PKK'nın Kirli Amacı

18 Dec 2014 In: İttihad-ı İslam, Toplum, Yaşam

 

Komünizm insanlığa zulüm, kan, gözyaşı ve acılar yaşatmış bir ideolojidir. Geçtiğimiz yüzyılda 120 milyon insan komünizm nedeniyle öldürülmüştür. Dahası, hayatını yitiren bu insanlar savaşta ölen askerler değil, komünist devletlerin kendi sivil halklarıdır.

Ölenler dışında, komünist rejimlerce hak ve özgürlükleri ellerinden alınan, göç etmeye zorlanan, bilinçli ve sistemli olarak kıtlık çektirilen, hapsedilen, çalışma kamplarında köle gibi kullanılan on milyonlarca insan olmuştur. Korku içinde yaşayan milyonlarca insanı da ilave edersek, bu soğuk, katı ideolojinin insanlığa verdiği zararın boyutlarını görebiliriz. PKK’nın ülkemizin doğusunda öngördüğü korku yapılanması da budur.

Komünist hareketin engellenemediği ülkelerde bugüne kadar bölünmeler gerçekleşmiştir. Birçok örneği olan bu bölünmelerde etnik unsurlar etken olmamış, yalnızca komünist ideoloji rol oynamıştır.

PKK, “Kürt milliyetçisi gerilla örgütü” gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte Darwinist- Marksist- Leninist bir örgüttür. Kuruluş kongresinde yer alan ve örgütün internet sitesinde dikkati çeken bazı ifadeler, PKK’nın Marksizm’e olan güçlü bağlılığını açık bir şekilde ortaya koyar:

“Marksist-Leninist teori çok iyi özümsenmelidir. Önder kadrolar sık sık Marksizm’e müracaat etmeli, Marksizm’in uygulanmasını başlangıç şekli yapmak için bu öğretiyi gerçekten özümsemeliler. ... Biz sosyalizmi siyasal sorunun çözümlenmesinde daha çok bir eylem kılavuzu olarak ele alacağız. Mutlaka böyle bir öğretinin temsilcisi olarak, böyle bir öğretinin savunucusu olarak, bunun en önemli koşulu olarak bulunulan ülkenin siyasal iktidar meselesine uygulayarak, mevcut iktidarı parçalamada bir araç olarak, bir eylem kılavuzu olarak kullanarak üzerimize düşeni yapacağız.”

Marksizm ve Leninizm'in kökeninde terör vardır. Hedefe ancak şiddet ve terörle ulaşılabilir. PKK, son dönemde komünist-Marksist kimliği deşifre olunca paniğe kapıldı. Örtbas edebilmek amacıyla yeni stratejisi gereği ‘din’i kullanarak, dindar doğu halkını kendi tarafına çekmeye gayret etti. Marksist- Leninist- ateist çizgideki örgüt, bu tür bazı taktiklerle hem halk arasında, hem de kendi içinde farklı bir propaganda yöntemi geliştirmeye çalıştı. Ancak bu hiç de inandırıcı olmadı.  İşte bugün bu paniğin yansımasına tanık oluyoruz

Son günlerde ise PKK güven tazelemek amacıyla ve adeta şımarıklıkla yaptığı eylemlerle gündeme gelyor. Başka ülkelerde sarfedemediği sözleri, yapamadığı gösterileri Türkiye’de demokrasi, sevgi ve merhamet olduğu için küstahça sergileyebiliyor.

PKK korku politikasıyla, silahla saygınlık kazanmayı amaçlayan bir terör örgütüdür. Silah bırakması söz konusu olmaz. Özellikle son dönemde bazı kişilerin örgüte dair özenli, saygılı ve övgü içeren sözlerinin sebebi, PKK’nın silahıdır. Silahını bıraktığı an müthiş aşağılanır, gücünü yitirir. Bu durumda öfke ve bıkkınlık içindeki Kürt kardeşlerimiz bölgede barınmalarına asla izin vermez.

PKK saldırganlıktan, komünist ideolojisinden ve ideallerinden vazgeçmeyecektir. Türkiye'yi bölme planı karşısında birlikte hareket edilmesi gerekli. Vatanını, milletini, bayrağını seven her vatandaş bu oyuna dikkat etmeli.

Bu kirli oyun ve yaşananlar sebebiyle gerilime düşülmemeli. kimse paniğe kapılmamalı. Devlet bu kahpe yapılanmaya karşı vatandaşlarını daha etkili korumalı. Yazılı ve görsel medya, bu kanlı örgütü övücü üsluptan ve kimi partililerin ve kimi ‘görevliler’in düzdüğü methiye dolu sözleri servis ederek gerilim oluşturmaktan kaçınmalı. Bu geçici bir oyundur. Bu gibi olaylarda soğukkanlılığı korumak çok önemlidir.

PKK’nın amacı demokrat ve özgür bir bölge oluşturmak değil, ülkeyi parçalayacak bir tuzağa sürüklemektir. Şiddet asla başarıya ulaşamaz. Şiddet asla galip gelmez. Hâkim olacak olan sevgidir. Bunun için izlenecek yol da kin ve nefret değil, sevgi politikasıdır.

Kalleş ve kahpe terör örgütü mensupları ile terör mağduru insanları çok iyi ayırt etmeliyiz. Doğulu vatandaşlarımızı şefkatle koruyup kollamak güzel ahlâkın gereğidir. Aksi ise terör örgütünün ekmeğine yağ sürmek olur. Bizler kin, nefret ve öfkeyi hakim kılmayı amaçlayanların pis ve sinsi oyununu dostluk, kardeşlik, birlik, sevgi, saygı ve güzel ahlâkı yaygınlaştırarak bozmak için daha fazla çaba gösterelim inşaAllah. 

 

 

 

Rabbe Hicret

16 Nov 2014 In: İmani Konular, Tefekkür

Biz… henüz bir tuz tanesi büyüklüğünde iken, uzun bir yol aşıp, “insan olmak” için annemizin en korunaklı yerine tutunuruz. Belli bir süre sonra da zorlu bir yolculuğun ardından, dünya denilen mekâna gözlerimizi açarız.

Sonrasında farklı farklı yollar girer hayatımıza… Özlediklerimize götüren, onları bize getiren. Kimi uzun, kimi kısa, kimi daralan, kimi patika, kimi aşması zor sarp yokuşlarla dolu.

Ancak bir yol var ki, mutlaka onda yolcu olmalı. Arada yanılıp yönümüzü şaşırabileceğimiz tâli yolları da olsa, o dosdoğru bir yol. İnsanların rızasından sıyrılıp, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelten yol. İşte bu, Rabb’e hicret edilen, insanı O’na ulaştıracak olan yol…

Hicret, insanın yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini bırakarak yalnız Allah’a yönelmesi ve yalnız O’nun istediği gibi yaşamasıdır. İnanan insan hicret ederek O’na gönülden teslim olur, en yakın dost O’nu bilir ve Rabbinin himayesine sığınır.

Hicret kalben, ruhen bir kopuştur. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kurtuluşa ulaştıran fiili duadır. Hayatı zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerimizdeki zincirlerden kurtuluştur. Bindiğimiz gemide, kendimize eziyet ederek sırtımızda taşıdığımız yükleri güverteye bırakmaktır. Sonlu olan ne varsa terk ederek, sonsuz olan Sevgiliye yol almaktır.

Bu yolculukta "herkes ne der" mantığı yoktur. Endişeler yaşanıyorsa katıksız bir inançtan söz etmek zordur.
Bu yolculukla, nefsani ve dünyevi tüm bağlar kopar. Zahirde kayıp gibi görünse de, en büyük nimetlerin kapılarını açar. Katıksızca yöneldiği bu yol, insan için gerçek kurtuluşun yoludur. O yol, kalkmak için düşülen yoldur.

Hepimiz, hayatımızın bir döneminde benzer bir yolculuk yaşayabiliriz. Bu, bazen daha farklı şartlarda, daha farklı mekânlarda gerçekleşebilir.


Şimdi yüksek bir apartmanın önündesin. Kapı açık ve içeriye giriyorsun. Yabancı bir mekân. İlk hatırına gelen "ben neden buradayım?" "Amacım ne?" "Ne yapmam lazım?" gibi sorular.

Düşündün ve cevapları buldun. İç dünyanda hep daha iyiye, daha güzele, daha doğruya varabilmeyi arzu ediyordun. Şimdi bunu fiili dua halinde gerçekleştireceksin. Bir üst kata, ardından diğerine derken, en üst kata çıkacaksın. Korku ve umut içinde; Araf’da gibi.

İlk kata çıkan merdivenlere yöneliyorsun. Ama önce enaniyetini, kibrini burada bırakman lazım. Şeytanı, Allah’a iman ve itaatten alıkoyan kibri idi hatırla. Hedefine varabilmek için önce bunlardan kurtulmalısın.
Eğer kararlıysan, yukarıya çıkmaya başlayabilirsin. Ama hayır asansörle değil. Yavaş yavaş ve kendi çabanla çıkmalısın. Her basamakta düşünerek, en üst kata kadar...

Birinci kattasın. Apartmana girerken neleri bıraktın ardında?.. Yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini, değil mi? Şimdi yalnız Allah’a yönel, O’na gönülden teslim ol ve himayesine sığın.

Hayatını zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerindeki zincirlerden kurtulacaksın. Sonlu olan ne varsa terk et, kendine eziyet ederek sırtında taşıdığın yükleri bu katta bırak.

Sonraki kat... Bugüne kadar doğruları ve gerçekleri görmekten seni alıkoyan gaflet perdelerini burada bırakmalısın. Perdeler yavaş yavaş iner. Her basamakta birkaç perdeni bırak, o zaman çıkacağın basamakları daha rahat görebilirsin.

Bir üst kata geldin. Mücadelen büyük. En büyük düşmanın kendi içinde; nefsin. En üst kata kadar zaman zaman sana eşlik edecek. Bu mücadele, Peygamber(as)’ın ifadesiyle mümin için en büyük cihad. Şeytanın etkisindeki nefsinin bencil tutkuları, onu ilâh edinmeni ister. Sen "hayır" demeyi bil. "İşittim" de, "itaatim size değil" de. "La İlahe İllAllah" de ve Allah’tan başkasını reddet. Ki yardımcın da var. Onu dinle. O; vicdanın. O, Allah’ın her zaman doğruyu işaret eden sesi. Onu hep diri tut, ölü olması gereken nefsin. Unutma; nefsinden vicdanına kaçacaksın.

Yukarıdaki kattasın şimdi... Bu katın kapısı her zaman açık; o, tevbe dediğimiz rahmet kapısı. Burada, geçmişteki hataların için önce bağışlanma dile. Zaafların ve acizliklerinin farkındaysan aynı hatalara, günahlara dönmemek için Rabbine dön, tevbe et.

Gaflete kapılıp aynı günahı tekrar işleyebilirsin belki ama Allah’ın rahmeti sonsuz. Bu kucaklayıcı rahmeti sebebiyle defalarca tevbeni bozsan da, gerçekten nasuh/kesin bir tevbe ile O’na sığınabilirsin. Kolunda kesik varsa, yara bandına bakmak yerine, hemen yaraya yapıştırmalısın.

Sonraki kat... Bu katta sabrı yerleştireceksin kalbine. Yaşadığın her zorlukta Rabbini hatırlayacaksın ki zorluklar kolaylaşsın. İmtihanlar yaşayacaksın üst üste ama tevekkülün ve sabrınla her zorluğun üstesinden gelebilirsin. Her zorlukta bilenir; bilendikçe keskinleşir, incelir; inceldikçe güçlenirsin.

Bir üstteki katta Allah’a güvenmeli ve teslim olmalısın. Ölümü, ahireti, sonsuz cennet ve cehennemi sürekli akılda tutmak ve tüm bunlara kesin bilgiyle iman etmek Rabbine teslimiyetini artırır. Allah’ın belirlediği kaderine razı ol, o zaman O da senden razı olur. Sana taşıyamayacağın yükü yüklemeyen, sen "şer" gibi görsen de senin için en hayırlısını yaratan Rabbine teslim ol. “Allah beni teslim aldı” diyebilmen önemli. O zaten her şeyi teslim almıştır.

Yukarıdaki kattasın... Vefalı olmalısın. Mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır vefa. Rabbinin rızasını kazanma yolundaki engel ve zorlukları aşmak için hayatın boyunca ihtiyaç duyacağın üstün ahlâk özelliğidir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular senin silahın. Unutma.

Bu katta Allah’a verdiğin sözlere sadık kalmalısın. "Ben Allah’ın kuluyum... Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim... Dinim İslam’dır" demiştin. Sadakatle Allah’ın sınırlarını koru, kulluk sorumluluğunun bilincinde ol ve Allah’ı derin bir aşkla severek bu sözlerini fiili olarak da doğrula.

Yaklaşıyorsun... Bu katta her yandan Allah’ın nimetleriyle kuşatılmış olduğunu gör. Hiçbirine kendin güç yetiremezsin. Yalnızca Rabbinin dilemesiyle bu nimetlere kavuşabilirsin. Şükret; verdiği her nimet ve güzellik için, hem sözle hem de içten Allah’a minnet ve teşekkürün ifadesi olarak.

Kendine ait olduğunu düşündüğün bedenin, zekân, sağlığın ve gücün de gerçekte bu nimetlerin bir kısmı. Bu güzellikleri veren Rabbine şükretmezsen nankörlük etmiş olursun. Allah dünya hayatındaki tüm nimetleri, kulunun şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğini ortaya çıkarmak için yaratır çünkü.

Dua et. Son kata geliyorsun. Yaşadıklarından öğüt alıp, ders çıkardın mı? Öğrendiklerini unutmamak ve bundan sonraki hayatında uygulayabilmek için, kararlı olmak, yeniden düşmemek, yolun başına dönmemek için Rabbine sığın, dua et. Sonsuz aczinle, sonsuz güç sahibinden iste. Duan kadar değerlisin.

Ve şimdi son kattasın...

"Katımızda eminsin!"

Din ve Bilim Çatışır mı?

25 Sep 2014 In: Bilim

 

Din, insanlığa huzur ve mutluluk getiren hayat tarzıdır. İddia edilenin aksine, bilimin ortaya koyduğu gerçekler ile çatışmadığı gibi, insanları bilimsel araştırmalar yapmaya yönlendirir. Kur'an, “İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. (Ankebut Suresi, 43) ayeti ve benzer birçok ayetle insanı, gökler, yer, kendi nefsi, bedeni ve yarattığı her şey üzerinde derin düşünmeye teşvik eder.

Bilim, detaylı araştırma ve ortaya çıkardığı bulgular vesilesiyle dinin açıklayıcısıdır. Son yıllarda kaydedilen bilimsel gelişmeler hücrenin muhteşem komplekslikte yapısını, DNA'nın mucizevi özelliklerini ortaya serdi. Ve bu özellikler, hayatın başlangıcında, kâinat ve canlılığın meydana gelişinde, tesadüflerin asla söz konusu olmadığının delilleri oldu. Tüm kâinatta bir tasarım, belli kurallar, kanunlar ve süreklilik vardır.

Bilim, belli bir düzenle yaratılmış olan kâinat, insan ve diğer canlılardaki yaratılış mucizelerini araştırır, din de bilimin bulgularından istifade eder. Yaratma sanatının delillerini görerek insanların, Allah'ın kudretini takdir etmelerine, O'na yönelmelerine vesile olur.

Bilim ile dinin çatıştığı iddiası neden ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Bu iddianın kaynağı, Ortaçağ'daki din dışı uygulamalardır. Hıristiyanlık, kilisenin elinde maddi çıkar aracı olmuş, bu yanlış uygulamalar sonucu bilim baskı altına alınmış, özgür çalışma ortamı ortadan kalkmıştır. Kopernik ve Galileo'nin yaşadığı baskılar genelleştirilmiş, böylece din ve bilim birbiriyle çelişen, birbirine karşı olan iki rakip gibi görülmeye başlamıştır.

Din bilimle çelişmez, çatışmaz. İslam, bilime karşı değildir, tam aksine insanları araştırmaya, düşünmeye ve bilmeye yönlendirir. Kur'an, "... Hiç bilenlerle bilmeyenler bilenle bilmeyen bir olur mu?.." (Zümer Suresi, 9) diye sorar. Bilgi/bilim önemlidir; detaylardaki mucizeler Allah'ın varlığına kesin bir bilgiyle imanı kazandırır.

Din, bilimle ancak şu şekilde çatışır; bilim objektifliğini kaybettiği, materyalist, natüralist ve ateist ideolojiler bilime müdahale ettiğinde. Bilimin doğasına ters olsa da bu durumda ideolojik sınırlar meydana gelir. Bilim adamı objektif olmalı, araştırmalarını önyargısız yapmalı ve araştırma sonuçlarını açıklarken tarafsız olmalıdır. Konuyla ilgili olarak, yaratılışın delili olabileceği için evrimci bilim adamlarının yıllarca gizlediği fosiller, Darwin'in yakın dostu ve destekçisi olan evrimci biyolog Ernst Haeckel'in sonradan kendisinin de itiraf ettiği sahte embriyo çizimleri ve yine evrimci olan diğer bilim adamlarının sahtekârlıkları örnek gösterilebilir.

Prof. Dr. Arif Sarsılmaz bir makalesinde, bilim-din çatışması konusunda şunları ifade ediyor; "Batılı bilim adamlarının bir kısmı, objektiflik adına, "lâboratuvara girerken inanç dünyalarını dışarıda bırakmakta", sadece 'nasıl?' sorusuna cevap aramaktadır. Bu düşüncenin temelinde, Hristiyanlıktaki din anlayışı ile ilim telâkkisi çatışması yatmaktadır. Kilise ile bilim dünyası arasındaki çatışmanın bir neticesi olarak ortaya çıkan bu duruma, çok şaşırmamak gerekir. Nitekim Batı'daki birçok bilim adamı lâboratuvarda çalışırken 'kim?' sorusunu sormaz; fakat özel hayatında kendine göre bir dindarlık da yaşayabilir. Bizde ise, asla bir ilim-din çatışması yaşanmadığı halde, Hristiyanlık için kurulan darağacına İslâm'ı çekmek isteyen bazı bilim adamları, 'kim?' sorusunun sorulmasına müsaade etmedikleri gibi, 'nasıl?' sorusunun cevabını da tamamen materyalist bir anlayışla verirler."

İnsanlık tarihi boyunca asıl soru, kâinatın nasıl var olduğu sorusu olmuştur. Bu sorunun iki cevabından biri kâinatın bir başlangıcı olduğu, diğeri ise hep var olduğudur.

Bilimin, kâinatın yoktan var olduğunun kesin kanıtlarına ulaşmasına ve Yaratıcının varlığına işaret etmesine rağmen, bunun doğaüstü olduğu düşüncesi kimi insanları farklı arayışlara yöneltti. Kâinatın bir başlangıcının bulunması, yoktan var edildiğini, yaratıldığını gösterir. Yaratılmış olan 'şey'in de bir Yaratıcısı olmalıdır. Zamanın ve mekânın olmadığı bir durumda, örneği olmayan bir "şey" yaratılıyor. Yaratılanı yaratan, yalnızca Yüce Allah'tır.

Din; Allah'ın varlığını, yaratmasını, hangi doğrultuda ve hangi amaçla yaşamamız gerektiğini ve ölüm sonrası hayatı insanlara bildirir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle, nasıl cehalet bütün geriliklerin şerlerin, fenalıkların, fakrın ve ihtilafın asıl etkeni ise, ilim bütün hayırların anasıdır. Bütün kötülüklerin kaynağı cehalettir ve cehaletten kaynaklanan fesatlar, imanı ve hayatı da ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Bilim bir din değildir; olmamalıdır. İnsanlık tarafından üretilen görüşler, fikirler ve ideolojiler, eksiklikler ve yanlışlıklar içerebilir.

Dini bize öğreten Kur'an ise her şeyin kesin açıklamasıdır, bilime yolunu gösterendir; asla çelişki içermeyen Allah sözüdür.

 "Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek." (Bediüzzaman)

 

 

 

 

 

 

Rabbin Seni Unutur mu?

26 Aug 2014 In: İmani Konular

 

Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür.  (Ankebut Suresi, 45) diyor bize Kur’an. Ancak biz, zorlukta Allah’ı zikrediyor, kolaylıkta unutuyoruz. Oysa her durumda anmalı; hiçbir durumda unutmamalı.

 Kaldı ki Allah bize bir an bile nefes aldırmayı unutmuyor; kalbimizin atması bile O’nun kontrolünde.. Ama… unutuyoruz. 

 Çünkü insanı, Allah’ı anmaktan uzaklaştıracak birçok oyalanma konusu var.  Dünya nimetlerinden daha fazla yararlanabilmek için delice bir hırs ve yarış içinde, boş emeller peşinde koşuşturup duruyor insan.

Böylece, umut ettiğinin aksine hayat daha da zorlaşıyor. Zaman geliyor; sahip olduklarından zevk alamıyor, elindekiyle yetinemiyor ve zamanla tüm zevkleri tüketiyor.

Bu anlamsız koşuşturma sürerken, zaman da akıp gidiyor. Allah'ın buyruklarına karşı duyarlı olmayan kişi, zaman zaman öyle hatalar yapıyor ki, kendisini düzelttiğinde, nasıl yaptığına hayret ediyor. Bu olmadık hatalar, kişinin o an Allah’ı unuttuğunun işaretleri oluyor.

İnsan birçok eksik ve kusurları olan bir varlık; yaratılmış ve yaratılmışlara has acizliklere sahip. Eksiklikten ve kusurdan münezzeh olan, yalnızca Allah. İnsanın Allah karşısındaki acizliklerinin en önemlilerinden biri de unutması.

Allah ‘unutmak’ diye bir konu var ediyor, şeytanı da vesile ediyor. Şeytan insana her şeyi unutturabilir; imanı, sevgiyi, merhameti ve hatta kendini... Bütün bunları unuttuğunda ise bitki bile insandan daha vasıflıdır.

Yaşayabilmek için Allah'ın her an hafızamızda tuttuğu bilgilere ihtiyacımız var. Allah o bilgilerden bir tane bile eksiltme yaptığında, o bilgiye yeniden sahip olmaya güç yetiremeyiz. Her ‘şey’ gibi, unuttuğumuz şeyi hatırlayabilmemiz de yalnızca Allah'ın dilemesiyle mümkün.

Ruhlar âleminde Allah’ın varlığını kabul ettik, O’na söz verdik. Ama hepimiz ayrı bir yol tuttuk; çeşit çeşit yollara dağıldık.

O’nun sevgisiyle dolması gereken kalplerimize biz fânî sevgileri yerleştirdik. Rabbimiz; gerçek Sevgilimiz bize şah damarımızdan yakınken, biz sevgiliyi hep uzaklarda aradık. O’nu bulduğumuzda aslında her şeyi bulmuşken, biz anlayamadık.

Allah ise sonsuz merhametiyle sürekli bizi uyarıyor; “Tüm kâinatı, dünyayı, sizi Ben yarattım, Benim için yaşayın” buyuruyor. Ne kâinat ve dünya, ne bedenimiz, ne ruhumuz bize ait değilken, bu acip halimiz nedir? Her şeyin gerçek sahibi olan için yaşamaktan daha mâkul ne olabilir? Bütün varlığımızı Allah’a vermemiz gerekmiyor mu? Dünya O'nun, ruh O’nun, bedenimiz de O’nun. Bahşettiği bütün nimetler için O'na yönelmemiz gerekirken, unutmak, nankörlük etmek ne büyük vicdansızlık!

Biz unutuyoruz da, ya Rabbimiz bizi unutursa? Ya bizi terk eder, bize darılırsa?

 “Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar”dan olmanın düşüncesi bile titretmeli bizi. Allah'ı sürekli akılda tutmalı, O'nun ayetlerini tefekkür etmeli; bu aklımızı ve şuurumuzu sürekli açık tutar. Allah'ı her an zikredersek, O'nun karşısındaki aczimizi ve güçsüzlüğümüzü daha iyi idrak ederiz. Yerden kesilen ayaklarımız, yeniden yere basar; daha sağlam basar. Böylece O’na daha halisâne teslim oluruz.

" Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.” (Duha Suresi, 3) buyuruyor Rabbimiz. Müjde veriyor.

Bu ne büyük müjde.

Bu müjde yeterli.

Başka hiçbir müjdenin olmadığı kadar yeterli.

Bu müjde bizi başarıya ulaştıracak, kalkmak için düştüğümüz yoldaki; hicret yolundaki engelleri kaldıracak, bizi O’na ulaştıracak.

Çok hatalar yaptık; insanız, aciziz, daha da yapacağız. Terk etme Rabbim, unutma bizi. Darılma bize…

Ne gücümüz var ki; tut elimizden götür bizi.

Ve elbette tüm nimetler gibi, bu da “Rabbimin fazlındandır,.. (Neml Suresi, 40)

 

 

 

 

Kimi insanlar, çarpık mantık örneği sapkın fikirlerine rağmen, doğru yolda olduklarını düşünür ve kendilerini hidayette zannederler.

Bu çelişkili düşüncenin sebebi, Kim Rahman'ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun "üzerini kabukla bağlattırırız"; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf Suresi, 36-37) ayetinin haber verdiği gibi, şeytan ve onun organize ordusudur. 

 Şeytan bu kişileri kabuk gibi bağlamış ve telkinleriyle hareket eder duruma getirmiştir. İşte bu telkinler ile onları doğru yolda olduklarına inandırır:

Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (Araf Suresi, 30)

Kendisini çepeçevre kuşatmış olan bu kabuğun içinde, gerçeklerden habersiz yaşayan insan, kendisinin Allah yolunda olduğuna dair Allah adına yemin dahi eder. Hatta bu yemini, ahirette Allah'ın huzurunda da tekrarlayarak,  “Onların tümünü Allah'ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 18) ayetiyle de ifade edildiği gibi kendisini savunmaya çalışır.

Şeytan tarafından Allah’ın adıyla aldatıldıklarını anlamayan kişiler, dünyadaki şuursuz hayatlarının ardından, ancak ahirette gerçeklerin farkına varırlar.

Şeytanın fırkasının en azılı grubu münafıklardır. Dünya hayatında kendilerinin hak üzere olduklarını zanneden münafıklar, ahirette amellerinin rüzgârda savrulan kül yığını gibi kılındığına şahit olurlar, yapıp-ettiklerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını görür, sapkınlıklarını anlarlar. Ve onlara, telafisi olmayan bu yanılgıyı bildirenler de –onlar adına ne acıdır ki-müminler olur:

 (Münafıklar) Onlara seslenirler: "Biz sizlerle birlikte değil miydik?" Derler ki: "Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah'a ve İslam'a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah'ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldaltıcı da sizi Allah ile aldatmış oldu." (Hadid Suresi, 14)

Münafığı da müminleri de sonsuz güç sahibi Allah yaratır. Cehennemin en derin tabakasında münafıklar için özel yer hazırlanmıştır. Samimi müminlerin Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmak için çaba göstermeleri gibi, onlar da kendileri için hazırlanmış o yeri kazanmak için gayret ederler ve kazanırlar.

Ayetlerde belirtildiği üzere, cehennemdeki ateş ehline cennet gösterilir ve bu onlara yürek acısı olur. Münafıklar, cehennem ehli arasında sonsuza kadar en şiddetli azabı görecek olan, en aşağılık, insanlığın yüz karası olan mahlûklardır.

Münafık, müminlere karşı açıkça tavır koymasıyla teşhis edilir; bu bir çeşit münafıklığını ilan etmektir. Dini düşman edinmiş inkârcılara müminler hakkında bilgiler aktaran münafık, müminlerin dağılmaları için gayret etmesi, onların içinde yaşayıp gerçekte dinsizlerle ittifak ederek saldırmasıyla deşifre olur. Ancak, Rabbimiz çok adildir ve şeytanın fırkası olan münafıkların ve Kendi fırkası olan müminlerin arasını ahirette sonsuza kadar ayırır:

 O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: "(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım." Onlara: "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın" denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azap vardır. (Hadid Suresi, 13)

 

 

 

 

 Gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutan Allah, yaptığı her işte, yarattığı her olayda üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve sonsuz gücünü sergiler. Bizler için tüm bunları görebilmek, dile getirmek, üzerlerinde tefekkür etmek büyük bir nimet ve ibadet. Allah’ı anmak kötülüklerden arındıran, kalbimizi yatıştırıp, mutmain kılan, içimize güven duygusu ve huzur indiren bir ibadet. Kur’an’ın haber verdiği gibi;

 "... Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür..."(Ankebut Suresi, 45)

İnsan günlük hayatının her aşamasında Allah’ı anmalı, O’nunla kesintisiz bağlantı ve dua halinde olmalı, cömertçe bahşettiği sayısız nimete şükretmeli ve Allah’ın adını yüceltmeli. Allah’a yakınlaştıracak ve O’nunla dost kılacak çok önemli bir ibadettir Allah’ı anmak.

 Bediüzzaman’ın ifadesiyle kâinat baştanbaşa Allah’ı zikretme ve Allah’a şükretme mescididir. Her şey Allah’ı anar, tesbih eder, zikreder. Allah’ı anmak ve adını yüceltmek Peygamberimiz(sav)’in ifadesiyle Allah’ın bizi sevdiğinin göstergesidir. O şöyle buyurur: “Allah’ın kulunu sevmesinin belirtisi, Allah’ı anmayı sevmektir. Allah’ın kula buğz etmesinin belirtisi ise, kulun Aziz ve Celil olan Allah’ı anmaktan hoşlanmamasıdır”.

 Allah’ı anmak amacıyla bir evde toplanmanın, Allah’ın Yüceliği ve Kur’an ayetleri üzerine konuşmanın, imanı artıran sohbetler yapmanın Allah katındaki değeri ise müthiştir. Şöyle buyuruyor Peygamberimiz(sav): “Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, mutlaka üzerlerine manevî bir huzur iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler kuşatır. Allah da katındaki melekler arasında onları anar.” 

Gün içinde yaptığımız işi Allah rızasını gözeterek yapmak, gün boyu ibadet halinde olmaktır. Allah’ı razı etmek için yapılan her iş birer salih ameldir. Dünya hayatının kilit noktası Allah'ın rızasıdır. Ne paranın, ne mal-mülkün, ne köşe dönmenin, ne eğlencenin, ne rahatın, ne yeme içmenin peşinde olmak değil...  

Allah nurunun, adının zikredildiği evlerde bulunduğunu haber verir. “... Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir. (Bu nur,) Allah'ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O'nu tesbih ederler. (Nur Suresi, 35-36) buyurur. İçinde Allah'ın nurunun bulunduğu ve adının anılmasına izin verdiği bir evde yaşamayı istemez miyiz?..

Tevrat ve İncil’de Allah’ı Anmak

Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş kısımları temizlendiğinde, geriye şeytani müdahaleye uğramamış bölümler kalır. Bozulmamış kısımlar, Kur’an’ın Maide Suresi'nin 44. ayetinde bildirildiği gibi "hidayet ve nur" olan kısımlardır; okunduğunda kalbe şifa ve ferahlık verir. Her iki Kitaptan, Kur’an’a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun, Allah’ı anmanın önemini öğüt veren bazı bölümlere bakalım:

Tevrat’tan:

Bu sözlerimi aklınızda ve yüreğinizde tutun... Onları çocuklarınıza öğretin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin. (Yasa'nın Tekrarı, 11:18-19)

Her zaman Rab'be övgüler sunacağım, övgüsü dilimden düşmeyecek. Rab'le övünürüm… Benimle birlikte Rab'bin büyüklüğünü duyurun, adını birlikte yüceltelim. (Mezmurlar, 31:1-3)

İncil’den:

Her gün mescidde toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Allah'ı övüyorlardı. (Elçilerin İşleri, 2:46)

Unutmayalım; insan, Allah'ı anmada gösterdiği gevşeklikle orantılı olarak O'ndan uzaklaşır. Kur’an ahlâkını yaşamayan kimseler Allah'ı anmadıkları hatta akıllarına dahi getirmedikleri için Allah’ın sınırlarını aşar, emirlerinden yüz çevirerek yaşamayı hayat tarzı haline getirirler. Kur’an dışı sapkın davranışların altındaki neden, Allah'ı anma konusundaki gevşekliktir.

Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla tatmin bulur. Huzur, müminlerin mescid edindikleri evlerindedir. Çünkü “Allah’ın nuru” bu evlerdedir. Orada arınmayı içten arzu eden insanlar yaşar. İnsan ruhu güzelliklerin, temizliğin, güzel ahlâkın yaşandığı ortamlardan haz alır. Kalp ve ruh böyle ferahlar, böyle şifa bulur.

Hz. Âişe (ra)’dan rivayetle Peygamberimiz(asm) şöyle buyurur: “İçinde Kur'ân okunan bir ev, yer ehline yıldızların parlak göründüğü gibi gök ahâlisine öylesine parlak görünür.” Camiü's-sağir - 3222

 

 

 

 

Bugün Bayram

1 Aug 2014 In: İttihad-ı İslam, Toplum

 

 Bugün Bayram. Bugün bir bayram havası ile kalpler coşuyor. Sabah namazla başlayan Allah’a yakınlaşma ve kardeşlik ruhu, gün içinde yakınlar, akrabalar ve tanıdıklar ziyaret edilerek devam ediyor.

 

Belki eş-dostla sohbet sırasında dünyada yaşanan zulümlerden, Müslümanların kardeşliğinden ve bir şeyler yapılması gerektiğinden ya da yapılmadığından söz ediliyor. Nadir de olsa medyada sosyal dayanışma, barış, kardeşlik ve birlik mesajları veriliyor.

 

Ancak sonrasında -her zaman olduğu gibi- konuşulanlar sözde kalacak, unutulacak. Herkes öyle yoğun bir çalışma temposu içinde olacak ki birçok konu hatırlanmayacak bile.

 

Halbuki duyarlı olmalı her Müslüman; vicdanı diri olmalı, merhametli olmalı. Özellikle son dönemde internete düşen görüntüleri Allah bizim için, merhamet etmemiz için yaratıyor, imtihan ediyor bizi. "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75) diye soruyor Kur'an. "Merhamet etmeyene merhamet edilmez" buyuruyor Peygamber(asm). Biz ise zulümleri sadece izliyor, zalimlerle birlikte yol alıyoruz...

 

“Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.” (Kalem Suresi, 36-39) buyuruyor Allah. "İman ettim" diyorsak, diğer âyetleri göz ardı ederek, Kur'an'dan seçtiğimiz âyetlere uymak, belli emirlere itaat etmek,, bir ucundan ibadet etmek gibi bir lüksümüz olabilir mi?

 

Bediüzzaman da bizi, "ittihad âdet değil ibadettir" diyerek uyarırken, biz etrafımızda olup bitenlere kör, sağır, dilsiz mi olacağız? Yoksa yapabildiğimizin en fazlasını yapma gayreti içinde mi olacağız? Oturanlardan ve uyuyanlardan mı olacağız yoksa yürüyen, koşan ve yol alanlardan mı?

 

Bayram ruhu gerçek anlamda, Kur’ân ahlâkını, Mekke ve Medine’den insanlığa ulaştıran ruhtur. Peygamber(asm)’ın, “kim müminlerin dertleriyle ilgilenmezse onlardan değildir” hadisi karşısında vicdanen rahatsızlık hisseden ruhtur.

 

Aramızda mezhep, görüş ve uygulama anlamında çeşitli farklılıklar olsa da bu, “…birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. (Hucurat Suresi,13) ayetiyle bildirildiği gibi, bizim tanışıp kaynaşmamız içindir. Farklı olmamız, birbirimizin din kardeşi olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

 

Filistin ve diğer İslam ülkelerindeki tüm sorunların çözümü, Allah'ın ipine hep birlikte sarılmaktır. Sorunlar deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür. Yeryüzünde Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir. Birlik olmak yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın çektiği sıkıntılara -Allah'ın izniyle- son verecek, dünya barış, huzur ve mutluluğa kavuşacaktır. Böylece Kur'an ahlakının güzelliklerinin yaşanmadığı hiçbir yer kalmayacaktır.

İslam’ın kardeşlik ruhunu kıyamete kadar devam ettirecek olan İttihad-ı İslam’dır. Tüm Müslüman ülkelerde bayramla solunan kardeşlik duygusunu güçlendirecek, barış, huzur, dostluk mutluluk verecek, ruhumuzu coşkuya açacak, asıl sevinci yaşatacak olan bayram budur.

“Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın (İslam aleminin) da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-ı İslâmiyenin (birleşik İslam cumhuriyetlerinin) kudsî (mukaddes) kanun-u esasiyelerinin (anayasasının) menbaı olan (kaynağı olan) Kur'ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler-deliller) var.” (Emirdağ Lâhikası)

Evet inşaAllah asıl bayramımıza yetişiriz. Sevginin, dostluğun, barışın, kardeşliğin, huzurun bayramına…

… Hayırlı bayramlar dilerim.

 

 

 

Atomdaki Mûcizevî Yaratılış

16 Jul 2014 In: Bilim, Tefekkür

 

  Atomdaki tasarım Allah’ın sonsuz ilmini ve gücünü gösteren önemli bir delildir. Mucizevî küçük yapısına rağmen atomun içinde, kâinatta gördüğümüz sistemle kıyaslanabilecek kadar kusursuz ve benzersiz bir sistem vardır.

Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşur. Çekirdekte ise proton ve nötron adlı parçacıklar vardır.

Çekirdeği, atomun tam merkezinde bulunur ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşur. Hacmi ise atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır.

Ancak boyutları atomun 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin % 99.95'ini oluşturmaktadır. Bir şeyin, bir kütlenin tamamını oluştururken, neredeyse hiç yer kaplamıyor olması aklı hayrete düşüren bir durumdur.

Bunun sebebi ise şudur: Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomun çekirdeğinde birikmiştir. Atomun çekirdeğini bir arada tutan, onun dağılmasını engelleyen, tabiattaki kuvvetlerin en güçlüsü olan 'Güçlü Nükleer Kuvvet'tir.  Çekirdekteki protonların hepsi pozitif yüklüdür ve elektromanyetik kuvvet sebebiyle birbirlerini iterler. Ancak güçlü nükleer kuvvet onların itme gücünden yüz kat daha büyüktür ve böylece elektromanyetik kuvvet etkisiz hale gelir ve protonlar bir arada tutunabilirler.

Kısacası gözle göremeyeceğimiz kadar küçük bir atomun içinde, birbiriyle etkileşim halinde iki büyük kuvvet bulunur. Bu kuvvetlerin hassas değerleri sayesinde çekirdek bir bütün olarak kalabilir. [1]

İki zıt kuvvetin atom çekirdeğinde bir arada bulunması ve gözle görülemeyen bu ufacık mekândaki uyum, her şeyi sebepler mantığı ile açıklayan maddeci bakış açısına son derece aykırı bir durumdur. Açıktır ki burada sebeplerden bağımsız bir güç ve irade vardır. Allah kudret kalemiyle imkânsızı mümkün hâle getirmektedir.

Atomun hayret verici özelliklerinden biri de çekirdeğinin çevresindeki yedi ayrı yörüngede, saniyede 1.000 km. gibi muhteşem bir hızla sürekli dönen elektronlardır. Bu mucizevî hıza rağmen hiçbir elektron birbiri ile çarpışmaz. Rabbimiz İlâhi sanatı ile orada da kusursuz bir sistem kurmuştur. Allah'ın benzersiz yaratmasına apaçık bir delildir atom ve burada tesadüfe asla yer yoktur. Bediüzzaman'ın da ifade ettiği gibi;

 “… Herbir zerre(atom), eğer memur-u İlâhî olmazsa ve Onun izni ve tasarrufuyla hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse (değişip dönüşmezse), o vakit herbir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü, anâsırın(unsurların, elementlerin) herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta(canlı bedeninde) muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı(düzenleri) ve kavânin-i teşekkülâtı (oluşum kanunları) birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan ilim) sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar; veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.” [2]

Ayrıca burada göz ardı edilemeyecek çok önemli bir durum vardır. Her şeyin tesadüfler sonucu ve evrim süreci ile meydana geldiğini iddia edenler, atomun içinde, hiç ivme almadan, bir anda saniyede 1000 km. hızla dönmeye başlayan elektronların durumunu asla açıklayamazlar!

Eğer tesadüfleri ilâh edinmiş evrimci iddiaya göre elektronlar ivme alarak meydana gelmiş olsaydı canlı ve cansız- hiçbir 'şey' olamazdı. Dahası atom da olamazdı. Çünkü her şeyin yapıtaşı olan atom ancak elektronların saniyede 1000 km. gibi bir hızla dönmesi ile oluşur.

Bediüzzaman bu muhteşem yaratmayı da şöyle açıklıyor: "Maahaza, esbab-ı maddiyede(maddî sebeplerde) esas ittihaz edilen(kabul edilen) kuvve-i câzibeyle(çekim gücüyle) kuvve-i dâfianın(itme gücünün) inkısama(bölünme) kabiliyeti olmayan bir cüzde(parçada) birlikte içtimaları(bir araya gelmeleri) iltizam edilmiştir(gerekli kılınmıştır). Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları(bir araya gelmeleri) caiz(doğru) değildir. Fakat, câzibe(çekim) ve dâfia(itme) kanunlarından maksat, "âdetullah" ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiye(İlâhî kanunlar) ise ve tabiatla tesmiye edilen(isimlendirilen) şeriat-ı fıtriye(yaratılışın kanunları) ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden(zihinsel varlıktan) vücud-u haricîye(görünen varlığa), umur-u itibariyeden(varsayılan işlerden) umur-u hakikiyeye(hakîkî işlere) âlet olmaktan müessir(gerçek tesir sahibi) olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz(doğru) değildir."[3]

Bediüzzaman, kâinatın bu zıtlıklar ile idare edildiğini söylüyor. Bundaki hikmet ise acz içindeki sebeplerin kusursuz ve mükemmel sonuçlarının ve ardındaki İlâhî kudretin görülmesidir.

1960'lı yıllarda, maddenin en küçük yapı taşının atomun sırlarla dolu olağanüstü detayları ortaya çıktı. Çekirdekteki protonun derinliklerinde küçük parçacıklar keşfedildi. Protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebi, işte kuark adı verilen bu olağanüstü küçük parçacıklardı. Günümüze kadar yapılan araştırmalar sonucu, atomun 0.0000001'ini oluşturan hacmin içinde muhteşem bir dünya olduğu anlaşıldı.

Bilimsel gelişmeler materyalistleri teorilerini geliştirmeye zorladı. Evrenin, iddia ettikleri gibi bilinçsizce ve tesadüflerle ortaya çıkması için, sadece atomların değil, bu kez atom altı parçacıklarının hareketlerine de açıklama getirmeleri gerekliydi.

“Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” gibi fizik problemler çözümlendiğinde ise materyalist zihinlerdeki problemlerin sayısının oldukça artacağı açıktır.

Kuşkusuz zaman ve tesadüfleri ilâh edinen, Allah'ın sonsuz gücünü ve gerçekleri kendince görmezden gelen, acizliklerini unutup Rabbine karşı büyüklenenlerin kayba uğrayacakları da...

 “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hadiseler de başıboş olamazlar.” [4]

…Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 80)

 

 

Dipnotlar:

[1] http://evrimteorisi.info

[2] 30. Söz, 2. Maksat

[3] İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Suresi 21 ve 22. Ayetlerin Tefsiri.

[4] Şualar syf:109

 

Kalp Özürlüyüz!

2 Jul 2014 In: Kadın, Kur'an Ahlakı, Toplum

 

 Özürlüyüz. Zihin ve bedenden öte kalp özürlüyüz. İşte o özrümüz de kabul değil!

Bizler, Kur'an'a ve Peygamberimiz (asm)'ın sünnetine uygun yaşamakla sorumluyuz. Kıstasımız Kur'an olmalı.

Ancak Kur'an'ın ruhuna tamamen ters bir zihniyet içinde yaşıyoruz. Böylece İslam hakkında yanlış kanaate yol açıyoruz.

Kimimiz dini samimi yaşamayı amaçladığımız, Allah’ı gönülden sevdiğimiz halde cehalet ya da edindiğimiz yanlış bilgiler sebebiyle dinimizde bulunmayan görüşlere sahibiz.

Kur'an'ın tanıttığı dinle hiçbir ilgisi olmayan düşmanlık, kan dökücülük, zulüm, sevgisizlik, vicdansızlık, acımasızlık ve merhametsizlik dolu vahşi birsistemde yaşıyoruz.

Ancak karanlık bir zihniyet var ki yapıp-ettiklerinin faturası Kur'an'a çıkarılıyor; dine en büyük zararı veriyor. Bu sevgi yoksunu, anlayışsız, güzelliğe, sanata, bilime, neşe ve mutluluğa düşman zihniyet gerçekte İslam dışıdır.

Bu zihniyetteki kişide sevgi, şefkat, merhamet duyguları yoktur, kültür yoktur, bilim ve sanat ise Allah muhafaza. Derin düşünemez bu kişiler; hurafelerle besledikleri kendi dinlerini yaşarlar.

Ruhları boşluk içindedir; güzel bakamaz, güzel göremezler. Çocuklara, kadınlara, çiçeklere, hayvanlara, kısacası hiçbir şeye karşı derin ve samimi sevgi hissetmezler. Allah'ın en güzel tecellileri olan çiçeklere, çocuklara, kadınlara, güzelliklere Allah aşkıyla bakamaz, o aşkla sevemezler.

Özellikle, Hz Adem'i eşinin kandırdığı iftirası ile daha ilk kadından başlayarak, kadını potansiyel günahkâr gören bu karanlık zihniyet, sert ve kaba-hatta insanlık dışı-tedbirlerle kadını kendince 'terbiye etme'ye çalışır. Koruma adı altında, kadına üçüncü sınıf muamelesi yapar. Bu yüzden İslam'a düşmanlıkla bakan kimselerin, İslam'a sözlü saldırılarına tanık oluruz. Oysa kadın düşmanlığı, kadını yücelten İslam'ın değil, bu bağnaz görüşlü karanlık beyinlerin özelliğidir.

Onlar gerçek anlamda ne sever ne de sevilirler. Hatta birbirlerini bile sevmezler. Kafaları ve ruhları gibi hayatları da zifiri karanlıktır. Işığın kaynağını bilmezler ki karanlıklardan aydınlığa çıkabilsinler.

Her dinde bağnaz bulunabilir. Dini özünden uzaklaştırmaya çalışan, imanın getirdiği coşkulu sevgi yerine karanlığı yaşayan kişiler her dinde vardır. Onlar mensup oldukları dini değil, kirli ve sapkın görüşlerini temsil ederler. Bu hastalıklı ruhların çirkin davranışlarının sebebi karakterleridir, mensup oldukları dinin emirleri değil.

İslam adına ortaya çıkan, gerçek dindarlara ve diğer dinlerin mensuplarına düşman olan, kan dökmeyi savunan, içi kin ve nefretle dolu kişiler, kesin olarak İslam'ın temsilcileri olamazlar. İslam'a karşı önyargılı olan insanların, bu gerici zihniyeti gerçek İslam'dan çok iyi ayırt etmeleri gerekir.

Söz ettiğim kişiler, Kur'an’da olmayan şeyleri dine ilave etmeye çalışır, Kur'an’da kendi bağnaz inançlarına uymayan şeyleri de reddederler. Kur'an sevgiyi, şefkati, kardeşliği, birliği, barışı öğütler, tüm güzelliklerin takdir edilmesini ister, sanatı, bilimi teşvik ederken, onlar için bu öğütler öfke sebebi olur. Kur'an'ın tarif ettiği mümindeki ruh kalitesi, derinlik, akılcılık, modern ve sevgi dolu özellikler, onların inançlarına terstir.

Bu zihniyet aynı zamanda müşriktir; şirk içinde yaşar. Kur'an’ı yeterli görmez, Peygamberimiz (asm)'ın hadislerini yeterli görmez. Kur'an'ın bazı ayetlerini görmezden gelir, bazı ayetlerini ise kendi çarpık görüşlerine delil göstermeye çalışır.

Kuran’ı –haşa-yeterli bulmadıkları için bu kimseler haddi aşar, ölçüyü taşırır, Allah'ın sınırlarını ihlal ederler. Haksız yere zulmeder, suçsuz insanların kanını dökmekte yanlışlık görmezler. 

Söz konusu zihniyetin din adına yaptığı uygulamalara şahit oldukça, bunun İslam olduğunu zanneden insanların kalpleri dinden soğur. Birçok insan da büyük bir yanılgıya düşerek İslam’a karşı düşmanlık besler. Bağnazlık ortamı hazırlar, kimi çevreler de kasıtlı olarak, “işte Müslümanlar böyledir, size hayat hakkı tanımazlar, onlar sizi yok etmeden siz onları yok edin” gibi hipnoz yöntemleri uygularlar.

Bu müşrik sisteme çözüm; Kur'an’ı ve gerçek Müslümanlığı ön plana çıkarmaktır. Kur'an bize zorluk yüklemiyor; bize sevinç, özgürlük, rahatlık, barış ve dostluk getiriyor. Üzerimizdeki zincirleri indiriyor, yollarımızı açıyor. Bizi barış yurduna, kardeşliğe ve sevgiye davet ediyor.

Bizler kendi içimizde sevgiyi beslemediğimiz sürece, sevgi bekleyemeyiz. Aldanırız, yanılırız.

Derin İman

25 Jun 2014 In: İman Hakikatleri, İmani Konular, Tefekkür

 

İman ederek yaşamak insan için en uygun, en güzel ve en huzurlu hayat şeklidir. Allah sevgisinin, Allah korkusunun bilincinde olarak insanları sevmek, merhamet etmek, kadere tevekkül edip her zaman mutlu, huzurlu ve şevkli olmak, iman edenlere özel ruh üstünlükleridir. Müminler, imanlarından kaynaklanan bu ahlâk üstünlüklerini daha da artırmayı arzu ederler. Bu yüzden hem içten Allah’a yönelerek dua eder, hem fiziki olarak tüm imkânlarını kullanır, fiili dua ederler.

İnsan, Allah’tan bağımsız bir akla sahip değildir; bunun bilincinde olmak önemlidir. Allah dilemedikçe insan hiçbir şey dileyemez. Karşılaştığımız her olayı, izlediğimiz her görüntüyü Âlemlerin Rabbi olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah yaratır. İnsan yalnızca Allah’ın ezelde belirlemiş olduğu kaderinde yaşayacağı ne ise onu görür. Bunu kavrayan insan şirkten de kurtulur. “Ben yapıyorum” iddiasında olan ve gücü kendisinde gören kişinin aklı kapanır, Rabbine ortak koşar.

Çok güçlü ve kararlı iman gerçekleştiğinde Allah korkusu da Allah sevgisi de olur. Ardından akıl, fikir ve bereket gelir, derinlik ve tutku gelir. Önce sarsılmaz kararlılıkla bir iman; bunun için de çok sağlam bir vicdan gerekir. İnsanın vicdanı çok güçlü olmalıdır; çünkü hemen her gün kişiyi sarsacak olaylarla karşılaşılır. Zayıf ve aciz bir varlıktır insan, zayıf yaratılmıştır. Ufacık bir virüsün insanı öldürebilmesi bedenen zayıflıktır meselâ. İnsanın yapması gereken tam olarak Allah’a teslim olmaktır. Vicdanı sıkmamak, kendini teslim etmek, aşkla Allah’ı sevmek, bu aşkı gönülden yaşamak önemlidir. Allah’a derin iman etmek, Allah’ın varlık delillerini araştırmak, öğrenmek gerekir Allah’ı sevmek için.

Allah, ilim sahibi olmamızı, bilimsel bulguları inceleyip, araştırmamızı, varlık delillerine bakmamızı ister. Kendisinden ilim sahiplerinin gereği gibi korktuğunu söyler. Bu emirden yola çıktığımızda Allah’ı daha fazla sever, güzelliklerini gördükçe Allah’a hayranlığımız, O’na olan saygımız artar, O’nun büyüklüğünü daha iyi kavrar, daha şevkli oluruz.

Allah’ın varlık delillerini görebilen insanın imanı derinleşir. İnsan, maddenin yapıtaşı atomun, hücrenin yapısına bakar, jeoloji, paleontoloji, astronomiyle ilgilenir, Big Bang’i, sonsuzluğu kavramaya çalışır; bunlar üzerinde düşünerek beynini geliştirir.

Şöyle söyler Abdulkadir Geylani: “Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin.” (İlâhi Armağan)

 

Bediüzzaman da iman hakikatlerine çok önem verir. Üstad’a göre bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecededir. Temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kâinatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır.  

 

İman hakikatleri, insanın ruhuna neşe, mutluluk ve sevinç verir. Allah’tan korkusunu arttırır, ibadet kararlılığını ve dine hizmet şevkini artırır. Güçlü iman bedenen ve ruhen sağlık ve güzellik verir. İnsana daha fazla samimiyet kazandırır.

Yüce Allah samimi kullarının kurtulacağını Kur’an’da haber verir. O halde samimiyet Kur’an ahlâkının en önemli özelliğidir; diğerleri zaten ardından gelecektir. İnsan önce kendisine karşı son derece samimi olmalıdır. Ancak samimiyet kendini kasarak, zorla kazanılacak bir özellik değildir. Kişinin her şeyi Allah’ın yaptığının ve her şeyin O’nun kontrolünde işlediğinin bilincinde olması gereklidir.

İnsan, kendisinde Allah’tan bağımsız bir güç görecek olursa anormallikler başlar. Konuşması bozulur, bakışlar değişir, davranışları garipleşir. Ancak her yaptığını Allah’ın yarattığının bilincinde olur ve buna samimi inanırsa, Allah dualarına icabet edecek ve istediklerini verecektir. Konuşturanın Allah olduğuna samimi iman etmek, güzel hitabet, hikmetli konuşma, anlatım çarpıcılığı ve yararlı olma gücü kazandıracaktır.

Duanın da aynı şekilde samimi olması çok önemlidir. İnanan insan O’nun Şanını, kudretini, gücünü gereğince takdir etme gücü istemeli Rabbinden. Ve dua etmeli:

“Allah’ım, Sana karşı derin muhabbet ve iman ver bana. Seninle kesintisiz ve güçlü, kopmaz bir bağlantım olsun. Seni hiç unutturma. Sürekli seninle bağlantı halinde olayım ve her şeyi Senin yaptırdığını bileyim; bana bunu unutturma Rabbim. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et…”

 

 

 

Neden Allah'a Yöneliş?

Yaşamın amacı, nefsimizin bitmek tükenmek bilmeyen bencil tutkularını tatmin etmek değil, Rabb'imizin hoşnutluğunu kazanmaktır.

Allah'a yönelmek; yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na tam bir teslimiyetle teslim olmak, dünyevi bağımlılıklardan kurtulmaktır. İşte bu gerçek özgürlüktür.

Blogum, yanlış telkinler ve batıl inanışlardan kaynak bulan din dışı uygulamalardan oluşan, insanı onlarca sayısız ilaha kulluğa sürükleyen sistemi reddederek, Allah’ın sistemine yapılan bir davettir.

"Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8)

Yazılar hepimizin. Blogumdaki yazıları kaynak göstermek kaydıyla dilediğiniz yerde paylaşabilirsiniz.

Flickr PhotoStream


Sponsors