O’na gönülden teslim ol ve himayesine sığın.

Hayatını zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerindeki zincirlerden kurtulacaksın. Sonlu olan ne varsa terk et, kendine eziyet ederek sırtında ta��ıdığın yükleri bu katta bırak.

Sonraki kat... Bugüne kadar doğruları ve gerçekleri görmekten seni alıkoyan gaflet perdelerini burada bırakmalısın. Perdeler yavaş yavaş iner. Her basamakta birkaç perdeni bırak, o zaman çıkacağın basamakları daha rahat görebilirsin.

Bir üst kata geldin. Mücadelen büyük. En büyük düşmanın kendi içinde; nefsin. En üst kata kadar zaman zaman sana eşlik edecek. Bu mücadele, Peygamber(as)’ın ifadesiyle mümin için en büyük cihad. Şeytanın etkisindeki nefsinin bencil tutkuları, onu ilâh edinmeni ister. Sen "hayır" demeyi bil. "İşittim" de, "itaatim size değil" de. "La İlahe İllAllah" de ve Allah’tan başkasını reddet. Ki yardımcın da var. Onu dinle. O; vicdanın. O, Allah’ın her zaman doğruyu işaret eden sesi. Onu hep diri tut, ölü olması gereken nefsin. Unutma; nefsinden vicdanına kaçacaksın.

Yukarıdaki kattasın şimdi... Bu katın kapısı her zaman açık; o, tevbe dediğimiz rahmet kapısı. Burada, geçmişteki hataların için önce bağışlanma dile. Zaafların ve acizliklerinin farkındaysan aynı hatalara, günahlara dönmemek için Rabbine dön, tevbe et.

Gaflete kapılıp aynı günahı tekrar işleyebilirsin belki ama Allah’ın rahmeti sonsuz. Bu kucaklayıcı rahmeti sebebiyle defalarca tevbeni bozsan da, gerçekten nasuh/kesin bir tevbe ile O’na sığınabilirsin. Kolunda kesik varsa, yara bandına bakmak yerine, hemen yaraya yapıştırmalısın.

Sonraki kat... Bu katta sabrı yerleştireceksin kalbine. Yaşadığın her zorlukta Rabbini hatırlayacaksın ki zorluklar kolaylaşsın. İmtihanlar yaşayacaksın üst üste ama tevekkülün ve sabrınla her zorluğun üstesinden gelebilirsin. Her zorlukta bilenir; bilendikçe keskinleşir, incelir; inceldikçe güçlenirsin.

Bir üstteki katta Allah’a güvenmeli ve teslim olmalısın. Ölümü, ahireti, sonsuz cennet ve cehennemi sürekli akılda tutmak ve tüm bunlara kesin bilgiyle iman etmek Rabbine teslimiyetini artırır. Allah’ın belirlediği kaderine razı ol, o zaman O da senden razı olur. Sana taşıyamayacağın yükü yüklemeyen, sen "şer" gibi görsen de senin için en hayırlısını yaratan Rabbine teslim ol. “Allah beni teslim aldı” diyebilmen önemli. O zaten her şeyi teslim almıştır.

Yukarıdaki kattasın... Vefalı olmalısın. Mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır vefa. Rabbinin rızasını kazanma yolundaki engel ve zorlukları aşmak için hayatın boyunca ihtiyaç duyacağın üstün ahlâk özelliğidir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular senin silahın. Unutma.

Bu katta Allah’a verdiğin sözlere sadık kalmalısın. "Ben Allah’ın kuluyum... Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim... Dinim İslam’dır" demiştin. Sadakatle Allah’ın sınırlarını koru, kulluk sorumluluğunun bilincinde ol ve Allah’ı derin bir aşkla severek bu sözlerini fiili olarak da doğrula.

Yaklaşıyorsun... Bu katta her yandan Allah’ın nimetleriyle kuşatılmış olduğunu gör. Hiçbirine kendin güç yetiremezsin. Yalnızca Rabbinin dilemesiyle bu nimetlere kavuşabilirsin. Şükret; verdiği her nimet ve güzellik için, hem sözle hem de içten Allah’a minnet ve teşekkürün ifadesi olarak.

Kendine ait olduğunu düşündüğün bedenin, zekân, sağlığın ve gücün de gerçekte bu nimetlerin bir kısmı. Bu güzellikleri veren Rabbine şükretmezsen nankörlük etmiş olursun. Allah dünya hayatındaki tüm nimetleri, kulunun şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğini ortaya çıkarmak için yaratır çünkü.

Dua et. Son kata geliyorsun. Yaşadıklarından öğüt alıp, ders çıkardın mı? Öğrendiklerini unutmamak ve bundan sonraki hayatında uygulayabilmek için, kararlı olmak, yeniden düşmemek, yolun başına dönmemek için Rabbine sığın, dua et. Sonsuz aczinle, sonsuz güç sahibinden iste. Duan kadar değerlisin.

Ve şimdi son kattasın...

"Katımızda eminsin!"

Din ve Bilim Çatışır mı?

25 Sep 2014 In: Bilim

 

Din, insanlığa huzur ve mutluluk getiren hayat tarzıdır. İddia edilenin aksine, bilimin ortaya koyduğu gerçekler ile çatışmadığı gibi, insanları bilimsel araştırmalar yapmaya yönlendirir. Kur'an, “İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. (Ankebut Suresi, 43) ayeti ve benzer birçok ayetle insanı, gökler, yer, kendi nefsi, bedeni ve yarattığı her şey üzerinde derin düşünmeye teşvik eder.

Bilim, detaylı araştırma ve ortaya çıkardığı bulgular vesilesiyle dinin açıklayıcısıdır. Son yıllarda kaydedilen bilimsel gelişmeler hücrenin muhteşem komplekslikte yapısını, DNA'nın mucizevi özelliklerini ortaya serdi. Ve bu özellikler, hayatın başlangıcında, kâinat ve canlılığın meydana gelişinde, tesadüflerin asla söz konusu olmadığının delilleri oldu. Tüm kâinatta bir tasarım, belli kurallar, kanunlar ve süreklilik vardır.

Bilim, belli bir düzenle yaratılmış olan kâinat, insan ve diğer canlılardaki yaratılış mucizelerini araştırır, din de bilimin bulgularından istifade eder. Yaratma sanatının delillerini görerek insanların, Allah'ın kudretini takdir etmelerine, O'na yönelmelerine vesile olur.

Bilim ile dinin çatıştığı iddiası neden ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Bu iddianın kaynağı, Ortaçağ'daki din dışı uygulamalardır. Hıristiyanlık, kilisenin elinde maddi çıkar aracı olmuş, bu yanlış uygulamalar sonucu bilim baskı altına alınmış, özgür çalışma ortamı ortadan kalkmıştır. Kopernik ve Galileo'nin yaşadığı baskılar genelleştirilmiş, böylece din ve bilim birbiriyle çelişen, birbirine karşı olan iki rakip gibi görülmeye başlamıştır.

Din bilimle çelişmez, çatışmaz. İslam, bilime karşı değildir, tam aksine insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yönlendirir. Kur'an, "... Hiç bilenlerle bilmeyenler bilenle bilmeyen bir olur mu?.." (Zümer Suresi, 9) diye sorar. Bilgi/bilim önemlidir; detaylardaki mucizeler Allah'ın varlığına kesin bir bilgiyle imanı kazandırır.

Din, bilimle ancak şu şekilde çatışır; bilim objektifliğini kaybettiği, materyalist, natüralist ve ateist ideolojiler bilime müdahale ettiğinde. Bilimin doğasına ters olsa da bu durumda ideolojik sınırlar meydana gelir. Bilim adamı objektif olmalı, araştırmalarını önyargısız yapmalı ve araştırma sonuçlarını açıklarken tarafsız olmalıdır. Konuyla ilgili olarak, yaratılışın delili olabileceği için evrimci bilim adamlarının yıllarca gizlediği fosiller, Darwin'in yakın dostu ve destekçisi olan evrimci biyolog Ernst Haeckel'in sonradan kendisinin de itiraf ettiği sahte embriyo çizimleri ve yine evrimci olan diğer bilim adamlarının sahtekârlıkları örnek gösterilebilir.

Prof. Dr. Arif Sarsılmaz bir makalesinde, bilim-din çatışması konusunda şunları ifade ediyor; "Batılı bilim adamlarının bir kısmı, objektiflik adına, "lâboratuvara girerken inanç dünyalarını dışarıda bırakmakta", sadece 'nasıl?' sorusuna cevap aramaktadır. Bu düşüncenin temelinde, Hristiyanlıktaki din anlayışı ile ilim telâkkisi çatışması yatmaktadır. Kilise ile bilim dünyası arasındaki çatışmanın bir neticesi olarak ortaya çıkan bu duruma, çok şaşırmamak gerekir. Nitekim Batı'daki birçok bilim adamı lâboratuvarda çalışırken 'kim?' sorusunu sormaz; fakat özel hayatında kendine göre bir dindarlık da yaşayabilir. Bizde ise, asla bir ilim-din çatışması yaşanmadığı halde, Hristiyanlık için kurulan darağacına İslâm'ı çekmek isteyen bazı bilim adamları, 'kim?' sorusunun sorulmasına müsaade etmedikleri gibi, 'nasıl?' sorusunun cevabını da tamamen materyalist bir anlayışla verirler."

İnsanlık tarihi boyunca asıl soru, kâinatın nasıl var olduğu sorusu olmuştur. Bu sorunun iki cevabından biri kâinatın bir başlangıcı olduğu, diğeri ise hep var olduğudur.

Bilimin, kâinatın yoktan var olduğunun kesin kanıtlarına ulaşmasına ve Yaratıcının varlığına işaret etmesine rağmen, bunun doğaüstü olduğu düşüncesi kimi insanları farklı arayışlara yöneltti. Kâinatın bir başlangıcının bulunması, yoktan var edildiğini, yaratıldığını gösterir. Yaratılmış olan 'şey'in de bir Yaratıcısı olmalıdır. Zamanın ve mekânın olmadığı bir durumda, örneği olmayan bir "şey" yaratılıyor. Yaratılanı yaratan, yalnızca Yüce Allah'tır.

Din; Allah'ın varlığını, yaratmasını, hangi doğrultuda ve hangi amaçla yaşamamız gerektiğini ve ölüm sonrası hayatı insanlara bildirir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, nasıl cehalet bütün geriliklerin şerlerin, fenalıkların, fakrın ve ihtilafın asıl etkeni ise, ilim bütün hayırların anasıdır. Bütün kötülüklerin kaynağı cehalettir ve cehaletten kaynaklanan fesatlar, imanı ve hayatı da ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Bilim bir din değildir; olmamalıdır. İnsanlık tarafından üretilen görüşler, fikirler ve ideolojiler, eksiklikler ve yanlışlıklar içerebilir.

Dini bize öğreten Kur'an ise her şeyin kesin açıklamasıdır, bilime yolunu gösterendir; asla çelişki içermeyen Allah sözüdür.

 "Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek." (Bediüzzaman)

 

 

 

 

 

 

Rabbin Seni Unutur mu?

26 Aug 2014 In: İmani Konular

 

Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür.  (Ankebut Suresi, 45) diyor bize Kur’an. Ancak biz, zorlukta Allah’ı zikrediyor, kolaylıkta unutuyoruz. Oysa her durumda anmalı; hiçbir durumda unutmamalı.

 Kaldı ki Allah bize bir an bile nefes aldırmayı unutmuyor; kalbimizin atması bile O’nun kontrolünde.. Ama… unutuyoruz. 

 Çünkü insanı, Allah’ı anmaktan uzaklaştıracak birçok oyalanma konusu var.  Dünya nimetlerinden daha fazla yararlanabilmek için delice bir hırs ve yarış içinde, boş emeller peşinde koşuşturup duruyor insan.

Böylece, umut ettiğinin aksine hayat daha da zorlaşıyor. Zaman geliyor; sahip olduklarından zevk alamıyor, elindekiyle yetinemiyor ve zamanla tüm zevkleri tüketiyor.

Bu anlamsız koşuşturma sürerken, zaman da akıp gidiyor. Allah'ın buyruklarına karşı duyarlı olmayan kişi, zaman zaman öyle hatalar yapıyor ki, kendisini düzelttiğinde, nasıl yaptığına hayret ediyor. Bu olmadık hatalar, kişinin o an Allah’ı unuttuğunun işaretleri oluyor.

İnsan birçok eksik ve kusurları olan bir varlık; yaratılmış ve yaratılmışlara has acizliklere sahip. Eksiklikten ve kusurdan münezzeh olan, yalnızca Allah. İnsanın Allah karşısındaki acizliklerinin en önemlilerinden biri de unutması.

Allah ‘unutmak’ diye bir konu var ediyor, şeytanı da vesile ediyor. Şeytan insana her şeyi unutturabilir; imanı, sevgiyi, merhameti ve hatta kendini... Bütün bunları unuttuğunda ise bitki bile insandan daha vasıflıdır.

Yaşayabilmek için Allah'ın her an hafızamızda tuttuğu bilgilere ihtiyacımız var. Allah o bilgilerden bir tane bile eksiltme yaptığında, o bilgiye yeniden sahip olmaya güç yetiremeyiz. Her ‘şey’ gibi, unuttuğumuz şeyi hatırlayabilmemiz de yalnızca Allah'ın dilemesiyle mümkün.

Ruhlar âleminde Allah’ın varlığını kabul ettik, O’na söz verdik. Ama hepimiz ayrı bir yol tuttuk; çeşit çeşit yollara dağıldık.

O’nun sevgisiyle dolması gereken kalplerimize biz fânî sevgileri yerleştirdik. Rabbimiz; gerçek Sevgilimiz bize şah damarımızdan yakınken, biz sevgiliyi hep uzaklarda aradık. O’nu bulduğumuzda aslında her şeyi bulmuşken, biz anlayamadık.

Allah ise sonsuz merhametiyle sürekli bizi uyarıyor; “Tüm kâinatı, dünyayı, sizi Ben yarattım, Benim için yaşayın” buyuruyor. Ne kâinat ve dünya, ne bedenimiz, ne ruhumuz bize ait değilken, bu acip halimiz nedir? Her şeyin gerçek sahibi olan için yaşamaktan daha mâkul ne olabilir? Bütün varlığımızı Allah’a vermemiz gerekmiyor mu? Dünya O'nun, ruh O’nun, bedenimiz de O’nun. Bahşettiği bütün nimetler için O'na yönelmemiz gerekirken, unutmak, nankörlük etmek ne büyük vicdansızlık!

Biz unutuyoruz da, ya Rabbimiz bizi unutursa? Ya bizi terk eder, bize darılırsa?

 “Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar”dan olmanın düşüncesi bile titretmeli bizi. Allah'ı sürekli akılda tutmalı, O'nun ayetlerini tefekkür etmeli; bu aklımızı ve şuurumuzu sürekli açık tutar. Allah'ı her an zikredersek, O'nun karşısındaki aczimizi ve güçsüzlüğümüzü daha iyi idrak ederiz. Yerden kesilen ayaklarımız, yeniden yere basar; daha sağlam basar. Böylece O’na daha halisâne teslim oluruz.

" Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) buyuruyor Rabbimiz. Müjde veriyor.

Bu ne büyük müjde.

Bu müjde yeterli.

Başka hiçbir müjdenin olmadığı kadar yeterli.

Bu müjde bizi başarıya ulaştıracak, kalkmak için düştüğümüz yoldaki; hicret yolundaki engelleri kaldıracak, bizi O’na ulaştıracak.

Çok hatalar yaptık; insanız, aciziz, daha da yapacağız. Terk etme Rabbim, unutma bizi. Darılma bize…

Ne gücümüz var ki; tut elimizden götür bizi.

Ve elbette tüm nimetler gibi, bu da “Rabbimin fazlındandır,.. (Neml Suresi, 40)

 

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors